DOĞA FELSEFESİ
Felsefe önce doğa felsefesi biçiminde, insanın doğadaki olayları anlama çabasının ürünü olarak doğdu. Platon (M.Ö 427-347), felsefenin kaynağının hayret, şaşkınlık ve merak olduğunu belirtmişti. Doğa felsefesi, mitsel açıklamadan doğal açıklamaya geçiş anlamına geliyordu. Bir başka deyişle, doğa olaylarının, ruh ve tanrı gibi doğa-üstü güçlere dayanarak değil de, doğanın kendisine dayanarak açıklanabilirliği kendini dayatıyordu. Doğa felsefesinin gelişimi, düşünce tarihinin önemli aşamalarından biridir. Bu felsefe, milattan önce (M.Ö) 6.yüzyılda mitolojiden bağımsız olarak ortaya çıkmış, 400 yıla yakın bir süre egemen olmuştur. Doğa felsefesinin Yunanistan’da doğuşun çeşitli nedenleri var. Bu nedenler üzerinde duralım.
Birincisi, Yunan uygarlığı, Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarının mirası üzerinde yükselmiştir. Bilindiği gibi, ilk uygarlıklar Mezopotamya ve Mısır’da ortaya çıkmıştı. Ve oradan komşu ülkelere yayılmıştı. Bu ilk uygarlıklar ise iki şeyin sonucu olarak doğmuştu: Birincisi, demirin bulunması, ikincisi tarım devrimi. Özellikle demirin keşfi çok önemlidir. Demirin bulunması, insanın doğayı ve çevresini değiştirmesini kolaylaştırmış, mızrak ve balta vb. aletler yapan insan, çevresini daha kolay değiştirmeye başlamıştır Bu durum insanın doğaya mahkumluğundan kurtulması demekti.
Tarihte Demir Çağı denilen çağ, insanın uygarlaşmasında çok önemli bir aşama oluşturur.“Demir çağının toplumsal mayalanması, kimlikleri bilinmeyen rahip ve yazıcı loncaların tunç çağında dogmatik teolojiler biçiminde döktükleri yerleşik ideolojileri yıkmaya başladı.“
Demir kullanımının yaygınlaşması, yani demir kullanımının ‘demokratikleşmesi’, uygarlığın gelişimine önemli bir katkı sağlamıştı. İnsanlar yeni arayışlara yöneldiler. “Uygar dünyanın her yanında, fakat hepsinden çok kabile barbarlığından yeni kurtulmuş toplumlarda, insanlar eski düzenlerin ortadan kaldırılmasının yarattığı sorunlara, yeni geleneksel olmayan yollarla ve mevcut kurumlar dışında çözüm yolları aramaya girişiyorlardı.“
Tarım devrimi de çok önemli bir aşamayı oluşturur. Çünkü tarım devriminin etkisiyle, insanlık yerleşik yaşama geçer. Çeşitli tarih kitapları tarım devriminden bahseder, ama tarım devrimini gerçekleştirenin kadın olduğuna vurgu yapmaz. İnsanlık, tarım devrimini ve yerleşik yaşama geçişi kadına borçludur. Kadının konumunun (doğurma vb.) insanlığın göçebe yaşamdan yerleşik hayata geçmesinde önemli katkısı olmuştur. Kadınla başlayan tarım devriminin sonucu olarak insanlık, doğa güçlerine boyun eğmekten kurtuldu. Doğayı dönüştürerek ona egemen olmaya başladı. Böylece insan, kendi yaşam koşullarını üretebilme yeteneğini kazandı.
Doğa felsefesinin Yunanistan’da doğmasının ikinci nedeni, Yunanistan’da ticaretin gelişmiş olmasıdır. Daha önceki uygarlıkların kazanımı olan demirin bulunuşu ve tarım devrimi, ticaretin gelişip serpilmesini olanaklı kılmıştır. Demek ki, her yeni uygarlık eski uygarlıkların kazanımlarına dayanmaktadır. Doğa felsefesinin doğduğu kent Miletos’tur. Bu kentte önemli politik ve ekonomik gelişmeler yaşanmıştır. Ticaretin gelişmesi sonucu toprak sahibi olan aristokratlar güç kaybettiler. Politik güç tüccarların eline geçti. Ticaret nedeniyle çeşitli ülkeler ve halklarla ilişkiler gelişti. Miletos’un kozmopolitik bir kente dönüşmesi başka kültürleri ve ülkeleri tanıma olanağı, mitolojik ve dinsel önyargıların kırılmasına yol açtı. Böylece, önyargıların kırılması, doğa felsefesinin doğuşuna zemin hazırlamış oldu.
Doğa felsefesinin Yunanistan’da ortaya çıkışını kolaylaştıran üçüncü neden, Yunanistan’da felsefe okullarının oluşudur. Felsefe okullarının varlığı, doğa olayları üzerinde derin düşünmek demekti. Bu da, düşünmeye zaman ayrılmasını gerektiriyordu. Bir yanda düşüncenin önemi kendini dayatırken, diğer yandan zihin ve el emeği birbirinden ayrılmış oldu ve doğa felsefesinin ortaya çıkış koşulları hazırlandı.
Kısaca anlatmaya çalıştığımız bu üç nedenden dolayı, mitoloji ve dinsel düşünceden ‘bağımsız’ bir düşünce biçimi olan doğa felsefesi ortaya çıktı.
Miletos okulundan olan üç filozof doğa felsefesinin önemli isimleridir: Thales (M.Ö 625-546), Anaximandros (M.Ö 611-549) ve Anaxsimenes (M.Ö 570-526). Doğa felsefesinin ilk filozofu Thales’dir. Thales’in Mısır uygarlığını dolaştığı biliniyor. Mısır’da dolaşarak aritmetik ve geometriyi öğrendiği söyleniyor. Aritmetik ve geometriyi, Mısır’dan Yunanistan’a getirenin Thales olduğu sanılıyor. Demek ki, eski Grek uygarlığı gökten düşmedi. Daha önceki doğu (Mısır, Mezopotamya vb) uygarlıklarının birikimine dayanıyordu. Grekler, bilgilerin çoğunluğunu Mısır gibi doğu uygarlıklarından aldılar. Mısır ve diğer uygarlıklar, aritmetik, geometri ve gökbilimleri alanlarında belirli ilerleme kaydetmişlerdi. Yunanlılar, birikmiş bilgiyi daha sistemli hale getirmenin yollarını buldular. Bilgiyi daha ileri götürdüler.
Miletoslu filozofların, önemli hipotezler ileri sürerek teorik düşünce alanında hayli yol aldıkları bilinmektedir. Örneğin Thales, güneş tutulmasını önceden haber vermiştir. Yine Miletos okulundan Anaximandros dinlerin ileri sürdüğü ‘Yaratılış Teorisi’ne karşı çıkmış, insanın evrimleşerek oluştuğunu savunmuştur Balıktan evrimleşerek oluşulduğu savını da, ilk kez ileri süren odur . Yine Miletoslu düşünür Aneksagoros, hipotezinde, insandaki zihinsel gelişimi ellerinin özgürleşmesine bağlamaktadır .
Heraklitos (M.Ö 535-474), bir nehirde iki kez yıkanılmaz diyerek her şeyin sürekli değişim içinde olduğuna değinir. Sürekli bir değişim düşüncesini Heraklitos ilk kez dile getirdi. Her şey vardır ve yoktur, çünkü her şey akıcıdır. Doğa durmadan değişmektedir. Durmadan var oluş ve yok oluş süreci yaşanmaktadır. Alman filozofu Hegel Heraklitos için (1770-1831) şunları yazmıştı: “Sonsuzun doğasını ilk dile getirmiş olandır; ve doğayı sonsuz, ‘kendinde sonsuz’ olarak anlayan, yani doğanın özünü süreç olarak gören ilk düşünür de gene odur.“ Epikür (M.Ö. 341-270) ise ışığın hızını sezen ilk büyük dahi idi. Hegel’e göre Epikür ‘ampirik doğa biliminin bulucusudur.’
İlk Grek Doğa felsefesi ilkel materyalist felsefeydi. Doğa olaylarını doğanın kendisine dayanarak açıklamaya çalışıyordu. Thales, her şeyin ‘sudan’ oluştuğunu ileri sürüyordu ve ilke ve neden kavramlarını henüz tanımıyordu. İlke ve neden kavramlarına ulaşabilmek için, insanlığın büyük bir düşünsel gelişme derecesine ulaşmış olması gerekirdi. Eski doğa felsefesi varlık-bilinç, madde-düşünce ilişkisini açıklayamıyordu. Maddenin canlı olduğu düşünülüyordu. Maddenin canlı olduğuna inanan filozoflara ‘hilozoistler’ deniyordu.
İlk doğa felsefesi düşünürleri doğanın tablosunu çıkarmaya çalıştılar ancak neden sonuç ilişkisini göremediklerinden gerçek bağlantıların yerine, kendi hayal güçlerini koyuyorlardı. Birtakım olguları, düş ve hayal gücü ile betimliyorlar, boşlukların yerini, hayal gücü ve onun önemli ürünlerinden biri olan ‘ruh’ dolduruyordu. Doğa felsefesi konusunda F. Engels (1820-1895) şunları söyledi:
‘Eskiden bu bütün halinde tabloyu bize vermek, doğa felsefesi denen şeyin işiydi. Doğa felsefesi, işi ancak henüz bilinmeyen gerçek bağlantıların yerine imgesel, düşsel bağlantılar koyarak eksik olan olguları düşüncelerle tamamlayarak ve gerçekte var olan boşlukları ancak imgelemde doldurarak yapabiliyordu. Böyle davranırken, bu felsefe binlerce dahiyane bilgi yarattı, ama bu arada bir hayli ahmakça sözler ortaya koydu, başka türlü yapamazdı. Çağımız için doyurucu bir ‘doğa sistemine’ varmak için, doğanın diyalektik olarak, yani kendine özgü zincirlenişi doğrultusunda incelenmesinin sonuçlarını yorumlamanın yeterli olduğu bugün ve zincirleme gidişin diyalektik niteliğinin kendileri, isteseler de istemeseler de, metafizik okulda yetişmiş bilginlerin beyinlerine bile kendini kabul ettirdiği gün, doğa felsefesi kesin olarak, bir yana bırakılmıştır. Bu felsefeyi yeniden diriltme yolunda her türlü girişim yalnız gereksiz olmakla kalmaz, geriye bir gidiş olur.’ (abç)
Doğa felsefesinde egemen olan bilimsel düşünce değil, hayal gücüydü; ama bilimsel düşüncenin tohumları yok değildi. Deneysel araçlardan yoksun olduklarından Yunan felsefesi, doğaya genel olarak yaklaştı. Doğayı bir bütünlük içinde değerlendirmeye çalıştı. Ama doğayı ampirik olarak incelemede ileri değildi. Çünkü böylesi araçlardan yoksundu. Düşünürler doğa olayları arasındaki genel bağlantıları, doğa bilimindeki araştırmalardan değil, derinlemesine düşünerek, teorik düşünceden hareketle keşfediyorlardı. Bu ise, Yunan felsefesinin hem başarısı hem de eksikliğiydi.. Başarısı, soyutlama yeteneğinden, tümdengelim düşüncesinden, başarısızlığı ise ampirik araçların yokluğundan kaynaklanıyordu. Eski Yunan felsefesi için şu söylenebilir: Yunan felsefesi genel bağlantıları keşfetmekte başarılı, ama detay ve ayrıntıları incelemekte başarısızdı.
Eski Yunanistan’da felsefe ve bilim henüz birbirinden ayrılmamıştı. Örneğin ‘geometri ve fizik’ felsefenin bir kolu olarak değerlendiriliyordu.
İnsanın ‘felsefe nedir’ sorusuna verdiği yanıt çok çeşitlidir. Aristotales (M.Ö 384-322), felsefeyi bilimin üstüne çıkarmıştı. Çünkü –ona göre– diğer bilimlerin sınırlı bir alanı ve amacı vardı. Oysa felsefe ‘kendisi için vardır’ diyordu. Ortaçağdaki felsefi anlayışa göre, felsefe, ilahiyatın (teolojinin) ayrılmaz bir parçasıdır. Felsefe, ilahiyata hizmet etmelidir. Kimileri felsefenin dinle bağdaşmadığını, çünkü felsefenin kuşkucu ve sorgulayıcı olduğunu ileri sürüyordu.
Nietsche (1844-1900) felsefeyi bireyin sorunlarına indirgedi . Varoluşçular, felsefeyi ‘var oluş koşulları sorunlarının’ incelenmesi olarak görmekteler. Bazıları, örneğin Albert Camus tek ciddi felsefi sorunun ‘intihar’ sorunu olduğunu savundu. Kimileri, felsefenin terk edilmesi savını desteklemekteler. Onlara göre ‘bilim, felsefeyi gereksiz kılıyor.’ Böylesine çok ve birbirine zıt görüşler arasında felsefenin ne olduğu konusunda ortak bir anlayışa ulaşmak kolay bir iş değil.
Bu açıklamalardan sonra felsefenin en genel tanımına geçebiliriz. B.Russel’e (1872-1970) göre ‘felsefi düşünce iki etkenin ürünüdür: 1- Miras kalmış dinsel ve etik kavramlar; 2-Bilimsel diyebileceğimiz araştırma türü. Her filozof, bu iki etkenin sistemine giriş orantısına göre büyük ölçüde ayrılık göstermiştir. (…) Felsefe, tanrı bilimi ve bilim arasındadır. Her iki alana da açık olan bu bölge felsefeyi oluşturuyor’.
Bu tanım, felsefe tarihi içinde materyalizm ve idealizm arasındaki savaşı anlamak için iyi bir başlangıç oluşturuyor. İki felsefe akımı arasındaki mücadeleyi anlamak için yeterli bir tanım. Ama bu tanım Marx’dan sonra bir felsefi devrim yaşandığını dikkate almamaktadır. Marx öncesi felsefe, sadece dünyayı anlamaya çalışmıştır. Oysa Marx, felsefede Kopernik devrimi yaptı. Marksist felsefe ile siyasal yönelimli bir felsefe gelişti: ‘Önemli olan dünyayı kavramak değil, dünyayı dönüştürmektir düşüncesi Marksist düşüncenin özünü teşkil eder.
Felsefenin Varlıkbilim ve Epistemolojik gibi alanlara bölünmesi, felsefeyi özürlü kılmıştı. ‘Bize miras kalan varlıkbilim, yani felsefenin ana çekirdeği, özürlü/eksikli kalmıştır ve bu eksiklik, bizim siyaset felsefesi diye adlandırdığımız, gerçekte ise, siyasete ilişkin ve siyasetin dışında bir felsefe olan şey açısından çok ağır sonuçlar doğurmuştur; bu durum Platon’la başlar.’
Felsefi konuların, gerçek yaşamla, siyaset ve toplumla ilgisi yokmuş gibi görünür. Örneğin ‘zaman nedir’ felsefe sorusunun siyaset veya toplumsal sorunlarla bir ilişkisi yok sanılır. Ama yakından incelendiğinde bu ilişki açığa çıkar.‘Zaman’ kavramının insana bağımlı olduğunu söyleyen bir felsefe ne anlama gelir? ‘Zaman’ kavramının sadece insan bilincinin ürünü olduğunu iddia etmek, tarihi gelişmenin nesnelliğini reddetmek anlamına gelir. Zamanı bu şekilde tanımlayan bir felsefe, ‘tarihte her şey rastlantı sonucu gelişmiştir’ düşüncesini savunur. Bu ise, tarihi gelişmenin nesnelliğini reddetmek demektir.
Aynı şey ‘özne nedir’ sorusu için de geçerlidir. Özneyi reddeden bir felsefe, toplumsal gerçekliği değiştirecek bir gücü reddediyor demektir. Özne yoksa, toplum nasıl değiştirilebilir ki! Demek ki, felsefi görüşlerin, siyasal ve toplumsal sorunlarla bağı vardır. Bu bağ çok ince ve görünmeyen bir bağdır. Felsefi görüşlerin arkasında çeşitli sınıfların çıkarlarını yansıtan dünya görüşü yatar.
Engels, felsefe tarihinin, birbirine zıt iki felsefe anlayışının birbiriyle savaşması olduğu gerçeğine dikkat çeker. İki zıt felsefe anlayışının varlığına dikkat çekilmeseydi, felsefe tarihinde bir ideolojik savaşım yaşandığı belki de anlaşılmayacaktı. Sınıflı toplumun ortaya çıkışından bu yana iki felsefe öğretisi savaşım içindedir: materyalizm ve idealizm.
Kaynak: Yener Orkunoğlu