20. YÜZYIL FELSEFESİ

20.Yüzyıl Felsefesi diye oluşturulmuş bir başlığın altına yazılacaklar elbette bir makalenin sınırlarını çok aşacağı gibi bir kitabın da sınırlarını aşacaktır. Bu yüzden yazı başlığını 20. yüzyıl felsefesinin temel niteliklerini verebilecek bir tarza çevirmekte yarar var. Bir defa gerçek ve çağdaş anlamda felsefe derken Batı felsefesini anladığımızın bilinmesi gerekir. Demek ki “20. Yüzyılda Batı Felsefesi” denilebilir. Bu başlığın da aynı kaygıları taşıdığını kimilerimiz söyleyecektir. Bunu da dikkate alırsak, söylenecekler: “20.Yüzyıl Avrupa Felsefesine Genel Bakış” biçimindeki bir ifadenin altında söylenebilir gibi görünüyor. Bu genel bakışla da, ilgili felsefenin köklü temaları üzerinde bir gezinti yapılabilir sanırım. Tabii bu gezintinin toplumcu yönelimle olacağını da baştan söylemekte yarar var. Halihazırdaki felsefe literatüründe son yüzyılın düşünce devinimleri konu edinilirken çağdaşlık ifadesi de kullanıldığından bu yazıda da anılan modaya uyulabilir gibi görünüyor. Aralarda da anılabilecek bir düşünce olarak yine baştan söylenmesi gerekir ki, çağdaş felsefenin konu edildiği böyle bir yazı, ancak konuyu felsefi terimlere boğmadan, uzun ve ayrıntılı açıklamalara girmeden, yalına yönelme yöntemi izlenerek hazırlanabilirse amacına ulaşacaktır. Çağdaş anlamda bir felsefe ya da düşünce çalışması, ülkemiz sözkonusu olduğunda, bunun 20.yüzyılla birlikte belirginleştiği görülmektedir. Bu bakımdan felsefenin genel görünümünden gidilerek, Batı felsefesiyle ilgi içinde, bizdeki felsefenin genel karakteristiği de ortaya konabilir.

19.Yüzyıl Felsefesinin 20. Yüzyıla Mirası
Marx’ın gerçek bilim olarak belirlediği tarih, tüm bilgi disiplinleri içinde en çok felsefe için geçerlidir. Felsefe tarihi süresince de 20. yüzyılda da hangi tarzda olursa olsun, her felsefe kendinden önceki felsefelerle korelasyon oluşturarak kurulmuştur. Buna göre çağdaş felsefe (20. yüzyıl felsefesi), eski felsefeler ve klasik felsefeler yanında daha çok 19. yüzyılın felsefesini miras alan bir felsefe olmuştur. 19. yüzyıl felsefesi, deyim yerindeyse felsefe tarihinin dönüm noktasıdır. Leibniz ile başlayan, Kant ile Kopernik atılımı yapan Alman felsefesi, Hegel ve Marx’ın düşünceleriyle paradigma değişikliği geçirmiştir. Çünkü felsefede ilk defa sanayi devriminin de etkisiyle konu genişlemesi olmuş, bu konulara bakış açısı da o denli özgün olmuştur. Mekanikçi, kuru usçu bakış açılarının yerini karşılıklılığı egemen kılan diyalektik almıştır. Ruh, Tanrı, öte dünya, din, ide, gibi konuların yerini eşitlik, özgürlük, emek, işçi hakları, sömürü, devlet, aile, toplumsal ilişkiler ve halk gibi konular almıştır. Hegel ve Marx’ın felsefeleri, hem zamanında hem de filozoflardan sonra, birbirlerine zıt düşünceler olarak okundukları gibi birbirlerini besleyen felsefeler olarak da alınmışlardır. Lenin, Felsefe Defterleri’nde tüm eleştirilerine rağmen boşuna, Hegel’in materyalist okunmasından ve Hegel dostları derneklerinin kurulması gerektiğinden söz etmemiştir. Marx ile Engels de Kant ve daha birçok filozof için utangaç materyalistler deyimini kullanmamış mıydı?

Çağdaş Felsefede Devam Eden Eksen Değişiklikleri
Bilindiği gibi felsefe tarihinde iki farklı anlayışın olduğu hep söylenir, felsefeler irdelendiğinde bunun yanlış olmadığı da görülmektedir. Bu iki anlayışın felsefe tarihinde en belirgin hale gelmesi de 19. yüzyıl Alman felsefesinde Hegel ve Marx (dolayısıyla Engels) tarafından ortaya konmuştur. Denilebilir ki çağdaş felsefeler son çözümlemede bu iki filozofun görüşlerini merkez yapmak üzere kendilerini kurmayı denemişlerdir. Ama bir farkla, 19. yüzyıl Alman felsefesi olabildiğine siyasal bir felsefe iken çağdaş felsefe, toplumcuları saymazsak, siyasal olandan uzaklaşarak, biraz da eleştirel tarzda söylenirse, ruhani olana yönelmekle yetinmiştir. Daha açıkçası, çağdaş felsefede sosyal ve ekonomiksel olandan dillere, kültürlere, mikro alanlara kayıldığı görülmüştür. Mesela dil felsefesi’ni düşünelim. Dil felsefesi deyince Wittgeinstein akla gelir. Wittgenstein felsefesini dil üzerinden kurdu. Ona göre dilin sınırlarıyla dünyanın sınırları bir yaprağın iki yüzüydü. O, 4. yüzyılın dinci filozofu Augustinus’un dile yaklaşımını eleştirdi. Çünkü dil oyunları Augustinus’un düşündüğünden daha karmaşık bir yapı arz ediyordu. Bütün enerjisini dil oyunlarını çözümlemeye ayıran Wittgeinstein’a kimse sosyal felsefeden neden dile kaydığını sormadı. Ve hatta o üniversitelerde “çağımızın en büyük filozofu” unvanını alarak da onurlandırıldı. Dil felsefesinden söz edildiğinde mutlaka konusu edilmesi gereken kavramlardan biri de göstergebilimdir. Bir bakıma dil felsefesini de öncelemektedir. Çünkü her türlü işareti içine alan göstergebilimin dili de kapsadığı düşünülmüştü. Oysa dil felsefesi teorisyenleri dilin, dil dışı her türlü işareti de içerdiğini ileri sürmüştür. Burada adı anılması gereken düşünür de F. Saussure’dür. Çünkü o, dilin tarihsel hatta toplumsal özellikleri üzerindeki çalışmayı filologlara bırakarak dili bir “yapı” olarak incelemiş ve gösteren ile gösterilenden söz etmiştir, bu ikisinin arasındaki sistemi de gösterge olarak ifade ettiği için de onun anlayışına yapısalcı dilbilim de denmiştir. Saussure, dilin organik bir yapıda olduğunu vurguladığı gibi her türlü işaretin bir dil olduğunu ve dilin bir iletişim aracı olarak da toplumsal uzlaşıma bağlı olduğunu söylemiştir. “Çağımızın en büyük ikinci filozofu” ise Husserl oldu! Gerçekte Hegel’den yola çıkıyor, kesin sonuçlar verecek bir bilim oluşturmak için formüller arıyordu. “Şeylere dönelim” diyor ama şeylerden fenomenleri değil de bilinç köklerinde olduğunu düşündüğü “öz”leri anlıyordu. Felsefesi literatüre fenomenoloji olarak girdi. Filozof, Düşünce adlı çalışmasında noema (özneye ilişkin) ve noesis (nesneye ilişkin) gibi terimler uyduruyor, zihindeki algılanmış olanları paranteze alarak saf bilince, kesin bilgilere ulaşmak istiyordu. Gerçekte izm’lere, ideolojilere karşı nesnel bir bilim kurmaya çalışırken, felsefi olarak idealizme, ideolojik olarak da burjuvazinin saflarına düşmüştü. O da Wittgeinstein gibi üzerine çokça tez çalışmaları yapılan 20. yüzyıl filozoflarından biri oldu. Afşar Timuçin, Düşünce Tarihi adlı kitabında Husserl’le ilgili şunları söylüyor: “Başlangıçta gerçekçi ve bilimci bir özlem içinde olan Husserl koyu bir idealizme düşmekten kendini kurtaramaz. Onun felsefesiyle bilimler arasında herhangi bir canlı bağlantı, herhangi bir gerçek alışveriş aramak boşunadır. Bu felsefede bizi sağlam doğrulara ulaştıracak yolların olduğunu sanmak da boşunadır.” Timuçin kitabında Wittgeinstein’e ise bir satırla da olsa yer vermemiştir. Felsefecilerimizden Doğan Özlem ve Bedia Akarsu’yu dinleyenler, onların Husserl’in yaşamına ilişkin “boşa geçmiş bir entelektüel yaşamdır” dediklerini sanırım duymuşlardır.

Her Filozof Çağının Çocuğu Olmakla Yetinebilir mi?
Çağdaş Avrupa felsefesinin filozofları dil felsefesi, fenomenoloji, varoluşçuluk, pozitivizm, yapısalcılık, pragmatizm, göstergebilim, postmodernizm gibi akım ve anlayışlarla muhteşem bir “zenginleşme” ortaya koydu. Bu zenginliğin nicelikçe olduğu, nitelikçe ise herhangi bir zenginlikten söz edilemeyeceğini ekleyelim. Hani Hegel’den gelen ama Marksçıların da benimsediği “her filozof çağının çocuğudur” ifadesini hatırlayalım. Buna göre çağdaş felsefe de çağının çocuğu olmalıydı, çağı yansıtmalıydı. Çağ bir yanıyla emperyalizm çağıydı. İki tane paylaşım savaşı yaşanmıştı. Tüm dünya tarihindeki savaşlarda ölenlerden daha çok insan ölmüştü; o zamana kadarki savaşlarda meydana gelen yaralanma, yıkıntı ve acının toplamından kat be kat fazla yaralanma, yıkıntı ve acı oluşmuştu. Oysa yapılan felsefeler bırakalım Hegel ve Marx’ın ortaya koyduğu toplumsal içerikli felsefeyi, bu savaşların felsefelerini bile yapacak güçte, kalitede ve cesarette olamamıştır. Oysa felsefe tarihine baktığımızda Yüz Yıl Savaşlarının (1350-1450) felsefesi Rönesans düşünürlerince yapılmış, G.Bruno yakılarak öldürülmüş, G.Galilei ipten alınmış ama savaşın hesabı verilmişti. Ünlü Otuz Yıl Savaşlarının (1618-1648) da felsefesi Fransız Aydınlanma felsefesiyle verilmiş, suçlanan feodal sınıflar tarih sayfasından silinmişti. 20. yüzyıl savaşları ise felsefe çevrelerinde ne yazık ki “çağın üçüncü büyük filozofu!” olarak Heidegger’i 20. yüzyıla armağan ediyordu. Heidegger ki, konu olarak “Varlık nedir?”, “Zaman nedir?” gibi idealist konulara eğilmeyi ihmal etmemişti, siyasi seçim olarak da bilindiği gibi Nazizmi tercih etmişti.

Çağdaş Felsefede Hegel ve Marx’ın Belirleyiciliği
Çağdaş felsefenin kimi ekolleri, modern felsefe geleneğinde bulunan akılcı, ilerlemeci, aydınlanmacı felsefeyi eleştiri konusu yaparak paylaşım savaşlarını da bu felsefi anlayışın üzerine yıktılar. Bunun ortaya çıkardığı entelektüel alışkanlık aydınlanmayı eleştirmekle kalmadı, aydınlanmanın eşitlik, özgürlük, kardeşlik gibi hümanist ideallerini de gözden çıkarmış oldu. Kendilerini özellikle Marksçı bağlamda kuran Frankfurt Okulu filozofları (başta Horkheimer ve Adorno olmak üzere) Marx ve Engels’in sınırlı aydınlanma eleştirisini çokça abartarak aydınlanmayı tümden reddettiler. Bunlar bütün dünyada sosyalist devrimlerin olmasını bekleme psikolojisi içinde, Stalinci bazı uygulamaları bahane ederek, gerçekte uygulamadaki sosyalist kazanımlara da sahip çıkmamışlardır. Marksizmi yani felsefi materyalizmi görmezden gelen entelektüel ortamlarda yapılan felsefeler ise bu konuda eşitlik, özgürlük düşmanlığına olanak veren yine bir 19. yüzyıl Alman filozofu olan Nietzsche’nin izini sürmeyi tercih etmişlerdir. Fakat şurasının altı çizilebilir ki, çağdaş felsefede ürün veren filozofların büyük çoğunluğu felsefelerini Marksçı temelde kurmuşlardır. Örneğin çağdaş felsefede oldukça etkili olan Varoluşçuluk’un kökeninde Kierkegaard, Heidegger, Gabrial Marcel, Merleau-Ponty, A. Camus ve K. Jaspers gibi filozoflar olsa da bu felsefe J. Paul Sartre ile yaygınlık/saygınlık kazanmıştır. Sartre ki, Marksizmi “çağımızın aşılamaz felsefesi” olarak gören Fransız filozofudur. Varoluşçuların düşüncesi, “varoluş özden önce gelir” savsözüyle özetlenebilir. Bu anlayışa göre insan dünyaya bırakılmış bir kimsesizdir. Yine bu düşüncenin filozoflarına göre insan bir varlık olarak ortaya gelir ama özünü oluşturmak kendi elindedir. Dolayısıyla tarihsel koşullardan izole edilmiş bir tutum söz konusudur. Varoluşçuluğu bir moda düşünce olarak belirleyen H.Lefebvre Sosyalist Dünya Görüşü adlı çalışmasının girişinde şunları yazıyor: “Varoluşçuluk, klasik bireyciliğin gecikmeli ve yozlaşmış bir ‘ikame’sinden başka bir şey değildir”. Varoluşçuluğun temel filozofları aşırı dinci Kierkegaard ve din karşıtı Heiddeger, ve Sartre gibi filozoflardır. Yine 20. yüzyılın ortalarında etkili olan yapısalcılığın (toplumcu) mimarı da bir Marksist olarak bilinen ve Sartre gibi Fransız Komünist Partisi üyesi de olan L. Althusser’dir. 20. yüzyılın son çeyreğine damgasını vuran postmodernizm de yine Marksist kökenli düşünürlerin ortaya koydukları bir felsefe olmuştur. Gerek Lyotard gerek Foucault gerekse Derrida ve Baudrillard öyle ya da böyle sosyalist çevrelerle sürekli temas halindeki kimselerdir. Bu kuramsal katkılarla beraber uygulama düzeyinde Lenin, Troçki, Lukacs, Gramsci, Politzer ve Mao Zedung gibi adlar da çağdaş felsefede iz bırakan düşünürler oldular. Bunlardan özellikle Politzer, yine bir Marksist düşünür olan Caudwell gibi faşizme karşı savaşırken, genç yaşta mücadelenin sıcak sularında katledildiği halde psikoloji içerikli felsefesi malum kesimlerce görmezlikten gelinmiş, felsefede tuttuğu pratik tarz ise küçümsenmiştir. Gerek Caudwell ve Lukacs’ın gerekse de Plehanov, Kagan ve Brecht gibi adların estetik üzerine çalışmaları, sanat alanında da filozofça ürünlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Sanat alanına geçerek konunun sınırlarını kısmen de olsa aşarak bilimde ve siyasette de görülenleri birer cümleyle de olsa anıp geçmek yararlı olabilir. Çünkü felsefe bilimdeki, sanattaki ve siyaset düşüncesindeki gelişmelerden ayrı ele alınamaz. 20. yüzyılda etkili olan düşüncelerin, bilim alanında da siyaset alanında da genişlediğine tanık olundu. Özellikle Darwin’in Evrim Kuramı ve Einstein’in Özel ve Genel Görelilik teorileri bunlardandır. Çağdaş dönemde siyaset literatüründe ise anarşizm, sosyalizm, romantizm, liberalizm, sosyal demokrasi gibi terimler ortaya çıktı, daha eski olanlar da etkinliğini artırdı. 20. yüzyılda buna, Almanya’da nazizm adıyla ama tüm Avrupa genelinde düşünüldüğünde ise faşizm olarak kavramlaşmış olan bir akım eklendi.

Felsefe 20. Yüzyılda Derinleşmeden Çok Genişleme Olanağı Buldu
Şunu itiraf etmek gerekir ki, Marx ve Engels’in ortaya koydukları felsefeye yapılan katkılar nitelik yönünden o denli de yüz ağartacak cinsten olmadı. Olumlu ve olumsuz iki noktanın altını çizmek gerekir. Olumlu olarak bu felsefeler toplumcu felsefe dizgesinin, kısacası Marksizmin ne olduğunun anlaşılmasında çok önemli bir işlev gördüler. Bu katkı diye anılan felsefelerle Marx ve Engels’in, düşünce sistemlerinde eksik bıraktıkları noktalar büyük oranda tamamlandı, Marksizmin göremedikleri görüldü, ona yapılan eleştiriler göğüslendi, tutarsızlıklar giderildi. Ayrıca da uygulamacı filozoflarca toplumcu felsefe geniş halk kitlelerine götürüldü. Afrika halklarından Çin’e, Rusya’dan Avrupa’ya, Amerika’ya kadar uzanan çok geniş bir alana taşınmış oldu. Felsefe tarihi kitapları hep Sokrates’in felsefeyi gökyüzünden yeryüzüne indirdiğini söyler, oysa gerçekte felsefe yönünü yalnızca ve yalnızca Marksistlerin katkılarıyla yeryüzüne çevirmiştir. Daha doğrusu hareket noktası olarak yeryüzünü almıştır. Olumsuz olan ise Marksist felsefi materyalizmi genişletelim, geliştirelim derken basitliğe düşülmesi, bu anlayışın revizyondan geçirilmesi, deyim yerindeyse sulandırılması gibi sorunlara yol açılmıştır. Mesela Adorno, negatif diyalektiği geliştirirken, Yapısalcı Marksizm’in önemli adı olan Althusser ideolojinin sınırlarını çok genişletirken ve okulu, hastaneyi de devletin ideolojik aygıtları içine koyarken ne denli haklıydı? Kısacası 20.yüzyılda Marx ve Engels’in görüşlerinin temelini oluşturan Marksist bilgi felsefesine, yabancılaşma teorisine, dolayısıyla onların etik ve estetiğine, emek-değer teorilerine andığımız kısmi katkılar dışında köklü, kapsamlı bir ek yapılamamıştır.
Çağdaş felsefeye yakından bakıldığında derinleşmeden çok bir genişleşme olduğunun görüleceğine işaret edilmişti. Yukarıda bu genişlemenin (zenginliğin) nicelikçe olduğu da söylenmişti. Bu zenginleşmeye filozof eserlerindeki hacim büyüklüğünü de eklemeliyiz. Husserl’in yazdıklarının binlerce ciltten oluştuğu söylenirken, Derrida’nın seksen-yüz arasında kitabının bulunduğu biliniyor. 20. yüzyılda felsefeyle ilgilenen insan sayısının artmış olacağı da peşinen vurgulanmalıdır. Üniversitelerde felsefe kürsülerinde bir artış olduğu, felsefeyi meslek olarak tercih eden genç insanların, yetişkinlerin sayısında da gözle görülür bir artma olduğunun altı çizilmelidir. Bununla beraber 20. yüzyılda büyük çoğunluk filozof yerine felsefe profesörü olma yolunu tercih ederek, yapılanı tekrarlamakla sınırlı kalarak, kurulu düzeni rahatsız edecek bir tarzda felsefe yapmamaya özen gösterilmiştir. Durumun böyle olduğu ortaya konulan ürünlerin niteliğinden anlaşılabilir. Sözü edilen genişleme ve dolayısıyla çeşitlilenme yine de önceki felsefelerde olmayan bir durumdu. Çünkü Bacon’la başlayan bilimler sınıflamasının ardından felsefe sınırları, konusu ve yöntemi belirginleşen bir disiplin olmuştu. Çağdaş dönemde ise yeniden psikolojinin felsefeyi, felsefenin matematiği, matematiğin pozitif düşünceyi, pozitivizmin bilgi kuramlarını, bilgi kuramlarının fiziği etkilediği görüldü. Bu yüzden çağdaş Avrupa felsefesinin sınırları S.Freud’dan, B.Russell’e, matematikçi Frege’den Einstein’a, dilbilimci F.Saussure’den Bergson’a dek genişlemiştir. Tiyatroda, müzikte, edebiyatta, şiirde, sinemada filozofça çalışmalar yapan sanat adamları çağa damgasını vurmuşlardır. Entelektüel disiplinler arasındaki ayrımların da yer yer zayıfladığı görülüyor ve “felsefi romanlar” diyeceğimiz türden eserler ortaya konabiliyor. Fransa’da Sartre’ın, bizde Nermi Uygur’un yazdıkları bu bağlamda anılması gereken örneklerdir. Dolayısıyla çağdaş felsefenin zenginliğini gösterecek isimleri birer cümleyle anmayı bırakalım, sadece adlarını yazmaya kalksak yine de bir kaç sayfaya sığdıramayız. Demek ki çağdaş felsefe “devrim”ini derinlikte değil genişlikte yapmış bulunuyor.

Çağdaş Felsefeyle Harekete Geçen Disiplinler ve Yeni Felsefi Terimler
Psikolojizm büyük oranda 20. yüzyılda gelişme olanaklarına kavuştu. Freud’un insanı bir libido varlığı olarak ele alması ve A.Adler, Jung ve özellikle Eric Fromm gibi düşünürlerin onun görüşlerini dengeleyen sosyal açıklamalarla katkıda bulunmasıyla oluşan psikoloji disiplini, halen diğer bilim dallarını olduğu kadar felsefeyi de etkilemektedir. Bunlardan pozitivizm halen ülkemizdeki entelektüel ürünleri de etkileyen bir anlayış olmuş durumdadır. Pozitivizm metafiziksel olana karşı bilimi savunma noktasında materyalist düşünüş tarzına hayli yakın bir anlayış olmanın yanında, İngiliz deneyciliğine daha yakın durmaktadır. J.S.Mill ve Russell’in adı da bu bağlamda mutlaka anılmalıdır. Fakat bu anlayışın daha belirgin adı yeni pozitivist olarak bilinen ve doğa felsefesi ya da doğa bilimleri üzerine çalışan Carnap’tır. Yeni pozitivizm bilimin ilkelerini etkin kılmanın yanı sıra mantığı, bir felsefe yapma yöntemi olarak alıyor ve felsefede bir “devrim” yapmak istiyordu. Diğer çağdaş anlayışlar gibi o da kaynağını 19. yüzyılda A.Comte ile başlayan “sosyal fizik” kavrayışından almaktadır. Yeni pozitivizm de, çağımızda çokça eleştirilen bilimciliğin gücüne inanıyor, ilerlemeyi her koşulda değerli sayıyor, dinsel dogmalara karşı her şeyin ölçüsü olarak aklı görüyor/görmektedir. Bu anlayış 20. yüzyıl başlarında Türkiye düşüncesine de girdi. Siyasal çevre olarak İttihat ve Terakki Cemiyeti bu anlayışı geçerli anlayış olarak aldı. Bu, doğal olarak sosyoloji aracılığıyla girmişti. Comte da sosyolog değil miydi? Konumuz açısından yani ülkemiz felsefesinde pozitizivmin etkin kılınması ise İstanbul Üniversitesi’nde dersler de veren Alman düşünür Hans Reichenbach’la (1891-1953) olmuştur.
Çağdaş felsefenin ya da 20. yüzyıl felsefesinin özellikleri sıralandığında, felsefe literatüründe daha önce olmayan birçok kavramın da türetildiğinin olumlu bir unsur olarak saptanması gerekiyor. Bir defa genel manada önceki felsefelerin başlarına getirilen ifadelere tanık olundu. “Yeni Kantçılık”, “Yeni Hegelcilik”, “Yeni Olguculuk” bunlardan bazıları. Bazen de bu, “Kant’a dönüş”, “Hegel’e dönüş”, “Marx’a dönüş” biçiminde oldu. Doğrudan felsefecilerin ürettiği kavramlardan belki de en özgünü Althusser’in ürettiği “epistemolojik kopuş”, “anti-hümanist” gibi deyimlerdi. Foucault “söylem analizleri”, Derrida “yapısöküm”, Habermas “iletişimsel eylem kuramı” ifadelerini felsefeye kazandırdılar. Eleştirel teori olarak da bilinen Frankfurt Okulu filozoflarına göre ise Hegel ve Marx’ın diyalektikleri belirli bir tarihsel dönemde başlıyor ve belirli bir dönemde bitiyordu. Oysa diyalektik öncesiz ve sonrasız olmalıydı. Bu anlama gelmek üzere Adorno “negatif diyalektik” terimini kullanarak bir zenginleşmeye olanak vermiş oldu. Adorno’ya göre Hegel ve Marx’ın tarihe bakışı sorunluydu. Çünkü Hegel, tarihi Hıristiyan-Cermen dünyasında bitiriyor, Marx ise sınıfsız toplum olarak tasarladığı komünist toplumda bitiriyordu.

Çağdaş Felsefede Tarihselcilik Sorunu ve Amerikan Düşüncesi
Tarih tartışması, 20. yüzyıl felsefesinin bir özelliğini daha göstermektedir. O da öyle ya da böyle tarihselliğin, yapılmakta olan felsefeye damgasını vurmasıydı. Felsefi tartışmalara tarihsellik damgasını vurmadığı noktalarda da tartışmalara kendi rengini vermeyi ihmal etmiyordu. Tarihçilik tarzında göründüğünde Dilthey, Gadamer ve Rothacker ilk akla gelenler olmaktadır. Özellikle Dilthey tüm görüşlerini tarih temeli üzerine oturtmuş bir tarih filozofudur. Ama bu tarihçilik öznelcidir, idealisttir, kuru ve mekaniktir. Tarihsicilik denilen tarihçilikte ise düşünsel olanla maddesel olan arasında bir karşılıklılık bulunmakta ve bu karşılılık zamana yayılmış olmayı ölçü alan tarihi materyalizmdir. Hegel kısmen, Marx ise tümüyle bu çizgidedir. Dilthey’in yanısıra Gadamer de hermenötiğin (yorumsama) kurucuları olarak çağdaş felsefede yerini alan belki de çağın en uzun yaşayan filozoflarından biri oldu. Yorumsamanın aşırıya götürüldüğü, fizik biliminin hatta matematiğin bile yoruma bağlı olduğu da yine 20. yüzyılda iddia edildi. Ülkemizde bu çizginin en tanınmış simasının, bu kitapta, üzerine uzunca bir çözümleme de yapılan Doğan Özlem olduğu söylenebilir. 20. yüzyılda Amerikalı düşünürler de pragmatizm kavramını geliştirerek boş durmamış oldular. William James’in pragmatizmi çağdaş felsefi akımlar içinde önemli bir yer ve taraftar buldu. Bilme çabasında yararlıya yönelmenin iyiye, güzele ve özellikle de doğruya tekabül edeceği ileri sürüldü. Amerikan ve İngiliz düşüncesi olarak felsefi literatürdeki yerini halen de korumaktadır.

Descartes’tan, Nietzsche’ye; Nietzsche’den Postmodernizme
Çağdaş felsefeye kadar gelen zamanda felsefede temel belirleme anlayışı yalnızca Descartes’ta vardı. Bu yüzden kartezyen felsefesinin de kurucusu olan Descartes, felsefe literatürüne “yöntem filozofu” olarak geçmiştir. Çağdaş felsefede bu alanda da bir “zenginleşme” oldu. Nietzsche’nin “perspektif”i, Rothacker’in “dogmatik yapı”sı, T.Khun’un “paradigma”sı ve Foucault’un söylem’i bu noktada mutlaka anılması gereken anlayışlardır. Tabii her anlayış felsefe literatürünü zenginleştiren kavramlar da getirmiştir. Belki de bu noktadan itibaren çağdaş felsefenin son yıllarında etkili olmuş daha dinamik bir felsefi akımından söz edilebilir: Postmodernizm. Postmodernizm, büyük oranda göreliliğe dayandığı için 20. yüzyılda etkili olan bu kavramların da olanak vermesi üzerine yukarıda andığımız düşünürler tarafından kavramsallaştırıldı. Postmodernistler de Frankfurt Okulu’nun Marksist filozofları gibi akla, aydınlanmaya, kesin doğru’ya eleştiriler yaptılar. Ama bu arada Marksizm’i de içine alacak tarzda “büyük anlatılar” döneminin kapandığını iddia ettiler. Postmodernizmin henüz ateşinin sönmediğini, küllenmediğini entelektüel toplulukların çalışmalarını izlerken görebiliyoruz.
Sonuç
Toparlayacak olursak, 20. yüzyıl felsefesinin en ayırt edici özelliği olarak, onun Alman felsefesine dayanmasını görüyoruz. Alman felsefesi klasik felsefelerin son büyük felsefesiydi. Bir ucunda Leibniz, ortasında Kant, yakın ucunda da Hegel ve Marx bulunuyordu, bu felsefeler diyalektiği ve tarihselliği temel almakla önemliydiler, bu anlayış 20.yüzyıl felsefesine de damgasını vurmuştur. Bunun nedenine ilişkin bilgi vermesi açısından iki kişiden yapılacak alıntılarla yazımızın bu kısmını sonlandıralım. Öncelikle bu kitapta üzerine çözümleme de yapılan, Selahattin Hilav’ın Felsefe Yazıları adlı kitabından şu açıklamayı aktarmak yararlı olabilir: “Marksizmin, dünyayı tabiatüstü ve manevi bir ilkeyle açıklayan idealizme sadece karşıt olmadığını ama idealizmi ve başka düşünceleri bu dünya görüşlerinin en yararlı taraflarını içine alıp kaynaştırarak aştığını söylememiz gerekir”. Aynı paralelde olmak üzere Lenin de Marksist felsefenin, idealist felsefe de dahil olmak üzere burjuvazinin tüm entelektüel ürünlerini içerecek tarzda kurulduğunu şu sözlerle dile getirmiştir: “Sosyalist kültür, insanlığın kapitalist toplumun boyunduruğu altında kazandığı bilgilerin toplamının mantığa uygun biçimde gelişmesiyle oluşur”. Felsefi materyalizmin bu olumlu niteliğinin yanında, 20. yüzyıl düşüncesine yakından baktığımızda, Marksizmle bağlantılı olarak felsefelerini kuran filozoflardan aynı zamanda eylemci de olan (Gramsci gibi) filozofları saymazsak, çağdaş felsefenin Fransız felsefesi kadar bile radikal olmadığını görüyoruz. Zaten Kant toplumsal devrimlere soğuk bakmamış mıydı? İşte biraz da Kantçı felsefenin etkisiyle çağdaş felsefe ya da 20. yüzyıl felsefesi Sovyetik devrimlerin insani kazanımlarına sahip çıkmayı bırakalım, yukarıda da değinildiği gibi, aydınlanmanın bilinen üç idealine bile sahip çıkma cesaretini gösterememiştir. Felsefe büyük oranda sermayenin koşulladığı bir etkinlik olmuş ve çok büyük oranda da üniversitelere sıkıştırılmıştır. Kapitalizmin yaşam koşullarını sınırlaması nedeniyle felsefe, birçok kimse için mesai meselesi haline gelerek sıradan meslekler düzeyine indirgenmiştir. Bu olumsuzluklara rağmen, özel olarak felsefenin genel olarak da düşüncenin serüvenine bakıldığında 19.yüzyılda sanatı, bilimi, siyaset düşüncesini biçimlendirenlerin materyalistler olduğu görülmektedir. Bu pozisyon 20. yüzyılda da olduğu gibi sürmüştür. Yani felsefi materyalizm ve onun öngördüğü siyaset, sanat ve bilim anlayışı öyle ya da böyle etkisini çağdaş düşüncede de sürdürmekte olduğu gibi, 21. yüzyılın başlarındaki gelişmelere bakılınca da halen sürdürdüğü görülmektedir. 20.yüzyıl felsefesinin ne söylediğini özet ve ilke düzeyinde de olsa ortaya koyduktan sonra, ülkemizde yapılmakta olan felsefeye geçebiliriz. Gerçekte sorun, çağdaş düzeyde yapılmakta olan felsefenin neresinde olduğumuzdur.

20.Yüzyıl’da Felsefenin Neresindeyiz ?
Bir ortamda felsefenin sınırlı oluşunun iki nedeni vardır; ilki ortamın felsefi gelişmelere olanak vermeyişi, ikincisi de mevcut ortamdaki gerçekliği felsefi olarak yansıtacak zihinsel faaliyetlerin sınırlı oluşudur. Bu ikisinin de kısıtlı olduğu koşullardan felsefe beklemek gerçekçi bir tutum değildir. Antikite öncesi ve Ortaçağda durum böyledir. Günümüz açısından bakıldığında, genel bir kabul gördüğü üzere Batı dünyası, koşulların olgunluğu nedeniyle, düşüncenin birçok türünde olduğu gibi felsefe açısından da verimli olmuştur/olmaktadır. Felsefe deyince Batı tarzının anlaşılması da bu verimliliğindendir. Verimlidir, çünkü arka planında basitten karmaşığa, ilkelden mükemmele yönelmiş süreçler bulunmaktadır. Sade ortamlar yüzeysel fikirlere, karmaşık yapılar kompleks fikirlere olanak verdiğinden bu böyledir. Felsefe (düşünce), benzer toplumlarda benzer tarzlarda ortaya çıkıyorsa bu anlamlıdır. Geçmiş, bugün ve gelecek çerçevesinde soruna bakıldığında felsefenin, özellikle iklim ve coğrafya da dahil olmak üzere, daha da önemlisi üretici güçlerin, dolayısıyla ekonomik ve sosyal ilişkilerin geliştiği, savaşların ve devrimlerin yaşamı kuşattığı toplumlarda gelişme dinamikleri bulduğu, bütün tarih boyunca kanıtlanmıştır. Bu yüzdendir ki Osmanlı ve onun uzanımı olan toplumumuz, sözü edilen unsurlar açısından, Batı’yla tarihsel ve güncellik boyutlarıyla bir benzerlik göstermemiş, düşünsel ortamlar yönünden de “şanslı” olmamıştır.
Osmanlı, kabaca söylenirse feodal-despot bir imparatorluktu, her türlü zenginliğin kaynağı haraç ve yağmaya dayanıyordu. Böyle bir toplumda Nabi gibi bir divan şairinin “Hikmet-ü felsefeden eyle hazer/ Evliya zümresine eyle nazer” demesi; yani “felsefeden, filozoftan uzaklaşarak evliyalara, peygamberlere yönel” diye düşünmesi pek doğaldı. Felsefemiz, bugün açısından da eski toplum ve eski toplumun düşünce sisteminden tamamen kopmuş görünmüyor. Zira düşüncenin serüveni toplumun serüvenini izlemektedir. Burada tarihsel-toplumsal süreçlerle düşünceler arasındaki paralelliği vurgulamak için kitap içinde, felsefesinden ayrıntılı bir tarzda söz ettiğimiz Selahattin Hilav’ı anmak gerekir. “Anadolu Türk Toplumunda Neden Felsefe Ortaya Çıkmamıştır” başlıklı yazısında şöyle der: “En teorik felsefi düşünceler bile köklerini toplumsal ve tarihi şartlardan alırlar. Felsefi düşünce bir kere ortaya çıktıktan ve kendi birikimini yaratıp geleneklerini ortaya koyduktan sonra, maddi şartların yani toplumdaki ve tarihteki şartların etkisinde değilmiş gibi görünür. Felsefenin bu bağımsızlığı belli bir dereceye kadar doğrudur. Ama işin derinine inildiği zaman, felsefenin tam anlamıyla bağımsız olmadığı ve içinden çıkmış olduğu toplum ve tarih şartlarının etkisini taşıdığı görülür”.

Batı ve Felsefe
Ülkemizde yapılmakta olan felsefenin hatta sosyal ve siyasal bilimlerin en büyük sorunu, her türlü düşünsel sürecin, Hegel, Marx ve Marksistlerle beraber paradigma değişikliğine uğramış olmasını görmezden gelmesidir. Yani buradaki sorun, felsefenin yalnızca ve yalnızca Platon, Aristoteles, Descartes ve Kant’tan gelen tarzıyla yapılamayacağının görülememesidir. Bu yüzdendir ki özgün bir Türk felsefesinden söz edilememektedir. Felsefemizin yüzünün halen Batı’ya dönük olduğu kesindir, olması da gerekir. Çünkü felsefe orada doğdu, gelişme dinamiklerini orada buldu. Sözünü ettiğimiz, düşüncedeki paradigma değişiklikleri de orada gerçekleşti. Halen felsefenin orada ortaya çıkması, Batı felsefecilerinin bu paradigma değişikliğini hesaba katarak daha doğrusu onunla beslenerek kendini kurmalarından dolayıdır. Felsefemizin ağzı Batı’ya açık olsa bile halihazırda oradaki durağan felsefe tarzına yönelmesi gibi bir sorun yaşamaktadır. Öyle ki, felsefemiz, Batı’nın yaşamdan damıtılarak kurulan felsefesini değil de, durağan, kapalı; dine, metafiziğe dönük; bir bakıma “felsefeyi kafadan çıkaran, fikirleri zihinden türeten” idealist felsefelerine özeniyor.

Felsefede Özgünlük
Türk felsefesinin özgünlüğü yoktur dersek, aşırıya gitmiş olmayız sanıyorum. Çünkü yürüdüğü paradigma özgün bir felsefe kurmasına olanak verecek türden değildir. Özgün değildir, çünkü olası bir bilgi kuramından yoksundur, bu yönde bir çalışma da mevcut değildir. Varsa da yetersizdir. Klasik tarzda da olsa bir etik ya da estetik teorisi bulunmuyor. Etik ve estetik konularında çalışmalar olsa da bunlar bir tez ya da bir özgün kuram değeri taşıyacak boyutta değildir. Anlaşılan odur ki, ülkemiz felsefesi özgünlüğü elde edecek bir yöntemden de yoksundur. Çünkü asıl olarak Batı düşüncesinden yöntemi almalıdır, ama o hep “yöntem sizin olsun bize bilgi verin” demiştir. İlla bir yöntemden söz edilecekse işte o yöntem skolastiktir. Skolastiktir, çünkü her felsefi yazı, her hangi bir felsefe kitabında (klasik veya çağdaş) olan bir anlayıştan hareketle kurulmaktadır. Fikirlerin kitabi olması doğaldır ama doğal olmayansa, fikirlerin dışdünyayla, pratikle ilişkilendirilerek sorgulanmamasıdır. Dolayısıyla yöntem olmayınca ya da yöntem skolastik kalınca felsefecimiz yöneldiği alanın felsefesini de gerçeklere uygun tarzda çıkaramıyor. Örnek mi?
Örneğin 2009 yılının; ekonomik kriz (kapitalizmin krizi), Evrim Kuramı, muhafazakar liberallerle milliyetçiler arasındaki siyasal kriz, Kürt sorunu ve kısmen de deprem ve son günlerde domuz gribi gibi konular açısından felsefeye bir ortam oluşturduğu varsayılabilir. Bir tek felsefecimizin bu alanlara ilişkin kafa yorduğu, kalem oynattığı; makale, tez ve kitap çalışması yaptığı görülmüş müdür? “Evet” demek çok zor; ama yine de istisnalarından söz edilebilir belki demekle yetinelim. İstisna demek lazım, çünkü Hegel’in dediği gibi, “Her zaman sarhoşlar içinde bir ayık bulunabilir.” Felsefi materyalizmin üzerinden atlayan bir felsefenin Evrimi konu etse bile ilahiyatçı, teolojik zihniyete karşı onu temellendirerek savunması mümkün müdür? Değildir elbette. Kapitalizmden kurtulmadan krizlerden kurtulamayacağımızı kaç felsefecimiz düşünmüş ya da yazmıştır? Dikkatle bakıldığında felsefemizin, krizi yaratan koşulları aşma amacı güttüğü görülmüyor, çünkü sorunun kökenine (nedenine) inmiyor. Oysa birazdan değinileceği gibi felsefe, bir bakıma köken (neden) araştırması yapmak değil midir? Kürt sorunu da başka sorunlar da öyle. “Felsefe kendi anadilinde yapılır”, ifadesi genelde kabul edilir ama kaç felsefeci Kürt dili üzerinden yapılacak olası bir felsefeden söz etmiştir? Kürt sorununun insani boyutunu kurulu düzene/akademik olanaklara sırtını dayamadan yazan, çizen kaç tane felsefecimiz vardır acaba?

Felsefede Köken Sorunu
Peki nedenleri ya da kökenleri aramada, nitelikli hale gelmede felsefenin neresindeyiz? Felsefemiz, felsefeyi felsefe yapan bir karakterden, kişilikten yoksun görünüyor, kısacası niteliği soluktur. Örneğin İngiliz felsefesi vardır, deneyci (empirist) karakterdedir; Fransız felsefesi önemlidir, akılcı (rasyonalist) karakterlidir, Alman felsefesi Feuerbach’ı ve Marx’ı saymazsak idealist karakterdedir, Marx’ın damgasını taşıyan Alman felsefesi maddeci (materyalist) karakterdedir, hatta Amerikan felsefesinden söz etmek gerekir; çünkü yararcı (pragmatist) karakterdedir. Türk felsefesi ise deyim yerindeyse karaktersizdir. Bu yüzden de bildiğimiz kadarıyla henüz bizim felsefemizin nasıl bir kişiliğe, karaktere sahip olduğu üzerinde yazı yazan, çözümleme yapan da olmamıştır. Felsefemizin gücü, geçmişi, etkisi zayıftır; çünkü köken araştırması yapma geleneğinden yoksundur. Felsefemiz açısından, felsefenin neden İyonya’da başladığı önemli değildir. Thales’in neden ilk filozof sayıldığının da bir kıymeti harbiyesi bulunmuyor. Descartes neden “res cogitans” ve “res extensia” ayrımı yapmıştır, Kant neden “bilgi deneyle başlar” demiştir, bunlar da önemi değildir. “Kant bir dönüm noktasıdır”, denir ama neden dönüm noktasıdır, Kant’ın düşünceleri hangi bağlamda değerlidir, bunları açıklamaya kapalıdır felsefemiz. Ezcümle bizim felsefecimize göre önemli olan Descartes’in, Kant’ın… ne söylediğidir, ama neden böyle söyledikleri önemli değildir.

Felsefe ve Sosyal Bilimler
Felsefemizin toplumsal gerçeklerden kaçışı ve siyasetsizleşmiş oluşu önemli sorunlarından birisidir. Gerek felsefeciler gerek sosyal bilimciler felsefe ile siyaset (sosyal olgular) arasındaki ilişkiyi enikonu sorun etmiş değillerdir. Daha doğrusu, felsefeciler felsefeyi siyasetsizleştirirken aynı zamanda kitlesizleştirmektedirler de. Toplumbilimciler ya da siyaset bilimciler ise siyaseti ve bilimi felsefesizleştirdikleri için bilim toplumsallaşamamakta ve kitleler üzerindeki etkisi zayıf kalmaktadır. Burada sosyal bilimlerden söz etsek de, değerlendirmenin/eleştirinin merkezine felsefenin konulmasının önemi ortadadır. Çünkü düşün geleneğinde olduğu gibi günümüzde de bir toplumdaki düşünsel sürecin nabzını felsefe tutmaktadır. Ama felsefe ile diğer bilgi disiplinleri arasındaki ilişki de son derece önemlidir. Gerçekte felsefe, ne bir bilimdir ne bir sanattır ve hatta ne de siyasettir. Fakat bunlardan kopuk bir etkinlik de değildir.
Her felsefenin siyasi, sanatsal ve bilimsel uzanımları vardır. Bu uzanımların eksik olduğu koşullarda felsefe diye sunulan, olsa olsa dindir, teolojidir. Ne var ki düşünce iklimimizde “ben sanattan, siyasetten ya da bilimden anlamam” diyen çok sayıda felsefeci bulunmaktadır. Unutulmasın ki, bu alanlara yabancı felsefeciye gerçekte felsefe de yabancıdır. Felsefe çoğu zaman bir regülatördür. Nasıl ki teknolojiyi düzenlemek ve verimi artırmak için regülatör başat rol oynuyorsa, felsefe de zihinsel ürünlerin daha etkin ve verimli hale gelmesi için başat rolü oynamaktadır. Zira felsefenin disiplinler arasında bağlayıcı, düzenleyici fonksiyonu vardır. Oysa felsefemizin bu fonksiyonu başarıyla yerine getirdiği ve diğer disiplinlerle ittifak kurmada başarılı olduğu söylenemez.

Felsefede Genişlik
Türkiye felsefesinin en önemli özelliği akademilerde yapılıyor oluşudur. Bu felsefe ekollere karşı ikircikli bir tutum almaktadır. Dolayısıyla akademik Türk felsefesi Platoncu, Descartesçi, Kantçı, Hegelci olmanın kendini küçülttüğünü düşünebiliyor ve “hiçbir şeyci” olmayı büyük bir marifet sayabiliyor. Akademik felsefenin çoğu zaman yaptığı, kimsenin değinmediği bir kavram veya konu belirlemektir. O konu ve kavramın derinliği, genişliği yaşamla ilişkisi önemli değildir. Çünkü o dünyevi, insani ve toplumsal olandan uzak durmaya özen göstermektedir. Felsefemiz, felsefi materyalizmden kaçmakla kalmaz pozitivizmden, natüralizmden de uzak durmaya çalışır. Bu alanlardan koptuğunda Hegel’in tabiriyle teodise yapar ama çoğu zaman bunun da farkına varmaz.
Felsefe, bilgi disiplinleri içinde ufku en geniş olanıdır. Bu, Eski Yunan filozoflarında çokça görülmüştür, bilimler sınıflaması bazı sınırlamalar getirse de gerçekte ufku en geniş olan düşünce disiplini günümüzde de halen felsefedir. Bu yüzden Nermi Uygur’un “Türk Felsefinin Boyutları” kitabında “…felsefeyi darlaştırmayalım, felsefeyi yeniliklere açık tutalım, felsefeyi ileriki olanaklara kapamayalım” şeklindeki belirlemesinin altını çizmek gerekiyor. Darlaştırmadan yana olan felsefeciler dikkate alındığında söylenebilir ki, felsefemizin özgüven problemi bulunmaktadır. Sözü edilen bilgi alanlarıyla zenginleşmemiş bir zihinden felsefe çıkmayacağı açıktır. Ayrıca bu çerçevedeki felsefecilerin, felsefe topluluklarının dışında etkinlik gösterme yetenekleri de bulunmuyor. Çünkü bunlar herhangi bir filozofun bir eserinin son sayfasındaki son paragrafın bir cümlesini analiz etmede, oradaki kavramı çözümlemede uzmanlaşmışlardır. Ö. Naci Soykan’ın bilime ilişkin, eleştirel tarzda söylediği “karıncanın iki gözünün iki ayrı uzmanı var” yaklaşımı aslında felsefecilerimiz için de geçerlidir. Falanca filozofun birinci döneminin ilk üç eserinde uzmanlaşmış felsefecilerimizin sayısı az değildir, bazen de bir düşünürün bir kitabı üzerine uzmanlaşmış felsefeciye rastlamak mümkündür.
Felsefemiz, felsefedeki radikal gelenekten büyük ölçüde yoksundur. Örneğin, onda ne Herakleitos ne Descartes ne de Aydınlanmanın radikalizmini görebiliyoruz. Kant başta olmak üzere birçok filozofun “devrim yaptım” anlamına gelen açıklamaları mevcut olduğu halde bizim felsefemiz “devrim”lere kapalıdır, hatta hamleler yapamadığı için evrime de kapalıdır, denebilir. Kısmen de olsa felsefemizin modern olduğu doğrudur ama modernizmin de Aydınlanma ayağı eksiktir. Ayrıca felsefe bakımından, eleştiri çağının önemsendiği de sözde kalmıştır.

Felsefenin Dili
Gerçekte felsefenin dili keskindir, keskin de olmak durumundadır. Yani felsefenin değeri ve farkı dilinin keskinliğindedir. Felsefe dilinin keskinliğinin yanısıra yalınlığı da önemlidir. Çünkü eskiden beri realitenin en açık, en anlaşılır tarzda kendini felsefede görünüşe çıkardığı kabul edilir. Filozoflar görüşlerinde en iddialı olan, dillerinin en yalın olduğunu ileri süren kimselerdir. En karmaşık sorunlar felsefece yalınlaştırılır. Oysa akademik felsefenin diline gelince… Bu dilin yalınlığı ve keskinliği bakımından, olumlu bir noktada olduğumuz kuşkuludur. Kısacası bilgi disiplinlerini birbirinden ayıran dilleridir. Dillerin içinde en keskini, daha doğrusu en keskin olması bekleneni felsefe olduğu için bu dilin köreltilmesine izin verilmemelidir. O dili zaman zaman Locke’un, Descartes’in, Hegel’in… bileyi taşına tutmayı ihmal etmemeli.
Felsefecimiz korkaktır! “Yanlış yapma hakkı”nı kullanmak niyetinde değildir. Görüşlerinin temelinde mutlaka büyük filozofların söylediği bir söz olacaktır. Kendisine güvenmediği ve yanlışının görülmesinden çekindiği için, çalışmaya başladığında birkaç filozofu mutlaka yazısının içine gömme ihtiyacı duymaktadır. Çünkü görüşleri, klasik filozoflardan alıntılarla beslenirse okurun yanlış aramaya cesaret edemeyeceğine inanmaktadır. Denebilir ki, klasik filozofların yanlışları kendi doğrularından daha değerlidir.