FELSEFENİN MİLADI OLARAK MARX
Mehmet Akkaya

Doğan Göçmen, sosyal medyada görüşlerini topluma açan, düşüncelerini paylaşan ve tartışan ender felsefecilerden birisidir. Bu haftaki paylaşımının başlığını ise “Karl Marx ve Felsefe” olarak belirlemiş. Göçmen bir paragraflık kısa yazısında bir dizi soruyla bilinçleri bir hayli kışkırtmış olmalı. Benim yazım ise Göçmen’in yazısını alıntıladıktan sonra, gündemleştirilen sorulara yanıtlar vermeye çalışıyor.

Şöyle yazıyor/soruyor Doğan Göçmen: “Marx’ın felsefede devrimi. Marx bir filozof mudur? Marx’ın felsefesi var mıdır? Eğer Marx’ın felsefesinin varlığından bahsedeceksek, bu nasıl bir felsefedir ve bu felsefe temellendirilmiş midir? Eğer Marx’ta temellendirilmiş bir felsefeden bahsedeceksek, bu felsefenin felsefe tarihi açısından anlamı nedir? Kısacası; Marx’ın (ve Engels’in) olduğunu ileri sürdüğü felsefesini yeni tip bir felsefe olarak tanımlayabilir miyiz? Böyle bir savın anlamı nedir, böyle bir sav ileri sürebilmenin önkoşulları ve mümkün felsefi sonuçları nelerdir?”

Ne Kadar Filozof varsa
O Kadar da Farklı Felsefe var

Yukarıdaki sorulara yanıtlar ararken öncelikle belirtilmesi gereken, sınıflı bir toplum ve dünyada yaşadığımız gerçeğidir. Bu da her felsefenin belirli bakış biçimlerine ve sınıflara tekabül ettiğini işaret eder. Bu açıdan denilebilir ki, ne kadar filozof varsa o kadar da felsefe anlayışı vardır. Diğer hatırlatılması gereken de, felsefede bir milat olan Marx’ın özgünlüğünü ve felsefede yaptığı paradigma değişikliğini anlamak için egemen akım felsefelerin niteliğini de yansıtmak gerekir.

Düşüncenin en yoğun olarak yaşandığı alan olan felsefe, bir açıdan sorgulayan, bilen, anlayan ve yorumlayan bir etkinlik olarak ele alınıyor. Bu tarz felsefeye, ana akım felsefe de diyebiliriz. “İde”, “töz”, “cogito”, “monad”, “kendinde şey” ve “geist” türünden sözcük ve terimleri “imal” eden ya da “uydurarak” zihinlere “etiketleyen” felsefeyi kastediyorum. Bu felsefe, Marx’a kadar etkisini sürdürmüştür. Bu türden egemen felsefelerde teolojik unsurlar da saptamak mümkündür. Başka bir açıdan ise felsefe bu çabaları da kapsayarak temelde “değiştirme” ve “devirme” faaliyeti olarak bilinçleri kuşatıyor ve başka bir dünyanın inşasını öneriyor. Buna da felsefi materyalizm deniliyor. Felsefi materyalizm, zihne “etiket” yapıştırmak yerine somut insan, toplum ve dünya gerçekliğinden hareket ederek dinamik ve devrimci tarzda kuruluyor.

Marx’ın felsefe/düşünce sistemine göre Platon ve Aristoteles de dahil olmak üzere, en büyük filozoflar, soru sormaya, araştırma yapmaya, sistem kurmaya, sorun çözmeye, düşünceden veya –ekonomi politik terimiyle söylersek üst yapıdan- ve “dolaşım süreci”nden başladılar. Bu da filozofları anlamak ya da öğrenmekle yetinen “yorumcular” haline getirdi. Oysa asıl olan “üretim süreci”nden hareket etmekti. Üretim sürecinden hareket etmek demek, dünyayı dünya yapan zenginliğin ortaya çıkma koşullarını, eşitsizliğe neden olan ücretli emeğin ekonomik alandaki pozisyonunu deşmek ve gözler önüne sermek anlamına gelir. Bu açıdan Marx’ın felsefesi ana akım felsefenin –neredeyse- tersidir ve elbette ki yenidir. Bu yeni düşüncede/felsefede Engels’in de payı olduğu asla unutulamaz.

Marx, Yeni Tarzda Bir Filozoftur

Marx’a göre ancak ekonomik alanda olup bitenleri fark edenler, “gerçek düşünceye/felsefeye” temas edebilir ve halihazırdaki felsefeye de kaynaklık eden bu dünyanın değiştirilmesi görevini üstlenebilirler. “Onbirinci Tez” olarak bilinen önermede bu görüş açıkça dile getirilmiştir. İşte bu düşünüş biçiminin bir devrim olduğunu söylemek, kesinlikle abartı değildir. Asıl “Kopernik Devrimi’nin Kant’a değil Marx’a ait olduğunu hatırlatmak isterim. Kant, diğer büyük filozoflar gibi dahiyane bir felsefe kurmuştur; ama öncekilerden bir epistemolojik kopuş yaptığını söylemek zordur. Dolayısıyla Göçmen’in sorusuna benim açımdan verilecek yanıt net: Marx, ana akım felsefeden epistemolojik bir kopuş yaparak felsefenin eksenini değiştirdiği için bir devrim yapmıştır. Bu çerçevede şüphe yok ki bir filozoftur.

Ana akım felsefenin epistemoloji, estetik, ontoloji ya da etik’e dair söyledikleri elbette ki, içinde bulunduğumuz dünyanın konumuna göredir. Bu felsefe, dünyanın bugünkü durumunu zorunlu bir seçenek olarak görmektedir; başka bir dünyanın da mümkün olmadığına inandığı için küçük müdahalelerle de düzeltilirse, olası dünyaların en iyisi olacaktır diye düşünüyor. Alman filozofu Leibniz, ta 17. yüzyılda dünyanın olası dünyalar içinde en iyisi olduğunu ilan etmemiş miydi? Dahası var.

Hegel gibi çağın en “devrimcisi” de diyebileceğimiz filozofu, kadını eve, köleyi işe kilitleyerek sanatı, felsefeyi hatta tarihi Prusya devletinde sonlandırıyor. Ona göre özgürlük siyasal bir karakter kazanarak devlet yoluyla çağa egemen olmuştur. Bu felsefe için ‘başı üzerinde duruyordu, ayakları üzerine yerleştirdim” diyen birinin filozof olduğunu; ama terim yerindeyse yeni tarz bir filozof olduğunu söylemek yanlış olmaz. Çünkü “siyasal özgürlük”le yetinmeyip bilhassa onun yanına/yerine “ekonomik eşitliği” koyan Marx’ın felsefesi yalnızca Hegel’i tersyüz etmekle sınırlı kalmadı, onun Hegel şahsında kendisinden önceki tüm felsefeleri de ters yüz ettiği anlaşılıyor.

Felsefe, Marksizmin Temelidir/Kaynağıdır

Marx, mesleki olarak felsefecidir. Politikaya ve iktisada yönelmeden önce felsefe doktoru payesine sahip birisidir. Doktora tezinde, Antikçağ filozofları olan Demokritos ile Epikuros’un doğa felsefelerini karşılaştırmıştır. Felsefenin Sefaleti adlı eserinde olduğu gibi pek çok felsefe anlayışını eleştirmiştir. Marx, spekülatif dediği bu felsefelerin miadını çoktan tamamladığını ileri sürmektedir. Kaldı ki Marx’ın ilk kuşak yazdığı metinlerin büyük çoğunluğu direk felsefi metinler olarak değerlendirilecek niteliktedir. Lenin de Marx’ın düşüncesine üç kaynak ya da bileşen bulurken, İngiliz ekonomi-politiği ve Fransız sosyalizmi yanında Alman felsefesinin altını çizerek bu tartışmaya adeta önceden rehber olmuştur.

Marx’ın ilk dönem eserlerinden birisi olan Alman İdeolojisi adlı eserde, mealen söylüyorum, şu ifadeler kullanılır: ‘Toplumsal varlığımız toplumsal bilincimizi belirler.’ Görüldüğü üzere tipik bir felsefi ifadedir. Bu yüzden ‘Marx’ın felsefesi var mıdır’ sorusunu yanıtlarken filozofun yazdığı çalışmaları akılda tutmak gerekir. Bu çalışmalar; olası sanat, bilgi, insan, bilim, toplum, siyaset ve özellikle de tarih felsefelerine olanak vereceği gibi doğrudan felsefi karakterli metinler olarak da görülebilirler. Ayrıca Marx, diyalektikçi ve bütünlükçü biri olduğu için bu disiplinleri, analitik felsefelerde olduğu gibi birbirinden kesin çizgilerle ayırma yanlısı değildir.

Marksist Felsefe Değil
Sovyetik Sistemler Yıkıldı

Marx’ın felsefesi, varolandan hareket edildiği için ikna edici düzeyde temellendirilmiştir. Ona göre felsefe, varlık alanını izler. Varlık-felsefe özdeşliğinden söz edilse veya son çözümlemede ekonomik varlık alanı bu felsefenin temellendirilmesinde belirleyici olsa da bunları mutlaklaştırmak doğru değildir. Doğan Göçmen’in, sorular dizisinde sözünü ettiği temellendirmenin gücündendir ki, Sovyetik yönetimler yıkılalı, yıllar olmasına rağmen Marx’ın felsefesi (Marksist teori) meydan okuyuşunu sürdürüyor.

Bu felsefenin diğerlerinden benzersiz oluşu, yalnız entelektüel dünyayı meşgul etmesinden değil en geniş halk kitlelerini bile harekete geçirmesinden de bellidir. Felsefe tarihini bilenlerin hatırlayacağı gibi kitleleri bu denli harekete geçiren başka bir filozof bulunmuyor. Marx’ın izleyicileri de az değildir. Korsch, Plehanov, Luxemburg, Sartre, Lukacs, Gramsci Harvey ve Politzer gibi isimlerden başlar ve Doğu’da Lenin ve Mao Zedung’a dek uzanır. Felsefenin; politika yanında bilim ve sanatla da bütünleşerek kitleselleşmiş olması, felsefe tarihinde yenidir. Bu da felsefenin bundan sonraki tarihinde bir Kant ya da Hegel büyüklüğünde filozofun çıkmasının zor olduğunu insanın aklına getirmektedir.

Teolojinin dönemi nasıl ki sona erdiyse (büyük oranda diye eklemek lazım), ana akım felsefenin de sona erdiği ya da eninde sonunda sona ereceği söylenebilir. Marx, felsefe gibi tüm bilim ve düşün disiplinlerinin sınıfsız bir toplumda (komünizm) şu andaki biçim ve içeriğe veda etmiş olacağını ileri sürmektedir. Her felsefe ya da düşünce sistemi çok büyük bir oranda kendi çağının ürünü olduğuna göre yeni çağlarla birlikte felsefenin de nitelik değiştireceğini söylemek gayet makul görünüyor. Buna göre sosyal tarihin miladı olarak İsa örneği verildiğine göre felsefe tarihinin miladı olarak da Marx’ın adını verebiliriz.