EKONOMİK VE KÜLTÜREL KRİZLER

Mehmet Akkaya

Özgür Üniversite’nin 21-22 Ekim 2017 tarihinde (bu hafta sonu) Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Evi’nde “Neden Kapitalizmin Bir Geleceği Yok” başlıklı düzenlediği sempozyumdan söz etmek istiyorum bu yazıda. Sosyal bilimler içinde çalışma yapan yirmiye yakın bilim, düşün adamı ve akademisyenin konuşmacı olduğu sempozyumda “Neden kapitalizmin geleceği yok? sorusuna yanıt arandı. Özgür Üniversite kurucusu Fikret Başkaya’nın açılışını yaptığı Taner Timur, Sibel Özbudun, Alaeddin Şenel ve Erdoğan Aydın gibi isimlerin de konuştuğu sempozyumda konu ekonomik krizlerden hareketle sosyal, politik ve etik krizlere dek genişledi.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, ekonomik alan ile kültürel alan ikiz kardeş olmakla birlikte ekonomik ilişkiler, kültürel etkinlikleri önceler. Bu belirleme vurgusuna rağmen bilim, sanat, felsefe ve politika olarak özetlenebilecek kültürel alanın da pasif bir yansıma olduğunu düşünemeyiz. Çünkü düşünce ürünleri de ekonomik ilişkiler üzerinde etkide bulunduğu gibi bazı tarihi momentlerde belirleyici hale bile gelebiliyor. Kaba bir determinizmden söz edemeyiz.

Marksçı teori açısından krizler/bunalımlar kapitalizmin yapısal bir özelliğidir. Bu durumdan dolayı da her an bu sistemin çökmesi söz konusudur. Kapitalizm, bu kriz ve çöküşlerden kurtulmak için Birinci ve İkinci emperyalist savaşlarda olduğu gibi dünyayı kana boyayacak denli büyük uygulamalara başvurabilir. Sol anlayışlara göre bunun önünü kesebilecek yegane güç de emekçilerin, çalışanların, dünya proletaryasının, duruma müdahale ederek kapitalizme son vermesidir.
Hegel modern toplumu (kapitalizmi diye okuyun) sivil alan ile politik alan olarak ayırmıştı. Yani tabanda üretimin de yapıldığı ve burjuva dünyası da denilen sivil alan ile bu alanın belirlediği politik yani siyasal alan bulunuyor. Marx’ta ve Marksizmde ise bu terminoloji alt yapı (ekonomik temel) ve üst yapı olarak ifade edilmektedir. Belirleyici ve öncel olanın da ekonomik temel olduğu bu anlayışa eklenmektedir. Üst yapının sınırları da Marx tarafından genişletilmiştir. Sibel Özbudun’un konuşmasında etik krizleri “İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu” adlı eserde dile getirilenlerden başlatarak günümüze ve Diyarbakır’ın arka sokaklarına kadar yansımış olduğunu dile getirmesi, oldukça didaktik olmuştur.

Marx’ın ve Marksizmin en temel iddiası, ekonomik alandaki krizlerin kaçınılmaz olduğu ve bunun da zorunlu olarak üst yapıda krizlere yol açmakta olduğudur. Bu krizlerin yalnızca siyasal krizlerden ibaret olduğu düşünülemez. Çünkü üst yapı siyasetle birlikte bilim, sanat, felsefenin de yer aldığı alandır. Bunlara hukuk ve din gibi kurumları da eklemek mümkündür. Buna göre çağımızda bilimin de, felsefenin de, estetiğin de bir kriz/bunalım içinde olduğunu düşünmek zorlama değildir.

Krizlerin yalnız günümüzden ibaret olduğunu söylemek ne denli tarihi gerçekliği yansıtır? Ekonomik, sosyal ve siyasal krizlerin yalnız kapitalizme özgü olduğunu söylemek, eski sömürücü toplumlara meşruiyet verir mi? Her şeyin kapitalizmle ve ansızın başlamadığını, bunun tohumlarının eski toplumlarda içkin olduğunu düşünmek tarihsel materyalizme ters değildir. İnsanlığın eşitlikçi toplumlardan sınıflı toplumlara geçtiği süreçte, krizlerin de kendini göstermeye başladığı ve yayıldığı ileri sürülebilir. Lakin eski toplumlarda yerel ve konjoktürel olan krizler, kapitalizmle birlikte yani sermayecilik çağında yapısal ve sistemik bir boyut kazanmıştır.

Sempozyumda, kapitalizm lehine bir tek cümle bile kullanılmamış olması ilginçtir. Daha önceleri, burjuvaziye kısmen de olsa teolojiyi geriletti diye övgüler düzen, konuşmacılardan eser kalmamış olması dikkat çekicidir ve olumludur. Mesela Taner Timur’un “Manifesto”da, erken söylenmiş ifadelerin bulunduğuna vurgu yapması buna yalnızca bir örnektir. Doğrusu da budur. İnsanlığa sömürü, savaş ve ölümlerden başka bir hak getirmeyen burjuva sistemi neden ilerici olsun? Buna göre denilebilir ki, krizler yalnızca tekelci kapitalizm (emperyalizm) çağında değil serbest rekabetçi çağda da söz konusu olmuştur.

Sempozyumda üzerinde durulan ekonomik krizlere paralel olarak ortaya çıkan ilkim ve ekoloji krizlerinin de, günümüzden ibaret olduğunu söylemek eksik kalır. Aslında buharlı makinenin icadıyla (James Watt: 1774) birlikte ekonomik ve ekolojik krizlerin başladığını söylemek mümkündür. Hatta ilk fabrikayla birlikte, o fabrikadan dumanın çıkmaya başladığı andan itibaren kapitalizm de krizler dönemi başlamıştır. İlkim ve ekolojik sorunlar, bu açıdan doğa felsefesinin de konusu olmaktadır. Buharlı makineler ve fabrikalar, toplumun değil de sermayenin tekelinde olduğu sürece, doğayla olan ilişkiler sürekli kriz halinde kendini gösterir ve yaşamın tüm alanında krizler kaçınılmaz hale gelir. Sermayenin tekelleşmesiyle de yapısal bir özellik kazanır.

Yalnız tekelci kapitalizmin değil, yalnız uygarlığın da değil sınıflı toplumlarla birlikte tüm uygarlıkların ekonomik, sosyal ve kültürel krizler içinde yaşadığı iddiası üzerinde de düşünmeliyiz. Bununla birlikte krizleri, toptancı bakışla değerlendirip emekçi sınıfları da bu krizlerden sorumlu tutamayız. Uygarlıklar olumlu ve olumsuz değerleri bünyelerinde barındırırlar. Dolayısıyla doğru, iyi ve güzel değerlerin mimarları olarak emekçi sınıfları, ekonomik krizlerle birlikte sömürü, savaş ve katliamların mimarları olarak da sömürücü sınıfları görmek gerekir. Kriz kapitalizmin krizidir. Kapitalizmin bilim, sanat, politika ve felsefesi büyük bir kriz/bunalım içindedir. Emekçiler cephesinden önerilen politik, etik ve estetik değerlerin, çağı aydınlatacak nitelikte olduğunun altını çizmek gerekiyor. Bir sosyal bilimcinin dediği gibi umut, dünyanın lanetlilerindedir.

Ekonomik, sosyal ve kültürel krizlerin aşılmasında yeterince örnek olduğu düşünülebilir. Toplumsal krizlerin aşılmasında emekçi sınıflara düşen görevleri işaret eden sembolik hareket ve isimlere Roma’dan başlanması yanlış değildir. Spartaküs’ün önderlik ettiği köle ayaklanması, Roma egemen sınıflarının iktidarını bir hayli sarsmıştır. Ortaçağ’daki örnek olarak ülkemiz tarihinde Şey Bedreddin Ayaklanması ve Avrupa tarihinde de Thomas Münzer’in önderlik ettiği yoksul köylü ayaklanmalarını anımsamak gerekir. İlki Osmanlı egemen sınıflarına Münzer ise Alman ve Avrupalı sömürücülere karşı bayrak olmuştur. 20. yüzyılda ise Marksizmin teorik zenginliğinden de yararlanarak Rusya halkını ve Lenin’i tanıyoruz. Bolşevik Devrimi’ni ise birçok Doğu Avrupa halkı ile birlikte Çin’de de Mao Zedung izlemiştir.

Fotoğraf: Hidayet Kalınlıoğlu