Felsefenin Temel Disiplini
BİLGİ FELSEFESİ/EPİSTEMOLOJİ VE TARİHİ
Mehmet Akkaya

Çağımızın en önemli problemi olan bilgi sorunu, ne var ki üzerinde en az durulan ve düşünülen bir problem olarak görülmektedir. Sorunun bu şekilde görülmesinin en önemli nedeni olarak insanların, toplumun, çevrenin, halkın ve bilhassa da sınıfların kendi zihinlerinde var olan ya da üretilen ve adına bilgi denilen değerlerin gerçekleri yansıtan doğrular olduğuna inanılmasıdır. Eski felsefelerde zaman zaman etkili olan kuşkuculuk yerini, giderek “kesin doğru”ya ve kuşkucu filozoflar da yerlerini burnundan tüy aldırmaz filozof tipine bırakmış durumda. Oysa birçok “kesin doğrucu” ekolün temel bulduğu günümüz koşullarında, “acaba hangisi doğru” sorusunu tekrar tekrar sormak daha makul bir tavır değil midir?

İktidar ve Bilgi İlişkisi

İletişim araçlarının hızla geliştiği ve adına bilgi denilen yapılara ulaşmanın da bir hayli kolaylaştığı bir süreçten geçtiğimiz yadsınamaz. Birçok anlayış, yakın zamanları “bilgi çağı” olarak adlandırmak istemiştir. Şimdilerde, internet ortamına aktarılan bilgilere erişim de iyiden iyiye kolaylaştığına göre bu çağın da aşıldığı düşünülebilir. Oysa bu “bilgilenme”ye rağmen insan ve toplum yaşamında buna paralel olarak bir iyileşme, ilerleme ve özgürleşme olduğunu iddia etmek biraz zor görünüyor. Tersine anarşist, romantik ve postmodern düşünce biçimlerinde olduğu gibi adına bilgi denilen üretimin, insanlığın başına bela olduğu bile ileri sürülebilir. Bu düşünce akımlarına göre akıl adeta krallığını ilan etmiş durumdadır. Bilgilerin akla dayandığı gösterilebilirse, topluma da bu bilgilerin önünde eğilmek görevi düşer. Oysa ‘hangi akıl, kime, hangi sınıfa göre akıl’ diye sormak gerekmez mi? İktidar ve bilgi ilişkisi, ıskalanacak bir konu mudur? Hatta meselenin püf noktası burada yatmakta değil midir?

Bilgi gibi bilgiye temel teşkil eden gerçeklik kavramı da bulanıktır. Bulanıklığın, eşitlikçi olmayan kapitalist üretim ilişkilerinden kaynaklandığını, sosyalist teorisyenlerin yüzyıllar öncesinden söylediği bilinmektedir. Büyük bir çoğunluğun çalıştırılması, küçük bir azınlığın da ortaya çıkan ürünlere el koyması, kime göre çağın gerçekliğidir? İktisaden egemen haldeki sınıflara göre böyle bir gerçeklik ve bu gerçekliğe uygun olarak ortaya konan bilgi de kuşku kaldırır. Kuşkudan da öte sermaye sınıfları bu gerçekliği ve bilgisel üretimi yanlışlamak ve bunu da eğitimsizinden eğitimlisine, aydınından sanatçısına, akademisyeninden düşünürüne dek topluma kabul ettirmenin mücadelesini yürütmektedir. Medyanın tek işlevinin bu manipülasyonda rol almak ve sahte algıları etkin kılmaya çalışmak olduğu bile ileri sürülebilir.

Bilgi Çağından Bilinç Çağına

Marksçı düşünce sistemine uyarak “bilgi çağı” yerine “bilinç çağı” ifadesini kullanmayı önerebiliriz. Literatürde burjuva devrimleri olarak bilinen hareketler bilgi çağının ürünü oldular. Eşitlikçi, demokratik ve sosyalist devrimlere form kazandıran da “bilgili burjuvazi” değil “bilinçli proletarya”, daha doğrusu sınıf bilinçli proletarya oldu denilebilir. İnsanlık, bilgili insanları bilhassa düşünce tarihinde “Aydınlanmacı” olarak sunulan kuşakla birlikte tanıdı. En güçlü bilgi araçları Ansiklopedi idi. Google, Ansiklopedi’nin pabucunu dama atma potansiyeli taşıyor mu dersiniz? Bunu zaman gösterecek…

Böyle bir olasılık giderek güçleniyor. Daha şimdiden, her türlü ansiklopedik bilgiyi muhafaza eden ve toplumun çok geniş bir kesimine yayıldığına göre bilginin eski otoritesi de sarsılıyor demektir. Bu durumda az bilgiyle yüksek sonuçlar elde edecek entelektüel çalışmalar, daha merkezcil konum kazanacağa benziyor. Olması gereken de budur. Bu da bilginin yerini bilincin alacağı anlamına gelir. Böyle bir yorum bizi Marksizmin bilinç anlayışına götürür: Toplumsal varlığımız toplumsal bilincimizi belirler. Yani “toplumsal bilgi”ye değil “toplumsal bilinç” terimine vurgu yapılmaktadır.

Aydınlanma ve Ansiklopedi Dönemi

Bilgi felsefesi kitapları izlendiğinde, bilginin ne olduğu, onun doğruluk ölçütlerinin nasıl saptandığının araştırıldığı görülmektedir. Yine bu türden kitaplardaki bilgi felsefesinin tarihçesini sunan araştırmacı-felsefeci yazarlara bakılırsa bilginin kaynağı ve sınırları konusunda da düşünceler birbirinden farklılık arz ediyor. Aydınlanma çağında ve Kant gibi büyük filozoflarda bile kuşkuya yer bulunabiliyor. Ansiklopedilerin yazıldığı, bilimsel devrimlerin birbirini izlediği bir çağda bile toplumlar, bugünkü kadar bilgilerinin güvenilir olduğunu düşünmediler. İhtiyatlı davrandılar.

Geleneksel ve klasik dönemde bilginin gerek türleri olsun gerekse sınırı, kaynağı ve doğruluk ölçütleri sıralandıklarında, bu kategorilerin sayısı bir elin parmaklarının sayısını geçmezdi. Örneğin bir ekol, bilginin kaynağını akıl da buluyor, diğer ekol aynı kaynağı duyumlarda veya deneyde bulmaktadır. İkisini birden kaynak olarak belirleyen anlayışlar da mevcuttur. Çağımızda ise –neredeyse- her grup, çevre hatta bireye göre bilginin ne olduğu değişiklik gösteriyor. Bir olguya ilişkin, çok sayıda açıklama ve tanım yapılıyorsa, bu durumda o olgunun tanımlanamaz olduğunu ileri sürme hakkı doğar.

Sara Çelik ve Bilgi Felsefesi

Geçmişle günümüzü birbirinden ayırmak zor olduğu gibi klasik bilgi anlayışlarıyla günümüzdeki bilgi anlayışlarını da birbirinden ayırmak zordur. Diyebiliriz ki, tarihi bilmek istiyoruz; çünkü günümüzü bilmek istiyoruz. Tersinden söylersek günümüzü bilmek için tarihi bilmek gerekiyor. Bir analoji yaparak şöyle de söylenebilir: Klasik ya da geleneksel bilgi felsefelerini bilmeden günümüzde bilgi felsefesi yapmak kolay değildir. Ülkemiz açısından düşünüldüğünde ne var ki, bilgi felsefesi veya Batı dillerinden geldiği biçimiyle epistemoloji üzerine yazılmış fazla bir yayından söz edemeyiz. Yine de yapılanlara bakıldığında iki tarzına işaret etmek gerekir. Birisinde felsefecilerin doğrudan doğruya bilgi kuramı yaptıkları görülüyor. Bu çalışmalar, felsefecilerin çeşitli eserlerinde makaleler olarak veyahut da çeşitli konular içinde içerilmiş olarak yer alıyor. Diğer bir tarz ise bilgi felsefesinin tarihi verilerek yapılan çalışmalardır. Antikçağ’dan günümüze kadar bilgi felsefesinde üretilmiş olan bilgi anlayışlarının belli bir kısmının yansıtılmasıyla hazırlanmış bilgi felsefesi kitaplarıdır.

Bilgi felsefesini, tarihsel sürece yayarak ele alan kitaplardan birisi de felsefeci Sara Çelik’in yazdığı iki ciltlik Bilgi Felsefesi adlı kitaptır (Doruk Yayınları 2015-2016). Birinci ciltte Antik Yunandan başlayan bilgi felsefesi Rönesans dönemine kadar sürüyor. İkinci ciltte ise Descartes ile başlayan epistemoloji çalışmaları 20. yüzyılın başına kadar geliyor. Yazarın 20. yüzyıldaki epistemolojiyi çıkarmamış olması veya yalnızca değinmesi ve kısa kesmesi, bizim yukarıda söylediğimiz çağın özgünlüğüyle ilgili olmalıdır. Kitabın içeriğine yakından bakanlar, onun bu alanda yazılmış en kapsamlı ve dolayısıyla iddialı bir kitap olduğunu fark etmiş olabilirler. Kendisi de üniversite hocalığı yapmış olan Sara Çelik, bu noktadan da hareket ederek kitabı didaktik/öğretici bir teknikle yazmışa benzemektedir. Bununla birlikte yalnız felsefe öğrencilerinin değil, bilgi meselesiyle ilgilenen hemen herkes için ilginç bir çalışma olduğunu düşünebiliriz.

Platon, Locke ve Epistemoloji

Bilgi sorunu Platon’dan bu yana ne denli değişti dersiniz? Bilgi Felsefesi’ndeki sunumlara bakıldığında Platon, episteme (doğur bilgi) ile doksayı (sahte bilgi) birbirinden ayırıyordu. Şimdi de çoklarımızın doğru bilgiyle sahte bilgiyi ayırmaya çalıştığımız düşünüldüğünde, eskimiş gibi görünen bilgi anlayışının bir hayli aktüel olduğu ortaya çıkmaktadır. Kitabının girişinde bilgi nedir diye soran yazar, şöyle devam ediyor: “Bu soruyu ilk kez soran Platon olmuş, başlı başına bir diyalog –Theaitetos- içinde bu sorunun yanıtını bulmaya çalışmıştır. Günümüze kadar zaman zaman bilgi nedir sorusunu yanıtlamaya çalışan filozoflar olduğunu görüyoruz” (I. Cilt, s. 24). Kitaptaki sunumlardan anlaşıldığı kadarıyla Atina’daki demokrasinin elverdiği oranda bilgiye dair yoğun tartışmalar yaşanıyor; sofistler, kuşkucular hatta nihilistler Platon ve Aristoteles gibi ana akım filozofların bilgi anlayışlarına hücumlar yapıyor.

Düşünce ve felsefe tarihinde tartışma kültürü, Ortaçağ’la birlikte büyük oranda kuruyor ve kısırlaşıyor. Sara Çelik’in sunumunda da görüldüğü üzere Rönesans’la birlikte düşünce devinimleri yeniden yaşamda ağırlığını hissettiriyor. Montaigne ile kuşkuculuk başlıyor, Descartes ile yöntemli kuşkuculuk, Hobbes ve Gassandi gibi filozoflarla bilimsel, maddeci, atomcu görüşler yeniden canlanıyor. Yazarın Lokce’a özel bir yer verdiği de gözlerden kaçmıyor. Çelik’e göre Locke’un “İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme” adlı kitabı “tümüyle insan bilgisi üzerine bir öğretidir.” Yazara bakılırsa Locke “bu özelliği ile bilgi felsefesine büyük ölçüde dikkat çekerek bilgi felsefesinin bundan böyle felsefede başlı başlına bir ana dal olarak ele alınabilmesine ön ayak olmuştur” (II. Cilt, S. 90).

Kant ve Kendinde Şey

“Bilgi Felsefesi”nin yazarı, düşünce tarihi veya felsefe tarihi kitaplarında yer alan belli başlı filozofların bilgi anlayışlarını irdelerken, epistemolojinin pek çok tez, terim ve kavramını açıklarken polemiğe girmekten, kendince yorumlar yapmaktan da çekinmiyor. Çalışma kronolojik bir teknikle hazırlandığı için Kant ve Hegel gibi sistem filozoflarından geçerek Marx’a kadar geliyor. Marx’a kadar bilginin özne – nesne düalizmiyle verildiğine dikkat çeken Çelik, Marx’ın ise bilgi kuramına değiştirme kategorisini eklediğini söylüyor ki, önemli bir belirlemedir. Yazar Marx’ı kastederek şunları yazmaktadır: “Onun amacı felsefe adına soyut ve genel bir takım açıklamalar yapmak değil, yapılan açıklama ve tanımlamalarla dünyayı değiştirmektir” (II. Cilt, S. 419).

Yazarın Marx’ı bu tarzda sunması, birçoklarımızın yabancısı olmadığı bir tarzdır. Kullanılan “soyut ve genel açıklamalar” gerçekten de iki ciltlik kitapta, istisnaları hariç bilgi felsefesinin tarihini oluşturmaktadır. Abartı olarak değerlendirilmezse denilebilir ki, ana akım bilgi felsefesi Marx ve Marksizmle birlikte eksen değişikliğine uğramıştır. Buna göre yukarıda da söz edildiği üzere “kesin doğru” türünden bir bilgi anlayışı savunulacaksa bunun Marksizm içinden yapılması gerekir. Çünkü sözü edilen kitaptaki sunumlardan da anlaşıldığı üzere Aristoteles, işi töz analizlerine kadar götürürken Pyrrhon, bilgi felsefesini hiçbir şeyin bilinmeyeceğine vardırıyordu. Leibniz adına monad dediği unsurları icat ederek çözmeye çalışırken Kant ise bilgi felsefesini, “kendinde şey”i imal ederek kurmaya çalışmıştır. Marx’a en yakın isim olan Hegel bile tamamen soyut tin, ide, fikir türünden kavramlarla hareket etmiştir.

Marksist Bilgi Felsefesi

Bilgi sorununa dair problemler, kafada kurulan makul, akli, mantıklı veya kavramsal sistemlerle çözümlenmiş olamaz. Çağı kavramak ve aşmak isteyen her epistemoloji, somut dünya gerçekliğini ve Marksist felsefenin temel argümanlarını merkezine almak durumundadır. Böyle bir felsefeyi dikkate alan görüşler için sermaye, örneğin bir kırsal yaşam alanına ya da gecekonduya elektrik götürüyorsa bunun asıl motivasyonu kar güdüsüdür. Marksizm dışından bakanlar içinse sermaye halkı ve insanlığı temel değer olarak gördüğü ve toplumun ilerlemesi için bu hizmeti yapmaktadır. İşte aynı olguya dair iki bilgi anlayışı. Sermayenin halkı ve insanlığı düşünme ihtimali olabilir mi? Bunun adına bilgi ve aynı anlama gelmek üzere “doğru bilgi” denilebilir mi? Hangi sınıf için “doğru bilgi” sorusunu sormak felsefe adına yüzeysellik mi olur?

Çağımızda “dinsel bilgi” ve “milli şuur” türünden ifadeler de kullanılmaktadır ki, tüm bu görüşler bilgi alnının ve anlayışının ne denli kompleks bir alan olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla bu alana Tanrı, ide ya da monad gözünden bakılamayacağı gibi geist, tin, din veya milli şuur perspektifinden de bakılamaz. Dünya zenginliğinin üretimi hangi koşullarda yapılıyorsa gerçekliği de, bilgiyi de bu koşullarda aramak gerekiyor. Bilgi sorunu, bu zenginliğin oluşmasından sonra insanoğlunun gündemine gelmiştir. Bunu fark eden kişilerden en tipik olanının K. Marx olduğunu iddia etmek yanlış olmasa gerek. Dolayısıyla Marksist bilgi anlayışı veya diyalektik materyalist bilgi anlayışı, iktisadi pratiklerle birlikte toplumsal varlığa temas eden, bilincin de bu yapıdan hareketle kurulması gerektiğine vurgu yapan ve toplumsal yapının değişmesiyle de bilgilenme ve bilinçlenme süreçlerinin değişeceğini ileri süren yegane anlayış olarak görülmektedir.