SOSYAL ARAŞTIRMALAR VAKFI

Mehmet Akkaya

Sanat felsefecisi ve düşünür Lessing şöyle söylemişti: “Birisi bana, sana dünyanın bütün bilgilerini mi vereyim yoksa bilgilere ulaşmak için bir yöntem mi vereyim dese, dünyanın bütün bilgileri sizin olsun bana yöntemi verin derim”. Yöntem tartışması bizi sistem tartışmasına da götürür. Yöntem ve sistem sorunsalı da bizi ister istemez, bilgi ve bilinç diyalektiğinin merkezine taşır. Bilgi ve sistem yerine bilinç ve yöntem üzerinden tartışmanın gerçekleri kavrama ve aşma bakımından daha etkili olduğunu düşünenlerdenim. Pek çok defa görülmüştür ki sistem ve bilgiden hareket eden tahlil, açıklama ve tezler yüzeysellik yüz yüze kalmaktadır. Elbette bu kavram çiftleri arasındaki korelasyonu da dikkate almak gerekir. Konuyu kısa adı SAV olan Sosyal Araştırmalar Vakfı’nın düzenlediği sempozyuma getirmek istiyorum.

Sovyet ya da Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılı nedeniyle 26 Kasım 2017 tarihinde Makine Mühendisleri Odası’nda (Taksim) yapılan sempozyumda yirmi civarında sunum yapıldı. Sunumlarda Ekim Devrimi, devrimin mirası, Sovyet deneyimi ve bilhassa da geleceğinin ele alındığı gözlendi. Simalar değişik, ekoller farklı, konuşmalar dinamik ve ortam demokratikti diyebiliriz. Dinçer Mete’den, Taner Timur, Erdoğan Aydın ve Melda Yaman’a kadar pek çok kişi ilk akla gelenler. Ayrıca Sungur Savran, Alp Altınörs, Haluk Yurtsever ve Hadi Kahraman gibi adları, Kamil Sürek, Özgür Öztürk ve Emek Yıldırım’ı da anmak gerekiyor. Bir kısmını sempozyumda da yansıttığım görüşleri, oturumlardaki sunumları da gözeterek özetlemek istiyorum.

Bilgi ve Sistem Yerine
Bilinç ve Yöntem

Aynı konuda yapılan farklı sempozyumlarla karşılaştırıldığında SAV’ın sempozyumunun daha da özgürlükçü bir atmosferde geçtiğini öncelikle belirtmek gerekiyor. Farklı ekolleri bir araya getirmiş olması, kadın (feminizm) lehine konuşmalar yanında, kadın konuşmacıların da olması bunu gösteriyor. Troçkist bir anlayışında konuşmalara yer yer eşlik ettiği gözlenmiştir. Yine de salona ve konuşmalara ortadoks Marksist diyebileceğimiz ekolün egemen olduğu ileri sürülebilir. Eleştirel bir üslupla söylersek konuşmalar -hangi ekolden olursa olsun- bilgi verme ve sistem üzerinden yürümüştür. Eleştirdiğim de bu düşünme ve sunma yöntemleridir. Konu bilinç ve yöntem yerine bilgi vermeye ve sistem eleştirisine veya savunusuna döndüğünde konuşmaların da sonu gelmiyor.
Elbette bilgi ve sistem olgusu, bilinç ve yöntemin birer uzanımıdır; ama esası değildir. Bilgi ve sistem tartışmaları sonu gelmez açıklamalara, örneklere, pek çok tekrara, klişelere, verileri yinelemeye neden olurken; bilinç ve yöntem üzerinden yürümek yeni açılımlara, derin ve geniş kavrayışlara olanak vererek farklı ufuklar açar. Çok bilgi aktarmak, gevezelik değilse bile insanı bilgiçliğe götürerek izleyiciyi ya da okuru yormaya neden olmaktadır. Panel, konferans ve sempozyumlarda pek çok dinleyicinin bazen koltuğunda uyuklarken fark edilmesi başka nasıl açıklanır?

Ekim Devrimi’nin Özgünlüğü

Bu türden ortamlarda konuşmacı olsun, izleyici pozisyonundaki konuşmacı olsun bilgi vermeye kalkınca konuşmasının sonu da gelmez. Uyarılar alan pek çok konuşmacının moderasyonu zorda bıraktığına defalarca tanık olunmuştur. Kanaatim odur ki, bu alışkanlık burjuva aydınlarından kalan bir özellik ve alışkanlıktır: Çok konuşursam, karşımdaki “bilgisiz” halk kesimlerini çok hızlı ve etkili bir biçimde aydınlatırım. Aslında burjuva aydınlanmasının, sol çevreler ve ekoller içinde etkisi büyüktür. Bugün de sürdüğü gibi Ekim Devrimi tartışmalarında da bu eğilim kendine mekan bulmaktadır. İşçilerin, emekçilerin, yoksul köylülerin, kadınların, gençlerin ve benzeri sınıf ve halk kesimlerinin yaptığı eşitlikçi bir dünyayı hedefleyen Sovyetik Devrimlerle İngiliz veya Fransız burjuva devrimlerini hatta “Kemalist Devrim”i de bu çerçevede anan anlayışlara karşı ne söylenebilir? Bu karmaşanın da, başka faktörler yanında bilgiçlikten ileri geldiği iddia edilebilir.

Geliştirerek Tekrar Etmek

Sosyal Araştırmalar Vakfı’nın sempozyumunda olduğu gibi pek çok panel ve konferansta bazen tartışmak için tartışmalar da yapılıyor. Devrim teorilerinin tartışıldığı durumlarda objektif ve sübjektif dinamiklere dayanılması gerektiği genel bir kabul olduğu halde bir taraf objektif koşullara işaret ederken diğer kesimin sübjektivizme vurgu yaptığı görülür. Mesela Stalin-Troçki tartışmasında da benzer bir hatalı durum geçerli olmaktadır. ‘Troçki olsaydı her şey iyi olurdu’ demek için hiçbir veri bulunmazken, ‘Stalin ne yaptıysa doğru yapmıştır’ da denilemez. Yine de burada belirtmek gerekir ki Stalin savunusu ete kemiğe bürünmüşken Troçki savunusu tamamen varsayıma dayalıdır. Devrim bir diyalektik bütünlüğü ifade ettiğine göre Stalin veya bir başka öznenin yüceltilmesi anlamına gelen savunu da, Marksist teorinin eylem kılavuzu olarak tanımlanmış olan özelliğine aykırıdır.

Ekim Devrimi’nin Stalin, Troçki veya Enver Hoca, Che Guavera ve Mao Zedung düzeyinde kalarak tartışılması, bu düşünceye yeni bir katkı yapılmadığı anlamına da gelir. Bu kişi ve anlayışları, geliştirmeden olduğu gibi tekrar etmek isteyenlere –böyleleri varsa- tarihin izin verip vermeyeceği tartışma kaldırır bir konudur. Ekim Devrimi, diğer burjuva devrimlerine benzemeyen, eşi benzeri olmayan bir devrim olarak ortaya çıkmıştı. Bugün aynı değerleri izleyen dünya emekçileri başta olmak üzere büyük insanlık, kendisini devrim düşüncesini tekrar etmek değil “geliştirerek tekrar etmekle” yükümlü saymalıdır. Aynı kişi, olay, sorun ve sistemle ya da ilgili kişi ve ekollerin bilgileriyle ya da sistemleriyle değil yöntemleriyle ilgilenilirse kısır diyebileceğimiz tartışmalarla da enerji yitiminden kaçınılmış olur.

Feminist Sunumlardaki Zayıflık

Sempozyumun en zayıf sunumlarının ise feminizm üzerinden, kadın konuşmacılar tarafından yapıldığı ileri sürülebilir. Bunun nedenini de tarihsel süreçte kadın haklarının sınırlılığda, kadın örgütlerinin mücadeledeki amatörlüğü ve yeniliğiyle ilgisinde aramak gerekir. Ekim Devrimi bağlamında evlenme, çocuk bakımı, oy hakkı, çalışma özgürlüğü gibi tamamen burjuva hakları denilebilecek ve günümüzde erkeklerin bile boykotlarla ve benzeri yollarla kullanmak istemediği haklara sıkışmış sunumlar yapması, devrim perspektifinden uzak kalındığını gösterir. Emekçileri ve kadınları Rousseau ve Hegel gibi yakın çağın filozofları bile insan yerine koymuyordu. İlk defa emekçilerle birlikte kadına adıyla, kimliğiyle değer veren tek ideoloji olan Marksizmken, bunun da bir uygulaması olan –eksik gedik yanlarıyla birlikte- Ekim Devrimi olduğu halde, bu devrimin kazanımlarının pek farkında olmayan sunumlara tanıklık ediyoruz.

Romantik ve Ütopik Olana İlgi

Sosyalizmin geleceği tartışmalarında sıklıkla tanık olunan “robotlar” bahsi SAV’ın tartışmalarında da gündeme geldiği sanırım izleyicilerin de dikkatini çekmiştir. Çağımızın insanı, romantik olanı da ütopik olanı da oldukça seviyor. Gerçeklerden hareket eden devrimci bir romantizme de, yine ayağını somut toplumsal ve tarihsel verilere basarak kurgulanan ütopyalara da kimsenin bir diyeceği olamaz. Öyle görülüyor ki kapitalist-emperyalist dünya sistemi, romantik ve ütopik bakışların, ayaklarını yere basmasının önünde bir set örmüş durumda. Oysa ancak bu tartışmaların yerine, insan (başta emekçi sınıflar) merkezli bakışların yaygınlaşması, devrimler lehine daha inandırıcı, rasyonel ve ikna edici sonuçlar doğurabilir. Kaldı ki üretim güçleri olarak da araçların değil asıl olarak insan (emek gücü) öznesinin anlaşılması sosyalist teoriye en uygun anlama olur.

Anarşizm gibi felsefi anlayışlar, üretim güçleri deyince genellikle makine, teknoloji ve benzeri araçları anlamaktadır. Oysa Marx’ın da Felsefenin Sefaleti’nde açıkça söylediği gibi ‘en devrimci üretici güç işçi sınıfının kendisidir.’ İnsandan ve işçiden ne anlıyoruz? Temelde çalışan, üretime katılan emekçi sınıfılar anlaşıldığına göre robotların inşasında da aynı mekanizmanın yürüyeceğini düşünmek yanlış olmasa gerek. Nihayetinde en hassas robotun bir “düğme” olduğu düşünülse bile o düğmeye basacak birilerinin bulunması kaçınılmaz görünüyor. Bu da ücretli ve zorla çalışma sisteminin geçerli olduğu koşullarda eşitlikçi ve özgür bir dünyadan söz edilemeyeceği anlamına gelir.