FELSEFECİ NACİ SOYKAN’I KAYBETTİK

Mehmet Akkaya

 

Felsefemizin önemli simalarından olan Ömer Naci Soykan’ı, 4 Aralık 2017 tarihinde kaybettik. Estetik ve Sanat Felsefesi adlı çalışması, son yıllarda kaleme alınmış en özgün eserlerinden birisiydi. Elbette nitelikli olmak kaydıyla onlarca çalışmaya imza atmış birisidir. 1945 Rize doğumlu olan Soykan, ana akım felsefe içinde olmakla birlikte, kuşkusuz ki ülkemiz felsefesinde yeri zor doldurulur kişilerden birisiydi ve asla sıradan birisi değildi. İstanbul Üniversitesi’ndeki öğrenim yılları dışında akademik yaşamının büyük çoğunluğunu Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde geçirmişti. Bu üniversitede felsefe bölümünü kuran da Soykan’dan başkası değildi. Bölüm başkanlığını da yürüttükten sonra yaş haddi nedeniyle emekli olmuştu, 72 yaşındaydı.

Ömer Naci Soykan ile yakın bir dostluğumuz vardı. Mimar Sinan’da uzun yıllar derslerini dinleme fırsatım oldu. Birlikte yiyip içmelerimiz yanında sinema ve tiyatrolara gidişimiz, ev toplantılarına birlikte katıldığımız oldu. Onu saatlerce dinlemek zor olmazdı, tiyatral bir atmosferde derslerini sunardı. Soykan Alman ekolündendi. Felsefenin son yüzyıllarda –büyük oranda- Almancada yapıldığı düşünülürse onun ayrıcalığı da ortaya çıkar. 1968 kuşağının verimli, çalışkan ve sorumlu öğrenci kesimindendi. Dolayısıyla toplumsal sorumluluk bilinci içinde felsefeyi seçmiş öğrencilerden birisiydi. Arkasında, bu yazıda bir kısmı verilecek olan,  çok sayıda özgün düşünce ve eser bırakması, işte bu toplumsal sorumluluk bilincinden hareketle açıklanabilir.

Türkiye’den Felsefe Manzaraları

Sistematik felsefe anlayışıyla felsefe derslerini sunardı. Felsefeyi de bu yöntemle yaptığını hatırlatmak gerekir. Bana kalırsa ana akım felsefeye uyarak diyalektik değil analitik bir üslupla düşünür ve davranırdı. Sistematik düşünmesi, onu felsefenin pek çok disiplinine birden yöneltti anlaşılan. Farklı dallarda düşünmesi ve eserler vermesi felsefi söylemini daha da derinleştirdi. Derslerinin ve eserlerinin karakterine bakılırsa bilgi teorisi, dil felsefesi ve sanat kuramı konusunda yoğun bir mesai harcamıştı. Kanaatimce en özgün görüşlerini de bu alanlarda ortaya koydu. 78 ya da 88 veya daha yakındaki kuşakların Naci Soykan’dan ne denli yararlandıklarını saptamak kolay değilse de, bugün akademideki genç felsefe hocalarının pek çoğunun hocası olan da Soykan’dı.

Kitap çalışmalarının bazıları genel olarak dil sorunları ve özel olarak Wittgenstein üzerinden yapılan dil araştırmaları biçimindedir. Bilginin sınıflanması, bölümlenmesi gibi konuların yer aldığı çalışmaları da Türkiye’den Felsefe Manzaraları adlı üç ciltlik kitapta dile getirilmiştir. Kitap adının Nazım Hikmet’in kitap adlarını anımsattığını belirtmek gerekir. Ayrıca Arayışlar adlı yine birden çok kitaptan oluşan eserlerini de anmak gerekiyor. Bu çalışmalarda da farklı sosyal ve entelektüel sorunlara felsefi bakış getirdiği görülecektir. Kimlik, kişilik, etik ve estetik gibi konuların altını çizmek, kitabın içeriğini yansıtmak için gerekli görünmektedir. “Kimlik ve Kişilik” başlıklı yazısında kimliğin tutucu, kişiliğin ise devrimci karakterine vurgu yapmaktadır Soykan. Kimliğin özcü, milliyetçi, dinci, ırkçı yaklaşımlara davetiye çıkarırken gelişmiş bir kişiliğin ise özgürlüğe tekabül edeceğine inanıyordu. Bu çerçevede zayıf noktası ise “sınıf kimliğini” dikkate almamış olmasıdır. Birazdan söz edileceği gibi Soykan’ın varlık anlayışı da ilgimizi çeker türdendir.

Kültür Endüstrisi ve Kültür Emperyalizmi

Nietzsche ve Wittgenstein yanında Frankfurt Okulu’na ve özelikle de Adorno’ya ilgisi büyüktü. Frankfurt Okulu’nu estetik derslerinde uzun uzun anlatırdı. Farkında mıydı bilinmez ama Soykan düşünce paradoksları içindeydi. Frankfurt Okulu’nun genel olarak sanat anlayışını özellikle de müzik teorisini geniş bir şekilde sunardı, kültür endüstrisini eleştirmelerini de konuşmalarına eklerdi. Akla ve bilime itirazları üzerinde fazla durmazdı. Kültür emperyalizmi üzerine yazılar yazdığını, konferanslar verdiğini de hatırlatmam gerekiyor. Konuyu kültür endüstrisi eleştirisine benzeterek ele alması manidardır. Kültür ve emperyalizm terimlerinin yan yana gelmesine ya da getirilmesine itiraz ederken kültürün hangi koşullarda emperyalizmle anılacağına dair şunları söylemiştir: “Eğer o [kültür] bir meta ise, onun sunulmasının başlıca amacı ticari-politik ise, o zaman bir kültür emperyalizmden, dolayısıyla kültür kompradorlarından söz etmeye hakkımız olmalıdır” (Manzaralar-3, s. 220).

Soykan Frankfurt Okulu’nu anlayıp sunarken Okul tarafından Aydınlanmaya, diyalektik bakıldığı üzerinde nedense durmazdı. Keza kendisi analitik bir kafaya sahip olmakla birlikte bazen diyalektik düşünmek zorunda da kalırdı. Mesela iyi, güzel ve doğru idelerinin bütünsel bir şekilde ele alınması gerektiğini savunurdu. Diyalektiğin ilk defa –Herakleitos’tan evvel-  Homeros’un eserlerinde görüldüğünü ileri süren de oydu. Diyalektik üzerine kafa yorduğu Schelling için yaptığı kitap çalışmalarından da belliydi.

Hegel’e de düşkünlüğü vardı. Hegel’in tarih felsefesini öğrenmemde büyük rolü olan Soykan, Adorno’nun Negatif Diyalektik adlı kitabına hayrandı. Buradan edindiği bakış açısıyla Marksist teoriyi hatta Hegel’i bile eleştiriyordu. Diyalektiğin sosyal ve siyasal alana uygulayıcıları olarak değerlendirdiği Lenin ve Mao gibi liderleri de eleştirmekten geri kalmıyordu. Ayrıldığımız nokta şurasıydı: Soykan işçilerle hele hele yoksul köylü yığınlarının mücadelesiyle dünyanın değişeceğine inanmazdı. Son zamanlarında Husserll’e ve fenomenolojiye de merak sarmıştı. Kurduğu “felsefi büro”da bir yıla yakın Husserll çalışmıştık. 20. yüzyılın en büyük düşünürleri olarak sanırım Witgenstein ile birlikte Husserll’i görüyordu. Pek çok felsefecimiz gibi Naci Soykan da ülkemizdeki en büyük filozofun kendisi olduğuna inanıyordu.

Bilgi Felsefesi: Bilginin Doğruluk kriterleri

Bilgi ve BetimlemeMetin Okuma türünden kitapları da olan Soykan, analitikten çok diyalektik anlayışa uyan bir tarzda doğruluk kriterlerini ele aldı. Bu noktada analitik düşünüş tarzından ayrılıyor ve doğruluk kriterinin uygunluk (corespontent) kuramına indirgenemeyeceğini savunuyordu. Özneler arası geçerlilik kuramı da doğru bilginin bir kriteri olmalıdır. Ona göre bilgi deyince doğru bilgiyi anlamalıyız. Diğer alanların bilgisine ters düşmemek de ayrıca bir doğruluk ölçütüdür. Bilgi yararlılık ilkesine de uymalıdır. Hatta Soykan daha da ileri gidiyor ve bilgide, etik bir özellik yanında estetik bir özellik de arıyordu. Bilgi teorisini sunarken ana akım filozofların anlayışlarını açıklamayı elbette ihmal etmezdi. Aristoteles’ten Kant’a kadar pek çok büyük filozofu eleştirmeyi de adeta bir görev sayardı.

Yine de Soykan’ın, gerek sanat ve etik konusunda gerekse de bilgi teorisi konusunda Kant’ı aştığını söylemek kolay değil. Bilgi felsefesi bağlamında Kant’ın yanında durduğunu şu sözlerden anlamak olasıdır: “Biz fiziksel nesnenin bilgisinin zaten kesin olmadığına, nesnenin kendisini bilemeyeceğimize inanıyoruz” (Bilgi ve Betimleme, s. 32). Kitabın adından da anlaşıldığı gibi Soykan, tanımlama yerine betimlemeyi tercih ediyordu. Ernest Mach dolayımıyla yapılan çalışma yakından incelendiğinde yazarın pozitivizmden de büyük oranda etkilendiğini görebiliriz. 20. yüzyılda dil felsefesine yönelen felsefecilerin hemen hepsinin mantıkçı pozitivizm çerçevesinde düşünsel söylemlerini kurdukları dikkate alınırsa dil felsefesine yoğun mesai harcamış olan Soykan’ın da pozitivizme eğilim göstermesi anlaşılırdır.

Ö. Naci Soykan: Dilsiz Düşün Bakalım

Naci Soykan dil ve düşüncenin özdeş olduğuna inananlardandı. “Dilsiz düşün bakalım” diye sorduğunu hatırlıyorum. Bu konuda anlaşamazdık. Zira dil ile düşünce birbirine çok yakın olsa bile aynı şeyler değildir. Akademik üslubunu her zaman koruyamazdı. Halk gibi olurdu, sıradanlaşırdı. Karadeniz aksanını asla bırakmadı ya da bırakamadı. Almancayı da Lazların kemençesine benzettiğini anımsıyorum. Almancayı zor bir dil olarak değerlendiriyordu. Elbette ki dili dikkatli kullananlardandı. Konuşma üslubu da bir o denli zengindi. Latince ve Grekçe terimleri operasyonel bir şekilde kullanırken felsefenin orijinal jargonuna da hakim olduğu için kendisini dinleten ve okutan bir felsefeciydi.

Dil ve düşünceyi eşitlerken dil varlık özdeşliğine karşı da Platon’dan Heiddegger’e dek pek çok felsefeciyle polemik yapmıştır. Ona göre Platon gibi Heiddegger de “dil varlığın evidir” derken, dili varlıkla özdeş gördükleri için yanılmaktadırlar. Şunları yazmıştı: “Heiddegger ‘dil varlığın evidir’ demişti. Çünkü o bir Platoncu olarak dil ile varlık arasında tam bir uygunluk kabul eder… Demek ki ‘dil-varlığın evidir’ ya da ‘dil-varlık’ kabulü yanlıştır” (Arayışlar-1, s. 91). Kürt sorununa duyarlıydı Soykan. Kürtçe’nin üzerindeki baskıların kalkmasını savunanlardandı. Birgün gazetesinde bu minvalde bir tartışmamız (röportaj) yayınlamıştı. Evrensel ve Cumhuriyet gazetelerinde de benzer temalı röportajlar yayınladığımızı anımsatmak isterim. Bu tartışmalarda da kendi dil anlayışına göre “uzlaşma” sağlanan her dilde felsefe ve sanat yapılabilir görüşünü savunmuştur.

Uzlaşımsal, Doğal ve Mekanik Diller

Soykan Chomsky’nin dil anlayışıyla da yakından ilgiliydi. Chomsky’nin yanlışını bulduğuna ve onu “çürüttüğüne”  inanıyordu. Soykan’a bakılırsa Amerikalı dilbilimci Chomsky, semantik ile sentaks arasında ayrılmaz bir bağ olduğuna inanıyor. Yine Soykan’a göre Chomsky, sentaks değişirse semantiğin de değişeceğine vurgu yapmaktadır. Soykan ise Türkçeyi örnek göstererek sözcüklerin yerleri değiştiği halde cümlenin anlamında bir değişiklik olmadığını söylüyor. Dilleri sınıflaması da ilgi çekiciydi Soykan’ın. İnsan dillerini uzlaşıma bağlı, hayvan dillerini ise doğal uzlaşıma bağlı diyerek ayırmıştı. Bir de çağımıza özgü olarak mekanik (makine) dillerin vardığından söz etmiştir. Bunların içinde yalan söyleme yeteneği yalnızca insan dilinde vardır. Ne var ki ona göre insan, yine dilin bu özelliğinden dolayı yaratıcı olabiliyor. Demek ki yalan söylemeyi öğrenmek gerekmiyor, insan dil sayesinde yalan söyleme olanağı elde ediyor. Şöyle yazmıştır Soykan:

“Bir çocuğun yalan söylemeyi öğrenebilmesi ille de onun çevresinde yalan örnekleri görmüş olması gerekmez. Yaptığı her hareket hakkında doğruyu söylemenin kendisine zarar vereceğini ya da yalan söylemesinin kendisine bir avantaj sağlayacağını ayrımlayan bir çocuk, o ana kadar büyüklerinden, çevresinden hiç bir yalan örneği görmemiş olsa da yalan söyleyebilir.” (Manzaralar 3, s. 206).

Bir Anarşistin Seyir Defteri

Yabancı dil bilmeyi adeta fetişleştirmişti. Türkçe dışında diller bilenleri önemser ve gereğinden fazla yüceltirdi. Garip de olsa kimsenin düşünmediği sözleri söylemeyi sevme noktasında da farklıydı. Nihayetinde özdeyişlerini topladığı bir eser bile yazmaktan geri kalmadı. Kitaba Gönülden Dile ismini verdi. Sanıyorum kitabına ilgi olmadı. Kitaba ilgi olmasa da o hep arayış içinde olan bir felsefeci oldu ve alışıldık kuralları aşındırmak ya da yıkmak üzere zaman zaman felsefi anarşist haline geldi. Soykan’ın kitaplarını okuyan ya da derslerini, konuşma ve konferanslarını dinleyenler, onun filozof üslubunu da fark etmişlerdir. El kol hareketlerini kullanırken, yüz mimikleri de bir o kadar kullanılan dile eşlik etmektedir. Masadan kalktığına, tekrar oturduğuna ve tekrar kalktığına tanıklık edilmiştir. Anlattığının, anlaşılmasını bekleyenlerden birisiydi. Her düzeyden dinleyicinin kendisini anlaması için gayret ederdi. Gösteriş ya da bilgiçlik nedeniyle terminoloji ve kavramlar kullanmazdı. Her kullandığı kavram ve kategori mutlaka işlevseldi. Bu da sanırım Aydınlanmacı tavrından geliyordu.

Katı bir Aydınlanmacı değildi kanaatimce. Kaldı ki, Soykan konuşma ve yazılarında anarşist olduğunu söylemekten çekinmedi. Kedince mizah yazıyor, bunu da günlük tutarak yapıyordu. Türkiye toplumunun mizah içerikli bir toplum olduğuna inanıyordu. Birinde yaşamımızın kara mizah olarak algılanması gerektiğini söylemişti. Bir nevi denemelerinden oluşan bir çalışmaya Bir Anarşistin Seyir Defteri adını vermiş olmasını, bu çerçevede değerlendirmek yanlış olmaz. Yine de ülkemizin düşünme iklimi dışına çıktığını sanmıyorum. Siyasal olarak Marksist ya da sosyalist değildi. Batılı anlamda sosyal demokrat olduğu söylenebilir. Muhafazakar çevrelerin Soykan’ı kendilerine yakın bulmaları, bir yanılgının ürünüdür. Zira mistik ya da idealist değildi.

Varlık Felsefesinde Materyalist Unsurlar

Soykan’ın varlık felsefesi (ontoloji) açısından da özgün bir yerde durduğu ileri sürülebilir. Varlığı; fiziksel varlıklar, fiziksel varlıklarla bağlantısı kurulan varlıklar ve üçüncü olarak da içi boş varlıklar (kavramlar) olarak sınıflandırması, sanırım pek çoklarımızın ilgisini çekmiştir. Fizik nesnelerden herkesin anladığı, taş toprak türünden olanları anlıyor. Bir de taş toprak gibi maddi değil ama bu maddi varlıklarla ilişkisi kurulabilir olanlar var: Aşk, duygu, demokrasi, yönetim, ağrı, iyimserlik, üzüntü… matematik terimler de böyledir. Bunların da ikinci türden varlıklar olduğu düşünülüyor. İçi boş olan kavramlar da bir ölçüde teolojik kavramlar veya zihnin uydurduğu kavramlardır. Tanrı, şeytan ve melek gibi kavramlar da içi boş kavramlar olarak değerlendiriliyor. Bu varlık tablosundan da anlaşıldığı gibi Soykan mistik, idealist olmadığı gibi bir ölçüde materyalist bile sayılabilir.

Materyalist bir felsefe kurduğunu iddia edemesek de gündelik yaşamda maddeciliğe inanarak yaşadığı ileri sürülebilir. Yine de yukarıda da değinildiği gibi pozitivist sıfatı ona daha uygun görünmektedir. Şu yazdıkları onu materyalizme ve daha çok da pozitivizme yaklaştırmaktadır: “İnsan, düşünceleriyle birlikte de bir doğa parçasıdır. Bir düşüncenin bir başka düşünceye dönüşmesi, yavaş yavaş, derece derece ve zahmetle olur; tıpkı, muhtemelen, bir hayvan türünün yeni türlere derece derece geçişi gibi. İnsan, ilk doğa bilgilerini yarı bilinçli ve bilinçsiz olarak edinir (…) O, tıpkı hayvan gibi, çalılıktaki hışırtıdan, kendisinden korktuğu düşmanı kurgular, meyvenin kabuğundan çekirdeğine varır (Manzaralar-2, s. 34).

Sanat Felsefesindeki Özgünlük

Aktüel sorunların felsefesini yapmak yanında dil felsefesi, tarih felsefesi, bilgi teorisi ve bir ölçüde siyaset felsefesi gibi disiplinlerle yakından ilgilenen Soykan, son zamanlarında estetik ve sanat felsefesine yoğunlaşmıştı. Gerçi sanata ilgisi biraz da hocası İsmail Tunalı’nın etkisiyle eskiden beri sürmekteydi. Soykan, Kant’a benzeterek estetik, etik ve bilgi konularında ayrıca bir “üçlü” yazmak düşüncesindeydi. Ne var ki ömrü ancak sanat kitabını yazmaya yetti. “Beğeni yargısı özneldir” başlıklı dersler verdiğini, konuşmalar yaptığını unutmamak gerekir. Estetik tavır, yargı; estetik özne ve süje gibi kendine özgü terimlerle sanat alanına katkıda bulunduğu iddiası yabana atılamaz. Kitap sayılarının önemli olduğunu düşünenler için söyleyeceksek, yirmi civarında yayınlanmış eseri bulunuyor. Kitaplar çeşitli yayınevlerine dağılmış durumdadır. Bu kitaplarda master veya doktora çalışması yapılmak üzere, bir kısmını bu yazıda yansıttığım bir hayli düşünsel ürün bırakmışa benzemektedir. İlgililerine duyurulur! Batı’dan teori bekleyen ve bu teoriler üzerine hatta bu teorilere düşülmüş herhangi bir dipnota bile önem verilerek tezler yazılırken sıra Soykan’ın eserlerine gelir mi derseniz, bunun yanıtını vermek kolay değil.

Müziksel Dünya Ütopyasında

Adorno ile Bir Yolculuk

Bazı çevrelerin Soykan’da postmodern unsurlar bulmasının bir karşılığı vardı elbette. Nihayetinde çalıştığı kürsü Mimar Sinan gibi postmodernizmin mekan bulduğu bir üniversitede yer alıyordu. Oysa onun eserleri yakından incelendiğinde postmodern olmadığı, olsa olsa bazı postmodern unsurlar taşıdığını söylemek gerekir ki, o da düşünürü zenginleştiren türdendir. İzlediğim kadarıyla tipik bir postmodern olmadı hiçbir zaman. Kendisiyle hemfikir olduğum tarzda aydınlanma, bilim ve akıl eleştirisi yapmaktan da geri kalmadı. Bu eleştiriler, onun anarşist tutumundan kaynaklanmaktaydı şüphesiz. “Usun, Bilimin ve Aydınlanmanın Yeniden Sorgulanması Üstüne” başlıklı yazısı bu konudaki görüşlerini yansıtıyor. Aklın, Aydınlanmanın ve Bilimin “vesayetiyle” günümüzün “sosyal vesayeti” arasında bir bağ kurduğu yorumunu sanırım yapmamıza izin vardır.

“Müziksel Dünya Ütopyasında Adorno ile Bir Yolculuk” başlıklı kitabındaki içeriği de bu çerçevede düşünmeliyiz. Zira Adorno da felsefenin merkezi kavramlarının ve ayrıca tonal müzikteki hakim sesin egemenliğine son vermenin açıklamasını yapıyordu. Soykan’ın şu ifadeleri sözünü ettiğimiz düşünceye gönderme yapıyor: “…ana ton aynı zamanda egemen tondur; çoklukta birliği sağlayan ögedir. Bu tonal düzeni yıkarak kromatik dizideki on iki notaya yeni bir sıralama getiren Schöberg, 20. yüzyıl müziğini temelden etkiler” (Age. s. 83). Burada kullanılan egemenlik, düzen ve düzeni yıkmak gibi kavram ve anlayışlar müzik alanından sosyal dünyaya transfer edilmiş oluyor.

Galilei, Descartes ve Nietzsche Hayranlığı

Galilei ve Descartes gibi bilim felsefesine temel oluşturarak söylemlerini oluşturan düşünür ve filozof kesimlerine de derslerinde ve kitaplarında yer vermiştir. İki filozofu da korkak olarak değerlendirmekle birlikte düşünen şey ve yer kaplayan şey (res cogitans ve res extencia) ayrımını yaptığı için Descartes’a toz kondurmazdı. Cismin en temel özelliği yer kaplamasıdır. Bunu da ilk vurgulayan Descartes olmuştur. Bu yüzden Soykan, Descartes sunumlarında “cismin yeri kapladığı mekandır” dedikten sonra bunun günlük yaşamda çokça ihlal edildiğini de belirtirdi. Buna göre denilebilir ki, Descartes gibi Soykan açısından da cismin değişmeyen tek özelliği yer kaplamasıdır.

Alman felsefesine ayrı bir düşkünlüğü vardı Soykan’ın. Son yüzyıllarda felsefenin Almancada yapıldığını ileri sürüyordu. Elbette Alman idealist diyalektiğini (Ficthe, Schelling, Hegel) kastediyordu. O diyalektik, sıklıkla felsefede, olduğu gibi dil ve estetik çalışmalarında da etkide bulunuyordu. Schelling adlı kitabında düşünüre dayanarak şunları yazmaktadır: “O halde felsefenin ilkesi öyle bir ilke olmalıdır ki onda içerik biçim ile ve buna karşın biçim içerik ile koşulludur ve biri diğerini değil, fakat her ikisi karşılıklı olarak birbirlerini şart koşar.”

Doktorasını Almanya’da yapan Soykan, Husserll, Heiddegger yanında Nietzsche’ye de meraklıydı. “Güç istenci” ve “üst insan” anlayışını ballandıra ballandıra anlatır ve savunurdu. Bu alanda da çatıştığımızı söylemeliyim. Zira Nietzsche demokrasi ve sosyalizm düşmanıydı. Ayrıca kadına hakaret etmekte onunla kimse yarışamazdı. Soykan’ın aynı hayranlığı neyse ki, Heiddegger için söz konusu değildi. Varoluş felsefesi anlatırken Heiddegger’i özetlemekle yetinirdi.

Felsefenin Ayrım Noktalarının Saptanması

Felsefede çoğunca soru ve sorunsallar belirlemek yanıtlar vermek, açıklamalar yapmaktan daha merkezidir. Sorulmamış sorular oluşturuyor ve bunlara özgün açıklama, yorum getiriyor ve yanıtlar veriyordu. Soykan’ın felsefeyi bilimle, sanatla, dinle, mitolojiyle karşılaştırması da kendine özgü bir karakter taşımaktadır. Ona göre felsefe, kendi tarihini içeren bir etkinliktir ve kavramlarla yapılmaktadır. Bilim nesnel yollarla yapılıyor ve kavramlar yerine deney, gözlem, alet ve ölçme teknikleri kullanıyor. Sanat öznel çerçevede bir etkinliktir; tipler, karakterler, figürler söz konusu olmaktadır. Din, Tanrı’nın varlığını ileri sürüyorsa bunu kanıtlamak zorundadır. Çünkü Soykan bakımından “ispat” iddia makamına aittir. Sonuçta, etkili bir pedagojik yöntemle felsefenin ayrım noktaları saptanmış oluyordu. Dolayısıyla Soykan’ın felsefe repertuarı hukuk felsefesinden matematik felsefesine dek geniş bir çerçevede oluşmuştur diyebiliriz.

Meydana Gelen Meydandan Gider

Sevdiğim ve özleyeceğim felsefecilerden birisiydi Naci Soykan. Maddi ve manevi desteğini gördüğüm de birisiydi. Bir defasında eğitim giderimi ödediğini, bir iki defa da cep harçlığı verdiğini sanırım unutmayacağım. İnsan ve toplumla her zaman ilgili oldu. Ne var ki dünyanın değiştirilmesi konusunda Marksizmi ciddiye almadı. Genel olarak tarih ve özel olarak da felsefe tarihimiz Soykan’ı ne denli ciddiye alacaktır, bilemiyorum. Yazdıkları okunmaya devam edecek midir, okunanlar bir etki bırakacak mıdır, bunu da bilmek kolay görünmüyor. Yine de ülkemizin yeni kuşak felsefecileriyle kıyaslandığında en azından bir ya da birkaç adım önde olduğunu çekinmeden söyleyebiliriz. Hiç değilse felsefe tarihindeki pek çok sorunsalın ele alınıp öğrenilmesinde, sonuçlar çıkartılmasında Soykan’ın miras bıraktığı felsefenin ve kitaplarının da bir payı olacağını anımsatmak gerekir. Eğer kendisine olağan bir ilgi olmayacaksa unutmayalım ki, böyle bir geleneğin oluşmaması konusunda tüm düşün ve bilim iklimimiz yanında Soykan’ın da sorumluluğu vardır.

Her ölüm gibi erken ölüm oldu onunkisi. Antikçağ felsefesi söz konusu olduğunda Soykan’ın, Anaksimandros’a başvurarak kullandığı ifadelerden birisi “meydana gelen meydandan gider” ifadesiydi. Hiçbir varlık, hiçbir düzen ve hatta hiçbir diktatör, felsefenin Antikçağ’da ortaya koyduğu bu ilkeye direnemezdi. Soykan da direnemedi. Geride kalanlarımız da direnemeyecek. Önemli midir, bilmiyorum ama onun ölümü gerekli ilgiyi görmedi. Basında neredeyse yer bile almadı, sosyal medya da olmasaydı, belki birçoklarımızın haberi bile olmazdı vefatından. Cenazesine de nitelikli bir çoğunluğun katıldığı söylenemez. Meslektaşları, öğrencileri, arkadaşları ve yakınları olmak üzere yüz civarında katılımdan söz edilebilir. Açık sözlü olduğunu çoğu insan bilir Soykan’ın. Bir sohbetimizde “benim sevenim azdır” dediğini hatırlıyorum. Yukarıda da belirtmiştim, hoca-öğrenci hukukunu aşan bir yakınlığımız vardı. Son görüşmelerimizden birisinde Malatya İnönü Üniversitesi’nin kuruluşunda bulunduğunu söyledi. Tanıdığım felsefecilerde olan narsist damar onda da ziyadesiyle vardı. Berlin, Hamburg ve benzeri üniversitelerdeki deneyimlerini yad etmişti. Takiyettin Mengüşoğlu’nu önemsiyor, geri kalan felsefecileri ise çok da verimli bulmadığı anlaşılıyordu.

Soykan’ın ya da Felsefenin Ölümü

Soykan’ı, ülkemizde yapılmakta olan felsefeyle özdeşleştirmek şüphesiz ki abartılı bulunacaktır. Hiç değilse felsefi söylemimizin en yüksek çıtalarından biri olduğunu söylememize sanırım izin vardır. Ülkemizde filozof tipine uyan en tipik kişilerden birisi olan Soykan’ı kaybetmiş olmamız, tekrar etmek gerekir ki önemli bir kayıptır. Ana akım filozof tipi de olsa yeri kolayca doldurulamayacak biridir. Geçim derdi nedeniyle felsefeyi seçmiş biri değildi. Çünkü varlıklı bir aileden geliyordu. Üne ve unvana düşkünlüğü olmakla birlikte insana, topluma, dünyaya filozofça bakan biri olduğuna kuşku yoktu. Felsefe bilgisi asla kuru ve sığ değildi. Binlerce yılın felsefe bilgisi onun zihninde diri, yoğrulmuş, özümsenmiş ve yeni bir formla ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla felsefe öğretmenliği ya da felsefe profesörlüğünü aşan kimi özellikleri de söz konusuydu.

İyi ve yetkin bir hoca olduğuna yeterince kanıt sunulabilir Soykan’ın. Schelling ve Wittgenstein çevirileri, alanında ilk örnekler olduğu için ve ayrıca öğrencileriyle yaptığı çalışmaları kitaplara dönüştürmesi bu bahiste anılması gerekir. Sanat Sosyolojisi ve Edebiyat Sosyolojisi adlı iki ciltlik eser öğrenci-hoca dayanışması içinde ortaya çıkmış eserlerdir. Bu eserlerde de felsefi kaygılarını sürdürdü. Yazdığı giriş yazılarında sanatın kaynağını, amaçlarını, üretimle ilişkilerini, tarihçesini ve sanat sosyolojisinin düşünme yöntemlerini mercek altına aldı. Soykan’a göre “Sanat yaşam tarzının bir ifadesidir. Bu açıdan toplumların sanatlarına baktığımızda, onların nasıl yaşadıklarını, yani dünyayı, doğayı, toplumu, insanı nasıl algıladıklarını sanatlarından çıkarıyoruz.” (Sanat Sosyolojisi, s. 11).

Soykan, erken öleceğini düşünmüyordu. Ailesinin genetik verilerinden yola çıkarak uzun yaşayacağına inanıyordu. Demek ki bilime eleştirel bakmakta haklıydı. Genetik veriler kendisinde de aynı sonucu vermedi. Yine de ölümünün “güzel” olduğu düşünülebilir. Hastalanması ve ölümü en fazla iki ay sürmüş. Eşinin dediğine göre iki ay önceki bir düğünde keyfine göre yiyip içiyor, dans ederek oynuyor. Sonraki süreçte de hastalanıyor ve daha tedaviye başlanmadan dünyaya veda ediyor. Doğayı, kırı ve doğa felsefesini sevdiği dikkate alınırsa Soykan’ın ölümü adeta Stoalıların ölümünü andırıyor. Doktorasını Schellin’in doğa felsefesini araştırarak yapmıştı, kendi köyüne de bir vakıf kurup felsefe sempozyumları yapma planı içindeydi. Anlaşılan o ki, doğa daha fazla izin vermeyince Soykan da ona karşı direnmeyerek doğanın bağrını tercih etmiş oldu. O doğadır ki her varlığın olduğu gibi insanın da evi ve yurdudur hatta ana yurdudur. Zira kendinden çıkanı tekrar kendine almayı temel şiar edinmiştir.