Egemen Sınıfların Kaleleri Olarak
HAPİSHANELERİN İŞLEVİ
Mehmet Akkaya

Fiziksel ve kültürel/entelektüel ihtiyaçlar uğruna yani sosyal, ekonomik ve siyasal haklar ve özgürlükler uğruna yapılan mücadelenin tarihi; baskı, saldırı, sansür ve kıyımların tarihiyle başa baş gidiyor. Geride bedeli ödenmiş maddi ve manevi değerler kalırken, kuşkusuz ki büyük kahramanlık örnekleri de tarihin sayfalarına altın harflerle yazılıyor. “19 Aralık 2000 Hapishane Katliamları” olarak da yakın tarihimizde yer bulan direniş günlerini de bu çerçevede anmak gerekiyor. Direnişin, katliamın, yenilginin ve kahramanlığın iç içe yaşandığı konu bağlamında hapishane gerçeğini tarihsel planda ele alarak bazı noktaların altını çizmek sanırım yararlı olur. Yüzlerce direnişçinin katledildiği, binlercesinin yaralandığı halde adına egemen sınıfların “Hayata Dönüş” operasyonu dediği düşünülürse gerek dil felsefesi gerekse toplum felsefesi açısından da hakim sınıfların felsefi –ideolojik yönelimine karşı mücadele etmek gerektiği açığa çıkmaktadır. Bu minvalde suçun kişilere değil topluma ait olduğunun altını çizmek yanlış değildir. Keza dil bakımından da suçlu yerine tutsak, cezaevi yerine hapishane demenin olguyu, doğasına uygun bir tarzda açıkladığı anlamına gelmektedir.

Michel Foucault:
Hapishaneler, Hakim Sınıfların Deney Alanları

Hapishaneler üzerine yapılan çalışmalar içinde belki de en ilginci Fransız düşünürü M. Foucault’nun çalışmalarıdır. Düşünür de meseleyi iktidarların tarihi çerçevesinde ele almıştır. Bu kontekste yalnız hapishanelerin tarihiyle değil deliliğin tarihi, cinselliği tarihi de onun mercek altına aldığı temalardır. Foucault bakımından modern egemen sınıflar kendi çıkarlarına göre suç, suçlu ve suçsuz kavramları üretmektedir. Hapishaneleri de bunun aracı olarak kullanmaktadır. Yani birilerini suçlu ilan edip hapse atarak suçsuzun ne olduğunu, kimlerin normal sayılması gerektiğini topluma göstermek istemektedir. Gerçekten de hapiste olanın mı dışarıda olanın mı suçlu olduğu, sorunludur. Foucault açısından bir başka nokta da hapishanelerin egemen sınıflar açısından önemli deney yerleri olmalarıdır. Toplumda etkili olmanın, bireyi daha kolay baskı altında tutmanın nasıl olacağına dair denemelerin öncelikle buralarda denendiğidir. Egemen sınıflar buradan edindikleri tecrübeleri topluma uygulamaktadırlar.

Düşünürün özgünlüğünü anlamak için diğer çalışma alanlarından da söz etmek zorunludur. Aynı düşünme dizgesiyle hareket eden Foucault’ya göre delilik de ezen sınıfların bir imalatıdır. Eskiden deliler de toplum içinde yaşamaktaydı. Modern sonrası durum değişmiştir. Hastaneler “norm dışı” olduğu iddia edilen kesimlerin saptandığı mekanlar olmuştur. Akıl hastası olarak teşhis konulan birçok kimseye bakılarak “normal insan” tanımlanmak istenmiştir. Gerçekte ise kimin hasta ya da “norm dışı” olduğu kimin sağlıklı ya da rasyonel olduğu her zaman belli değildir. Kliniğin doğuşunu da konu eden düşünür, hastanenin işlevini de bu kapsam da ele almaktadır. Cinselliğin tarihi de benzer aşamalardan geçmiştir Foucault açısından. Çünkü modern öncesine göre cinsellik algısı değişmiştir. Hakim modern anlayış, örneğin homoseksüelliği norm dışı sayarak heteroseksüelliği meşrulaştırmak istemektedir. Zira ilkinin tanımlanmadığı yerde cinselliğin “normali” anlaşılamayacaktır. Bu konuyla ilgilenmesinde kendisinin de homoseksüel özellikler göstermesinin ne denli payı vardır, bilinmez; ama düşünürün yaptığı analizlerin, geliştirdiği gerekçelerin uzun yıllar entelektüel zihinleri tahrik ettiği ve de edeceği kesindir.

Kapitalizm (modernizm) ve Hapishane Gerçekliği

Sınıf mücadeleleri açısından hapishane gerçeğine bakılacak olursa ilkin söylenmesi gereken, bu gerçeğin kapitalizmle birlikte daha büyük bir organizasyon haline gelmiş olmasıdır. Ya da sınıf mücadelesi büyük bir organizasyon olarak ele alınır ve hapishaneler bunun büyük bir uzantısı olarak kendini gösterir. Sınıf mücadelesi sırasında egemen sınıflar ilkin hapishane pratiğine başvurmazlar. Bunun yerine doğrudan imha, kırım ve yok etme politikasını uygularlar. 24 Aralık 1978 Maraş Katliamı ve benzer uygulamalar bunun örneği olarak değerlendirilmelidir. Tarihsel pratiklere bakıldığında köle ayaklanmalarına ve köylü isyanlarına karşı uygulananlar da genelde böyle olmuştur.
Spartaküs’ten İsa’ya; Thomas Münzer’den Babeüf’e kadar ve Şeyh Bedrettin’den Seyyit Rıza’ya, Deniz Gezmiş’e hatta A. Menderes’e kadar birçok kişi, kimse ve çevreye karşı yapılanlar, bunun en büyük kanıtıdır. Hapishane uygulamasının öncesi ya da onun bir uzanımı olarak kaydedilmesi gereken noktalardan birisi de idamların yanı sıra linçler, öldürmeler, işkenceler, ölümle sonuçlanan saldırılar, katliamlar, yakmalar ve kurşunlamalardır. Egemen sınıflar yargı kurumlarını da bu tür uygulamaları gizlemek ya da yasalara –siz kılıfına uydurmak olarak okuyunuz- uygunmuş gibi göstermek üzere sunmaktadırlar.

Tarihsel Süreçte Hapishane Gerçeği

Kapitalizmin şafağında yeni bir yapılanmaya kavuşmuş olan hapishanelerin tarihi orta ve eski çağlara kadar gerilere gitmektedir. Hapishane, Doğu imparatorluklarında olduğu gibi Batı’da da, Roma İmparatorluğu’nda da rastlanılan bir uygulamadır. Amerikan Bağımsızlık Savaşı yıllarında orada da ilk hapishanelerin kurulduğu görülmektedir. Asıl gelişmesi ise Batı’da Hıristiyanlığın gelişmesine Doğu’da ise İslam’ın yayılması sürecine karşılık gelmektedir. Ezen sınıflar, toplumsal mücadeleyi kontrol altına almak ve bastırmak, etkisiz hale getirmek için hukuk sistemleri oluşturmuş, bu sistemlere bağlı olarak yasalar çıkarmışlar ve bu yasalar bağlamında ceza verdikleri kimseleri, suçlarının bedelini ödesin diye hapishanelere koymuşlardır. Kapitalizmde asıl suçlular sömürücüler olmasına rağmen algı ters oluşmuş ve sömürücü düzenin uygulamalarına karşı çıkanlar suçlu olarak ilan edilmiştir. Dolayısıyla hukuk sisteminin siyasal mücadeleye sıkıca bağlı olduğu besbellidir. Bu bakımdan hapishane olgusu, hukuk, yasalar, suç-ceza, hak ve özgürlük konularından bağımsız da ele alınamaz. Buradan da kaçınılmaz olarak sınıf mücadelesi gerçeğine varılır.

Hapishane Arapça bir terim olarak Osmanlı’dan kalmadır, Farsça’dan gelen zindan kavramı da Osmanlı’da kullanılmıştır, Türkçede Cezaevi denilmektedir. Argoda kodes kelimesiyle karşılanan hapishanenin Batı dillerindeki, -İngilizcedeki- karşılığı ise prison’dur. Kapitalizmle birlikte hapishane uygulaması tüm toplumlarda pratik bir gelenek kazanmıştır. Köleler ve serfler öncelikle bunlara maruz bırakıldılar. Egemen sınıflar kendi sınıflarından kimselere karşı da hapis uygulamasına başvurmaktan geri kalmamışlardır. Sokrates, Bruno, Campenella, Morus, Galilei, Bacon, Diderot gibi isimler de –düşün kişisi olmalarına rağmen- hapishane uygulamasından nasiplerini almışlardır. Egemen sınıf kliklerinin, hapishaneleri birbirlerine karşı da kullanıyor olmaları, bu yapıların öncelikle emekçi mücadelesini bastırmak için yürürlükte oldukları gerçeğini elbette ortadan kaldırmaz. Adnan Menderes ve arkadaşlarına uygulanan idamlar da bu paralelde anılması gereken örneklerdir. Keza beş on yıl önce Ergenekoncu diye egemen sınıfların bir kesimini temsil edenlerin hapishanelere doldurulması, şimdilerde yine “cemaatçi” denilen bir başka egemen sınıf kesiminin zindanlara doldurulması da aynı türden örneklerdir. Tüm bunlar hapishanelerin ezilenler için inşa edildiği durumunu ortadan kaldırmaz.

Sokrates Neden Atinalı Yargıç Gibi Düşünsün?

Suçluların ıslah edilerek topluma kazandırılması sorunu, farklı soruları akla getirmektedir. Eğer o toplum ideal ideyse neden suçlu üretmektedir? Toplum aynı toplum olduğu sürece yeniden suç ve suçlu üretmeyecek midir? Demek ki sorun suçlunun değil toplumun değiştirilmesidir. Üstelik siyasal suçlar söz konusu olduğunda bu tartışma sınırsız alanlara açılmaktadır. Yalnız siyasal da değil, bilimsel ve sanatsal faaliyetlerinden dolayı mahkum olan kimseler neden görüşlerini değiştirsin? Sokrates neden Atinalı yargıçlar gibi düşünsün? Filozof öyle düşünmedi. Bruno da itaat etmedi. Pir Sultan Abdal “dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” diyerek meydan okudu.
Suçun icadı, ona ceza verilmesi ve bunun infazı, asıl olarak geride kalanlara verilen bir mesajdır! Yani egemen sınıflar bir kimseyi cezalandırarak, yalnızca onu etkisizleştirmeyi düşünmezler, toplumun tümünü hedeflemektedirler. Bu anlamda egemen sınıflar yalnızca sınıf mücadelesinde aktif olan kesimlere değil bilim adamlarına, sanatçılara karşı da, kısacası kendilerinden olmayan her düşünceye ve eyleme karşı suçlu bulma ilkesini işletmektedirler. 19 Aralık Saldırısı da bu anlayıştan izole edilerek ele alınamaz. Yani suç meselesi sadece suçlularla ilgili bir mesele kadar basit değildir. Sınırlı sayıda kişinin sorunu da değildir. Sınıflı toplumda suçun kaynağı toplumun ta kendisidir, bu toplum biçimi sürdüğü müddetçe toplumun her üyesi hapis gerçekliği karşısında risk altındadır. Demek ki suçlunun ıslahı değil toplumun ıslahı gereklidir. Düşük not ya da kötü puan alan veya “sıfır çeken” öğrencilerin “sıfırlar sistemin ürünüdür” demeleri oldukça didaktiktir.

“Siyasal Tutsak” Terimi Üretildi

Hapishaneler, ulusal ve sınıfsal mücadelelerin yoğunlaştığı zamanlarda ve toplumlarda daha fazla ön plana çıkmıştır. Hakim sınıflar sürekli hapishaneleri yeniden düzenlemekle ya da yenilerini inşa etmekle meşgul olmuşlardır. Bu tür durumlara en çağdaş olduğu iddia edilen Batı ülkelerinde de emperyalizme bağımlı Doğu’nun despotik devletlerinde de rastlanılmaktadır. Amerika’da Kara Panterler’e, İngiltere’de İRA gerillalarına uygulandığı gibi İtalya’da Kızıl Tugaylar’a ve Almanya’da RAF militanlarına karşı da uygulanmıştır. Kolombia’da Marksist gruplara, Peru’da, Hindistan’da ve benzer yerlerde Maocu savaşçılara karşı da saldırı ve hapishanelere tıkma uygulaması halen devam etmektedir.

1970’lerden beri ülkemizde de bunlara benzer süreçler söz konusudur. Çünkü bu tarihle birlikte sınıf mücadelesi yeni bir ivme kazanmıştır. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan 1972’de idam edilmişlerdir. Mahir Çayan ve arkadaşları da Tokat-Kızıldere’de yakalanıp yargı önüne çıkarılma gereği bile duyulmadan katledilmişlerdir. Ülkemizin tarihinde bu tür örnekler bir hayli fazladır. Diyarbakır zindanlarında derisi yüzülen İbrahim Kaypakkaya ve elli yıldır Kürt halkına uygulanan hapishane pratiklerini, -Kürt tutsaklarını da- unutmamak gerekir. Bu bağlamda “siyasal tutsak” terimi de üretilmiştir. Diyalektik bakış açısından tüm tutsakların siyasal olduğu da ileri sürülebilir.

Sandys, Mandela, Beşikçi ve Demirtaş

Güney Afrika’da ırkçılığa karşı mücadelesiyle tanınan ve 30 yıla yakın zindanlarda bırakılan Nelson Mandela ismini anmak gerekir. Ayrıca ülkemiz hapishanelerinde benzer nedenlerle tutulmuş İsmail Beşikçi adı da işaret edilmelidir. Halen Peru zindanlarında tutulan felsefeci-aktivist Abumeal Guzman da (Gonzalo) ilginç bir figür olmalıdır. Hapishanelerde kalan tutsaklar genellikle üç davranışa başvurmaktadırlar. Birisi hapishanelerden güçlenerek çıkmaktır; mahkumların kendilerini, amaçları doğrultusunda eğiterek çıkmalarıdır. İkincisi firar ederek özgürlüklerine kavuşmaktır. Üçüncüsü de sivil inisiyatif eylemleridir, bundan son on yıllardır yaygınlaşan açlık grevi ya da “ölüm orucu eylemleri” anlaşılmaktadır. Açlık grevi meselesini ülkemiz hapishaneleri, IRA militanlarından öğrenmişe benzer. Bu militanlardan birisi olan Boby Sandys, 1981’de hapishanede idi ve onca çabaya rağmen bırakılmadı. Aynı yıl seçimlerde aday gösterildi ve Milletvekili seçildi. Son zamanlarda bizde de yaşanan benzer olayda olduğu üzere Sandys de bırakılmadı. Militan, açlık grevine başladı, sonra eylemini ölüm orucuna çevirdi ve eyleminin 63. gününde yaşamını kaybetti. Dolayısıyla Selahattin Demirtaş gibi seçilmişlerin hapsedilmesi, baskı altına alınarak susturulması yalnızca ülkemize ve günümüze özgü değil.

Bitirirken, konuya dair yazılmış çalışmalardan ikisini anmakla yetiniyorum. Bunlardan birisi metin içinde de anılan Micel Foucault’un Hapishanelerin Doğuşu adlı çalışmadır. Diğeri de Şaban Özbek’in Yar Yayınları arasında çıkmış olan iki ciltlik çalışmasıdır.