MODERNİZME ELEŞTİREL BAKMAK

Mehmet Akkaya

Ne denli okur bulduğu tartışmalı olmakla birlikte son on yıl içinde baskısı yapılan kitapların büyük bir bölümünün, modernizmi eleştirmek üzere hedefine alan çalışmalardan oluştuğunu söylemek olasıdır. Kuşkusuz bu modernizm eleştirilerinde belli bir doğruluk ve haklılık payı da bulunmaktadır. Bu yazıda sözü edilecek olan kitap çalışması da, modernizme getirilen eleştirileri konu etmektedir. Mehmet E. Şimşek’in Modernite, Postmodernite ve Bauman isimli kitabı (Belge Yayınları-2017) konuyu felsefi bir üslupla ele almakla birlikte ayrıntılı çözümlemelerde bulunuyor ve sosyolog Z. Bauman’ın düşünceleriyle de sorunu detaylandırarak modenizmin açmazlarına yanıt arıyor.

Benzer içerikli eserlerde de olduğu gibi yazar ile referans aldığı kaynaklar ve düşünürler kümesi için; ‘eleştirilerinde gösterdikleri başarıyı, öngörü ve önerdikleri çözümlerde gösteremiyorlar’ diyebiliriz. Hatta çözüm bile önermiyorlar veya öneremiyorlar da denilebilir. Bu açıdan bakıldığında postmodern kategoriye indirgediğimiz bu eserler için yalnızca eleştirilerinden yararlanılabilecek eserlerdir ifadesi kullanılabilir. Bu yararlı eleştirilere kitapta yeterince örnek bulmak olasıdır. Yazarın optiğinden bakarak söylemek gerekir ki, aklın ve bilimin araçsallığından, ayrıca bu “araçların” insan için temel olma özelliğini yitirdiğinden söz edilebilir. Nihayetinde Şimşek’e göre “Akıl, artık insan için açıklayıcı olmaktan ziyade üretim alanında randımanlılık/verimlilik ölçülerine dayanan modern dünyanın bir aracı olmaktan başka anlamı olmayan bir kavramdır” (S. 45).

Modernleşmenin Kökeni Ortaçağ’a Uzanıyor

Doğadaki ve toplumdaki süreçler gibi düşüncenin sürecinde de yadsımalar söz konusudur. Eski fikirlerin yeniler tarafından yadsınması, yalnızca düşüncenin günümüze özgü bir sorunu değildir. Postmodern kavramının açıklanmasında anlamını bulan eleştirel tavır da eskiyi yadsıma anlayışıyla ilgili olmalıdır. Sözünü ettiğimiz kitapta izlenen metodoloji, kitabın kurgusu, eserdeki ileri sürülen tezler, modern değerlerin yarattığı negatif özelliklere ilişkindir. Didaktik bir atmosferde yazıldığı da dikkate alınırsa eserin, çağdaş düşüncenin konu ve kavramları noktasında olsun; analiz, açıklama, eleştiri ve saptamalarda olsun zengin bir içerik taşıdığı ileri sürülebilir. Eserde yadsıma ve benimseme diyalektiği birlikte veriliyor.

Kitapta, Modernlik ve modernizm ayrımları yapılırken buna benzetilerek de olsa postmodern ve postmodernizm ayrımları felsefi bir üslupla sergileniyor. Bu çerçevede modernlik/modernite ve modernizm eleştirileri yapıldıktan sonra postmodern durum için de aynı yol izleniyor. 20. yüzyıldaki “çağdaş” diyeceğimiz düşünce akımları, ki bunlar postmodernizme giden yolun yapıtaşlarıdır, özetle de olsa irdeleniyor ve bu düşünceleri temsilen birçok düşünür/filozof üzerinde duruluyor. Yapısalcılık ve postyapısalcılığın da deşildiği kitapta, çok kısa sayılacak bir biçimde Nietzsche, Adorno, Lyotard, Foucault, Baudrillard, Althusser, Lacan gibi düşünürler yalın bir dille anılıyor.

Mehmet Şimşek’in sunumuna bakılırsa modernlik kavramı Ortaçağ başlarında kullanılmaya başlandı. Üstelik de kavram, kendi arkasına ya da temeline Hıristiyanlığı koymuştur. Habermas da bu bilgiyi teyit etmektedir. Yani Antik dönemden farklılığı ve ona karşıtlığı ifade etmektedir modern. Kitabın mantığına bakıldığında bu karşıtlık ve aynı zamanda yeni olma iddiası Yeniçağ başları için daha da geçerli olmuştur. Çünkü bilimde, felsefede, politikada ve sanatta, Ortaçağ’a özgü olmayan ve hatta Ortaçağ’ı değersiz bulan bir yenilikler çağı başladı. Modern olanı da burada aramak gerekiyor. Modern ile yeni olmak kastedilir; Türkçede de kullanıldığı şekilde moda terimi de aynı yerden/kökten gelmektedir. Modern olanın ya da moda olanın meşru olup olmadığı, yalnızca Şimşek’in değil pek çok yazar, araştırmacı ve düşünürün üzerinde durduğu bir sorunsal haline gelmiştir.

Modernle Birlikte

Akıl ve Bilim İlahlaştı mı?

Modernite, Postmodernite ve Bauman adlı kitabın bilhassa ilk bölümünde ele alınan modernlik ve modernizm konusu ve eleştirisi, yeni bir husus olmamakla birlikte halen üzerinde durmayı gerektirecek pek çok soruyu ve şüpheyi içinde barındırıyor. Modernlik, eğer gelişmişlikse dünyanın ve insanlığın bugünkü durumu memnuniyet verici midir? “Akıl ve bilim çağı” diyerek övündüğümüz son yüzyıllarda aklın ve bilimin, din ve Tanrı gibi ilahlaştırıldığı kabul edilebilir mi? Şimşek’in soruları ve modernizme getirdiği eleştirilere hak verilebilir elbette. Oysa Şimşek gibi Bauman da dahil olmak üzere postmodernlerin, bu soru ve sorunların aşılması için “ikna edici” bir yol önerdikleri söylenemez. Yazarın, moderni aştığını düşündüğü Bauman da sosyolojinin görevini açıklarken toplumu “anlama” ve insan ilişkilerini “kolaylaştırma” ifadelerini kullanıyor. (S. 156). Buradan bakıldığında önerilen düşüncenin modern kadar bile “devrimci” olmadığı ortaya çıkmaktadır. Ne demek “anlama” ve “kolaylaştırma” ?

Geniş bir materyalle yazılmış olan ayrıca bilgi içeriği geniş olan kitabın iddiasına bakılırsa modernlik ve modernite eşanlamlı olmak üzere Yeniçağ’ın yaşam düzenini ve buna karşılık gelen düşünce sistemini açıklamaktadır. Modernlik kendisini akıl, deney, bilim, ilericilik ve devrimcilik gibi terim ve kavramlarla ilişkilendirerek örgütledi. Metafizik düşüncenin veya daha kaba anlatımla hurafelerin, dinsel düşüncenin yerini bilimsel düşünce aldı. Özne ön plana çıktı, özgürlük gülümseyen yüzünü ilk defa modernite ile birlikte insanlığa göstermiş oldu. Önceleri, dinin, kilisenin, Tanrı’nın, kral ve padişahların kulu ve kölesi olan insan, modernite ile birlikte adeta yeniden doğdu. Rönesans da yeniden doğma anlamına gelirken aynı anlayışa atıf yapmaktadır.

Modernite meselesine bağlı iki ek yapmak gerekiyor. Birisi, bu yaşam ve düşünüş tarzı Aydınlanmacılığın kapısını açmış oldu. Şimşek de kitabında bu ilişki üzerinde durmaktadır. İkincisi de modern ve modernleşme ile modernizm ayrımıdır. İlki bir durum tespitidir. İkincisi ise bu durumun teorisini yaparken onun bir ideoloji olarak sunulmasıdır. Sonuna “izm” getirilen kavramlarda olduğu gibi bir açıklama, modernizm için de geçerli oluyor. Belirtmeye bilmem gerek var mı, aynı açıklama postmodern durum ve postmodernizm için de geçerlidir. Şimşek “Modernizm” başlıklı kısımda şunları söylüyor: “Modern, modernlik, modernleşme gibi kavramların içerisinin doldurulmasında daha geç bir dönemde ortaya çıkan bir kavram-görüş olan modernizm, Batı kaynaklı değişimleri ifade eden bir akımdır” (S. 27).

Romantizm Muhafazakarlığa

Postmodernizm Liberalizme Götürür

Yeniçağ’da “imal” edilmiş, yukarıda bir kısmı yansıyan çok sayıda, düşün ve sanat disiplinlerine konu olmuş terim ve kavramlar arasında hümanizm de bulunuyor. Akıl ve bilimle ilişkiye sokulan tüm bu kavramları eski ve yeni liberal düşünce ekolleri/okulları Yeniçağ başlarından beri entelektüel iklimin içine ve temeline yerleştirmiş durumda. Yazarın da dediği gibi: “Rasyonalizasyon modernitenin kurucu şartı, esası ve vazgeçilmez ilkesidir.” (S. 43). İki sayfa sonra da haklı olarak şunlar söyleniyor: Modernitenin bir ayağı akıl (rasyonalizm) ise diğer ayağı kesinlikle bilimdir (empirizm).” Başlangıcında kendisi de kuşkucu (eskiye karşı) bir öz taşıyarak “devimci” denilebilecek bir pozisyon alan modern düşünüş ve davranış tarzı, doğal olarak yeni düşünce okulları tarafından, bu defa kendileri eleştiri hedefine konuldu. Moderne ilk -tepkisel de denilebilecek- eleştiri romantiklerden ve romantizmden gelmiştir. Rousseau’dan, Alman romantiklerine ve Nietzsche’ye dek geniş bir kesim tarafından eleştiriler yapıldı.

Modernizmi eleştiren ikinci kuşağı ise bizce Marksist teori oluşturmuştur, asıl önemli olan da bu kuşaktır. Şimşek’in, bir ölçüde de olsa temsilcisi olduğu anlaşılan, postmodernizm ise üçüncü kuşak olarak ele alınabilir. Romantikler, modernin sınırlı da olsa “kazanımlarını” görmedikleri için sorunlu bir konum işgal etmekteler. Bununla birlikte romantikler, liberalizmin övmekle bitiremediği modern değerlerin, temel insan sorunları bakımından gayri insani bir duruş sergilediğini ileri sürerek modernizmi, kendine çeki düzen vermeye zorlamıştır. Sonuçta romantizm, bazı bakımlardan modernin gerisinde kalmakla birlikte onun dışından bir anlayıştır. Postmodernizm ise romantizmden farklı olarak moderni, adeta modernin içinden eleştirmektedir. Sonuçta da kendi tavrını; moderni dışlama, ona öfke duyma ve yıkma noktasına vardırmamıştır. Bunun neticesinde ise “yeni bir insan, toplum ve dünya sistemi” önerisi getirememiştir. Yani romantizmin muhafazakarlığa, postmodernizmin ise liberalizme götürdüğü son çözümlemede ileri sürülebilir.

Marksizm, Modernizme indirgenemez

Şimşek, kitabına “Modernizmin Diyalektiği” adını da verebilirdi. Çünkü birçok açıdan kendisi de modernizmi, tüm yönleriyle dışlamıyor, onun eksik bıraktığı yanlara, referans aldığı düşünürleri de tanık göstererek eleştiriler getiriyor. Bu tanıklıklar içinde Marksizme de gönderme yaptığı görülüyor. Gönderme yapılanlar, Lyotard’dan Foucault’ya kadar çokları “eski Marksist” olarak tanınıyor. Bu nokta, bizi birçok açıdan daha fazla ilgilendirmektedir. Çünkü Postmodernizmin “büyük anlatı” eleştirisi Aydınlanma ve Hegel yanında Marx’ı ve Marksist teoriyi de kapsamaktadır. Ayrıca Şimşek’in, düşüncelerini ön plana çıkardığı sosyolog Bauman da dahil olmak üzere adı anılan eleştirici düşünürlerin çoğunluğu Marksizmle çeşitli düzeylerde bağı olmuş düşünürlerdir. Bunlar da görmektedir ki, modernizmi kapitalizmle ilişkisi içinde ele alarak onu aşmayı öneren yegane teori Marksizmdir. Gerçi yazar da bu farkı belirtme ihtiyacı duyuyor. Ona göre Marx modern toplumu burjuvazi ve işçi açısından hareketle ele aldı, işçinin emeğiyle kurulan bu sistemde ne var ki eşitlik söz konusu olmadı. (S. 51).

Marksist teorinin ayrıcalığı, her zaman vurgulandığı üzere olay ve olgu analizlerine ekonomik ve sosyal faaliyetlerden başlamasıdır. Modernizm, romantizm ve postmodernizm ise soruna kültürel çerçeveden hareketle yönelmişlerdir. Bu yüzden de birçok sonuç, neden gibi görünmektedir bu akımlara. Şimşek’in kitabı da sonuçları neden gibi ele alırken gerçeklere temas etmekle sınırlanıyor hatta gerçeklerden uzaklaşıyor bile denilebilir. Dolayısıyla modernizm, Aydınlanmacılık ve postmodernizm üçlüsü “kardeş” anlayışlar olmasına rağmen; gerek postmodernlerin gerekse Şimşek’in ve önemsediği Bauman’ın, Marksizmi de modern değerler içinde ele alması gerçekleri yansıtmıyor (S. 157). Nitekim Şimşek, kitabının daha en başında Marx’a atıfla şöyle söylerken haklıdır: “Modern olmak Marx’ın deyişiyle ‘katı olan her şeyin buharlaşıp gittiği’ bir evrenin parçası olmaktır” (S. 18).

Postmodernitenin Sosyoloji Kuramı

Modernite, Postmodernite ve Bauman isimli bu kitapta yazar, Z. Bauman’ın entelektüel, felsefi ve politik yaşam öyküsünü verdikten sonra düşünürün toplum ve bilim anlayışıyla da kitabını sonlandırıyor. Burada da eleştirel bir bakış olduğu gözleniyor ve bu eleştirilen noktaların Bauman tarafından aşıldığı ileri sürülüyor. Sosyolojinin Fransız (Durkheim) kaynağı ve Alman kaynakları (Weber, Simmel, Marx) gibi adları anılırken A. Comte, pozitivist olduğu gerekçesiyle mahkum ediliyor. Açık konuşmak gerekiyor ki, bilinenleri tekrar bile olsa, yazar zihinleri kışkırtan, ufukları açan pek çok konuya projeksiyon tutuyor.

Yazara ilaveten söylemek gerekir ki, A. Comte teolojik ve metafizik dönemin aşıldığını ve pozitivist dönemin egemen hale geldiğini söylemişti. Oysa dinsel olsun olmasın çağımızda halen metafizik anlayışlar etkisini –bazı hallerde- artırarak sürdürüyor. İşte Bauman’ın, sosyolojinin kendine güvenen, gerçekliği açıkladığı iddiasının sorunlu olduğunu söylerken bu nedenle de hakkını vermek gerekiyor. Comte, üstelik ona “sosyal fizik” diyerek, hem fizik bilimlerini yüceltiyor hem de sosyolojinin ona benzediğini söylüyordu. Şimşek’e bakılırsa nasıl ki Comte, moderniteye özgü bir sosyoloji geliştirdiyse ya da inşa ettiyse Bauman da “postmodernitenin sosyoloji kuramını” geliştirdi (S. 154). Sonuçta modernitenin “hümanite” türünden efsaneler yaratmasına benzer tarzda postmodern Bauman da “hoşgörü” türünden efsanevi kavramlar önermektedir.

Bauman’ın analojisine parmak basmakta yarar var: Modernden postmoderne geçmek “katı” olandan “sıvı” olana geçmeye benzer (S. 157). Bu analoji de aslında modern düşünce sistemi ile onun yerine önerilen düşünce sistemi arasında nitel bir fark olmadığını göstermektedir. Katı, sıvı ve gaz halinin, maddenin niceliksel farklılığına işaret ettiği düşünülürse, Bauman’ın önerisi de anlaşılmaya açık hale gelmektedir. Dolayısıyla hem modern hem de postmoderni kastederek söylemek gerekirse bunların tespit ve açıklama tarzları aslında “durum analizinden” öteye gitmiyor. Örneğin modern sosyolojininki sadece doğa bilimlerinin veya fizik bilimlerinin alanını genişletmekten ibarettir. Bu bilimin amacının doğayı ve toplumu yorumlamaktır da denilebilir. Bauman da bu açıklamayı katı buluyor ve “ılımlı” hale getirilmesini öneriyor.

Oysa “değiştirme” kategorisi gözetilmeden adına “bilimsel” denilen analizlerin yapılmasının gereksiz bir uğraş değilse bile yetersiz ve sınırlı bir uğraş olduğu açıktır. Buradan bakıldığında modernizm ile postmodernizm arasında bir –nitel- fark olmadığını bile söylemek mümkündür. Kaldı ki yazarın postmodernizme özgü olarak gördüğü “kuşkucu” düşünüş tarzı modern düşüncede de içkin olarak bulunmaktadır. Mesela Montaigne, D. Hume ve I. Kant; akılcı, bilimci ve hümanist düşünürler olsalar bile bu kuşkucu modern ekol içindedirler. Sorun, akılcıların akla, bilime ve bunlara tekabül eden modernliğe aşırı güvenleridir. Akılcıların yaşayan temsilcilerden Habermas’ın; modernizmi, bitmeyen bir proje olarak tanımlaması ve buna ilave olarak akıl eleştirisi için bile akla ihtiyaç olduğuna vurgu yapması ilginç olsa gerek. Velhasıl akla bu denli güven karşı tezini de beraber üretiyor: Düşüncede aklın prens ya da otorite olarak görülmesi sosyal yaşamda tiranlaşmayı meşru görmeye benzemektedir.

Modernizm ve Emekçi Sınıflar

Descartes, Kant, Hegel ve Marx gibi filozofların kendi çağları için söyledikleri, “her şeyin tersyüz olduğu” tespitini kendi çağımız için de söyleyebiliriz. Düşün ve sanat anlayışlarının bu tersyüz olmaya bağlı olarak değiştiği de bir realite. Yine de eldeki kitabın konularının yoğunluğu itibariyle odaklanılan son beş yüz yılın entelektüel ikliminde Marksist düşünce sisteminin getirdikleri ayrı tutulursa “düşüncede” niteliksel bir değişiklik olduğunu söylemek zor görülüyor. Tersyüz olmalar yüzeysel ve niceliksel düzeyde yaşandı ve görüldü. Yeniçağ’ın düşüncesi; akıl, bilim ve Aydınlanma gibi büyük ve merkezi diyeceğimiz kavramlara özel, kapsayıcı, kuşatıcı hatta otoriter anlamlar, içerikler yükleyerek eski düşünsel, hukuki, siyasal ve estetik bakış açılarının köküne kibrit suyu dökme yeteneği gösterdi. Bunu yaparken dinsel otoritelerin, kral ve peygamberlerin saltanatına, sultasına ve saraylarına büyük bir ölçüde son verdi. Aynı zamanda (bu süreçte) Tanrı sevgisi dayanışmaya, vicdan ise yasalara saygıya dönüştü. Şimşek’in de bir dipnotta belirttiği gibi modern hukukçular, peygamberlerin yerini aldı (S. 49).

Feyerabend gibi düşünürlere göre de bilim, neredeyse dinin yerine ikame olmaktadır. Yazarın düşünürlere dayanarak ileri sürdüğü bu eleştirilerin gerçekleri yansıttığı açıktır. Bu yüzden de Marksist teori bu eleştirilerle ittifak etmekten çekinmez. Ancak! Ancak bu eleştiriler, bilimsel, düşünsel ve sanatsal etkinlikler olarak kaldıkları sürece topluma da, önerdiğimiz düşünce sistemine de (Marksizm) olumlu bir katkı yapmayacaktır. Modern dünyanın –maddi ve entelektüel açıdan- kurulmasında emekçi sınıfların rolünü görmeyen bir düşünce akımının Marksist teori bakımından görülmesi düşünülemez. Bu yüzden de Şimşek’in kitabı mevcut dünya sistemine ve modern düşüncelere açıklama getirirken verimli ve yararlı olmakla birlikte yerine daha güçlü bir alternatif getiremediği için “başka bir dünya” öneremediği için zaaflı bir konumda bulunmaktadır diyebiliriz.