HER ÇAĞIN ESTETİĞİ FARKLIDIR

Hüseyin Güvendir

Hafta sonu bir felsefe toplantısındaydık. Avcılar Kültür Sanat Derneği’nde yapılan toplantıda sanat felsefesi ve estetikte yapılan paradigma değişiklikleri ele alındı. Konuşmacı ise bu içerikte kitapları da olan Mehmet Akkaya idi. Mart ayının özgünlüğüne vurgu yapılarak başlanan toplantıda, bu ayda halklara ve insanlığa karşı yapılan saldırı ve katliamlar lanetlenirken, Paris Komünü’ de selamlandı. Konuşmacının sanatı üretim süreçleriyle ilişkilendirmesi sanırım diğer izleyicilerin de dikkatini çekmiştir.

Eski insanlar öncelikle doğa ve çevresini anlamaya çalışırken daha iyiyi, daha güzeli nasıl yaratabilirimin çalışmasına girmiştir. İlkel insanlar mağaralara resim çizerken sadece resim çizmek için değil çizdiği nesnenin ne olduğunu, onun üzerinde düşünerek üretim sürecinin de gelişmesini sağlamıştır. Bu sadece insan ve doğa arasında bir ilişki olmayıp insanlar arasındaki ilişkilerin, diyalogların da gelişmesini sağlamıştır. Bu anlamda sanat, sadece sanat yapanı değil aynı zamanda içinde bulunduğu toplumun da gelişmesine katkı sağlamıştır.

Estetiğin temel konularını ve kavramlarını da anlatan Akkaya, estetik haz, estetik obje, estetik süje ve estetik tavır gibi terimlerin üzerinde durdu. Konuşmacı estetiğin bilgiyle, etikle ve cinsellik duygusuyla da bağlantılarına işaret etmeyi ihmal etmedi. Sanat; bilim ve felsefe gibi nesnel olmuyor; o daha çok öznel bir etkinlik. Yani sanat eseri kişiseldir. Yine de bunun toplumsal bir boyutu da var. Kendisine sorduğumuz sanat ve sınıf ilişkisine dair sorumuza yanıtı da özetle şöyleydi: Sınıflar var olduğu sürece sanat ve diğer entelektüel etkinlikler sınıflar üstü olamaz. Her sınıfın estetiğinden söz edildiği gibi her çağın estetiğinden de söz etmek gerekir.

Hem sanat tarihinde hem de sanat felsefesinin tarihinde bizi gezintiye çıkaran Akkaya, yanlış anlamıyorsak estetiğin bir bilim olduğunu iddia ediyor. Sanatın kaynağının halk olduğunu söylerken ve burjuva estetiğinin kriz içinde olduğunu ileri sürerken de çok da alışılmadık tezler savunuyor. Haklı olarak da her sanatın bir sosyal sınıfa dayandığına vurgu yapıyor. Sanatta somutluk konusuna da değinen Akkaya’ya göre heykel, roman, resim, oyun, müzik eseri sonuçta kavramsal değil somut ürünlerdir. Demek ki sanat eseri biçim/form kazanmış bir maddedir. Tabii onu sanat eseri yapan estetik biçimidir. Biçim ve içerik tartışmasında Platon ve Aristoteles’in sanat görüşlerini de karşılaştıran Mehmet Akkaya, ilkinin idealizmine ikincinin ise gerçekçiliğine vurgu yapmıştır.

Sunumda Yeniçağ’da daha fazla yoğunlaşıldığı görüldü. Kant’ın ve Hegel’in sanat görüşlerini karşılaştıran Akkaya’ya göre Kant “sanat sanat içindir” yaklaşımını savunurken Hegel sanatın kamu için olduğunu söylemiştir. Anlaşıldığı kadarıyla Akkaya, Hegel’in yanında duruyor. Onun dediğine bakılırsa Kant ayrıca doğada güzel olacağını da iddia ediyor ki, Hegel ise güzel’in sanata özgü olduğunu savunmaktadır. Aydınlanma düşünürlerinin eleştirildiği toplantıda konu Schiller’e, romantiklere, Croce’ye dek genişledi. Yansıtma, yaratma, oyun ve ürün gibi kuramlar da masaya yatırıldı.

Konuyu Marksist estetiğe getiren Mehmet Akkaya’ya göre emekçi sınıflar ve onların hakları ilk defa Marksist teoriyle gündeme gelmiştir. Aristoteles’ten Rousseau ve Nietzsche’ye dek büyük filozoflar emekçileri ve kadınları insan yerine bile koymamıştır. Sanata ve edebiyata emekçiler sosyalizm düşüncesiyle birlikte girmiştir, onlar da insandan sayılmıştır. Sanat tarihinde paradigma değişikliği de bu sebeple Marksizme aittir. Bu sanat anlayışına göre sanat, gerçekleri değiştirme ve dönüştürme faaliyetidir.

Son olarak Akkaya’nın sanatı diğer düşünme biçimlerinden ayırırken izlediği yol da dikkat çekiciydi. Ona göre bilim de doğru yanlış gibi temel terimler vardır. Etikte iyi ve kötü tütünden temel terimler bulunuyor. Sanatta ise güzel ve güzel olmayan yani çirkin sözcükleri var. Güzelin de iyi, hoş, yüce, doğru gibi değerlerle bağlantısı kuruldu. Akkaya’ya göre burjuvazinin bu değerlerle ilişkisi kalmadı, çünkü sanat ticarileştirildi, burjuvazi yüzyılı aşkındır, ekonomik kriz gerçekliğine bağlı olarak aynı zamanda bir de estetik kriz içindedir. Konuşma Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Ruhi Su, Yılmaz Güney ve Muzaffer Oruçoğlu gibi isimlere gönderme yapılarak sona erdi.