ZER: SUDAN GELİP SUYA GİTMEK

Mehmet Akkaya

 

Suda çekilmiş sahnelerle başlayıp yeniden, dönüp dolaşıp suda çekilmiş sahnelerle sona eren her sanat eseri gibi bu yazıda üzerinde duracağım sinema filmi de, sanırım felsefeyle ilgili olan hemen herkesin ilgisini çeker. Sinema yönetmeni Kazım Öz’ün çektiği Zer adlı filmden söz ediyorum. Geçen yıl (2017) yapılmıştı film. Kültür Bakanlığınca bazı sahnelerinin sansürlendiği söylenmişti basında ve kamuoyunda. Filmi sansürlenmiş biçimiyle de olsa yeni izleme imkanı buldum. Üstelik kolektif bir ortamda izlemiş olmak da önemlidir. Yönetmeninin de eşlik ettiği ortamda konuşmalı, tartışmalı bir sunumun da organize edilmesi, oldukça anlamlı ve verimli bir zaman geçirmemizin nedeniydi. Yaptığı sinema Kürt sineması olarak, kendisi de Kürt sinema yönetmeni olarak tanınan Öz, “Bahoz”, “Fotoğraf”, “Bir Varmış Bir Yokmuş” gibi filmlerin de yönetmeni olarak tanınıyor.

Yaşam Ağacı Derneği’nin organize ettiği, Bakırköy Tarık Akan Konferans Salonu’nda gerçekleşen film gösterisine yüzlerce izleyicinin tıka basa salonu doldurması, Zer filminin niteliği ile ilgili bir durumun da göstergesi olabilir. Filmin genel yapısı, konusu, konunun ele alınış tarzı, mekanların seçimi ve mekanın özellikle geniş tutulmuş olması, sanırım izleyenlerin ilgisini çekmiştir. Her sanat eserinde olduğu gibi sinemada da mekanın genişliği, konunun toparlanmasını zorlaştırır. Zer’de sanırım konu da geniş tutulmuştur. Salonda Kazım Öz’e de yansıttığımı tekrar etmek isterim ki, Zer iki ayrı çalışma olacak kadar geniş düşünülmüş. Her ne kadar Dersim Katliamı’nı merkeze alan bir senaryodan yola çıkılmışsa da, ana konu içine serpiştirilmiş çok sayıda “yan konu” da söz konusu. Böyle bir konunun ve “yavru konuların” Amerika’dan başlayıp Afyon’a uzandığını; Afyon’dan hareket edip Dersim ve Dersim’in birçok ilçe ve köylerine kadar yayıldığını düşünün…

Film iki Parçadan Oluşuyor: 

Sinemasaldan Belgesele Geçiş

Filme yakından baktığımızda adeta iki parçalı bir eserle karşılaşıyoruz. Birinci parça suda çekilmiş sahnelerle başlıyor ve peşinden erotik de diyebileceğimiz yatak odası sahneleri geliyor ki, buna çok çarpıcı bir başlangıç denilebilir ve izleyiciyi hızla içine çeken sahnelerdir. Ana karakter olan Jan tipini de ilk olarak bu sahnelerde görüyoruz, bu tipi Nik Xhelilaj oynuyor. Bu bölüme isterseniz Birinci Bölüm de diyebiliriz. Yaklaşık elli dakika süren bu bölüm; Jan’ın, Afyon’a gelmesiyle sona eriyor. Çok etkili bir teknik, inandırıcı sahneler, sürükleyicilik diyebileceğimiz özellikleri de bu bölümde görüyoruz. Babaannenin ölümü ve Jan ile birlikte ailesinin, cenazeyi Afyon’a getirmesi, o ana kadar gizemini koruyan gerçekliğin ortaya çıkmasıyla film, bir bakıma sona eriyor. Bu bölümün temposunun ikinci kısma oranla daha yüksek olduğunu bilmem hatırlatmama gerek var mı?

Filmi bilmeyenler ve izlememiş olanlar için kısa bir özet vermek gerekiyor. Dersim Katliamı’ndan sağ kalan abla ile kız kardeşi bir subaya evlatlık olarak verilir, ki bu durumu filmin ilerleyen süreçlerinde öğreniyoruz. Afyonlu olduğu anlaşılan askerden dolayı, Zarife de Afyonlu sayılıyor. Öyküsü anlatılan Zarife’nin çocukları olur, bunlar da New York’a yerleşmiştir. New York’ta yaşayan bir oğul, eşi ve bir de Jan adında çocukları vardır. Babaanne yani Zarife (Güler Ökten oynuyor) hastalanıp New York’a tedaviye gelir ve tedavi sırasında ölür. Hastanede babaannesine refakat eden Jan, babaannesinden Kürtçe bir ağıt/şarkı duyar, etkilenir. Jan konservatuar da müzik bölümünde okuyan biri odluğu için şarkının etkisi daha da farklı olur.

Babaanne ölüp de Afyon’da mezarlığa defnedilince Jan, babaannesinin söylediği Zer şarkısının orijinaline ulaşmak isteğiyle yanıp tutuşmaktadır. Halasının (Füsun Demirel) yönlendirmesiyle yollara düşer. Hala, aslında Jan’a açıkladığı gizemle birlikte filmin sonunu da ilan etmiştir. Şimdi İkinci Bölüm diyeceğimiz kısım geliyor ki, bu kısmı bir kurmacadan ziyade belgesel olarak düşünmek daha doğru. Aslında Jan’ın Dersim yolculuğunu sergileyen kısım (İstanbul dahil olmak üzere Elazığ gibi birçok kenti de içine alıyor bu yolculuk) belgesel ile kurmaca arasında bir özelliğe sahip. Bu özelliğinden dolayı esere yapılacak birinci eleştiri “bütünsellik” meselesidir. Zira film iki parça görülüyor, arada konunun ele alınış bakımından farklılık bulunmaktadır: Sinemasaldan belgesele geçiş.

Kurmaca Belgeselden Daha Üstün

Zer, Dersim’in Filmi

Filmin içeriğine ve amaçlarına bakıldığında, sinemamızda bir kırılmayı temsil ettiğini düşündürüyor. Yüzyıllık tarihimize projeksiyon tutarken bunu radikal bir yoldan yapmayı da ihmal etmiyor. Şimdiye kadar genellikle belgesellere konu olan Dersim meselesi, şimdi sinema sanatının konusu olmuş oluyor. Epistemolojik açıdan düşünüldüğünde kurmacanın, belgeselden daha üstün olduğu ileri sürülebilir. Belgeselde, somut bulgularla insana geçen bilinç akılsaldır. Kurmaca yoluyla insanda oluşan bilinçte ise akılsal ve duygusal olan sentezlenir. Bu durum sanatın gücünü de gösteren bir özelliktir. Dersim konusunda, resmi ideolojinin gizlediği pek çok temel sorun, belgelere dayansa bile sanat eserleriyle verilmediği sürece toplumca benimsenmesi, içselleştirilmesi kolay değildir. Zer, bunu aşmada işlev görecektir şüphesiz. Dersim’in romanı, öyküleri daha evvel yazıldı; şarkıları, türküleri de bir ölçüde yapıldı; ama filminin yeni olduğunu söylemeliyiz.

Zer’de sorun istenilen derinlikte ve etkide ele alınmış mıdır? Buna “evet” yanıtını vermek zor görünüyor. Çünkü bilhassa İkinci Bölüm diye ayırdığımız kısımda, izleyicide yeterince sanatsal kaygı güdülmediği kanaati oluşuyor. İlk kısma göre aksiyon azalıyor, ritim düşüyor. Yine de Zer’in bir kapı aralarken ilki gerçekleştirdiğini düşünmeliyiz. Toplanan materyallere bakıldığında, filme eklenen yerel unsurlar ele alındığında, Dersim bölgesinin fiziksel, ruhsal, kültürel özelliklerinin diriltilmiş olması gibi pek çok temel gerçek de filmde sergilenmiş oluyor.

Zer, Kapitalizm ve Yabancılaşma

Şimdi filmin ilk bölümünden biraz ayrıntı vererek ilerleyebiliriz. Jan’ın ailesi, doğal olarak modern denilen çekirdek aile yapısında: Anne, baba ve çocuktan oluşuyor. Levent Özdilek’in canlandırdığı babayı, etkili oyunculuğuyla ilk kısımda görüyoruz. Anne pek görülen birisi değil. Baba, yalnızca Dersim’e değil yaklaşık olarak insani olan her değere karşı yabancılaşmış birisi. Kapitalizmin yabancılaştırma özelliğine sonuna kadar uyarlandığı anlaşılıyor. Hastalanan annesini, tedaviye getirirken istekli de görünmüyor. Bunu daha da açık olarak Jan ile diyalogundan anlamak mümkündür. Başlıca iki sahnede Özdilek’in kendisini gösterdiği ileri sürülebilir. İlki New York’ta. Jan, babayı eleştirirken babaanne ile ilgilenmesinin sebebini “vicdanını rahatlatmaya” bağlıyor ve bunu da babanın suratına vururcasına dile getiriyor. Çünkü baba, Zarife ana ile ilgilenirken çok da içten değil. Hastanede yanına bile gitmiyor. Zaten babanın bu ilgisizliği nedeniyle Zarife’ye eşlik etmek de torun Jan’a kalıyor.

İkinci akılda kalan sahne ise Afyon’daki evde yaşanıyor. Jan’ın, kendi değerlerinin peşine düştüğünü görüp de babayla çatıştığını fark eden Özdilek Jan’a tokat atarken görüntüleniyor. Üstelik bu tokatlama olayı da toplum içinde oluyor.
Siyasal bakımdan düşünüldüğünde Dersim halkının belli bir kesiminin hala “kendi katiline aşık” varlıklar olarak yaşam bulmaları dikkate alınırsa, kendisinin de Dersimli olduğunu öğrendiğimiz Kazım Öz’ün kamerayı canalıcı bir merkeze zumladığı söylenebilir. Geniş açılı ve derin arkaplanlı görsellikler hayret uyandırıcı kısımlardır. Bu başarıdan söz ederken Amerika kültürüyle yetişmiş bir babanın, farklı düşündükleri gerekçesiyle oğluna tokat atması ne denli gerçekliğe uygundur, bunu da not etmek gerekiyor. Keza bu bölümde, sevgilisi de olduğunu yatak odası sahnesinden anladığımız Jan’ın, bu sevgiliyi bırakması neden o denli kolay olmuştur, bunu da açıklamak kolay görülmüyor.

Zer’de Flashback Tekniği

Dersim’e Tutulan Kamera

Babaanne’nin New York’a tedavi için gelip de torunuyla tanışması, dikkat çeken sahnelerden birisi. Yabancılaşma, Jan için de fazlasıyla geçerli. Babaannesine refakat edeceği söylendiğinde çok da meraklı ve istekli değil. Birkaç geceki refakatten sonra yabancılaşmanın bir ölçüde kadının okuduğu ezgiyle aşılması güzel düşünülmüş bir buluş gibi görülüyor. Hatta Jan’ın yaşamı Amerika ya da kapitalizmin formatladığı lümpen gençlik tipi, babaanneyle tanıştıktan sonra bir bakıma hayatı, hayata bakışı değişiyor. Şöyle de söylenebilir: Sevgilisi olan genç bir kadını bırakıyor, yaşlı babaannenin peşine düşüyor. Daha doğrusu babaannenin çizdiği yol haritasını izliyor. Tüm bu anlatılanlar elbette ki, müthiş görsellik içinde sunuluyor. Sanırım meslekten kişiler, fotoğrafçılar, belgeselciler bu sahneler karşısında az da olsa büyülenmişlerdir.

New York sokaklarında dolaşırkenki hareketli görüntülerin izleyicide heyecan yarattığı, yücelik duygusu bıraktığı da rahatlıkla söylenebilir. Bunlara eşlik eden efektleri ve müziği de söylenenlere eklemek gerekiyor. Babaanneden kalan iki kırılmamış ceviz ve bunların içine konulduğu, elle örüldüğü izlenimi veren küçük kadın çantası türünden dekoratif unsurların esere kattığı zenginliği de unutmak olmaz. Yine iyi buluşlardan birisinin de, bu cevizleri birbirine dokundurarak ritmik sesler çıkaran Jan’ın, belli belirsiz gösterilen durumu. Müzisyen olduğu düşünüldüğünde cevizlerle ritmik sesler çıkarması da filmde gerçekçilik duygusunu geliştiren bir öge olarak saptanabilir.

Babaanne mezara verildikten sonra Jan ile ailesinin yolları ayrılıyor. Jan, “kendi yurduna” dönerken, geldiği köklerin izini sürmeye karar verirken tren yolculuğu başlar. Trendeki görüntüler de oldukça “zengindir”. Amerika’da rastlanmadık türdendir: Yoksulluk, düzensizlik diz boyudur… Jan kafasını çıkarıp bir uçtan bir uca Anadolu’yu izler. Baba ise tam tersi istikamete, yabancılaşmasını daha da derinleştirmek, kendi geçmişinden mümkün olduğunca uzaklaşmak istercesine New York’un yolunu tutar. Baba ve oğulun hareket tarzı izleyiciye diyalektik bir denge hissi vermektedir. Demek oluyor ki Zer’in, yaklaşık altmış dakikalık geri kalan kısmı Türkiye’de ve özellikle de Dersim’de çekilmiştir. Sinema terimiyle söylenecek olursa flashback tekniğine başvuruluyor. Filmin arkaplanı bu teknikle verilmeye çalışılıyor. Yani ailenin, dolayısıyla babaannenin tarihsel serüveni açıklanmaya çalışılmaktadır. Dersim yolculuğunu, Dersim’de ortaya çıkan köy minibüsü yolculuğu, düğünler, misafirlikler, delilerle diyaloglar takip ediyor.

Burjuva Sinema Estetiği

Sanatta Star yaratmak

Fotoğrafçılığa ve belgeselciliğe yatkınlığı da bilinen Kazım Öz, Dersim coğrafyasını pek çok açıdan adeta fotoğraflıyor. Gökyüzü, ormanlar, göller, çeşmeler, kahveler, atlar, atlılar, kadınlar, gençler, yaşlılar, çocuklar bu fotoğraflamada bir hayli nasibini alıyor. Bu kısımdaki görsel akış olsun, diyalogların olsun ilk kısımdaki kadar kurgusal ve akıcı olduğunu söylemek zor. Belki de bu kuruluğu gidermek için senaryo ve yönetmen (ikisi aynı kişi), ana konu içine yan konular ilave etmeye çalışıyor. Mesela Jan’ın genç bir kadınla “anlamlı” bakışmaları ve bunun birkaç sahnede devam etmesi. Müzik sanatçısı Ahmet Aslan’ın esere ilave edilmesi gibi. Gerçi eserde, müzik açısından bir yoğunlaşma olduğu için bir nebze gerekli bir ilave de sayılabilir Ahmet Aslan. Yine de bu eklerden dolayı uzatılmış bir film olduğu bile iddia edilebilir. Fakat bundan daha da önemli bir eleştiri, tüm olup bitenlerin genç bir karakter üzerinden verilmek istenmiş olmasıdır. Oyuncunun birini star pozisyonuna getirerek, filmin tüm yükünü ona yüklemek, burjuva sinema estetiğinin bir uygulaması olarak düşünülmelidir: Sanatta star yaratmak.

Zer filminin adı “yol” da olabilirdi. Jan’ın hareket alanı ve hızına bakılırsa yol adlandırması da fena olmazdı. Fakat Zer’in daha uygun düştüğü de besbelli. Neden uygun düştüğü de film boyunca gösterilmeye çalışılıyor. Filmin gidişatında, gerekse sonunda Zer şarkısının öyküsü de açıklanmış oluyor. Şarkının hikayesi ise bir çırpıda verilmiyor, bir bakıma şarkının hikayesi de hikaye edilerek veriliyor ki, eserin başarısını görüyoruz. Bir çobanın söylediği şarkıdır Zer. Bu yanıyla da filmin özgün bir konum arz ettiği düşünülebilir. Bir halk şarkısı da filme eşlik etmiş oluyor böylece. Eser için Zer şarkısının ya da ağıtının hikayesi de denilebilir filme. Şarkının hikayesi, bir yandan babaannenin hikayesi, bir yanıyla da Dersim’in hikayesi olmuş oluyor.

Çok sayıda olguyu birlikte ele alma ve bunu filmde yansıtma isteği ne yazık ki birçok bakımdan da inandırıcılıktan uzak, zorlama izlenimi veren sahnelerin ortaya çıkmasına neden olabiliyor. Mesela Jan’ın, Zer’in aslını ararken bir deliyle karşılaştırılması zorlama değil midir? Ayrıca Jan’a deli yakıştırmasını bu zorlamaya ekleyemez miyiz? Gerçi deliyi canlandıran Bülent Koçak’ın rolünde başarılı olduğunu da hatırlatmak gerekir. Keza Jan’ın köy düğününe götürülmesi, alkol alıp sarhoş olması, köylülerle oyuna tutuşması, konudan sapmak ya da uzaklaşmak hatta konuyu dağıtmak anlamına gelmez mi? Bu kısımların izleyicide nasıl bir duygu yarattığı gerçekte merak konusudur. Köylülerin yapıp ettikleri neredeyse gerçekle aynıyken, Amerika’da yetişmiş bir genç insanın buralara uyum sağlaması da tersine sorunludur, gerçekten uzaklaşmaktır.

Zer’in Hikayesi

Zarife’nin Hikayesi

Dersim coğrafyasına tutulan her projeksiyonun, ilk göstereceği manzaralardan birisi de savaş araç ve gereçleridir. Zer’de de bu gösteriliyor. Tank, panzer ve benzeri araçlar, ayrıca arama tarama faaliyetleri, gözaltılar da perdeye yansıyor. Anlaşıldığı kadarıyla buna benzer sahnelerin üç dört dakikalık bir kısmı sansür edilmiş iktidar tarafından. Köyden köye dolaştırılan Jan’ın aracılığıyla Dersim, temel özellikleriyle mercek altına alınmış oluyor filmde. Jan’ın bu yolculuğu sırasında Zarife’nin hikayesinin başına da gelinmiş olunuyor. Zira Jan’ın hayalinde iki tane kız çocuğu ormana dalarken görüntüleniyor. Filmin kritik noktalarından bir kesittir gösterilen. Bu iki kız çocuğundan birisinin, Jan’ın babaannesi diğeri de halası olduğu anlaşılıyor. Yine bu yolculuk sırasında Jan, yolda rastladığı bir araca binmek zorunda kalıyor, bindiğinde daha evvel düğün ve benzeri ortamlarda gördüğü genç kadın/kız ile karşılaşıyor ki, bu da filmin –demin de söylendiği gibi- uzatıldığını işaret etmektedir.

Jan, Zer’in aslını ve hikayesini ararken bir yaşlı kadına konuk oluyor. Şarkının üzerindeki perde de bu evde aralanıyor. Köy evinde odun sobası ve yer sofrasının bulunduğu bir ortamda yaşlı kadın (geçen yıl kaybettiğimiz Tomris İncer oynuyor) Zer’in öyküsünü anlatıyor. Bu bağlamda filmin müziğini yapan Mustafa Biber de anılmalıdır. Dersim’de halkın yakından bildiği bir Zer şarkısı olmakla birlikte eserde yer verilen şarkı, ayrıca üretilmiş bir yeni versiyondur. Filmdeki haliyle de müzisyen tarafından bestelenmiş oluyor. Jan, bir süre daha Dersim coğrafyasında dolaşır, pınarlardan sular içer. Baştan da söylendiği gibi suya meraklı senaryo ve yönetmen ile karşıkarşıyayız. Suda başlayan film yeniden büyük bir akvaryum içinde Jan’ın yüzen görüntüleriyle sona eriyor. Baştan su ve felsefe demiş, devamını getirmemiştik. Suyun başlangıç olması Yunan felsefesinde başat bir meseledir. Çünkü Thales’e göre her şey su’dan gelmiştir. Belki de suya dönüşecektir. Herakleitos da diyalektiğini kurarken su metaforuna başvurur: Bir suya iki defa girilmez. Çünkü her şey değişim ve akış içindedir.

Dramatik Yapının Kırılması

Birkaç Söz Daha

Çekim teknikleri açısından, kurgulama bakımından dahası biçimsel olarak başarılı bir eserden söz edildiği ileri sürülse de, aynı başarının senaryo için de geçerli olduğunu söylemek zor görülüyor. 2017’de, 36. İstanbul Film Festivali’nde prömiyerini yapan filme, ülkeden ve ülke dışından bir hayli rağbet olduğunu okuyor, duyuyor ve öğreniyoruz. Toplumun belli bir kesimini kendi içine çektiği ve duygusal etkiler bıraktığı anlaşılmaktadır. Toplumsal bir travmanın, dramatik bir türle perdeye aktarılmış olması, bunun da aşırıya gidilmeden yapılması, müziklerle, halk masallarıyla belgesel tadında sunulması, izleyicide olumlu bir etki yaratmışa benziyor. Bir biçimiyle yolculuk, diğer biçimiyle “arayış” yalnız “Dersim 38” için değil belki de çağın bir sorununa temas etmektedir. Eserde, bu arayış bir kısmının sansürlendiği anlaşılan Dersim 38 Fotoğraf Sergisi’ne dek uzanıyor.

Birkaç söz daha. Parçalılık olarak eleştirdiğimiz birçok uygulamanın izleyici tarafından tercih nedeni olduğu bile düşünülebilir. Bu yüzden filmin başlarında konuşmalarda yer verilen İngilizce, Fransızca ve sıklıkla kulağa yansıyan Kürtçe gibi diller de dramatik yapının kırılmasında etkili oluyor. Yönetmenin söylediğine göre üç ayrı görüntü yönetmeni görev almış ki, bunun da lehte ve aleyhte sonuçlar doğurmuş olacağını varsaymak gerekir. Film bittiğinde, izleyicinin gözünde belki de belleklerde “arayışa” çıkmış yalnızca bir genç yolcu kalacaktır. Bu yolcu neyi aramaktadır? Belki kendi geçmişini, belki Zarife ananın köklerini arıyor. Bu arayış, söylenenlerden de ibaret değil.

Yolcu, kim bilir, Dersim’i arıyor, yaşanan travmaların, yabancılaşmaların, yüzleşmelerin yollarını arıyor, insanlığın izini sürüyor. Zorla göç, kıyım ve soykırımlar yalnız kendi coğrafyamıza özgü değil, dünyanın pek çok halkı aynı sorunlarla, üstelik birden çok kez karşılaşmıştır. Ermeni’si, Bulgar’ı, Arab’ı, Acem’i, Asyalısı, Avrupalısı, Doğulusu Batılısı… Zer ve jan sözcükleri, daha da ilginç bir arayışı anımsatıyor. Her iki kelimenin de Kürtçe “acı” ile ilişkisi olduğuna göre yolcu, “acı”nın peşine düşüyor. Zer’den öğreniyoruz ki, Jan’ın adını da babaanne Zarife koymuş. Yönetmenin açıklamalarına bakılırsa arayış, bu acıları sonlandırmada rol oynayacak güçleri de (gerilla) gösterecekti, lakin sansürlendiği için bu sahneleri izlemek mümkün olamıyor.