SANAT FELSEFESİNİN NERESİNDEYİZ?
Mehmet Akkaya

Hafta sonu Mozaik Kitap Cafe’de (Malatya) yaptığımız panelden birkaç detay vermek istiyorum. Belli bir tanıtım yapılmasına; afişleme, sosyal medya tanıtımları olmasına ve yerel basında panelin yer almasına rağmen yeterli ya da beklediğimiz bir katılım olmadı. Şair İsmet Alıcı ile konuşmacı olduğumuz toplantıda olumlu olan ise topluluğun dinamik, itiraz eden ve eleştiren bir yapıda olmasıydı.

Sanat felsefesi, düşünce disiplinleri içerisinde nerede durmaktadır, sorusuna yanıt ararken, günümüzde bilhassa Marksizm açısından bu disiplinin neresinde olduğumuz da araştırma konusu yapılmaktadır. Toplantıda bunun yanıtını ararken konu, sanat tarihi, sanat psikolojisi ve sanat sosyolojisine kadar genişledi. Kanaatimce sanat, diğer düşünme disiplinlerini önceleyen bir etkinliktir. Sanat eserleri için günümüzden on bin yıl öncesine dayandığı iddiası, her zaman ilgi görmektedir. İnsanların da hayvanların da “güzel” e olan ilgisi büyüktür. Bırakalım insanı bazı hayvanların da “güzel”e düşkünlüğü ileri sürülmektedir.

Her sanat tartışmasında konu sanat eleştirisi kurumuna da elbette gelmeden edemez. Mozaikte de konu üzerinde yeterince durulduğunu sanıyorum. Tüm bu kurumların günümüzdeki varlığı Estetik’in bir bilim olduğu iddiasını da birlikte getirmektedir. Estetik yalnız sanattaki güzel’i değil doğadaki güzeli de içerdiği için sanat felsefesini aşan bir konuma sahiptir. Yine de asıl olarak insan eseri olan objelere sanat eseri demek bir alışkanlık haline gelmiştir. Hegel ve Marksizm bağlamında düşünüldüğünde bazen bu iki ifade birbirinin yerine de kullanılmaktadır. Bu benzerliği Hegel, Estetik adlı çalışmasının girişinde de belirtme ihtiyacı duymuştur.

Türkçeye geçtiği biçimiyle biz de “Marksist estetik” deyişini kullanıyoruz. Yapılan sunumun gidişatında meselenin Marksist teoriye gelmesi ve hatta sanatsal etkinliği bu teori ışığında ele almak gerektiği vurgusu doğal karşılanmalıdır. Çünkü bu teori yalnız sanat felsefesinde değil, bilim, felsefe ve politika alanında da bir epistemolojik kopuş meydana getirmiştir. Konu bu denli genişleyince de ana akım filozofların Platon ve Aristoteles’ten Descartes, Kant, Rousseau ve Nietzsche’ye dek genişlemesi kaçınılmaz olur. Mozaikte de olan buydu. Rousseau ve Nietzsche gibi filozofları eleştirmeye hoş bakılmıyor bizim “aydınlanmış” toplumda. Toplantıda bu türden düşünürler üzerinden tartışmaların çıkması da manidardır.

Son zamanlarda üzerinde durduğum temalardan birisi de “estetik kriz teorisi”dir: Madem tekelci kapitalizm koşullarında burjuvazinin ekonomik krizleri yapısal özelliktedir. O halde ekonomik temelle diyalektik ilişkisi olan sanat alanında da burjuvazi kriz içindedir. Gerek günümüzde gerekse klasik çağlarda burjuvazinin büyük sanat eserleri yarattığı tezini de abartılı bulduğumu belirtmek isterim. Sanat algısının bu şekilde oluşmasının nedenini, sanat tarihini egemen sınıfların yazmış olduğunda aramak gerekir. Dolayısıyla sanat eserini, egemen sınıfların sanatçıları inşa etmiş olsa bile, sanatın asıl yaratıcılarının halk olduğunu aklımızda bulundurmamız gerekir.

Burjuva sanatını aşan yapıda sanatçılar kuşağını gözlemlemek, çağımız açısından daha da kolaydır. Avrupa’da olsun Sovyetik ülkelerde olsun, “yeni sanatçılar kuşağı”nı izlemek mümkündür. Buna elbette, yakından izlediğimiz ülkemiz kültür iklimini ve sanatçıları da ekleyebiliriz. Mozaik Cafe’de tartışmalardan birisi de bu nokta da yoğunlaştı. Sunumu bitirirken ülkemizin “klasik beş büyükler”ine sıra gelmişti: Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Ruhi Su, Yılmaz Güney ve yaşayan değerlerden Muzaffer Oruçoğlu isimlerine atıf yapıldı.

Bu sanatçılar kuşağının sermaye kültüründen ve burjuva ideolojisinden kopuş yaparak yeni bir epistemolojiye dayandıkları tezimize eleştiriler yöneltildi. Özellikle genç dinleyicilerin ve öğrencilerin “Nazım Hikmet resmi ideolojiden epistemolojik kopuş yapamadı” eleştirileri üzerinde duruldu. Bu eleştirilere Kürt sorununun ve Kürdistan gerçeğinin görülmemesi de eklenince ortamda ister istemez tansiyon yükselmiş oldu. Bu eleştirilerde bize göre de doğruluk payı vardır. Hatta buna Ruhi Su’yu da ekleyebiliriz. Bununla birlikte Nazım Hikmet yine de Türkiye şiirinin zirvesidir, Ruhi Su da ülkemiz müziğinin en yüksek bilincini temsil etmektedir.