ELEŞTİRİYİ SULANDIRMAK BUNA DENİR

Mehmet Akkaya

 

Fark edenleriniz oldu mu, bilmiyorum. Yeni bir kitap yayınlandı.
Adı: Grizu Postmodernizm, Epistemolojik Çöküş (Kafekültür Yayıncılık, İst, 2018). Y. Fuat Filizler ve hukukçu kimliği de olan Ali Eşki tarafından yazılan ve iki bölümden oluşan kitap, Muzaffer Oruçoğlu’nun Grizu adlı dört kitaptan oluşan romanını ve benim de Oruçoğlu’nun sanat, düşün ve politik dünyasını değerlendiren Epistemolojik Kopuş adlı kitabımı hedefliyor. Fuat Filizler daha keskin olmak kaydıyla yazarların, Grizu’yu –tabir yerindeyse- hallaç pamuğuna çevirdiği, Epistemolojik Kopuş’un da analizlerini, açıklama ve tezlerini “çözüp”, “çökerten” bir metin yazdıkları anlaşılıyor. Sonuçta eserlerimizi kendilerince paçavraya çevirseler de hararet yok, şükür ki küfür de etmiyorlar. Bununla birlikte yazdıkları metinde ve kullandıkları dilde dostluk da, içtenlik de, iyi niyet de, samimiyet de bulunmuyor.

Kapsamlı bir değerlendirmeyi umarım daha sonra yapabileceğim. Şimdilik şu kadarını baştan söylemem gerekir ki, söylenen her söz, yazılan her kitap, ileri sürülen her tez, bunlara karşı ileri sürülecek antitezlere hazır olmalıdır. Yazanın eleştirilmesi kadar doğal bir durum olamaz. Bu eleştirilerin bize karşı yapılmış olması da gayet doğaldır, isabetlidir. Bu yüzden Fuat Filizler ve Ali Eşki’yi, -metinleri verimsiz, sığ ve sıradan olsa bile- cesaretle hazırladıkları bu çalışmadan dolayı kutluyor, çalışmalarının devamını diliyorum. Filizler daha iddialı, Eşki ise daha ihtiyatlı bir şekilde Grizu romanının postmodern olduğunu iddia ediyorlar ki, bence kendilerini çok gülünç duruma düşürüyorlar. Çünkü Grizu romanı, bırakalım postmodern olmayı, modern bir roman bile sayılamaz. Bu yüzden de Filizler’in yaptığı gibi Grizu’yu Latife Tekin romanlarıyla karşılaştırmak yanlıştır. Tekin’i küçümsemek için söylemiyorum; kulvarlar, anlayışlar farklı.

İki arkadaşın ortak yanılgısı ise görülüyor ki bilimsel olanla sanatsal olanı karıştırmalarıdır. Tarihsel roman türündeki eserlerden tarih bilgilerine ulaşmak istiyorlar ve bu yüzden de yüzlerce toplumsal-tarihsel olayın romana girmesini istiyorlar. Eleştirileri de bu odakta yoğunlaşıyor. Üstelik yalnızca konuyla ilgili olan eksikler bulmakla kalmıyor, bu olayların bağlantılarının, nedenlerinin ve sonuçlarının da gösterilmesi bekleniyor ki, gerçekten çok gülünç öneriler. Bu önerileri, bırakalım Oruçoğlu gibi büyük romancılar, daha mütevazı romancılar bile kabul etmez. Hem hangi eleştiri anlayışında görülmüştür otuz maddelik öneri belirleyip “bunlar romanda yoktur, girseydi iyi olurdu” demek. Zaten eleştiriyi sulandırmak da buna deniyor. Bir kere sanatçı her gördüğünü, can yakıcı gerçek olaylar olsa bile, eserine katan kişi değildir, onun en önemli özelliği gerçekliği ayrıştırması, bunlar içinden seçmeler yapması ve romanın genel gidişatına uygun düşenleri, estetiği zenginleştiren unsurları çekip almasıdır. Bu açıdan da Grizu başarışı bir romandır. Dolayısıyla roman tarihine olduğu kadar, ülkemizin kültürel repertuarına ve sol hareketin estetik hazinesine yapılmış bir katkıdır. Başta Filizler ve Eşki olmak üzere okurun yararlanıp zenginleşmesini öneriyorum.

Grizu adlı dört kitaptan oluşan roman, bilmeyenler için hatırlatıyorum, Zonguldak merkezli bir romandır. 1840’lı yıllardan başlıyor ve 1965’e kadarki dönemde maden işçilerinin durumunu çok az gerçek olaylara dayanarak sanat mantığı içinde sergiliyor. Toplamda 1300-1400 sayfayı buluyor. Filizler ve Eşki işte bu romana işçi romanı değil diyor. İşçi sınıfının tarihini de anlatmıyor deniyor. Sadece diyeceğim şu: ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu? Hani ayıp olmasa “Grizu’yu okumadınız da, benim Epistemolojik Kopuş’ta verdiğim özetle mi yetindiniz” diye soracağım. Çünkü Eşki’nin metninde Grizu’nun okunduğu çok bariz olsa da Filizler’in yazdığı bölümdeki sunumdan, romanın okunduğu izlenimi edinmek o denli kolay olmuyor. Okunmuşsa bunu metne yansıtmada başarılı olunamamış. Kaldı ki her halükarda Filizler’in Grizu’yu bir kez daha okumasını önermekten başka bir söz söylemek istemiyorum.

İki arkadaşın da, romanı belli bir siyasi önyargıyla okuduğu iddiasındayım. Yazdıklarının içeriği, kullandıkları karmaşık terminoloji yığını ve öfkeli üslup, okurken de düşüncelerini yazıya geçirirken de acele ettikleri gibi bir izlenim veriyor. Keşke sakin bir kafayla hareket edilip biraz daha üzerinde düşünülseydi. İşte o zaman ilk akla gelen terim olan postmodernizm terimi, Grizu romanının üzerine etiketlenmezdi. Grizu’nun modern bir roman bile olmayıp tersine klasik bir roman olduğunu fark ederdi sevgili Fuat. Dolayısıyla karşılaştırmayı da tarihteki klasik romanlarla yapmayı düşünürdü. Yani Grizu’nun karşılaştırılacağı romancılar Çernişevski, Tolstoy, Balzac, Zola, Gorki, Şolohov ve Sabahattin Ali gibi romancılar olabilir. Savaş ve Barış, Jerminal, İnce Memed…

Karşılaştırma yaparken ilgisiz olguları veya sanat eserlerini birbiriyle karşılaştırma yanlışına düşen Filizler, bu yöntemin kendisinin zaten postmodern olduğunun da farkında değil galiba. Kitap adının uzunluğu, yazım yanlışları, fikirlerin isabetsizliği, kural tanımazlık, bir araya gelmez pek çok terim ve konunun bir arada sergilenerek hazırlanan bu kitabın kendisi zaten postmodern bir eser haline gelmiş durumda. Neyse ki ben “postmodernizm ne söylerse yanlış söyler” diyen ekolden değilim. Bu yüzden “Filizler ve Eşki’nin tüm yazdıkları yanlıştır” da demiyorum. Romanla doğrudan ilgili değilse de pek çok konuda entelektüel bilgiler veriliyor kitapta. Bunların romanla dolaylı ilişkileri de kurulabilir. Eşki’nin işaret ettiği kimi yerler Grizu’nun kavranmasında yeni ufuklar da açabilir. Aşk ve cinsellik meselesinde isabetli yaklaşımları olmuş.

Keza Filizler de farkında olmadan etkisinde kaldığı postmodern düşünceyi aşan özellikler sergiliyor. Biriktirdiği yaşam deneyimini ve entelektüel hazineyi ne yazık ki yerli yerinde kullanamıyor. Postmodernizmde olduğu gibi bölük pörçük ortaya koyuyor. Sanattaki dil sorunu ile felsefedeki dil sorununu da birbirine karıştırdığını belirtmeliyim. Estetik metinlerin temel aracının dil olduğu üzerinde belli ki düşünülmemiş. Bu konuda düşünülmüş olunsaydı, Nazım Hikmet’ten sonra, günümüzde de dili en yetkin ve yaratıcı tarzda kullanan kişinin Muzaffer Oruçoğlu olduğu anlaşılırdı. Filizler de Ali de romanda Kemalizmle hesaplaşma yok, roman kahramanı Bayram’ın arkasında kitle yok, Zehra’nın nedensellikleri, kadın isyanları yok… yok… yok… demeye getiriyorlar. İşte dağınık kafa, eleştiriyi sulandıran, sığlaştıran postmodern kafa buna denir. Romanları ezbere bilenlerden birisi olarak söylüyorum: Tüm yok denilenler, herhangi bir tarihi işçi romanının gerektirdiği oranda Grizu’da var… var… var…

Yazarların durdukları yer ve önyargıları yanlış olunca vardıkları nokta da gerçekleri yansıtmıyor. Bu açıdan sözünü ettiğim “eleştiri” kitabının yazarları bir halk fıkrasındaki Temel’in durumunu anımsatıyor bana. Temel otomobiliyle, trafiğin “soldan” aktığı İngiltere’de ana yola çıkar ama aracı sağdan sürünce İngiliz trafik polisi hoparlörden anons eder ve Temel’in aracını kastederek “bir araç ters yolda” uyarısını yapar. Anonsu duyan Temel soldan akmakta olan araçlara bakar ve “ne biri tüm araçlar terse yolda” der.

Fuat Filizler ve Ali Eşki’ye, Muzaffer Oruçoğlu’nun on dördü roman olmak üzere otuzun üzerindeki eserini ve yüzlerce resim tablosunu inceleyerek yazdığım Epistemolojik Kopuş adlı kitabımı, “yalnızca” Grizu’yu okuyarak “çözdükleri” ve “çökerttikleri” için bir kez daha teşekkür etmek isterim…