Yabancılaşma Eğitimle Başlar:

AĞAÇ YAŞ İKEN EĞİLİR

Mehmet Akkaya

Halkın güzel ve yaratıcı icatları, ilginç ve pek çok bilim adamını kıskandıran keşifleri vardır. “Ağaç yaş iken eğilir” sözü de bu icatlardan birisidir. Eğitim kavramı da buradaki “eğmek” anlayışından gelmektedir. Yani eğitilen kişiyi eğip bükerek “hizaya” getirmek gibi bir mana taşıyor. Sınıf gerçeğiyle ilgisi açıktır eğitim konusunun. Çünkü eğip büken sermayenin kendisi olurken eğilip bükülen de emekçi sınıflardan başkası değildir. Gramsci ve Althusser gibi düşünürlerin, eğitimi ideolojik bir aygıt olarak görmeleri boşuna olmamıştır. Bu aygıtı, aygıtın bileşenlerini ve onun işleyiş tarzını yansıtan bazı görüşleri, katıldığım bir “veli toplantısı”ndan hareketle kısaca da olsa betimlemek istiyorum.

Ortaokul öğrencisi Doğan Çetin’in velisi olarak katıldığım veliler toplantısında, öğrencilere çeşitli dallarda madalyalar verilmesi, veliler dışında pek çok kamu görevlisinin ve politik aktörlerin yer alması ilk hatırlatılması gereken mesele olsa gerek. Nispeten geniş bir salonda bir aradayız, 250 öğrenci varsa bir o kadar da veli var. Ön koltuklara ise kaymakam, belediye başkanı, hükümetin görevlileri, sermaye partisinin ilçe yöneticileri konumlanmış. Her birinin elinde bir konuşma metni. Yarım saat süreceğini düşünerek katıldığım toplantının gün boyu sürdüğü bu manzaradan sanırım anlaşılmıştır. Öğretmenden veliye, okul müdüründen kaymakama hemen herkes “ağacı yaş iken eğip hizaya getirme”nin derdinde. Eğitimin kökeni çok eski. Eğip bükme, toplumu hizaya getirme açısından Akademi’yı kuran Platon’u, Liseyi (Likeyum) inşa eden Aristoteles’i de mutlaka anmak gerekir. Bu filozoflar sermaye-emek çatışmasının henüz çok yoğun yaşanmadığı, eğitimin piyasa için bir unsur haline gelmediği Antik dönemde etkili oldular. Yine de konumuz açısından tümüyle masum oldukları da söylenemez.

Eğitimin toplu halde, kolektif bir biçimde verilmesi gerektiğini eski filozofların keşfettiğini düşünmek yanlış olmaz. Bu ortamlar görünürde öğrencileri eşitlese de gerçekte sınıf ilişkilerini hatta sınıf mücadelesini bir ölçüde yansıtan mekanlardır. Dolayısıyla bu veli toplantısı bağlamında izlenenlerin de pek berrakça gösterdiği gibi eğitim, ideoloji dışında ele alınacak bir kurum değildir. Sermayeyi temsil etme, öğrenciyi bu istikamette eğitme noktasında salonda bir konsensus olsa da, sekülerizm ile teoloji arasındaki gerginlikten bu konsensusun zaman zaman bozulduğunu anlamak da zor olmuyor. Açık konuşmak gerekirse Muhammed ile Mustafa Kemal arasında bir denge tutturulmaya çalışılıyor. Türk-İslam sentezi de denilebilir buna. Kürsüye çıkan bir görevli, Mustafa Kemal vurgusunda dozu biraz aşarsa peşinden çıkan konuşmacı, onu Ramazan ayının mübarek sunumuyla dengelemeye çalışıyor. Eğer türbanlı bir kadın kürsüde fazla görülüp de dinsel bir hava yansıtırsa, derhal müzik ya da beden eğitimi öğretmenine bir rol veriliyor ve “eşit, demokratik” bir anlayışın hakim olduğu başta öğrencilere ve peşinden de biz velilere –gözümüze sokarcasına- gösteriliyor.

Çocuklar nasıl bakıyor olup bitene? Alacağı ödülün anons edilmesini bekliyor öncelikle. Kürsüden gelen “iç ve dış düşmanlar” ibaresinin vurgulu tarzda kulağına yansımasının öğrencide nasıl bir etki bıraktığını anlamak her zaman kolay değil. Doğan’a, konuşanın kim olduğunu soruyorum. “Fizik öğretmeni” diyor. Derslerde de “iç ve dış düşmanları” mı anlatıyor soruma karşılık Doğan susuyor. Sonra “bunlar dinci” diyor. “Milliyetçi olmasın” diyorum. Doğan öğretmenleri ikiye ayırmış, iyi ders anlatanlar solcu, kötü ders anlatanlar sağcı. Elbette her halükarda eğilip bükülüp sermayeye nitelikli insan gücü olarak yetiştirildiğinden habersiz Doğan. Salonda herkesi eşitleyen ifadeler kullanılıyor sıklıkla. “Biz bir aileyiz” sözleri perdeden sürekli yansıtılıyor. Aynı olmadığımız halde herkesi aynı gösteren ideolojik bir buluş belli ki. “Biz” derken bizi, aynı olmadığımız sınıfsal kategorilerle benzer düzeye koyarak yabancılaşmanın da -çocukluk yıllarında- tohumunu atmış oluyor eğitim sistemi. Böylesi bir koşullanmışlık içinde geleceğe yönelen öğrencinin, üretim süreçleri içinde yabancılaşmayı derinleştirmesi zor olmayacaktır.

Üst üste üç konuşmacı dinimize, peygamberimize ve içinde olduğumuz mübarek oruç günlerine dikkat çekince peşinden gelen konuşmacı İstiklal Marşı ve milli değerlerden söz etme gereği duyuyor. Demek ki toplantıyı açarken yapılan şehitlere saygı ve hep bir ağızdan söylenen İstiklal Marşı çubuğun milliyetçiliğe fazla evrilmesine neden olmuş. Dine vurguyla bu neden ortadan kaldırılmış ve denge sağlanmış oluyor. Müdür “okulumuz bir marka olmuştur” diyor. Bir işadamı/kapitalist gibi konuştuğunun belki de farkında değil. Okulun tek tek sponsorları takdim ediliyor. Sermayenin her kavramı, alışkanlığı, ihtiyaçları çocuklara etraflıca verilmeye çalışılıyor. Sanki veli toplantısında değil de bir sermaye partisinin adaylarının tanıtıldığı bir parti toplantısındayız.

Salona ve sunumlara “sınıfsız, imtiyazsız toplum yarattık” anlayışının hakim olduğunu sanırım söylememe gerek yok. 250 öğrencinin tamamına yakınına ödül verilmesi de ilginç. Doğan’ın dediğine göre sınıfta kalan da yokmuş. Aynı salonda da yan yana oturduğumuza göre hepimiz kardeşiz, hepimiz eşitiz! Oysa öğrenciler farklı sınıfsal özelliklere sahip, ayrıca kimisi Türk kimisi Kürt. Kadının adı yok denilmişti, salona bakılırsa Kürt’ün de adı yok. Tersine Türk dışındaki halklara dolaylı olarak “iç ve dış düşman” ifadeleriyle tehdit var. Konuşmalara sahte bir barış dili sinmiş olsa da asıl olarak savaş dili hakim. Bu açıdan İstiklal Marşı’nı tekrar anmak gerekir. Ordu mensuplarına, kışlalarda komutan ve askerlere okutulması gerekirken eğitim kurumlarında okutuluyor. Sermaye düzeninde ordu teşkilatı ne türden bir işlev görüyorsa okul da aynı işlevi görüyor denilebilir. Bu yüzden ilkine fiziksel baskı aygıtı denilirken eğitim kurumuna ideolojik baskı aygıtı deniliyor.

Sahneye kız öğrencilerden oluşan 40-50 kişilik bir dans topluluğu çıkınca, bu tablo insanın ortaokul yıllarına dönmesine neden oluyor. Bizim kız arkadaşlara on dokuz mayıs törenlerinde kısa etek giydirilirdi. Bazen kırmızı bazen siyah bazen de beyaz olurdu diye hatırlıyorum. Önemli bir fark mıdır, bilemiyorum, şimdi siyah tayt giydirmişler. Dansa eşlik eden müziğin de modern karakterde olduğunu anlamak zor değil. Yani ilahi türünden dinsel müzik yoktur salonda. Daha doğrusu benim çıkardığım sonuç görünürde dinci ve milliyetçi/ulusalcı bir atmosfer var; gerçekte ise her şey sermayenin doğasına, taleplerine, yasalarına ve beklentilerine uygun. Aynı sermaye bu sözde veli toplantısında çocukları kendine benzetmek üzere gayret ediyor anlaşılan: Kapitalizm kendi suretinde insan ve toplum yaratır. Böylece sermaye, eğitimin sınırlarını salon toplantılarına kadar genişletmiş oluyor. Öğrenci, her sahneye çıkanı, büyüklerin alkışladığı gibi alkışlıyor, bu yönetici ve sermayenin payandası olan unsurları meşrulaştırıyor. Öğrenci, ömür boyu bu sermayeyi ve onun payandalarını alkışlamak durumunda kalacak belki de.

17. ve 18. yüzyıl filozof ve düşünürleri, bilhassa adı Aydınlanmacıya ve özgürlükçülük anlamında liberale çıkmış pek çok düşün insanı, eğitimin temel ve zorunlu olmasını savunurken daha da önemlisi parasız olmasını savunurken halkın ve emekçilerin kaşına gözüne çok mu meraklı idiler? Halkın ve emekçilerin aydınlanması, kendi iktidarları için bir tehlike anlamına gelmez miydi? Gelirdi elbette. Buna rağmen neden toplumun aydınlanması savunuldu? Kolay yanıtlanır sorular değil bunlar. Kaldı ki aydınlanmanın kriteri nedir? Örneğin şu sahnedeki kimya öğretmeni aydınlanmış mı sayılıyor? Şu koroyu yöneten müzik öğretmeni, kültür kolunda ödül alan öğrencilerin madalyasını çocukların boyunlarına takan eğitimci, kelimenin gerçek anlamında eğitimli ve eğitimci mi sayılıyor? Kürsüde fotoğrafçıya poz veren kaymakam, okul müdürü, okul aile birliği başkanı hanımefendi, kadınlı erkekli modern kıyafetli şu öğretmenler, türbanlı biyoloji öğretmeni aydınlanmış mı oluyor? Bu sorulara “evet” demek kolay değil.

Veli toplantısında “bilim, kültür dalları”nda ödüller verilirken pek çok düşünür, sanat adamı, filozof ve bilim insanı da anıldı. Bu adların yanına çok sayıda dinci ve milliyetçi kimliğiyle tanınıp bilinen yerel unsur da eklenmiş. Böylece evrensel değerlerin –dinci, milliyetçi- yerel değerler içinde eritildiğini izlemek zor olmuyor. Sinevizyonda görüntüleri sunulan okulun, kendi okulları olduğunu belki de çok sayıda öğrenci bilmiyor. Etkinlik yığını, öğrenciye göz açtırmayacak kadar yoğun. Okul bahçesinde toplu, sıralı yürüyüş yapan çocuklar görülüyor perdede. Toplu olarak asker selamı veriyorlar ki, Doğan’ın söylediğine göre bunlar anaokulu öğrencileri. Daha da ilginci, kız çocukları. Salonda ise öyle bir hava görülmüyor. Öğrenciler en çok toplu şarkı ve türkü söylerken sahneye odaklanıyor, belki de okuldan birkaç aylığına da olsa kurtulmanın keyfini yaşıyorlar. Gerçi aynı keyfi pek çok öğretmenin yüzündeki tavırlara bakarak da söyleyebiliriz.

Çocuklar, büyük oranda kendi dünyalarında. “Ergenlik bakışı”yla birbirini süzen kız-erkek öğrencilerin ruh haline dinamizm hakim olsa da, dediğim gibi onlar daha çok işin eğlence yönündeler. Okul birincisinin ödülü alması anons edildiğinde “tuvalete” gittiğini öğreniyoruz ki, bu da öğrencinin doğası konusunda bize bir bilgi veriyor. Tabii biliyoruz ki o doğa gün be gün eğitim adı verilen uygulamayla bozulacak. Bu bozulmaya, müdahale edilmezse, lisede alınanlar da eklenecek. Dahası var. Üniversitede bozulma devam edecek, yapılabilirse yüksek lisansta, doktora yıllarında da eksik olmayacak. Bunun üzerine çok sayıda sosyal bilimci, filozof, düşünür çıkacak ve “insan doğası neden böyle” diye sorular soracak, saldırganlığın, seri katilliğin, sömürü hırsının kaynağını araştıracak. Egemen düşünce, suçluyu çoğu zaman insanın doğasında bulacak… Pek çok düşün adamı yanında manipüle edilmiş halk yığınları da buna inanabilecek…