BİR SEÇİM SÜRECİNE DAHA GİRDİK:

BAKIRKÖY HALK MEYDANI’NDA MİTİNG

Mehmet Akkaya

Hafta sonu (17 Haziran 2018) Bakırköy Halk Meydanı’nda düzenlenen Bakırköy Mitingi’ndeydik. Yapacağım bir değerlendirme yazısı için epeyce bir gözlem yapma imkanı doğdu. Genç, kitlesel ve dinamik bir katılımın olduğu programda, muhalefet güçlerinin haklılıkları, kendine güvenleri, destek ve dayanışma ruhu içinde olduklarını kitlenin duygu durumlarından, düşünüş ve davranış biçimlerinden çıkarmak zor değildi. Miting, bileşenleriyle birlikte HDP ve onu destekleyen işçi, emekçi, aydın, kadın ve öğrenciler tarafından organize edilmişti. Parti’nin adından anlaşılacağı üzere miting bileşenlerini bir “ittifak hareketi” olarak görmek de yanlış olmaz. Sol ve devrimci basında, özellikle de sosyal medyada detayları da verilen bu mitingin verilerini dikkate alarak seçim sürecine yönelik görüşlerimden bazı kesitler paylaşmak istiyorum.

Avusturya Sosyal Demokrat İşçi Partisi, altı ulusal ve toplumsal kümenin partisi/ittifakı olarak kurulmuştu. HDP deyince ilk olarak aklıma bu parti gelir. Marksist siyasal tarihte “Küçük enternasyonal” olarak tanınan bu parti parlamentoda grup oluşturacak denli devrimci ve kitlesel bir çıkış yapabilmişti. Ne var ki enternasyonal politikalarını sonuna kadar sürdüremedi. HDP’nin bu politikaları sürdüreceğini bir yandan görüyor ve bir yandan da bu politikaları genişleterek ve geliştirerek ilerleteceğine inanmak istiyorum. Avusturya Partisi ve benzeri Marksist partilerin tarihi de gösteriyor ki, emekçi sınıflar ve onlar adına mücadele yürüttüğünü ileri süren komünist partiler, seçimlere duyarsız olmuyor. Hatta “genel oy hakkı”nın alınmasını, büyük bir kazanım olarak gören pek çok kaynak da bulunuyor. Bununla birlikte parlamento’yu Lenin misali “ahır” olarak değerlendirenler ve emekçi sınıflar aleyhine işlev gördüğünü söyleyenler de –haklı olarak- vardır.

200 yıldır insanlığın, özellikle de emekçilerin büyük umutlar bağladığı parlamenter sistem ve demokrasinin olmazsa olmazı varsayılan seçimlerle biz de, 24 Haziran 2018’de bir kez daha yüzyüze geliyoruz. Türkiye’de son on yıl içinde başta emekçi sınıflar olmak üzere aydınların, gençlerin, kadınların, ezilen ulus ve inanç gruplarının seçimlere yönelik ilgisinin arttığı görülüyor. Seçimlere bu şekilde ilginin artmasında, sol kesimleri de kucaklayacak bir boyut kazanmasında kuşkusuz ki Kürt hareketinin yürüttüğü mücadele en büyük rolü oynamıştır/oynamaktadır. Anlaşılan o ki, Kürt ulusal hareketinin her geçen gün “milli talepler”le birlikte emekçi sınıfların ve bilcümle mağdurların taleplerini de savunuyor oluşu, bunda başat faktördür. Bu yüzden de toplumun büyük değilse bile en dinamik kesimleri, adına HDP denilen siyasal oluşum çevresinde kümelenmiş durumda.

Dünya Ekonomik Krizi’nin Belirleyiciliği:

HDP Nasıl Bir Varlık Gösterecek?

Gerek Türk egemen sınıfları ve gerekse hizmet ettikleri emperyalist odaklar yanında ülkemizde büyük sermayeye ve onun düzenine karşı konumlanmış geniş kitleler ve ayrıca dünyanın pek çok coğrafyasındaki sol akım ve anlayışlar, ezilen halklar, komünistler de ülkemizdeki seçimle yakından ilgileniyor. Tüm bu ilgilerin ise tek nedeni bulunuyor: HDP nasıl bir varlık gösterecek, hangi saldırılara maruz kalacak, ne tür tezgahlarla engellenmeye çalışılacak, kendini ne düzeyde büyütecek, aldığı desteğin niceliksel ve niteliksel olarak boyutu ne olacak, bu boyutlar yakın ve uzun erimde ne türden sonuçlar doğuracak, doğurduğu sonuçlar Türkiye ve Ortadoğu’daki yönetimlere ne oranda etki edecek ve hangi hareketlerin itici gücüne dönüşecektir?

Dost ve düşman güçlerin soruları elbette ki yukarıda anılanlarla sınırlı değil. TİP deneyimini saymazsak Türkiye ve Kürdistan halklarının HDP ile ilk defa devrimci-demokratik bir kitle partisine kavuşmuş olduğu anlaşılıyor. Üstelik bu partinin, aktüel ve potansiyel açıdan değerlendirildiğinde TİP ile kıyaslanmayacak kadar güçlü olduğuna da kuşku yoktur. Gelişme seyri açısından olsun, geçirdiği değişim dönüşüm açısından olsun zengin bir tecrübenin ürünü olması açısından da topluma güven veren bir pozisyonda bulunuyor. Bir mücadele geleneğinin üzerine oturan bu oluşum, son yıllarda da adına Türkiye Sol Hareketi denilen kesimin neredeyse yüzde yüzüne yakın bir kesimiyle de eylem birliği oluşturuyor, ittifaklar yapıyor. Sendika ve kitle dernekleri gibi alanlarda emekçilerle ve sol hareketlerle ortak hareket ediyor, hatta onları harekete geçirmede motor güç rolünü oynuyor. Bileşenleriyle birlikte düşünüldüğünde HDP’nin ülkemizin en radikal ve en büyük sol hareketi olduğunu söylemek olasıdır. Bu hareket dışına düşmüş sol ve muhalif hareketlerin varlık koşullarının ise her geçen gün eridiği anlaşılıyor. Şu andaki seçim sürecine, aday bileşenlerine ve “geniş cephe siyaseti”ne bakılırsa bir önceki seçimde mesafeli duran kimi grupların da hareketle ittifak halinde olduğu görülüyor. Bu ilginin önümüzdeki zaman dilimlerinde de devam edeceğini ileri sürebiliriz. Kendilerini devrimci, sosyalist veya komünist olarak tanımlayan ülkemizin köklü, güçlü ve prestijli dergi çevresi, örgüt ve partileri, burada ileri sürülenleri kanaatimce önceden görmüş ve buna göre pozisyon almıştır, almaktadır.

HDP’nin, Kürt mücadelesi yanında, sol hareketin kazanımlarını ve 2013’te Haziran Ayaklanması’nın rüzgarını da arkasına alması, yüze yakın parlamenterle meclise girmesi, emperyalizmi ve yereldeki iktidar odaklarını büyük bir telaşa düşürmüştür. Hareketin bu yükselişini, sermayedeki telaş ve korkuyu 7 Haziran 2015 seçim sonuçları kanıtlar niteliktedir. Herkesin bildiği gibi bunu kendisine yediremeyen büyük sermaye, halk hareketindeki bu yükselişin sonunun düzen değişikliğine kadar gideceğini görmekte gecikmedi. Neticede laikleriyle, dincisiyle, ordusuyla, TÜSİAD ve MÜSİAD’ıyla, elbette ki Avrupası ve Amerikası’yla sonuçları geçersiz sayıp yeniden, sermayenin işbaşına ve “tek başına” gelmesi için seçimler yapıldı. Emperyalizmin, iç denge ve çatışmalarına bağlı olarak, bu türden karşı devrimci eğilimlerini bu seçimde de gösterebileceğini göz ardı etmek saflık olur. Sermayenin bu ittifakının, son yıllarda çokça dillendirilen Dünya Ekonomik Krizi ile yakından ilgisi olduğu açıktır. Dolayısıyla Türk egemen sınıflarının 7 Haziran deneyiminden sonra yaptıkları 1 Kasım seçimlerinde ve Referandumda seçimler yapılsa, oylar sandıklara atılsa bile hatta sayılsa bile “Seçim Kurulu”nun, sandıklardan çıkan oylara sadık kaldığı kuşkuludur. Bunun yerine sermaye blokunun aralarındaki çatışmaya bir an için son vererek halk muhalefetini (HDP) geriletmek üzere “Seçim Kurulu”na, kendi çıkarlarına uygun sonuçları adeta “yazdırttıkları” ihtimali çok kuvvetlidir.

Oylar Demokratik Bir Biçimde Sayılırsa

HDP Yüzde On Beş Bandını Aşacaktır

Halk arasında konuşulan “oylar çalınmasın” gibisinden bir durum değil söz konusu olan. Sahte kullanılmış yüz, bin veya on bin oydan söz etmiyorum. Daha merkezi düzeyde yapılmış, yapılabilecek bir hileden, uluslar arası boyutları da olan siyasal operasyondan söz ediyorum. Kaldı ki yerel seçimlerde Ankara, İstanbul gibi belediyelerin muhalefetteki başkan adayları kendileri kazandıklarını söylemelerine karşın belediyeler, hükümet partisine bırakılmış, “Seçim Kurulu”na yapılan itirazlardan da bir sonuç çıkmamıştı. Referandumdaki veriler de ilginçti. İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Antalya ve Kürt illerinde “hayır” önde olmasına rağmen sonuç “kıl payı” bir farkla da olsa “evet” çıkmıştı. Muhalefetin tümü “hayır” diyor, inanç grupları “hayır” diyor, Kürtler, Aleviler “hayır” diyor, solcular, aydınlar, gençler, kadınlar “hayır” diyor, büyük kentler, Kürt illeri “hayır” diyor, cemaatin tabanı “hayır” diyor, ordunun yarısı “hayır” diyor ama sonuç “kıl payı”yla evet oluyor. Şu anda da görünen o ki hükümet partisi yine benzer kesimlerden destek ve ilgi göreceğine göre alacağı oy oranının en üst sınırı yüz üzerinden kırktır. Halen ellinin üzerinde oy alacaklarına inandıklarına göre insan, “bir bildikleri mi var acaba?” sorusunu sormadan edemiyor. Demem o ki, oylar sayılacak ve seçim kurulu da buna sadık kalacaksa hükümet partisinin yüz üzerinden elliyi bulma olasılığı katiyyen yoktur.

Gözler HDP üzerinde olduğuna, her türden politika, yasal düzenlemeler onun konumuna göre belirlendiğine göre seçimlere ilişkin değerlendirmeyi de asıl olarak onun üzerinden yapmak gerekir. Görünen o ki “olağan bir seçim gerçekleşirse” oylarını artıracak bir partidir HDP. Sosyal ve siyasal gözlem ve tarihsel tecrübe gösteriyor ki, yüz üzerinden 15 bandını aşacaktır. Yüzün üzerinde milletvekili ile parlamentoda olacağını gösteren pek çok veri bulunmaktadır. Egemen sınıfların müdahale etmesi durumunda ise iki ihtimal var: HDP’ye, ya on civarında oy yazılıp meclise güçsüz de olsa girmesi uygun bulunacaktır. En kötü senaryo ise dokuz civarında oy yazılarak parlamentodan atılacaktır. Sermayenin şu anda iki etkili ittifak bloku bulunuyor, bunlar arasındaki çatışmaya ve gerilime bakılırsa yani danışıklı dövüş değilse oylar “demokratik” bir biçimde sayılacak demektir. Böylesi koşullarda da HDP Türkiye ve dünya halklarının gündemine bir kez daha gelecek biçimde yüksel bir performans gösterecektir. Hükümet blokunun etki alanına, yöneldiği sosyal gruplara bakıldığında 7 Haziran’daki kırklık oyu bile alması mümkün görünmüyor.

Seçimlerle Devrim Yapılır mı?

Şili ve Salvador Allende Örneği

Demek ki emperyalizmin ve yerli büyük sermayenin sistematik bir operasyonu olmadıkça, 24 Haziran’dan sonra siyasal, ekonomik ve sosyal dengeler değişecektir. Değişim kitlelere yepyeni değerler kazandırmaz elbette. İşçi sınıfına ve ezilen halklara da söz, karar, yetki ve iktidar hakkı vermeyecektir kuşkusuz. Solun tarihinde ilk kez, 1971’de Şili’de seçim sonuçlarıyla ortaya çıkan sosyalist yönetim kanla bastırılarak yenilgiye uğratılmıştır. Şüphesiz eskiden “Şili’de böyle olduysa şimdi ülkemizde de böyle olur” demek pesimist bir yaklaşım olur ve dolayısıyla yanlıştır. Bu yüzden somut şartların somut tahlilini yapmaktan söz edilmiştir. Somut şartlar HDP adaylarının desteklenmesinin, sınıf mücadelesine büyük bir katkı yapacağını göstermektedir. Halkların umudu haline gelen bu partinin mümkün olduğunca yüksek oy alması önemlidir. Çünkü emekçi kesimlerde, başta Kürt halkı olmak üzere ezilen toplumsal gruplarda işsizlerde, OHAL mağdurlarında bir moral birikmesine yol açacak ve bu moralle sermayeye karşı mücadelenin yeni mevziler kazanması kolaylaşacaktır.

Küçük Enternasyonal’e, S. Allende’nin kumanda ettiği Şili Sosyalist Partisi (Halk Cephesi) ve Türkiye İşçi Partisi’ne benzettiğim HDP’in en önemli özelliği, Kürt ulusunun ekonomik ve kültürel talepleri için yola çıkan bir organizasyonun sosyalist demesek bile ona yakın bir konuma ve çizgiye yükselmiş olmasıdır. Diğerlerinden artısı da uzun bir tarihsel arkaplana sahip olmasında görülmelidir. Anılan hiçbir oluşum Halkların Demokratik Partisi kadar uzun ömürlü olmadı. Bu özellik, 24 Haziran seçimleri için de son derece önemlidir. Çünkü kurulduğundan ve yürümeye başladığından beri her dönem kitleselleşmesini artırmış bir gelenek olmuştur. Yüzde birlerden, üçlere, beşlere yükselmiş. Bunu yediler, dokuzlar izlemiştir. Nihayetinde yüz üzerinden 13’ü de aştığı dost düşman herkesin gözlemlediği sonuç olmuştur. Fizik bilimlerinde “bir değer yükselişteyse yükselişini sürdürür, düşüşteyse düşüşünü sürdürür” biçiminde bir kural vardır. Buna göre bu kuralı mutlaklaştırmadan diyebiliriz ki HDP, bileşenleri ve geleneği ile birlikte, kırk yıldır geometrik biçimde değilse de neredeyse aritmetik bir biçimde yükselişini sürdürdüğüne göre bu yükseliş trendi 24 Haziran’da da devam edecektir. Sosyal ve siyasal gelişmeler de, bu kuralı somut veriler üzerinden doğrulayan özelliklere sahiptir. Bu verilerin kesinliğinden kuşku duysak bile şu kadarı açıktır ki, egemen sınıflarca bir operasyon olmadıkça HDP oylarının 13’ün altına düşme ihtimali bulunmuyor.

HDP, Yeni Bir Gerçeklik ve Yeni Olanaklar:

Boykot Neden Gereksiz ve Geçersizdir?

Yükseliş trendinde olan bir oluşumun, yanlışlar yapma, eksikler bırakma, hatalı taktik ve hatta stratejiler geliştirme olasılığı, büyümesine paralel olarak artar. Bu durum kişisel yaşam, entelektüel çalışmalar ve düşünce tartışmaları için de geçerlidir. Hata ve zaafların en çok varlık gösterdiği alanlar sosyal, siyasal, kültürel ve kişisel gelişmelerin olduğu alanlardır. O yüzden Başkan Mao’nun “yalnızca ölüler hata yapmıyor” demesi önemlidir. Bir başka düşünürün de “yanlış yapmak istemiyorsak gelişmek de istemiyoruz demektir” biçiminde bir açıklamada bulunduğu söylenir. HDP de dahil olmak üzere hiçbir kişi, otorite, oluşum, tez ve teori eleştirilmez değildir. Bu hareketteki –varsa- hata, zaaf, yanlış ve eksikleri bahane ederek uzağında durmak hele karşısında durmak, sorgulanması gereken bir düşünüş tarzıdır. Teorik ve programatik düzeyde sosyalizmin neresinde durduğunu sorgulamak, teknik ve tüzüksel özellikleriyle nasıl bir anlayış ortaya koyduğunu, örneğin önseçim uygulamasını neden yapmadığını eleştiri masasına yatırmak yanlış değildir. Yanlış olan ise bu hatalı ve eksik durumları istismar ederek harekete karşı mesafeli durmak ve onun prestijini sarsan davranışlarda bulunmaktır. Facebook sayfalarında rastlanan “seçimleri boykot” edelim tavrı bu istismara girer mi, bunu okurun/sizlerin takdirinize bırakıyorum.

Parlamento, seçimler ve boykot meselesine ilişkin her koşulda geçerli olan bir “reçete” Marx ve Lenin de dahil olmak üzere hiçbir sol liderde bulunmuyor. Bu konudaki tavrın konjoktürel duruma, somut verilere göre değiştiği anlaşılıyor. Mesela Lenin’in bir dönem seçimleri boykot ettiği biliniyor. Ama aynı Lenin’in, bir başka süreçte de boykotun yanlış olduğunu söylediği, seçimlere iştirak ettiği de biliniyor. 1905-1907 tarihleri arsında üç seçim oluyor ve katıldıkları seçimlerde Bolşevikler 60-70 üyeyle parlamentoya da giriyorlar. Kaldı ki Lenin veya Mao gibi tecrübeli liderlerin/önderlerin kendi dönemlerinde ve kendi ülkelerinde söyleyip uyguladıklarını “biz de bugün Türkiye’de onların yolundan ‘sapmadan’ uygulamalıyız” da denilemez. Yine de seçimden önce boykot kavramının, sol ve entelektüel çevrelerin gündemine gelmesi olumludur. Çünkü pek çok bakımdan “zihin jimnastiği” yapılmasına yararı olmuştur.

Bilgilerimizin tazelenmesinde ve canlı tutulmasında da işlev görmüştür boykot tartışmaları. Pratikte, emekçilerin gündeminde, sandığa yansıma açısından ise bir karşılığının/etkisinin olmayacağını söylemeye bile gerek yoktur. Bu türden anlayışların çıkmazı, sanırım HDP gerçeğini, bunun yeni bir fenomen olduğunu analiz edememekten kaynaklanmaktadır. Sosyal olgular ve olaylar, doğru analiz edilemeyince doğrulara dair alınan kararlar, izlenen politik çizgiler de doğru olamıyor, gerçeğe tekabül etmiyor. Tek nedeni grup zihniyeti, bu zihniyete bağlı olarak ortaya çıkan yanlışta ısrar, aklın yerine duyguların hakim olması, boykot da dahil olmak üzere, yanlış strateji ve taktikler, öncünün, ilerleyen zaman diliminde kitlelerle bağ kurmasını zorlaştırır. Bu yüzden boykotun bugünkü koşullarda gereksiz ve geçersiz olduğunu anlamak zor değildir. Boykotun arkasında duranlar, HDP ile ortaya çıkan yeni gerçeklikleri ve mücadele olanaklarını görmüyor. Eski olgulara göre yargıda bulunmak istiyor. Felsefi ve kavramsal açıdan düşünülürse önceki değerlere ilişkin teori ve tezleri, yeni olay ve olgulara dikte etmenin adıdır bu.

Devrimci-Demokratik İttifakın Önerisi:

“Bir Oy HDP’ye, Bir Oy Demirtaş’a”

İçinden geçtiğimiz süreçte HDP’nin giderek bir sol anlayış içinde kitleselleşerek tek ve en büyük muhalefet odağı olduğunun görülmemesi, HDP’nin “düzen yanlısı”, “reformist” bir oluşum olarak betimlenmesinde merkezi bir rol oynuyor. Hatta kim ne derse desin, bu negatif betimleme, sol hareket içine sızmış olan Kemalizm’in etkilerinin de halen temizlenmediğinin bir göstergesi durumundadır. Bu açıdan bakıldığında, sol cenahtan yapılan HDP eleştirisine ve karşıtlığına milliyetçiliğin dışavurumu bile diyebiliriz. Baş tarafta adını andığım “Küçük Enternasyonal” başta olmak üzere pek çok sol örgüt, parti, birlik ve ittifakın, milliyetçilik nedeniyle dağıldığını anımsatmak isterim. Boykotu savunan anlayışlar da, seçime iştirak eden kesimlerin de öncelikli tabanı HDP içinde ve çeperinde kümelenmiş kitlelerdir. Üstelik bunların sayısı an itibariyle 5 ile 10 milyon arasındadır. 18 yaş altı kesimleri de eklersek bu sayı daha da yükselmektedir. Toplumun en duyarlı, gelişmeye ve organize olmaya en açık kesimidir bunlar. Boykotcuların, harekete geçirmek ve yönlendirmek istedikleri bu kesime, seçim sonunda hangi yüzle gideceklerini şimdiden düşünmeleri gerekmez mi? Gittiklerinde nasıl bir tepkiyle karşılaşacaklarını kendilerine neden sormuyorlar? Hatta şu anda bunun sınamasını neden yapmıyorlar? Milyonlarca insanın “doğru” dediğine, “yanlış” demek hiç mi kuşku oluşturmuyor?

Burada kastettiğim mantık, “kitleler doğru diyorsa doğrudur” mantığı gibi “halk kuyrukçuluğu” anlamına gelecek bir düşünce değil. Halkın da engin gözlemlerinin olduğu, tarihi tecrübelerden yararlandığı, öncüye oranla pek çok kez gerçekleri daha hızlı ve etkili bir şekilde gördüğü ve doğru, sağduyulu, makul sonuçlar çıkardığı da bir gerçektir. Kaldı ki öncünün elinde; halkın, emekçi sınıfların tarihsel tecrübelerinden, toplumsal analizlerinden, onun insan ve toplum bilgisinden daha fazlası bulunmuyor. Bu yüzden “halk yanılıyor ben aydınlatacağım” anlamına gelen burjuva aydınlanmasının etkilerinden de bir an evvel kurtulmak gerekiyor. Altmış milyon insana “sempatik” gelen, on milyonlarca muhalif kesime de makul görünen bir davranış biçimini (seçimleri) tersine çevirmenin yolu, bunca insanı “bir oyun içinde” göstermek, adeta suçlamak, sermayenin ve faşist sistemin bir parçası olarak değerlendirmek, bunu yaparken de farkında olmadan “kitleleri aşağılamak” olmamalıdır. Öncülük iddiasında olan, kendi çıkarını ve mantığını değil halkın çıkarını ve mantığını gözeterek siyaset üreten ve uygulayandır. Türk’üyle, Kürt’üyle, azınlıklarıyla, emekçisiyle, köylüsüyle, kentlisiyle, küçük burjuvası, ev kadını, genci ve yaşlısıyla sayıları on milyonu bulan devrimci-demokrat ittifakın “bir oy HDP’ye bir oy Demirtaş’a” dediği bir süreçte ve platformda öncüye yakışan, bu ittifaka karşı durmak değil ona “katılmak”tır, en geçerli yol budur.