TARTIŞMA KÜLTÜRÜNÜN NERESİNDEYİZ?

Mehmet Akkaya

Tartışma, kültür veya ikisinin bileşiminden oluşan tartışma kültürü, gündelik yaşamda sıkça duyduğumuz, kullandığımız, atıf yaptığımız kavramlar arasındadır. Ne var ki bu konu ve kavramlar üzerine sistematik bir tarzda yöneldiğimiz, üzerine analizler yaptığımız, makaleler yazdığımız ya hiç olmaz ya da pek nadirdir. Oysa tartışma, karşıt düşüncelerin mücadelesi anlamına gelir ki bu da düşüncenin billurlaşması, sınanması ve nihayetinde doğrulanması ve gelişmesi için en güçlü yol ve yöntemdir. Konunun tartışma kültürü ve ülkemizde tartışma kültürü ya da farklı dünya görüşleri açısından bunların ne anlam ifade ettiği sorularının araştırılması, belki de yenidir.

Alt başlığı ‘Türkiye’de Tartışma Kültürü’ olan “Sözün Farkı” adı altında yapılmış/çekilmiş olan belgesel film, anılan konuları ve bu konularla bağlantılı bir biçimde empati, karşıt görüşlü odaklar ve farklı kimlik gruplarını araştırıyor. Yönetmenliğini Erhan Odabaş’ın yaptığı belgeseli Levent Dönmez seslendirmiş. Kültür Bakanlığı tarafından da desteklenen ve katkı sunulan yapımın danışmanlığını ise Murat Belge üstlenmiş.

Sözün Farkı’nda Diyalektik Denge ve Nesnellik

Çerçevesi oldukça geniş çizilmiş bir belgeselden söz ediyoruz. Tartışabiliyor muyuz? Türkiye’de tartışma kültürü var mı? Devlet tartışır mı? Farklı bilgi ve bakışlara sahip kişi ve çevrelerin birbirleriyle tartışması sonuç verir mi? Solcular nasıl, sağcılar nasıl tartışır? Elbette sorular pek çok toplumsal alanı kapsayınca yeni bir dinamik olarak Kürtlerin de tartışma kültürünün neresinde oldukları, anılan Belgesel’de kendisine yer buluyor. Anlaşıldığı kadarıyla yönetmen “Sözün Farkı” adlı bu belgeselde bir tezi doğrulamak istiyor: Ülkemizde tartışma kültürü yoktur. Bu ana teze bağlı yan tezlerden de söz etmemiz gerekli görünüyor. Mesela solcular ve son zamanlarda da sorunlarının yoğunluğu ve karmaşıklığı nedeniyle Kürtler, araştırması yapılan bu tartışma kültürüne daha yatkındırlar. Yönetmen pek çok konuşmacının açıklamalarıyla, bu tezini de neredeyse doğruluyor.

Devletin tartışma karşıtı olduğu da bu yan tezlerdendir. Belgesel aydın, akademisyen, düşün ve sanat insanlarının verdikleri yanıtlar sayesinde bunu da belgelemiş oluyor. Eser’de düşüncelerine başvurulan kişileri merak edenler için kimilerini belirtmek gerekiyor: İsmail Beşikçi, Taha Akyol, Avni Özgürel, Oya Baydar, Nuray Mert, Aydın Çubukçu, Ömer Laçiner, Mehmet Bekaroğlu, Ayşe Böhürler, Ümit Fırat… Belgesel mantığına uygun bir seçim olduğu düşünülebilir adı anılan kişiler ve diğerlerinin. Zira ülkemizin entelektüel ikliminde adları, ağırlık ve prestijleriyle tanınan, farklı hatta karşıt diyebileceğimiz eğilimleri temsil eden kişilerden oluşuyor. Toplamda yirmi kişidir.

Belgesel film, adından da anlaşılacağı gibi belgeye dayanan bir tür olduğu için sanatla ilgisi bakımından klasik filmden ayrılıyor. Gerçekliğin soyutlanması, yorumlanması, simgeselleştirilmesi söz konusu olmaz belgeselde. Birebir yansıtma temel alınır. Ancak Odabaş’ın çektiği “Sözün Farkı”nda bu ilkelerin biçimsel düzeyde de olsa aşıldığı görülüyor. Tartışma kültürünün, sosyal, tarihsel ve hatta kavramsal diyebileceğimiz bir alt metin, anlatıcı tarafından sunulurken biz kamera karşısındaki görselleri ve konuşmacıları izliyoruz. Konulardan/sorulardan geçişler olsun, kişilerden kişilere dönüşler olsun oldukça hızlı ve etkili bir biçimde verildiği için dinamik bir kurgudan söz edebilir.

Yirmi kişinin konuşmacı olduğu bir hareketli görüntü örneği, hızlılığı doğallığından ileri gelse de dinamik sunumun bilinçli bir seçim olduğu da akla gelmelidir. Belgesel’e diyalektik bir bakışın yerleştirilmiş olduğunu da hatırlatmadan geçemeyiz. Kadın seçimlerini erkekler dengelerken, sınıfsallık bakımından da karşılıklı bir denge gözetilmiştir. Ayrıca dindar kesimlerle seküler olanlar, Kürt ve Kürt karşıtı diyebileceğimiz kişiler de birbirini dengelemektedir. Böylece yönetmen, bir ölçüde Belgesel’de nesnellik kategorisinde ortaya çıkan soru ve sorunları da aşmış oluyor.

Dinsel ve Milliyetçi İdeolojiler Tartışmaya Kapalı

“Sözün Farkı”, ülkemizin kültürel atmosferini yansıtırken siyaset sosyolojisi açısından da bazı görevleri üstlenmişe benziyor. Alt metin ve görseller de dikkate alınarak düşünüldüğünde, tartışma kültürünün bir ucu Osmanlının son zamanlarına kadar uzanıyor. Belgesel, yüzyılı aşkındır toplumumuzda arzulanan düzeyde bir tartışma kültürünün neden oluşmadığının yanıtını arıyor. Çıkan sonuçlardan birisini, böyle bir geleneğin eskiden beri koşullarının olmaması meydana getirmektedir.

Belgesel’in anlatıcısına bakılırsa Batı’daki pek çok aydınlanmacı gelenek, düşünce devrimleri ve filozoflar Osmanlı-Türkiye tarihinde ve toplumunda söz konusu olmadı. Elbette bunlar bizim açımızdan tartışma kaldırır. Yine de İslamcı ekol içinde bilinen Ayşe Böhürler gibi adların, İslam toplumlarını tartışma konusunda yetersiz bulması, tersine solun bu konuda daha açık olduğunu dile getirmesi önemlidir. Gerçi Belgesel’e itibar edilirse, adını andığımız tüm kesimler bu konuda –neredeyse- hemfikirdir. Oysa burada bir genelleme yapılıyor, hangi İslam, hangi sol türünden sorulara, sanırım Belgesel’in sınırlarını aşacağı gerekçesiyle, girilmiyor.

Belgesel’i zenginleştirmek için yönetmenin, mekan konusunu da zaman olgusunu da geniş tuttuğunu görüyoruz. Belgesel nihayetinde Yunan düşünürlerinden kesitler sunarak, Sokrates ve Çiçero gibi isimlere atıf yapılarak başlıyor. Bu açıdan bakıldığında “Sözün Farkı”, entelektüel bir derinlik taşımakla birlikte felsefi bir bakışın da kendini gösterdiği bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Gerçekte de tartışmanın ve tartışma kültürünün üzerine düşünmek yeni olsa bile bu olgunun tarihi düşüncenin tarihi kadar eskidir.

Yunan egemen sınıflarının bir kesimi yine Yunan egemen sınıflarının başka bir kesiminin temsilcisi olan Sokrates’i tartışarak ikna etmeye güçleri yetmediği için onu zehirleyerek idamını uygun buldular. Aslında Sokrates’in tavrı ya da travması tartışma kültürü açısından bize bir fikir de vermektedir. Erhan Odabaş’ın, Belgesel’i Sokrates ile başlatması, ne denli bir bilinçli seçimdir, bunu anlamak zor. Çünkü Belgesel’de Sokrates’in tavrının tekrar gündeme gelmediğini ve hatta bu izlekten uzaklaşıldığını görmekteyiz. Bu bağlamda bir eleştiri olarak da tartışmada sınıf dinamiğinin dikkate alınmadığını, soruna eserin adında görüldüğü gibi kültürel açıdan bakıldığı anlaşılıyor.

Belgeselin Sanatla Diyalektiği

Odabaş, eserinde “büyük kamera”yı konuşmacılara tutarken “küçük kamera”yı da, konuşulan konulara materyal toplamak üzere mikro alanlara tutuyor. Bir yanda tartışmanın ne olduğuna dair yanıt alırken diğer yanda tartışma örnekleri de hızla film şeritlerine dönüşerek gözümüzün önünden akıyor. Bu akan film şeritlerindeki pek çok görüntü, izleyiciye tanıdık geliyor elbette. Birbirlerine hakaret edenler, el kol işaretleriyle öfkelenenler, saldırganlaşanlar, karşıdakine hücum yapanlar, parmak sallayıp kafa tutanlar, küfür edenler ve hatta yerinden kalkarak muhatabının üzerine yürüyenler. Kanaatimce yaratıcılık da buradadır. Yönetmenin bu sahneleri, ilgilisine siyaset psikolojisi açısından da bir zenginlik sunmaktadır: Bir tartışma platformunda görüşlerine yeterince güvenemeyen, çareyi karşıdakine şiddet kullanmakta buluyor.

Odabaş’ın çalışmasını sanat eserine yaklaştıran gerekçelerin bu noktada aranması yanlış değildir. Dağınık olguları ve ilgili unsurları konunun özüne uygun bir tarzda yapılandırılması, bunlara yeni bir form verilmesi, işte belgesel filmin sanata yaklaştığı nokta burasıdır. “Sözün Farkı”nı dikkatle izleyenlerin, bu yaratıcılığa bağlı olarak fark edecekleri bir nokta da kavramsal olanın aktüel olana eşlik etmesi olacaktır. Yüzlerce tartışma programının taranması, bu programların en kritik noktalarından kesilmesi ve önceki parçalarla yeniden kurguya sokulması eserin özgünlüğüne işaret eder. Bu açıdan eserin didaktik bir boyutunun da bulunduğunu dikkate alıp altını çizmek kaçınılmaz görülüyor.

Tartışma sorunsalının ve tartışma kültürünün sınıf dinamiği ve ekonomik sosyal altyapıdan bağımsız olarak ele alınma tarzını yanlış bulmakla birlikte, bu haliyle bile Türkiye toplumuna, siyasal çevrelere ve sol yapı ve geleneklere ufuk açacağını söylemek sanırız eseri abartmak anlamına gelmeyecektir. Belgesel’i izleyen kişi ve kesimlerde pek çok bağlamda sorular oluşacağı, sonuçlar çıkartılacağı, tartışma kültürüne ilişkin bazı konu, kavram ve kategorilere temas edileceğini ileri sürebiliriz. Mesela muhafazakar–milliyetçi kesimden gelen Taha Akyol’un İslami geleneğin tartışmaya kapalı, solun ise tartışmaya açık olduğunu söylemesi, keza Nutuk’un dilini de despotça bulması, tartışmaya kapalı olarak değerlendirmesi unutulabilir mi? Felsefe, sanat ve bilim alanında tartışmadığımızı, temelde politika konularında tartıştığımızı ileri süren Aydın Çubukçu haksız mı?
İsmail Beşikçi’nin resmi ideolojiyi, tartışmanın önünde en büyük engel olarak görmesini unutacağımızı sanmıyorum. Kurtuluş Kayalı da siyaset sosyolojisine kaynak sunduğu açıklamasında, solun o denli tartışmaya meraklı olduğunu anlatırken, bu tartışmaların sıklıkla ayrışma getirmesini de solun tartışmaya meyilli olduğuna kanıt olarak gösteriyor. Tanıl Bora; şimdi solun, eskiye oranla daha az tartıştığını, İslami kesimin yeni yeni tartışmaya başladığını ileri sürerken de bizi bazı gelişmelerden haberdar ettiğini düşünebiliriz.

Tartışmada Dil ve Üslup: Horoz Dövüşü

Tartışmayı, ekonomik alandan sosyal ve siyasal alana kaydırarak ele alan bir belgesel filmde konunun dil ve üsluba geleceği de kaçınılmazdır. Sonuçta tartışma, dil ile yapılan bir faaliyet. Dile eşlik eden jestler, mimikler, sözcük seçimleri, sesin tonu ve sertliği, ifadelerin öncelik sonralık sırası da üslubu oluşturur. Odabaş’ın yoğunlaştığı, yanıtı belli sorulardan birisi de budur. Burada da konuşmacıların tartışmada dil ve üslubun önemli olduğunu -haklı olarak- vurguladıkları gösteriliyor. Oya Baydar için dilin içtenlikli olması, karşıdakinin sizi algılamasını kesinlikle değiştirir. Kurtuluş Kayalı’nın ise radikal dil kullananların değil ılımlı dil kullananların daha yaratıcı olduğunu ileri sürerken haklı olduğu anlaşılmaktadır.

‘Tatlı dil yılanı deliğinden çıkartır’ türünden halk deyişleri muhakkak ki belli bir tecrübenin ürünü olarak meydana gelmişlerdir. Belgesel’in bu bölümünde konu daha kompleks bir hale geliyor, ekranda Hrant Dink’ten Sivas katliamına kadar pek çok görüntüden fragmanlar izliyoruz. Yönetmenin burada da soru ve yanıtların ete kemiğe bürünmesine yardım eden görsellerden yararlandığı anlaşılıyor. Sırrı Süreyya Önder’e göreyse medyadaki tartışmalar verimli değil, zira ana akım medya tartışma yerine horoz dövüşü yapılmasından yana.
Yakın tarihimizin entelektüel iklimini, “Sözün Farkı” kadar yakından mercek altına almış bir başka eser var mı, bilemiyorum. Üstelik Belgesel’in doğrulamaya çalıştığı tezlerin, farklı siyasal çevrelerden aydınlarca doğrulanmış oluşu çok daha dikkat çekicidir. Sağda konumlanan ve sağın saygın simaları olan kadınlı, erkekli entelektüellerin sol kültürü tartışmaya, değişmeye, dolayısıyla gelişmeye açık olarak değerlendirmesi hayret vericidir. Kuşkusuz ki bu gerçekliğin Belgesel’deki netlikle ortaya konulmasında Odabaş’ın mesleki bilgisi, sosyolojik ve siyasal tecrübeleri önemli etkenler olarak işlev görmektedir. Esere belirli bir ilginin gösterilmesinin nedenlerini de bu bilgi ve tecrübelerde aramak gerekir. Görüldüğü kadarıyla Belgesel’in DVD’si olsun, salon gösterimleri olsun, yurtiçi ve yurtdışında gerçekleşen toplu gösterimleri olsun, belirli bir ilgi de çekmektedir.

Tartışma Kültürü ve Sınıf Gerçekliği

Belgesel’in tezlerine, genel mantığına ve yapısına yapılacak eleştirilerden birisi şu olabilir: Tartışma kültürü olan toplumların ilerleyeceği ya da metinde vurgulandığı gibi özgürleşeceğidir. Bu argüman sınıf mücadelesi teorisini paranteze alan bir argüman olduğu için gerçeği yansıtmıyor. Burada asıl soru, neden tartışma kültürünün olmadığıdır. Bunun yanıtı da sınıfsal bakışla verilebilir: Toplum farklı/karşıt sınıflardan meydana geldiği sürece, sınıflardan birisi, diğerine karşı Belgesel’in bazı karelerinde de görüldüğü gibi şiddet uyguladığı müddetçe tartışma ve üstelik anlama ve uzlaşma, bir çözüm olmayacak demektir. Bu noktada akla gelen konu “sınıf içi tartışma”lardır. Yani emekçilerin kendi içinde, burjuvazinin de kendi içinde tartışması söz konusu olabilir. Böyle düşünüldüğünde sol geleneğin belli bir tartışma kültürü yarattığı, hem ülke düzeyinde hem de enternasyonal düzeyde ileri sürülebilir.

Sınıflar arasında olası bir tartışma kültürünün oluşması, karşıt sınıfların uzlaşması anlamına gelir ki, bu durum sınıf mücadelesi teorisine aykırıdır. Bu da demektir ki, karşıt sınıflar arasındaki tartışma kültürü eşyanın tabiatına aykırıdır. Belgesel’de bunun yanıtı da veriliyor üstelik. Neredeyse istisnasız denilmektedir ki, sağcıyla solcunun tartışması, sonuç vermeyeceği için gereksizdir! Dindarla ateistin tartışması da sonuçsuz kalır! Irkçı ile Marksistin konuşması zaman kaybıdır! Bununla birlikte, bilhassa belirtmeliyiz ki solun, -halk ve emekçi kesimlerden olmak kaydıyla- dinci, seküler, milliyetçi, sağcı türünden her sosyal kesimle tartışabileceğini de akıldan çıkarmamak gerekir.

Yanılgıdan Kurtarmak, Aşağılamak Değildir

“Sözün Farkı”, dinsel ve milliyetçi dilin ve tartışmanın epistemolojik temellerini ortaya koyarken tarihsel ve sosyolojik bir araştırma niteliği taşımaktadır. Yönetmen konunun belli bir derinlikte ve genişlikte sergilenmesini tercih ederken zengin bir görsel kullanmayı, bunlara paralel bir müzik uygulamasından da yararlanmayı ihmal etmiyor. Eser, etkili bir kurgu tekniğiyle sunulurken kavramsal yönleri de bulunan eşlikçi metindeki çarpıcı başlık, konu ve örneklemeler Belgesel’i akıcı bir hale getiriyor ve izlemeyi de kolaylaştırıyor. Cervantes gibi sanat tarihinden ve felsefe tarihinden yapılan alıntılar ile yakın tarihimizden pek çok konu ve kişi örneklerinin sentezi yapılıyor. Yönetmenin Cervantes’in bir belirlemesinde, tartışma kültürünün edinilmesi ve dolayısıyla tartışmada şiddet kültürünün aşılması, empati duygusunun geliştirilmesi sorununa da bir çözüm bulmuş oluyor.

Don Kişot’tan yapılan alıntı, altı çizilmesi gereken bir özdeyiş olarak gösteriliyor: “Yanılgıdan kurtarmak, aşağılamak değildir”. Bu özdeyişe en çok ihtiyacı olan emekçi sınıflardır, bu sınıf adına düşünce ve sanatsal faaliyetlerde bulunan gençler, aydınlar ve sol yapılardır. Bu noktayı önemsemeliyiz, çünkü eserde devletin, sağın, milliyetçilik, Kemalizm ve muhafazakar grupların tartışmaya kapalı olduğunu bizatihi bu kesimlerin kendi aydınları tarafından teyit ettiriliyor. Bunun sonucu olarak da anılan kesimlerin tartışmaya zaten kapalı oldukları yargısı baskın hale gelmektedir. Tüm bunlar gösterilirken izlenen nesnel, bilimsel yol ve referanslar ile ilişkiler, düşünsel kaynaklar eserin entelektüel düzeyini de işaret etmiş oluyor.