GEÇMİŞ ÜZERİMİZE KABUS GİBİ ÇÖKÜYOR!
Mehmet Akkaya

Hafta sonu (14 Temmuz 2018), liseden arkadaşlarla bir araya geldik. Söylendiğine göre 1990’dan beri görüşemiyorduk. Tevfik, Tuncer, Okan ve ben dört kafadardık. Birkaç yakın arkadaşımız daha vardı. Peki şu anda onlar neden aramızda değildi? Yanıtı zor olmasa gerek. Birçoğu sınıf atlamıştı. Demek ki sınıf sınıfı çekiyor. Aynı sınıfın insanları, dostlarını da aynı sınıf içinde buluyor. Yine de bu anlayışı mutlaklaştırmamak gerekir. Çünkü kendi sınıfına aykırı tutum alan bir neslin varlığı da biliniyor. Nesillerin üzerinde önceki kuşakların etkisi çoğu zaman belirleyici oluyor. Dört kafadar için de geçmişe dönüş yapmak birçok bakımdan zorunlu oldu. Dünya görüşlerimizde bir yakınlık olsa da mesleki konumlarımız, ilgi alanlarımız, sosyal ve psikolojik özellik ve beklentilerimizde belli bir değişme de kendini göstermektedir.

Aynı yaş kuşağındanız. An itibariyle ellili yaş grubu içindeyiz. Aynı lisede (Kocasinan- 1983-1986) okumuş aynı sınıfta olmakla birlikte belki de sıra arkadaşlarıydık. İlk aklıma gelen dördümüz de mizaha düşkündük. Her şeyi şakaya alıyor, derslerle az ilgileniyor, bir bakıma askeri cuntanın izlerini zihinlerden silmeye çalışıyorduk. Tabir yerindeyse işi gırgıra vurmuştuk. Cunta gitmişti, ama gelen gideni aratmıyordu. Bugünkü düzenin, temellerinin atıldığı yıllardı denilebilir. Yerli yersiz hocalarla tartıştığımızı, bilhassa din dersi öğretmeni ile bir de Bulgaristan’dan yeni gelmiş matematik öğretmeni ile alay eder eğlenirdik. Ayrıca futbol takımımız vardı. Adını Şafak Spor koymuştuk. Takım için bir de marş yazmıştım, şimdi sözlerini umuttum. Sanırım sol açık oynamak için Tevfik’le aramızda da adı konulmamış bir rekabet vardı. Kendimizce siyasal tavırlarımız da söz konusu idi. Bu tavrı ve siyaseti de, okulda hocalara, idareye ters davranarak koruyor, dışarıda da Ozan Emekçi, Selda, Ali Asker, Zülfi Livaneli dinleyerek, gösterimdeki sol içerikli filmleri izleyerek yapıyorduk. Grup Yorum ve Ferhat Tunç da dinlediklerimiz arasında mıydı, onu iyi hatırlayamıyorum. Okan’ın kaybettiği kaset sayısı da az değildi.

Kız arkadaşlarla diyaloglarımız da eğlenceliydi. Yerli yersiz çıkma teklifi yapar ve zaman zaman da azarlanırdık. Azar da kabul de kabulümüzdü. Özdeyiş yazmayı severdim, kızların eline, koluna, yüzlerine yazardım bazen. İş şımarıklığa kadar varırdı elbette. Yine de o gün bu gündür kızların, kadınların şımarıklık biçiminde bile olsa her zaman ilgiye ve samimiyete istekle karşılık verdiklerini iddia ederim. Tuncer’in, buluştuğumuzda ilk açtığı konu da bu oldu. Bana Hülya’yı, Birgül’ü ve Jale’yi sordu. Jale’yi hatırlayamadım ama ilk ikisini dünkü gibi hatırlıyorum. Tevfik hemen sosyal medya marifetiyle Birgül’ü buldu ve selamımızı iletti. Kız da (artık kadın diyelim) anında yanıt verdi. Fakat belli ki yanıt artık çok geç gelmişti! Kadının eşi çocukları ve bir de torun vardı orta yerde. Anlaşılan geçmiş, böylesi durumlarda kendisini cinsel içgüdüler üzerinden yeniden inşa ediyor. Buraya birazdan ayrıca eklemelerim olacak… Şimdi birkaç cümleyle arkadaşları takdim etmek istiyorum.

Tevfik Güley arkadaşımız karikatüre meraklıydı… Çizdikleriyle, anlattıklarıyla, düşünceleriyle, duygularıyla bizleri her zaman güldürürdü. Ordu’dan (Aybastı) gelmişti… Ünlü Ferda Güley ailesindendi… Birçoğumuzu imrendiren bir annesi vardı: Türkan teyze. Türkan anne derdik. Yeme içme dışında da Tevfiklerin evinde kalabiliyorduk. Özgürlükçü bir aileydi. Tuncer Yiğit ise anımsadığım kadarıyla sınıf ve sıra arkadaşımdı. Yalnızca bağlama çalanlardandı. Yani sazlı sözlü bir arkadaştı. Pikniklerde kendisini göstermeyi severdi. Onun da derslerle fazla ilgisi yoktu. Ailesi Artvin’den İstanbul’a gelmişti ve siyasal nedenlerle başları dertte olan ağabeyleri ve bir de ablası vardı. O da diğer arkadaşlar gibi emekçi bir ailenin çocuğuydu. Galiba babası öğretmendi. Okan’la “çift dikiş” yapmıştık lise birde. Devrimci bir abisi vardı Okan’ın. Emekçi bir aile çocuğuydu o da… Okan Özcan’a genellikle soyadıyla hitap ederdim. Görüştüğümüzde de alışkanlığımın değişmediğini fark ettim. O da “Akkaya” diye hitap eder. Hatırladığım kadarıyla ticaret yapma potansiyeline sahipti Özcan. Görüştüğümüzde bu alana yoğunlaşmasına rağmen pek de iflah olmadığını anladım. Gerçi her üçü de kendilerini ticarete vermişler, birçok kez de batmış çıkmışlar ama yansıttıklarına göre şimdilerde durmuş durulmuş bir düzenleri söz konusu. Tevfik sigorta işi yapıyor, Tuncer bijuteri tezgahı kurmuş, Okan ise emlak işleriyle ilgileniyor.

Sohbet, tartışma ve konuşmalar kadın (aile-evlilik) ve politika konularında yoğunlaştı desek yanlış olmaz. Üçünün de evlendiği, ikisinin tüp bebek yoluyla çocuk edindiği birisinin de çocuk yapmayı düşünmediği ortaya çıktı. İkisi ikinci eşleriyle yaşıyor… Diğerinin ise ikincisine geçip geçmeyeceği henüz belli değil! Her üçü de şimdiki akılları olsa nikahlı bir evlilik işine girmeyeceklerini söylüyor: Her üçü de, eşler yerine eski günlere, lise yıllarına, çocukluk aşklarına büyük bir özlemle, romantik bir ruh haliyle yöneliyor, her yaşanmış ayrıntıyı biraz da eklemeler yaparak hatırlamaya çalışıyor. İnsan, unuttuğu pek çok kişi ve konunun yeniden zihninde canlandığını, onlara yeni yeni anlamlar verdiğini anlayınca bir tuhaf oluyor doğrusu. Cinselliğin bu denli etkili olması, konunun dönüp dolaşıp ergenlik yaşındaki kızlara/erkeklere gelmesi, toplumun bu konudaki açlığına mı yoksa bencillik ve kıskançlık dürtülerine mi gönderme yapar dersiniz? Her evlilik sözü geçtikçe, herhangi kız arkadaşlarımızdan birinin adı anıldıkça bu kafadarların sigara paketine sarılmalarını nasıl yorumlamak gerekir?

Buluşmayı ortadan anlatmaya başladım galiba. Nasıl olmuştu da kendimizi yemek ve içki masasında bulmuştuk? Fiziksel olarak buluşmadan önce sosyal medyada bulduk birbirimizi. Çay kahve içmek için bir araya gelmemize rağmen, farklı ilk teklif Tevfik’ten gelmişti: Gidip bir şeyler yiyip içelim. “Tokum” dememe rağmen Okan ve Tuncer’in de meyletmesi üzerine soluklar içkili bir lokantada alındı. Birçok yerde “kanatçı” lokantaları açılmış durumda. Besleyici olduğunu sanmadığım bu uygulamaya, neden belli bir merak olduğunu da anlamış değilim yıllardır. Tuncer’in ödediği hesabı, gözucuyla görme durumum da oldu. Ucuz filan da değil. Yerlerimizi aldığımızda ben şaşmaz bir şekilde “bira” demiştim garsona. Arkadaşlara da “milli içkimiz” olan rakı geldi aynı anda. Böylece benzer bir özelliğimiz ortaya çıkmış oluyor: Rakı ve bira içiyoruz. Ben hariç üç arkadaşın bir diğer ortak özelliği de üst üste sigara içmeleri. Neyse ki lokantanın üstü açık da, dumanın etkisini daha az hissetme durumu oluyor. Tevfik dumanı sağa sola üflerken “resim” çektirelim diyor. “Onun adı resim değil Tevfik, fotoğraf” diyeceğim ama ukalalık olur diye susuyorum. Tevfik yanımda, Tuncer karşımda olmak kaydıyla birkaç kare fotoğraf çektirdik. Çektirdik dediğim, sizin de bileceğiniz gibi lokantanın emekçileri yapıyor çekim işlerini. Selfi denilen bir uygulamayı deneyenler de az değil çevre masalarda.

Anlaşıldığı kadarıyla her üç arkadaş da, seçimlerde “millet” ittifakını desteklemişler ama “halkların partisi”ne de hayranlık beslemekteler. Ekonomik ve sosyal kriz analizleri bir an kulakları işgal etmeye başladı. Okan, adeta bir roman kahramanı gibi konuşurken “kriz miriz yok” demeye getirdi sözü. Ona göre iflas eden, sermaye kaybına uğrayanlar; barda, pavyonda paraları tükettikleri için iflas ediyor. Ayrıca herkese çalışacağı kadar da iş olduğuna inanıyor. İnsanların tembelliğinden şikayetçi Okan. Yani farkında olmadan liberalizmin sularında kulaç atıyor arkadaşımız. Tuncer ise Okan’ın “büyük analizlerini” doların yükselişini örnek vererek sınırlandırmaya çalışıyor. Tevfik de bu analizin ve tartışmanın, içkinin de etkisiyle farklı bir mecraya doğru yol alacağını önceki tecrübelerinden gayet iyi biliyor ki, konuyu yeniden ve derhal kadın, eş ve evlilik meselelerine getiriyor. Eski defterler bir kez daha açılıyor büyük bir iştahla. Kirli temiz çamaşırlar kıyısından köşesinden de olsa seriliyor önümüzdeki masaya. Bilinç ve bilinçaltları çeşitli yönlerinden deşiliyor “ah ne günlerdi” edasıyla kadehler kalkıyor. Bu arada 2008’den beri cereyan eden ekonomik kriz ve bunun dünyanın yanı sıra ülkemizdeki etkisinden söz etmem, ekonomik krizin yol açtığı siyasal, sosyal ve hatta cinsel krizin özelliklerini izaha yeltenmem anlamlı olmuş mudur, bilemiyorum.

Bitirirken şunu söyleyeyim ki, karşılaştığımızda her üç arkadaşın en belirgin özelliklerinin, destek ve dayanışmacı ruh haline sahip olmalarını fark etmem oldu diyebilirim. Cömertlikleri, bütçelerinin ve maddi olanaklarının sınırını fazlasıyla aşmaktaydı. Bunda, sahip oldukları sınıf yapısıyla üzerilerine çöken kültür arasındaki örtüşmenin payını aramalıyız. Sohbet sırasında, eskiden güzel ilişkilerimiz olduğu halde bugün aramızda olmayanlara ilişkin konuşmalar da yinelenerek devam etti. Şimdi aramızda değiller. İşte sınıfsal özelliklerle, sosyal statüyle ilgisi vardır dediğimiz de bundan başkası değil. Kim ne derse desin, en azından büyük fotoğrafa bakıldığında sınıfsal pozisyon aynıları aynı yerde farklıları da farklı yerde topluyor.

Demek oluyor ki akşamın en önemli özelliği, geçmişi bütün ağırlığıyla masaya taşımasıdır. Günümüzden ve gelecekten daha az söz etmiş olmanın bir nedeni, yıllar sonra ilk buluşma olmuş olsa da, geçmişe bu ilgide insanların romantik bir ruh durumuna sahip olmalarının da sanırım etkisi vardır. Sıranın sanata, felsefeye bir türlü gelmediği, benim kitapların da sadece konusunun edildiği konuşmalara yine Tevfik’in mizah yüklü üslubuyla yaptığı açıklamalar eşlik etti: “Görüşmeyeli 28 yıl oldu arkadaşlar, bir sonraki görüşme en fazla 28 gün sonra olmalıdır.” Tuncer ve Okan arkadaşlar da cömertliklerini bir kez daha sergileyerek yeni mekanlarda yeni yemek sözleri verdi, bense eski dostları konferans ve panellere davet etmekle yetindim…