SINIF  SAVAŞI, TEORİ VE TARİH BİLİMİ

Mehmet Akkaya

  Popüler olanın ve onu izleyen yüzeyselliğin etkinlik kazandığı koşullarda elbette ki teorik olana verilen önem azalır. Ancak entelektüel dünyada çoğu zaman günceli ve yüzeyseli aşan, teorik tartışmalara olanak veren çalışmaların bir adım öne çıktığı görülmektedir. Matt Perry’nin Marksizm ve Tarih(İletişim Yayınları, 2010) adlı çalışması bunlardan birisi. Perry çalışmasında Marx’ın ve Marksistlerin tarih görüşünü açıklarken aynı zamanda Marksizmin de tarihini yazarak fonksiyonel bir çalışma ortaya koymuş oluyor. Öncelikle kitabın iki işlevinin altını çizmek gerekir ki; birisi Marksist tarih anlayışının bir savunusunu yaparak ve ona kimi katkılarda bulunarak sınıf savaşını teoride sürdürmüş olmak, ikincisi de sınıf savaşının teoride hangi yöntemlerle hiç değilse yüz elli yıllık süreçte nasıl yürütüldüğüne örnekler sergilemek.

Sonda söylenmesi gerekeni baştan söyleyelim ki Perry, Marksist literatürde öne çıkan altyapı-üstyapı metaforuna ilişkin tartışmaları İngiliz Marksist Tarihçiler üzerinden tartışırken, bu tarihçilerin altyapı-üstyapı ayrımını ya reddettiklerini, bunu yapmadıkları durumlarda da çubuğu üstyapıdan yana büktüklerinin altını çiziyor. Bu perspektifle tarih ve toplum analizlerine yönelinirken Christopher Hill ve Edward Palmer Thompson’la da teorik ittifaklar kurularak, tarih klasik manada bir bilim olmaktan çıkarılıyor ve ayrıca kendinde sınıf yerine, kendi için sınıf ifadesi baskın hale getiriliyor.

           Yazar, ufuk açıcı çalışmasında, tarihsel-toplumsal alt üst oluşları tekrar düşünmeyi öneriyor. Böylece bu alt üst oluşların tarihine ve tabiatına dair verilen bilgiler ışığında devrimlerin yeniden gündeme gelmesine imkan vermiş oluyor.  Anımsanacağı gibi Yeniçağ başlarından itibaren tarih sahnesinde somutluk kazanan 16. yüzyılın köylü ayaklanmaları ve 17. yüzyılın İngiliz devrimlerini dışta bırakacak olursak, en sarsıcı ve kelimenin gerçek anlamıyla devrimle sonuçlanan ayaklanmalardan birisi 1789’da Fransa’da oldu. Burjuva tarihçileri hiç tereddüt etmeden onu saydamlaştırarak kavramlaştırdılar: Sınıf savaşı. Perry’nin de belirttiği gibi Marx, mektuplarında, sınıf savaşının keşfedilmesini bu tarihçilerden öğrendiğini itiraf etmiştir.

            Savaşa pratik planda katılan toplum kesimlerinin dışında kalan Fransız filozofları da gerçekte bu savaşın bir uzanımı olarak, teorik düzlemde olmak üzere savaşın içindeydiler. Perry’nin, E.P. Thompson üzerinden etüt ettiği savaşlar pratik planda ve teorik planda olmak üzere birbirine bağlı iki düzlemde yürümüştür. Örneğin Fransız Devrimi’nin isimsiz kahramanlarının yanı sıra Danton, Robespierre, Marat, Napolyon gibi isimler öne çıkartılırken; savaşı felsefi-ideolojik düzlemde sürdürmüş, Fransız Devrimi’ni öncelemiş ve hatta onun yol haritasını çizmiş olan Voltaire, Rousseau ve Diderot… gibi adların da gözden kaçırılmaması gerekir.

             Perry’nin üzerinde durduğu On Sekiz Brumaire’de de görüldüğü üzere, 18. yüzyılın son çeyreğinde Fransa’da kanlı sınıf savaşları oldu. Fransa’da bunlar olurken Marx’ın ülkesinde deyim yerindeyse “derin felsefeler” yapılmaktaydı. Özellikle de Alman idealist felsefesi Batı felsefesinin ilgi odağı olmuştu. Oysa gerçekte olan, Fransız devriminin Almanya’da (felsefe olarak) sürdürülmesiydi; ancak Almanya’da, savaş objektif ve sübjektif olanaksızlıklar yüzünden, yani pratikte yürüyemediğinden dolayı teoride sürdürülüyordu. Keza aynı sınıf savaşları Marx’ın, Alman idealizminin ekonomideki varyantıdır dediği Britanya ekonomi-politiğinde de (düşünsel olarak) sürdürülmüştür.

Her iki örneğin de gösterdiği gibi toplumsal devrimler pratikte engellendiklerinde daha felsefi-ideolojik planda yollarını bulup ilerlemektedirler. Yani tarihte sınıf savaşları (bugün de dünyanın büyük bir coğrafyasında olduğu gibi) pratikte görünüşe çıkma olanakları bulamadıkları durumlarda ve zamanlarda teoride kendilerini var etmektedirler, buna kelimenin mecazi anlamında illegallitede sınıf savaları da denebilir. Perry’nin kitap boyunca değindiği ya da atıf yapmakla yetindiği sınıf savaşlarının tarihi bunu belgelemektedir.

            Althussercilikle Stalinizmin İttifakı

               Felsefenin her dönem aktüel olan sorunlarından birisi varlıkla düşünce arasındaki ilişki sorunudur: Varlığa mı düşünceye mi öncelik verilmelidir? Bunun bir benzeri de Marksist düşüncenin kendi içindedir: altyapı- üstyapı meselesi. Yani altyapı üstyapının belirleyeni midir, ya da tek belirleyeni midir türünden sorular bu bağlamdadır. Matt Perry’nin işlediği temaları dikkate aldığımızda bu durum biraz daha genişliyor: İnsan kendi tarihini kendisi mi yapar? Yoksa insan, kendi tarihini, koşuların el verdiği oranda mı yapmaktadır? Çalışmasından anlaşıldığı kadarıyla Perry, ekonomik temelin belirleyiciliği anlayışına karşı, bir bakıma özgür iradeye önem veren yazarlar kategorisinde bulunuyor. Onun konuyu ele alış ve analiz ediş biçimine bakınca özgür iradeciliğin karşısında da özellikle yapısalcılar ve L. Althusser yer alıyor. Ancak! Perry, asıl hesaplaşmak istediği Stalinizmi de ekonomik belirlenimcilik bağlamında ele aldığı için, eleştiri oklarını o yöne doğru yapmaya özel bir önem veriyor. Perry’e göre aynı Stalin Marksist tarihçileri  bu yönde etkilemiş olduğu için de suçludur!

            Perry, Marksizmin tarih görüşünü ele alırken belirli dönemlerin altını çizmiştir. Ona göre ilk ya da birinci kuşak Marksist tarihçiler Marx ve Engels oldular. Özellikle On Sekiz Brumaire de ve Köylüler Savaşı’nda konuların ele alınış tarzı diyalektik ve materyalist nitelikliydi. Böyle bir bakış, yalnız 1848 Devrimleri’ni doğru analiz etmekle kalmamakta, daha evvelki savaşları açıklamada da, hatta Perry’nin alıntıladığı üzere Yunan ve Roma dünyasına uygulandığında da akla yakın ve yatkın sonuçlar vermektedir. Engels devrimlerdeki rolleri bakımından işçi sınıfını daha şanslı görmüştür. Zira köylüler tüm radikalliklerine rağmen ve geniş bir coğrafyaya yayıldıklarından dolayı örgütlenmede ve bir araya gelerek mücadele etmekte yetersiz kalıyor ve yeniliyorlardı. Oysa sermayenin birikimi, işçileri belli merkezlerde, sanayi sektörlerinde kendiliğinden topluyor ve örgütlü bir hale getiriyordu.

Özgür iradeyi merkeze koyan Perry’nin çözümlemesi yorumlanacak olursa, feodalizmden kapitalizme geçiş ekonomik sürecin belirleyiciliğiyle değil, daha ziyade köylülerin savaşa yönelmesiyle mümkün olabilmiştir. Bu bakımdan Perry, Marx ve Engels’in temel argümanlarından biri olan üretici güçler teorisinin abartıldığına inanmaktadır. Zira ekonomik determinizm olarak anlaşılan bu teorinin aşırı tarzda dile getirilmesi üzerine Marx’ın “ben Marksist değilim” dediği söylenir. Perry’nin kitapta örneklerini sunduğu üzere, Engels de birçok mektubunda altyapının üstyapıyı belirlediğini söylemenin, sorunu sıradanlaştırmak anlamına geleceğinin altını çizmiştir.

Aslında Marx’ın ilgilendiği birçok temanın da bu doğrultuda okunması gerekir. Marx tarihe sınıf savaşı kavramını yerleştirenlerin Fransız burjuva tarihçileri olduğunu söylemekle kalmamış, burjuva tarihçilerinin bu düşüncesinden yola çıkarak sınıf savaşının tüm tarih boyunca yaşandığını sistematik olarak savunmuş ve teorize etmiştir. Perry’e göre savaşın nasıl cereyan ettiğini sergilemek için de Marx, On Sekiz Brumaire’i kaleme almıştır. Marx ve Engels 1900’lere kadar, yazdıklarıyla ve kitaplarının yeni baskılarıyla, yayınlanmamış çalışmalarının yayınlanması nedeniyle etkilerini sürdürdüler.

            Gramsci: Mevzi ve Manevra Savaşları

İkinci kuşak Marksist tarihçiler de 1950’lere kadar etkili oldular. Yazar ikinci kuşak Marksist tarihçiler arasında Lukacs, Gramsci ve Troçki’yi görmektedir. Komünist partisi üyesi olan her üç düşünür de, bir bakıma ekonomik temeli değil, sınıf bilinçli özneyi, komünist partisinin rolünü daha çok önemsemişlerdir. Troçki’nin bilgi içeriği bakımından önemli ve hacimli Rus Devrimi’nin Tarihi adlı çalışmasının konuyla yakınlığının önemi olsa da, Perry’nin Troçki’ye özel bir yakınlığının bulunduğunu, bunun çalışmada da hissedildiğini belirtmek lazım. Burada Perry, Troçki’deki “eşitsiz gelişme yasası” kavramının da altını çizmiştir. Bu noktada hatırlatmak gerekir ki, İletişim yayınları, Stalin karşıtı çalışmaların yayınına özel bir önem vermektedir!

İkinci kuşak Marksistlerin tarih düşüncesini açıklarken yazar, Gramsci’nin de üzerinde özenle duruyor. Gramsci, “kapital’e karşı devrim” ifadesini kullanmıştı. Dolayısıyla ekonomik temele değil özgür iradeye (voluntarizm) önem vermiş oldu. En azından bu yönde yorumların olduğu biliniyor. Gramsci’de derinleşen Perry’e göre, Gramsci Batıda beklenen devrimlerin olmamasını çarpıcı bir bakışla açıklamıştır. Gramsci siyasal alanla ekonomik alanın ayrımına vurgu yaparken Batı ülkelerinde sivil alanın, Doğu toplumlarında ise siyasal alanın güçlü olduğunu ileri sürdü. Bu yüzden Rusya’da komünistlerin iktidara gelmesi yalnızca devletin alaşağı edilmesiyle mümkün olmuştur. Çünkü sivil alanda bir kuşatılmışlık bulunmuyordu. Uzun süreli Mevzi savaşlarına da gerek yoktu, manevra savaşlarıyla devrim yapmak olanaklıydı, Rusya’da öyle oldu. Aslında yazar, manevra savaşlarıyla devrim yapan iki kişiyi daha anabilirdi: Lenin ve Mao. Her ikisi de ekonomik determinizme biat etmeden komünist partisi aracılığıyla düzene müdahale etmişlerdi. Hatta Mao, Perry’nin düşünce düzeneğine daha uygun olarak bir de kültür (üstyapı) devriminin gerekliliğine inanmıştı. Ancak her ikisinin de tarih üzerine özgün ve kapsamlı çalışmaları bulunmuyor.

Komünist Parti Tarihçiler Grubu

            Perry’nin irdelediği ve üçüncü kuşak dediği Marksist düşünürler daha çok 1950’lerden günümüze kadar etkili olan Marksist tarihçilerdir. Bunların başında C. Hill ve E. P. Thompson gelmektedir. C. Hill, Marksist tarihçilerin en tanınmış simalarından biri. İngiltere devrimlerinin kapısındaki kilidi kıran o oldu. İngiltere devrimlerini burjuva devrimi ve demokratik halk devrimi kavramlarıyla izah etmeyi denedi. Perry’nin yorumuna bakılırsa nasıl ki, Marx 1848 Devrimleri’nden yola çıkarak Fransız Devrimi’nin düğümünü çözmüşse, C. Hill de İngiliz burjuva devrimlerinin (1648, 1688) düğümünü çözmüştür. E. P. Thompson ise İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu adlı çalışmasıyla tanındı. O da  1800’lü yılların İngilteresi’ni mercek altına alırken, diğer Marksist tarihçiler gibi ampirik olanla kavramsal olanı sentezleyerek tarihsel arkeoloji yapmıştır. Literatüre “aşağıdan tarih yazımı” anlayışını bu İngiliz tarihçiler getirmiş oldular. İngiliz Marksist tarihçiler ekonomik temel üzerinden değil de kültür ve üstyapıdan giderek tarihi olayları açıklamaya daha yatkın oldular. Yani “Aşağıdan tarih, tarihin kapsamını yeniklerin ve ezilmişlerin gizli alanına açtı. İngiliz Marksist tarihçiler toplu olarak Batı Marksizmine ve genelde toplumsal tarih yazımına etkileyici bir katkı yaptılar.”(S. 190).

Akademik ortamları, “organik entelektüel” bağlamında dönüştürme amacı güden grup üyeleri günümüze kadar aynı yönde çalışmalarını sürdürdüler. Aynı grup üyeleri Annales Okulu gibi Marksizme mesafeli çevrelerle çeşitli polemiklere girişerek etkin bir tarih yazımı sergilediler. Perry’nin altını çizdiği üzere 1960’larla beraber dünyadaki radikalleşme tarihçilere de yansıdı. Mesela aynı grup üyelerinden olan Eric Hobsbawm radikalleşme konusunda şunları yazmıştır: “Gençliğimizde bizi kuşatan savaş, devrim ve depresyon, faşizm ve anti-faşizm tecrübeleriyle biz entelektüeller olarak nerede duracaktık ve bizden ne olacaktı” (S. 159)). Kısacası Hill ve Thompson gibi ikisi öne çıkarılan bu tarihçiler “Komünist Parti Tarihçiler Grubu”nun üyeleriydi ve bir okul görünümündeydi. Bu okul 1946 yılında kurulmuştu, Sovyetlerin Macaristan’ı işgal ettikleri 1956 yılına kadar varlığını sürdürdü ve bu işgale karşı çıkarak dağıldı.

Marksizmin, Tarih Çalışmalarına Katkısı

Marksizm ve Tarih’in gösterdiği şudur ki, tarihi kralların, kraliçelerin biyografisi olmaktan çıkaran; önemli olayların tarihlerini ve yerlerini not eden yazın olmaktan ayrı tutan, olup bitenleri bir neden sonuç ilişkisi kurmadan, adeta bir masal gibi anlatmaktan kurtaranlar ve vaka yazıcılığını aşanlar Marksist düşünürler olmuştur. Marksist düşünürler ilk defa tarihte bireyin rolünü, ekonominin önemini, tarihsel ilerlemenin motorunu açıklamış ve köklere inmişlerdir. Tarih çalışmalarına yeni sorular getirenler de onlardır: Uygarlık neden yükselir ve çöker? Çağların ayırıcı özellikleri nelerdir? Tarihsel gelişimi tetikleyen unsurlar saptanabilir mi? Böylece Marksizmle birlikte, tarihe yön veren dinamikler doğru olarak saptanmış, tarihi yapanların birkaç liderden ibaret olmadığı tam tersine geniş halk kesimleri, çalışan, üreten kesimler olduğu fikri yaygınlık kazanmıştır. Dolayısıyla emek kavramı tarih bağlamında da merkezcil bir değer kazanmış ve bir emek tarihinden ya da toplumsal tarihten söz etmek elzem olmuştur.

Perry’nin sunumuna bakılırsa Marx ve Engels, işçi sınıfını merkeze koyan ve köylü isyanlarını önemseyen bir tarih yazımını tercih etmişlerdi. İkinci kuşak Marksistlerden Gramsci ise madun (ezilen) sınıflardan söz etmiştir. Komünist Parti Tarihçiler Grubu da sınıf mücadelelerinde görmezlikten gelinen kadınları, köleleri ve siyahları tarihe soktular. Ama deliliğin, eşcinselliğin ya da kadınların tarihinin yazılması içinse postyapısalcı ve postmodernleri beklemek gerekmiştir. Postyapısalcılık ve postmodernizme temel teşkil edecek gelişmeler ise 1960’larla birlikte ortaya çıkmıştır. Feminist hareketler, çevrecilik, eşcinsellerin görünüşe çıkması ve gençlik eylemlerinin yükselişi, bir bakıma Marksizmin hem sınırlarını genişletmiş hem de onunla bir karşıtlık ilişkisi kuran akım ve anlayışlara rehber olmuştur. Yazar, bu akım ve anlayışları göğüsleyen tarihçilerin gerekçelerini sıralarken A. Callinicos ve P. Anderson gibi adların özelikle altını çiziyor.

Her Yüzyıla Bir Toplumsal Devrim Damgasını Vurdu

Perry’nin üzerinde durduğu Marksist tarihçilere göre devrimleri ortaya çıkaran koşullar bilim ve teknolojiyle (ekonomik temel) ilgili olsa da bunlarla açıklanamaz; asıl belirleyici olan kültürel ortamın durumudur. Yeniçağ başlarına kadar toplumsal değişimlerde ekonomik temelin önemi olmuş olsa bile sermayeciliğin gelişmesiyle, dönüşümlerde iradi tutum belirleyici olmaya başlamıştır. 16. yüzyılda zirve yapan ve Engels’in de ilgilendiği köylü savaşları bunun kanıtıdır. C. Hill ve E. P. Thompson’un görüşlerinden anlaşıldığı kadarıyla iradeciliğin belirleyici rolü 17. ve 18. yüzyıllarda daha da yoğunlaşarak sürmüştür. Birinci ve İkinci İngiliz Burjuva Devrimleri ve 18. yüzyılın Fransız Devrimi, 19. yüzyıldaki Avrupa (1848) devrimleri ve Paris Komünü (1871); 20. yüzyıldaki sosyalist karakterli Sovyet ve Çin devrimleri, koşullara özgür bir irade tarafından müdahale edilerek gerçekleştirilmiştir. Bu kronolojide, Yeniçağ’dan itibaren her yüzyıla bir toplumsal devrimin damgasını vurduğu görülüyor. Perry’nin Marksist tarihçiler üzerinden sunduğu tarih okumasında üretim güçlerinin gelişmesine bağlı bir devrim okuması görülmüyor. Aynı Perry, tarihe bir bilim dememek için olsa gerek, Marx’ın Alman İdeolojisi’nde bir not olarak düştüğü “gerçek bilim tarihtir” ifadesini de görmezden gelmektedir.

Tarihin ve İdeolojilerin Değil,  Fukuyama’nın ve Postmodernizmin Sonu

Sosyal ve tarihsel tahlillerin hız kazandığı 20. yüzyılda, özellikle ortalarından itibaren “ideolojilerin sonu” diye gerçeği yansıtmayan söylemler geliştirildi. Bu, bir bakıma Hegel’le gelen “burjuva ideolojisinin zaferini ilan etmesi”yle aynı doğrultuda yorumlanabilirdi, öyle de yorumlandı. “Emek tarihinin sonu” başlıklı makaleler yayınlandı, kimi dergiler “Toplumsal tarihin krizi” adıyla özel sayılar çıkardılar. Perry de, “son” meselesini Fukuyama üzerinden kitabında sorunsallaştırıyor. Aslında Fukuyama da “tarihin sonu” adlı çalışmasında bir bakıma liberalizmin, daha açıkçası kapitalizmin zaferini ilan etmişti. Çünkü soğuk savaş dönemi sona ermiş, sosyalizmler “ölmüş”tü.

Bu “son” ve “öldü” lü kipindeki ifadeler postmodernler için can simididir. Ancak Perry, Fukuyama’nın gerçekleri değil de hayalindekini yansıttığı sözlerine karşılık verirken şunları yazıyor: “1945’ten beri barış içinde olan Avrupa’nın bazı bölümlerinde, Balkanlar’da ve eski Sovyetler Birliği’nin bazı bölümlerinde savaşma eğilimi bu güveni ciddi biçimde sarsmıştır. Piyasacıların hızlı ve acımasız ekonomik geçiş vaatleri de uçup gitmiştir” (S. 278). Aslında Perry’nin örnekleri biraz daha genişletilebilir: Marksizm ve Tarih 2002 yılında İngilizce yayınlandığı için 2008 ekonomik krizi söz konusu edilmemiş. Ayrıca söylenenlere, Ortadoğu’daki (Türkiye ve Kürdistan da dahil) savaşlar ilave edilebileceği gibi Afrika’da ve özellikle Hindistan ve Güney Amerika’da olduğu üzere sınıfsal karakterli bir çok halk hareketi de eklenebilir. Dolayısıyla sosyal, ekonomik ve siyasal gelişmeler daha sağlığındayken bile Fukuyama’yı yalanlamaktadır.

Teoride sınıf mücadelesi yürüten ancak birçokları komünist partilerinde de çalışmış olan Marksist düşünürleri bir araya getirirken Perry, soruna elbette ki sınıf penceresinden bakıyor. Fakat bu sınıf, yapısalcı Marksizmin düşündüğü gibi ‘kendinde sınıf’ değil, E. P. Thompson ve C. Hill’in de altını çizdiği üzere “bilinç”le yüklenmiş ‘kendisi için sınıf’tır. Bu bakımdan Perry’nin çalışması açısından sınıf savaşları ifadesi son derece önemli; zira Marx ve Marksist tarihçiler açısından tarihi, sınıf savaşlarının tarihi dışında görmek abesle iştigaldir. Denebilir ki tarihçiler, tarihin sınıf savaşlarından ibaret olduğunu söyleyenlerle bunu reddedenler olmak üzere iki kümeye ayrılırlar. Matt Perry, bu çalışmasında birincilerin izini sürüyor elbette. Bu iz sürmede bir yandan sınıf mücadelesini reddeden burjuva tarihçilerine karşı mücadele ederken bir yandan da Marksist tarih anlayışına “katkı” yapacağım diye “eşelenen” kesimlere; yapısalcılara, postmodernlere, post Marksistlere… karşı da felsefi ve ideolojik bir duruş sergiliyor.