Geleneksel mi, Modern mi, Post-modern mi?
DAHA GÜÇLÜ OLAN HANGİSİ?

Mehmet Akkaya

Kurban bayramı ve bir düğün törenine katılmak için İstanbul’dan Malatya’ya gelmiştim. Bayram ritüelleri devam ederken sözünü ettiğim düğüne de eşlik etmem icap etti. Modernlik ve geleneksellik açısından birkaç günlük gözlemlediğim olaylar dizisi düğün tecrübesiyle daha da somutluk kazandı denilebilir. İlk söylenmesi gereken halkın geleneklere çok düşkün olduğudur. Demek ki geleneksel olan etkisini “hız kaybetmeden” sürdürüyor. Modern değerler zaman zaman dışlanıyor, bazen de gelenekselin rüzgarında dağılıp uzaklara savruluyor. Toplumun bilhassa kırsal kesiminde moderne olan bu itirazın nedeni nedir? Bu, yanıtlanması gereken önemli bir soru olsa gerek. Benim ilk aklıma gelen neden halkın, modern değerlere karşı kuşkulu bakışıdır. Çünkü modern dünyanın bir kurtuluş olmadığını gerek gözlemleriyle gerekse hisleri ve duygularıyla biliyor. Bu açıdan bakıldığında, gelenekselin içinde olmasına rağmen modernin de kanatları altına girmekten kurtulamayan kitlelerin gözünde modern, tek boyutlu ve olumlanacak bir sistem değildir. Bu yüzden de modernizme diyalektik/eleştirel bakmak gerektiği açıktır. Halk da adeta bunu yapıyor.

Konuyu biraz derinleştirerek devam etmek istiyorum. Geleneksel, antik, modern, post-modern ve bunlar arasındaki ilişkiler, karşıtlıklar sıklıkla kullandığımız kavramlar ve konular, meseleler, tartışmalar. Kavramları, konuları ve problemleri insan olarak bizler üretmiş ve yaymış olsak da ürettiğimiz bu konu, kategori, kavram ve soruların geri dönüp bizleri yönettiği gerçeğini reddedemeyiz. Yanıtı bilinmeyen nice sorular ürettiğimizin doğru olması gibi karşılığı olmayan pek çok –teolojik- kavram ürettiğimiz de bir o kadar doğrudur. Başlığımızdaki terim ve sorular da, dikkatli düşünüldüğünde, bu türden, bizi ilerletmeyecek kavram, mesele ve sorulardır. Ne var ki ana akım düşünce dünyası, bizi ürettiği bu terminoloji ile düşünmeye ve ortaya sürdüğü sorunsallarla kuşatmaya çalışıyor.

Gücünü kurulu sermaye düzeninden alan ana akım felsefi-ideolojik düşünce dizgesi, yanıtı her halükarda kurulu dünya sisteminin çıkarına olacak sorular sorarak iş görüyor. Bu tekniğe, yanlış soru sormak ya da soruyu yanlış kurmak diyebiliriz. Unutmayalım ki kavramlar, kategoriler, sorular ve sorunlar tarihseldir, tarih de sınıf mücadelelerinin tarihidir. Geleneksel değerleri de modern değerleri de, nihayet son on yıllardır entelektüel hayatımızı kuşatan post-modern anlayışları da bu gerçekliğin dışında ele almak, bırakalım olguyu kavramayı ve dönüştürmeyi ona temas etmek anlamına bile gelmez. Bu metinde, konuyu aktüel de diyeceğimiz bazı uygulamalar ışığında örnekler vererek ele almak ve olası birtakım iddialarda/varsayımlarda bulunmak istiyorum.

Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor:
Gelenekselin Direnişi ve Protestosu

Marx, toplumların dine yönelmesinin altındaki unsurları saptamaya çalışırken bu yönelmenin nedenlerinden birisini, halkın düzeni protesto etmesine bağlamıştı. Yani egemen sınıflar kitlelere yaşam hakkı tanımadıkça, indirgeyerek söyleyelim, iki eğilim ortaya çıkıyor. İlki, düzene karşı aktif bir protesto ve bunun zenginleşmiş biçimlerini de mücadele alanlarına taşıyarak dünyayı değiştirmek ve iktidarı çalışan sınıflar adına ele almak. Diğeri de yine aynı nedenle başlıyor ve/fakat pasif diyeceğimiz bir protesto biçimine dönüşüyor. Marx, bu pasif forma örnek olarak dini göstermektedir.

Pasif protesto (mücadele), protesto düzeyinde kalıyor, aktif mücadeleye dönüşmüyor ve çoğu zaman da kurulu düzenin çağımızda ise feodalizmin, kapitalizmin ve emperyalizmin politikalarına uygun konuma düşüyor. Gelenekleri dinsellikten ibaret görmesek de dinin merkezi bir gelenek olduğunu ileri sürebiliriz. Dinin de geleneklerin de bitmiş, oturmuş, tek yapılı olgular olduğu söylenemez elbette. Gelenekler, gücünü nereden alırlar? Önemli bir soru da budur. Yanıt: Üretim güçlerinin düzeyinden ve buna tekabül eden üretim ilişkilerinden. Nihayetinde her üretim biçimi belli bir gelenekselliğe imkan vermektedir.

Modern öncesi toplumlarda tarımsal üretim biçimi teolojik düşünüş tarzını zorunlu kılmıştır. Modern dönemin üretim biçimi ise kapitalizmdir (sanayi). Kapitalizmin kendine özgü düşünüş biçimleri getirdiği doğrudur. Gelenekleri de kendine özgüdür. Yine de kırsaldaki (kısmen kent için de geçerli) şu yaşananlara bakıldığında kapitalizmin teolojiden kopuş yaparak yepyeni bir düşünüş ve davranış biçimi getirdiğini ileri sürmek zor görülüyor.

Çağımızda katı olan her şey buharlaşıyor. Değişme ve dönüşme gerçeği her alanda ilgimizi çekmektedir. Buna rağmen insan ve toplumun kendi potansiyelini dışlaştırdığı ve yeniyi kurmada göze batar bir büyüklükte değiştiği, ilerlediği söylenemez. Dolayısıyla değişmenin özden ziyade biçimde yaşandığını ileri sürmek sanırım yanlış olmayacak. Örneğin düğün geleneğinde kısmi ve niceliksel değişiklikleri gözlemlediğimi söylesem bile kurban kesme geleneğinde biçimsel bir değişikliğin bile olmadığını anımsatmak durumundayım. Bunlara ilaveten dini bayramların, kurban kesme geleneğinin kentlerde de değişmediğini ileri sürsem, ne dersiniz?

Burjuvazinin Devrimci Barutu Var mıydı?
Dini Bayramlar Yanında Milli Bayramlar

Burjuvazi 15. yüzyılda tarih sahnesine çıktıktan sonra, geleneksel olana hem üretim alanında hem de düşünsel, estetik ve felsefi planda savaş açtı. Bunu belgeleyen bir hayli literatür söz konusu. İngiliz filozofu F. Bacon’un geleneksel düşünüş biçimlerine (idole) karşı yürüttüğü felsefi mücadele anılmaya değerdir. Yine de sömürücü bir sınıf olarak tanımlanan burjuvazinin bu türden “devrimci” çıkışlarını abartmamak gerekir. Çünkü ilerleyen süreçlerde, proletaryanın tarih sahnesine çıkması ve yönetmeyi talep etmesi üzerine kendi gerçek –köpek- dişlerini göstermiş, bir atımlık barutunu hızla bitirmiştir. Mesela burjuvazi, dinsel bayram geleneklerinin yanına bir de –ülkemizin tarihinde de olduğu gibi- milli bayram geleneğini eklemiştir. Bu iki bayram ittifakında veya bazı hallerde karşıtlaşmasında üstü örtülen “Bir Mayıs” gibi emekçi bayramları olmaktadır.

Modernle geleneksel ve post-modern arasında özde bir ayrım var mıdır? Meseleye düğün ve bayram gelenekleri üzerinden bakılırsa bu soruya “evet” demek mümkün görünmüyor. Modernin olumlu değerlere gönderme yaptığını ileri sürmek esasta burjuvazinin bir söylemidir. Gerçekte ise taşıdığı olumlu özellik, pek çok olumsuz özelliği altında bir hiçten ibarettir. Bu açıdan halkın modern değerlere karşı mesafeli duruşunun bir karşılığı elbette ki vardır. Bunu yaparken halkın, geleneksel olana sığınmasını da dine sığınmasında olduğu gibi bir nevi protesto olarak ele almak gerekir.

Modern ile geleneksel değerler arasındaki farkın niceliksel olması gibi post-modernizmle bu değerler arasındaki ilişki de nicelikseldir. Post-modernizm bazı hallerde geleneksele temas etse ve kültürel bakımdan moderne itirazları da söz konusu olsa bile ekonomik planda yeni bir sistem önermiyor. Kültürel unsurlar bakımından geleneksel, modern ve post-modernizm birbirinden değişik dil kullanmakla birlikte, bağlam ekonomik fenomenler ve üretim ilişkileri olduğunda aralarında özsel bir fark bulunmadığı açığa çıkıyor.

Özne Olmanın Sahte Biçimleri:
Geleneksel, Modern ve Post-modern Birey

Kadının ya da erkeğin evlenmesi, geleneksel olanı yeniden üretiyor olsa bile, bunu protesto olarak değerlendirebilir miyiz? Bu soruya bir ölçüde “evet” diyeceğim. Başka türlü kendi varoluşunu gerçekleştiremeyen kitlelerin, bir kolaylık ya da boşluk bulduklarında bunu yürürlüğe sokacakları açıktır. Gelin olmak, damat olmak, gelin annesi veya damat babası olmak, kurban kesen birisi olarak betimlenmek, bunun için pazardan kurban almak, alış veriş yapmak –sahte de olsa- özne olmanın yollarından bazılarıdır. Örneğin düğünde oynamak, farklı giyinmek, bilhassa kadın ve genç kızların özel kıyafetleri, çoğu zaman dekolte kıyafetlerle oyun başı çekmek başka nasıl açıklanır?

Aşk da dahil olmak üzere evlilik ve aile, sınıflı toplumun bir icadı olarak ortaya çıkmıştır ve burjuvazinin ideolojisini taşıyan modern tarafından da korunup kollanmaktadır. Gelinin, üzerindeki takılarla birlikte bir erkeğin adeta kendi mülkü haline getirilmesi gerçeğinin altını muhakkak çizmek gerekiyor. Takı geleneksel mi? Öyle görünüyor ve kuşkusuz böyle bir boyutu da vardır. Oysa kuyumcudan alınan bir bilezik ya da kolyenin, pazarda nice –modern- piyasaları harekete geçirdiği bilinmeyen bir durum değildir.

Gelin ve damat olarak özne olmanın yollarını aramak, bir ölçüde geleneği pasif protestodur. Gelenek, protestonun aktif hale gelmesi önünde engeldir. Kent yaşamı söz konusu olduğunda modern ve post-modern de aynı işlevi görüyor. Geleneksel insan, birey olduğunu, bağımsız özne olduğunu devrimci faaliyetlerle gerçekleştiremediği için farkında olmadan pasif ya da sahte özne olmanın yolunu buluyor. Modern ve post-modern insan da aynı yolu deniyor. Bazı psikologlara göre kendini devrimci, yaratıcı eylemlerle gerçekleştiremeyen insan, sosyal medyada kendi fotoğrafını, yediği yemekleri, bindiği arabaları, edindiği mülkleri, içtiklerini, gördüğü yerleri kamuya duyurarak birey ve özne olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Üstelik bu türden sosyal psikologlara bakılırsa modern ve post-modern bireyin tavrı, geleneksel bireye göre daha da negatif özellikler içeriyor. Neden?

Çünkü modern ve post-modern insan, gerçek dünyada somut eylemlerle kendini gerçekleştiremediği için (feodal-kapitalist-emperyalist sistem buna izin vermiyor), sanal alana sığınıyor ve bu da beraberinde psikolojik sorunlar getiriyor. Yapılan paylaşımlardan anlaşılıyor ki, sahte/görünüşte özne diğerlerinden üstünlük duygusu taşıyor, empati noksanlığı yaşamakta, ayrıca kendini özel zannetme gibi bir çıkmaz içinde kalıyor. Beğenilme ve hayranlık duyulma köklü bir ihtiyaç haline geliyor. Sanal dünyada bunların giderilmesi mümkün olmadığına göre psikolojik sorunların kapıyı çalması kaçınılmaz olur.

Modernizm, Gelenekseli Koruyor mu?
Moderne Karşı Mandıra Filozofu

Baştan da işaret edildiği gibi yaşayan değerlere modern ve geleneksel karşılaştırması üzerinden yönelmenin, bizi burjuvazinin mantığı içinde düşünmeye götüreceği açıktır. Bu yüzden iki uygulama içinde olası, ilerici, eşitlikçi, etik ve estetik değerde olanları almak diğerleriyle mücadele içinde olmak sanırım daha anlamlı olur. Dolayısıyla 2014 yılında gösterime giren yönetmenliğini Müfit Can Saçıntı’nın yaptığı Mandıra Filozofu adlı filmi anmak isterim. Gerçekten de geleneksel üretim ilişkilerinin yürürlükte olduğu toplumsal yaşam mekanlarında yumurtaya, domatese, bibere, elmaya, mısıra; bahçe ve tarla koşullarında ulaşmak zor değil. Bağ, bahçe ve ekin alanları da özel güvenlikle korunmuyor kırsalda. Birisi bir bahçeden kavun, kayısı veya elma ya da üzüm kopardığında kıyamet kopmadığı gibi bazen de komşular birbirlerini teşvik ediyor. Kanaatimce olumlu ve insanlığın izlemesi gereken uygulama geleneksel ya da modern olan değil, işte burada betimlenen uygulama olabilir.

Kapitalizmin diyalektiğinden söz etmek yeni bir buluş değil kuşkusuz. Onun güya devrimci bir rol oynadığı özellikle sol milliyetçi anlayışlarca hep vurgulanır. Oysa görünen o ki, burjuvazi geleneksel olanı, çeşitli yollarla kolluyor, muhafaza ediyor hatta derinleştiriyor. Çünkü çağımızda geleneksel olarak görünen her değer ve uygulama kapitalizmden bir parça özellik taşıyor. Bu yüzden burjuvazi, bu öz sayesinde kırsalda kendini geleneklerin içine sızdırarak etkili oluyor. Mesela üç gün süren düğünle geleneğini sürdüren köylü, şimdi dört saat süren “salon düğünü”yle geleneğini sürdürüyor. Bu düğün tarzında köylü büyükçe bir para karşılığı salon tutuyor. Üç günde gerçekleştirdiği ritüellerini şimdi dört saat içinde salonda sergiliyor.

Feodal Gelenekler Tasfiye Edildi mi?
Proleterleşme Süreci Ne Aşamada?

Geleneksel her değer ve alışkanlığın içindeki modern motifleri saptamak zor olmadığı gibi modern olanın içindeki geleneksel/muhafazakar unsurları görmek de zor değildir. Kırsal kültür içinde gelenekselin etkisinde olduğu halde bireye, akla, bilime ilgi duyan nice kimseler kolayca görünebiliyor. Hatta moderni de aşan yeni bir dünya hayali kuran, eskinin geleneksel olsa bile devrimci-demokratik karakterli alışkanlıklarını çağın ruhuna uygun hale getirenler de az değildir. Modern değerlerin aşılması yönünde asıl mücadelenin mekanları kentler ve modern sınıflar olsa da bu sınıflar yeni bir dünya ve yaşam tarzı için geleneksel olanın devrimci kesimleriyle ittifak etmek durumundadır.

Kırdaki ve aynı zamanda kentteki gelenekselin ve bilhassa “gerici” özelliklerin tasfiye edilmesi, kapitalist-emperyalist sistemden beklenemez. Bu sömürücü sistem tam tersine yukarıda da değinildiği gibi eski değerleri ve bunlara kaynaklık eden küçük üretim biçimlerini tasfiye etmek yerine, besliyor ve mümkün olduğunca kalıcılaştırıyor. Kapitalizmin dünyada hakim hale gelmesinin başlangıcı yüzyıl önceye rastlamasına rağmen henüz dünyada kapitalizm hakim hale gelmemiş ve proleterleşme süreci, Asya, Afrika, Güney Amerika ve benzeri alanlarda devam ediyorsa kapitalist-emperyalist sistemin bu konuda negatif bir rol oynamasındandır.

İnsan Ruhsallığına Egemen Olan Romantizm
Kimse Bulunduğu yerden Memnun Değil

Kayseri’den doğu yönüne ilerledikçe pek çok yerde, çift şeritli, bazen de çok şeritli yollar, otoban usulü yapılmış lüks asfaltlı yolların varlığı hemen fark ediliyor. Köprüler, viyadükler, kasaba ve köylerin içlerine dek yapılmış asfalt yolları da yapılanlara eklemek gerekir. At ve eşeğin yerini alan traktör, çeşitli iş makinaları, tarım aletleri de keza eklenmelidir. Tarımda makineleşmeyi görmek zor değil. Yine de tarım emekçileri olsun, küçük üretici çiftçiler olsun, işlerinin kolaylaşmadığından yakınmakta ve gözlerini kente çevirmiş durumdalar. Pek az kişi bulunduğu yerden ve statüden memnun. Kentliler kıra, kırdakiler köye gözlerini çeviriyor. Üç yüz yıl önce modernizme karşı bir tepkiyle ortaya çıkan romantizm, çağımızda da etkisini sürdürüyor, dünyayı kuşatıyor bir bakıma. Yaşı gelen evlenmek için alelacele sıraya girerken, hukukçular boşanma davalarında patlama yaşandığını ileri sürüyor.

Gerçi bu açıdan ülkemizin kentlerinde de, umduğunu bulamadığı için geleceğini kırsalda arayan belli bir nüfusun varlığı biliniyor. Bu durum özel olarak ülkemizin özgünlüğünü açıklasa da genel planda kapitalizmin açmazını işaret etmektedir. Anlaşılan o ki, kapitalizm kırsal nüfusu, köylerinde tutmak istiyor. Saydığım altyapı çalışmaları dışında sağlık ocakları, ilk, orta ve liseleri köylere kadar taşımaktadır. Hani Manifesto’da kapitalizm övülürken anlatılan uygulamalar şimdilerde kendi köylerimizde yaşanmaktadır.

Geleneksel-Modern Çatışması mı?
Ezenle Ezilen Sınıflar Arasındaki Çatışma mı?
Asıl Olan Hangisi?

Ana akım düşün, bilim ve felsefe çalışmaları, geleneksel-modern denilen tartışmaları antik ve modern ayrımı üzerinden yapmaktadır. İlkinde olduğu gibi bunda da sınıf çalışmalarını gizleme amacı güdüldüğü ileri sürülebilir. İlk ve ortaçağlar antik dönem olarak yeniçağlar ise modern olarak değerlendirilirken iki karşıt çağdan ve bunlar arasındaki mücadeleye vurgu yapılır. Yeniçağ’ın lehine pozisyon alan düşünce akımını liberalizm olarak değerlendiriyoruz. Antik-modern karşıtlığı sınıf karşıtlığını gizlediği gibi düşüncenin gelişme dinamiklerinin de kaynaklarını gizliyor: Emeğin rolünü yok sayıyor. Düşüncenin gelişim seyrinde pratiğin oynadığı rolün adeta üzerini örterek düşünsel gelişmeyi yine düşünceyle açıklıyor. Bu yanlış anlayışa göre mesela insanın maymundan evrilmesinde emeğin bir rolü bulunmuyor.

Geleneksele karşı modernizmin akla ve Aydınlanmaya dayandığı daha da önemli olarak sorgulamaya dayandığı tezinin de doğru olduğunu söylemek mümkün görünmüyor. Sanayi üretiminin, geleneksel tarım üretimine oranla bazı avantajlar doğurduğu doğrudur. Bilimsel ve felsefi düşünceleri sanayi üretimi içinde denemek, sınamak, doğrulamak ve yanlışlamak daha kolaydır, bu yüzden bazı avantajlar söz konusudur. Bu düşüncelerin kitlelere yayılması ve sınıf mücadelesinde işlev görmeleri bakımından düşündüğümüzde o denli de sonuçlar doğurduğunu söyleyemeyiz. Geleneksel tarım emekçisinin de sanayi işçisinin de çoğu zaman sınıf çıkarlarından habersiz yaşam sürdüğü hatta bazı hallerde burjuvazinin çıkarını kendi çıkarı sandığı zamanlar baskındır. Tarımsal üretimdeki makineleşme nedeniyle tarım emekçisinin de sanayi işçisinin de üretim esnasında teolojik değerlerden bir mesafe aldığını da görüyoruz. Tıpkı idealist bilim insanlarının, laboratuvara girerken teoloji şapkasını kapıda bırakmaları gibi.

Geleneksel mi, Modern mi, Post-modern mi?
Daha Güçlü Olan Hangisi?

Yanlış sorunun doğru cevabı olmaz dediğimiz nokta burada kendini gösteriyor. Her üç anlayışın, birbirleriyle çatışması söz konusu olmuş olsa bile bunların taşıdığı özün farklı olduğu söylenemez. Tartışmayı bunlar arasındaki farklarda aramaya liberalizm büyük bir önem vermektedir. Tartışmalar bu anlayışlar arasındaki farklara kaydıkça elenen Marksizm olmaktadır. Dolayısıyla gelenek veya modern sorununa Marksizm açısından yönelmek zorunlu görünüyor. Çünkü Marksizm her üç insan ve toplum modelini aşma potansiyeli taşıyan biricik sistem olarak görülmektedir. Her hangi bir soru yanıtlanırken, karşılaştırma yapılırken, sistemler arası farklılıklar araştırılırken Marksizm dışlanıyor ise soru ve tartışma yanlış kurulmuş, bu yüzden de olguyu görme, tanıma ve değiştirme imkanı olmayacak demektir.

Daha katı yargılarla söylersek, sömürücü sınıfların çıkarına sonuçlar doğuran sistemler içinde hangisinin güçlü olduğu ezilen sınıflar ve çağımızda proletarya açısından çok da önemli değil. Proletarya, sömürü sisteminin yeniden üretimini devamlı yürürlükte tutan her türden sistemi aşma potansiyeli taşıyan bir sınıf olarak kendini bunlardan birisinin sınırları içine hapsedemez. Geleneksel gibi modernin de, post-modernin de sosyalizmle ilişkilendirilmesi burjuvazi için büyük bir aldatmaca, ezilen sınıflar içinse büyük bir yanılgıdır. Gelenekselin idealizme modernizmin de materyalizme işaret ettiği tezi doğru değildir. Geleneksel içinde materyalist unsurlar olduğu gibi modern içinde de idealist nice unsurlar bulmak mümkündür.

Son on yıllarda antik-modern karşıtlığını ve buna benzer tarzda modern-post-modern karşıtlığını aşarak Marksizme bağlanma amacı güden düşünceler de kendilerine önemli bir entelektüel iklim buldular. Zihinlerin neredeyse boşluk bırakılmayacak biçimde doldurulduğu, yalın, yaratıcı, gerçek ve devrimci düşüncenin önünde setler örüldüğü gözleniyor. Mesela Machiaville’ nin geleneksel, diktatör prensi (tek adam) yerine Gramsci’ye dayanarak “modern prens’in çıkartılması gibi. Marksizm-Leninizm’i aşma iddiasında olan akımların ise “modern prens”i (modern birey, komünist partisi) aşarak çözümü post-modern prens’te bulması gibi. Bu açıdan Kürdistan’daki gelişmeler de pek çok felsefi-ideolojik akımın dikkatini çekmektedir. A. Öcalan’ın pek çok düşüncesinde bu felsefi-ideolojik akımların izlerini bulmak olasıdır. Oysa Ortadoğu’nun en devrimci geleneğini temsil eden ve kendini Kürdistan Halk Hareketi olarak gösteren mücadele geleneği, sol tandanslı birçok akım yanında anılan tartışmaları misliyle aşmış durumdadır. Bu hareketin, Öcalan’ı ve onun politik-ideolojik-felsefi düşüncelerinin de bir hayli ilerisinde olduğunu söylemek abartılı sayılmasa gerek.

Bizim açımızdan ise geleneksel ve modern tartışması bağlamında Kürdistan gerçeği daha da renkli ve bir o kadar da karmaşık görünümler sunmaktadır. Ulusal talepleri ve değerleri geleneksel, sınıfsal talepleri ve değerleri ise modern olarak ele alabilir miyiz? Ben, bölgedeki gelişmelerin geleneksel ve modern değerleri aşma eğilimi gösterdiğini iddia edeceğim. Marksizmin de bu çerçevede okunmasını önermekteyim.

Parantez içi söyleyeyim ki, Mao Zedung’un da Marx’ı ve Marksizmi geleneksel ve moderni aşan bir sistem olarak okuduğu kanaatindeyim. Dolayısıyla da hem metnimizin başlığındaki hem de alt başlıktaki sorulan sorunun bir hükmü kalmıyor. Bu gerçeklik, Batı’nın modern değerler içine sıkışıp kalmışlığı dikkate alındığında önemli bir gelişmedir. Bu nedenle Kürdistan olgusunu feodalizmle ilişkilendirip kapitalizmi de modernizmle ilişkilendirerek insanlığın çıkarını modernizmde görmek ve devrimci Ortadoğu halklarının ürettiği, yarattığı devrimci geleneği –feodalizm adına- küçümsemek kabul edilemez.

Geleneksele ve Moderne Karşı
Doğadan ve Toplumdan Sorumlu
Özgür Birey

Köleci, feodal ve kapitalist mülkiyetin geçerli olduğu her çağda maddi ve manevi değerlere rengini veren mülk olgusudur. Geleneksel olanın da modern olanın da mülk olgusundan arındırılması, insanlığın önündeki en büyük sorundur. Bu olguyla kendini, somutlaştıran değerlerin insanı, adeta boynuna ip geçirerek sevk ve idare ettiği iddiası boş bir iddia değildir. Hangisi güçlü olursa olsun geleneksel de modern de günümüzdeki tarzlarıyla insanlığa baş eğdiren uygulamadır. Düğünleri, davul marifetiyle geniş bir kitleye duyuran gelenekler, yuva kuruyorum derken kendine yeni hapishaneler inşa eden gelin ve damat adayları, modernizm adına birkaç tane kredi kartı aracılığıyla teslim alınan “modern birey”, kurban bayramı vesilesiyle günlerce kentte kırda akıtılan kan, vahşice boğazlanan hayvanlar alemi kabul edilebilir gibi değil. Kısacası Antikçağ’ın büyük filozofu Aristoteles’in felsefe defterinde de Yeniçağ’ın (modern dönem) büyük düşünürleri Descartes, Kant, Hegel, ve Nietzsche’nin defterinde de kadının, göçmenlerin, ezilenlerin, bilcümle emekçilerin adı yazmıyor. Gelenek ve modern bu çerçevede hemfikirdir. O halde çözüm nerededir?

Çözümün antik ve modern arasındaki niceliksel değişikliklerde gizli olduğunu sanmak, metnimiz içinde çeşitli kontekstlerde değinildiği gibi, bir yanılgıdır. Nicele temas eden ama niteliksel bir değişmenin tohumları nerede ise çözümü de orada aramak gerekir. Kadının, gelin değil kadın kaldığı, koyunun, koçun, boğanın boğazlanmayıp hayvan kaldığı bir dünya bize yeniyi anımsatıyor. Nasıl bir dünya? Yüzlerce binlerce insanın bayram tatillerinde yaşamını kaybetmediği, evlere giren kredi kartlarının, banka senetlerinin, ev, arsa, villa tapularının insanlığın barış ve özgürlük talebi karşısında aşılmaz setler ve dağlar oluşturmadığı bir dünya. Ne geleneksel birey ne de modern. Çözüm gerçek öznede, toplumdan ve doğadan sorumlu özgür bireyde içkindir.