BARIŞ MİTİNGİ’NDEN NOTLAR

Mehmet Akkaya

Dünya Barış Günü’nde bu yıl Bakırköy Özgürlük Meydanı’ndaydık. 2 Eylül Pazar günü (2018) binlerce kişi İncirli Caddesi’nde buluşup meydana doğru yürüyüşe geçti. Binlere karşılık polislerin sayısının on binleri aştığını sanırım hatırlatmama gerek yok. Demir örgülerin arasından geçildiği halde her elli metrede bir arama-kontrol merkezleri oluşturulmuş durumdaydı. Bu kadar korku neden? Kim kime karşı korunuyor anlaşılır gibi değildi. Hem kontrol noktasından önce hem sonra hem de tam yanında, atılan radikal sloganlar da eksik olmuyordu. Öyle de olsa ne gözaltı vardı ne saldırı. Halaylar, şarkılar, türküler birbirine eşlik ediyor. Afişler, bildiriler, pankartlar rengarenk. Kadın örgütleri, gençlik kuruluşları, dernek flamaları kendilerine yer bulurken elbette DİSK ve KESK gibi işçi örgütleri de barışı savunmak üzere alana akanlar arasındaydı.

Bilim Nicelikler Üzerinden mi Yapılıyor?

İstanbul-Bakırköy’deki Barış Mitingi’nin ilk akla getirdiği, daha bir hafta önce Cumartesi Anneleri’ne karşı yapılan saldırının izleri bile silinmediği halde, kitlenin her türden saldırıyı göze alarak barış talebini dillendirmeye devam etmesi olmuştu. Sermayeyi ve onun korumasını üstlenen kurulu düzeni, faşist yönetimleri korkutan da bu süreklilikten başkası değildi anlaşılan. Biliyorum, pek çok düzen içi burjuva siyaset sosyologu, Barış Mitingi’ne katılımın az olmasını ön plana çıkaracaktır. Oysa böylesi olağanüstü dönemlerde, faşizmin açık ve en şiddetli hale geldiği koşullarda nicelikler üzerinden bilim yapılmaz. Tersine gerçek anlamda bir sosyolojik tahlil, nitelikleri merkezine alarak açıklamalarda, saptamalarda ve yargılarda bulunur. Mesela kürsüye çıkan iki tane başı tülbentli kanını düşünelim. Birisi Cumartesi Anneleri’ni temsilen diğeri de Barış Anneleri’ni temsilen konuşuyordu. Yaptıkları analizleri, sorguladıkları anlayışları, çıkardıkları sonuçları, ileri sürdükleri önerileri, ha deyince kaç profesör yapabilir, bilemiyorum doğrusu. Gözlerinden okunan bunca morali, sıkılı yumruklarına topladıkları bunca cesareti nereden alıyorlar dersiniz?

Bu cesaret karşısında hayrete düşen ve kadınlara hayranlıkla bakan miting alanındaki polis şefine ne demeli? Kadınlar kendinden emin barış nutukları çekerken karşıdaki balkonda görevlendirilmiş “keskin nişancı” ve kamerayı kadınlara zumlamaya çalışan polis kameramanının endişesini nasıl açıklayacağız? Son yıllarda bunca artan polis sayısı ne anlama gelir? Akıl vermiş gibi olmayayım ama yine de sormadan edemeyeceğim: Sabancı, Koç, büyük ve küçük sermaye bu kadar genç insanı fabrikalara sürmek ve sömürmek yerine neden eline silah verip asalakça bir yaşam sürmeye seferber eder? Belki de ülkemizdeki burjuvazinin/kapitalizmin niteliğini ve düzeyini gösteriyor tüm bu gördüklerimiz, yaşadıklarımız.

Sürekli Barışın Koşulları Var mı?

Muhalif hareketlerin merkezinde yaklaşık olarak son on yıldır Halkların Demokratik Partisi (önceliyle birlikte) bulunuyor. Barış Mitingi’nde de bu durum değişmedi. Bileşenleriyle birlikte beş bin kişilik bir katılımdan söz edebiliriz. Bayraklarına birazcık kırmızı boya çalarak kendilerini sol kulvarda değerlendirerek kitlesel eylemlere katılan milliyetçi, ulusalcı ve ırkçı kesimlerin bu defa olmaması olumlu bir durumdu. Alanı bilenler hatırlayacaktır, nispeten dardır. Onun da çevresi polis bariyerleri ile çevrilmiş durumdaydı. Kitlelerin devrimci-demokratik taleplerini simgeleyen bayraklarına karşılık, miting boyunca tepede ay yıldızlı bayrakların da demoklesin kılıcı gibi sallanıp durması çok kimsenin dikkatini çekmiş olmalı. “Polis kuş uçurtmadı” diyemiyorum, çünkü alanın hemen bitişiğinde güvercin ve kumruların sürüler halinde inip kalktığı havuzlar bulunuyor. Ne de olsa güvercinler barışı simgeliyor. Kadınıyla erkeğiyle, polisiyle kuşuyla kumrusuyla bir uyum vardı sanki. Dolayısıyla –polis oyunbozanlık yapmasa yani- son birkaç mitingin demokratik bir olgunluk içinde geçtiğini söyleyeceğim.

Barış Mitingi bu yıl sanki uzun sürdü: Saat 14.00’te İncirli’de başlayan yürüyüş, alanda mitinge dönüştüğünde saat 15.00’i geçiyordu. Kardeş Türküler son dans şarkısını seslendirdiğinde ise saatler 18.00’i gösteriyordu. Bu süre zarfında, insanlar doğaldır ki pek çok dost ve arkadaşıyla görüşmeleri, kucaklaşmaları gerçekleştirdi. Ben de bunlara eşlik etmekle birlikte filozofları sorguladım kafamda. Hangi filozof ne demiş barış sorununa dair? Alman filozof Kant aklıma geldi ilkin. Çünkü “Sürekli Barış” başlıklı bir makale yazmıştı. Hatırladığım kadarıyla sorunun özünden haberi yok bu büyük filozofumuzun.
Polis ve askerler terhis edilirse savaşlar sona erer ve sürekli barış olur diye düşünüyor Kant. Yani soruna tersten bakıyor. Savaşın, ortalıkta dolaşan şu yüzünde tüy bitmemiş polislerin de olduğu zavallılardan kaynaklandığını sanıyor. Sermayenin hareket tarzından haberdar olmadığı için savaşı, şu karşıda emrindekilere emir verip talimat yağdıran polis şefinin ya da ordu komutanlarının çıkardığına inanıyor. Sonra savaş filmleri, Tolstoy’un “Savaş ve Barış” adlı romanı aklıma geldi. En ilginci de İngiliz filozof T. Hobbes’un söyledikleri oldu. Filozofa göre “İnsan insanın kurdudur”. Yanılmaz demeyelim. Filozoflar da yanılır. Mitingde konuşan, şarkılar söyleyen, eğlenen kitleleri düşünün. Kimse kimse için kurt değil. Yani insan insanın kurdu değildir; olsa olsa dostudur, kardeşidir, komşusudur, yoldaşıdır, sevgilisidir, eşidir… İnsanı insan için kurt yapan, orda burda dolaşan eli silahlı polisleri, kitleler için kurt ve bazı durumlarda, katil ve cellat haline getiren sermaye düzenidir.

Barış, Hava ve Su Kadar Değerli mi?

Ben bunları düşünürken Grup Vardiya sahnedeki yerini çoktan almıştı. Çok ilgimi çekmedi söyledikleri ve söyleme tarzları. Kitle kadar coşkulu değildi. Onur Hamzaoğlu göründü sonra. Hüda Kaya’yı bulunduğum yere yaklaşırken gördüm, yanımdaki arkadaş birlikte bir kare fotoğrafımızı çekti. Yakından tanımak isterdim, ama uygun zaman olmadı. Türbanlı, dini bütün birisi anlaşılan. Lakin sosyal ve siyasal konularda duyarlı, ezilenlerin yanında yer alıyor göründüğü kadarıyla. Erkan Baş, Ertuğrul Kürkçü ve Sezai Temelli gibi eski ve yeni vekillerin adı anons edildi kürsüden. Temelli de etkili bir konuşma yaptı. Mitingin konusu barış da olsa, işçi ve emekçi sorunlarına, kadın ve Kürt meselesine yoğunlaşmadan olmazdı. Zeytinburnu’nda işten atılan bir işçinin konuşması, sanırım kitlenin oldukça ilgisini çekmiştir. Umarım emek meselesinin, ulusal sorunlarla, kadın ve çevre sorunlarıyla ne kadar da iç içe geçtiğini topluluğa hatırlatmıştır.

Barış meselesi haklı olarak sınıf meselesinden ayrı ele alınamaz. Bunun da sloganlara, pankartlara yansıması doğaldır. “Gerçek barış devrimle gelecektir” yazılı pankartı, çoğunluğun gördüğünü sanıyorum. Bunu “halkların kardeşliği” vurgusunun izlediğini anımsatmaya bile gerek yoktur. Sloganların çeşitliliği kitlenin çeşitliliğiyle ilgiliydi diyebiliriz. Aydınların yanı sıra, bilhassa liseli gençlerin ve çocuklarıyla yürüyüşe katılanların taleplerindeki çeşitlilik ve bazen de benzerlik bunu gösteriyor. Çevreci taleplerin de kendisine yer bulduğu mitingde, haftalardır yangın alanına dönen Dersim ormanları kürsüye taşındı ve halklar bir kez daha selamlandı. Konuşmalarda demokrasi, özgürlük ve bilhassa da barış teması oldukça belirleyiciydi. Ne var ki dünyada olduğu gibi ülkemizde de henüz toplumun büyük çoğunluğu bu kavramların ekmek, hava ve su kadar hatta bunlardan da daha değerli olduğunun yeterince bilince değil. Toplumumuzun ve toplumların büyük kesimi halen bu hakların niteliğini, önemini ve hangi koşullarda kazanıldıklarından bihaber görünüyor. Bunlar Marksist siyaset felsefesinin merkezi sorunsalları ve başlıbaşına bir yazının konusu.

Barış Tecrit Edilebilir mi?

Meydan girişinde, sağ tarafta kurulmuş bir stant vardı, onu da anmadan olmaz. “Bireysel silahlanma”ya karşı imza kampanyası yapılıyor. Yani sayıları milyonları bulan ordu-polis yetmiyor bir de ne zaman ne yapacağı belli olmayan dinci, milliyetçi, devletini, bayrağını seven “vatandaş”lar silahlandırılmak isteniyor. Kapitalizmin çıldırdığını ve çılgınlığını akla getiriyor bu silahlanma meselesi. Toplumun bu noktada da yeterince duyarlılık gösterdiği düşünülemez. Dolayısıyla mitingler veya toplumsal gösteriler bu açıdan da önemli bir bilinçlenme yaptığı gibi, sermaye basınının sakladığı, gizlediği pek çok sosyal gerçekliğin ve siyasal sorunların somutluk kazandığı alanlar da oluyor. Sorunları, yaşayanlardan öğrenmek, onların düşünüş tarzına, davranış biçimine hatta mimiklerine bakarak öğrenmek ve bilmek ile masa başında öğrenmek ve bilmek arasında ciddi bir fark bulunmaktadır.

Barışın tecrit edildiği bir toplumda buna sessiz kalmak reva mıdır? Bütün sorumluluğu sınırlı bir kesimin üzerine atmak, bedeli onların ödemesine göz yummak vicdani midir? Korkunun ecele faydası var mıdır? İnsanlık ancak “bu soruları sorguladığında” ve bilince çıkardığında işçi ve emekçisiyle, kadınıyla, genci ve yaşlısıyla, köylü ve kentlisiyle, bilim adamıyla, akademisyeniyle, sanatçısı ve filozofuyla özgür olabilecektir. Hapishanelerin gün be gün arttığı ve içinin sürekli dolduğu bir çağdan ne beklenebilir? Bu yüzden de mitingde dillendirilen ve afişe edilen “Barış Tecrit edilemez” özdeyişi anlamlı olmuş ve umarım bir hayli de dikkat çekmiştir.

Sorunların yoğunluğundan dolayı, konunun Türkiye ve Kürdistan hapishanelerini de aşarak İran’daki idamlara kadar gelmesi normaldir. Bu yoğunluk, konuşmacıların ruh haline fazlasıyla yansımış ve sunumları, hitapları haylice radikalleştirmiştir. KHK ile işinden atılan bir emekçi ya da akademisyen öfkeli bir şekilde konuşuyordu: Saldırı ve şiddetiniz karşısında diz çökmedik, çökmüyoruz, çökmeyeceğiz! Halkların Partisi eş genel başkanının konuşması da az öfkeli değildi. O da mealen “barışı birilerinden dilenerek değil, bu sömürü, zulüm ve talan düzenine karşı direnişle, mücadeleyle kuracağız” diyerek kitleye seslenenler arasına katılmıştı.

Sanki Uluslararası Bir Festival

Yorulmak, her canlı varlığın hatta cansız varlıkların da ortak özelliği. Neyse ki temmuz ve ağustosun sıcağında değildik… Sonbaharın ilk günleri, güneşin yakıcı etkisi yavaş yavaş uzaklaşıyordu. Yorulanlar kenardaki banklara, betondan yapılma duvarlar üzerine oturmaya çoktan başlamışlardı bile. Halaycılar yorulmuş, slogancıların sesi kısılmış denilebilirdi. Mitingin başında saygı duruşu yapılmıştı ve yumruklar sıkılı bir halde hep birlikte güneşe kaldırılmıştı. Miting biterken o atmosferden ve ruh halinden eser kalmamıştı. Tomanın başındaki polis ile panzerin içinde uyuklayan türbanlı genç kadın polis de bu yorgunluktan ziyadesiyle nasibini almıştı. Ne dağılmakta olan kitleyi izleyebiliyor ne de tabancasını sağa sola çekiştirebiliyor. Bitse de annesine, babasına, kardeşlerine ya da sevgilisine gidebilse…

Konuşmaların Türkçe ve Kürtçe yapıldığını bilmem hatırlatmama gerek var mı? Sahne Kardeş Türküler’e (Bajar) bırakıldığında kitle kısmen de olsa dağılmıştı. Lakin mitingin de adeta renginde bir değişiklik olduğu görüldü. Türkçe ve Kürtçenin de dışında dillerde şarkılar alanda yankılanıyordu. Halaylar, danslar, sloganlar birbirine karışmıştı. Miting alanı sanki uluslararası bir festivale dönüşmüştü. Topluluğun sabrı yavaş yaşav tükeniyor, kitlenin 300 kişiye kadar azaldığı fark ediliyordu. Karısını, çocuğunu, kirasını, taksitini düşünen polisler de bir o kadar sabırsızdı. Yine de, ne de olsa bu muhalif kesimlerin varlığı nedeniyle iş güç sahibi oldukları akıllarına geldikçe susmayı yeğliyorlardı. Noktayı koyansa tüm bunları izlermiş gibi görünen müzik grubu oldu… Gitarist penayı son kez tellere dokundururken, solist de son notayı seslendirdi.

Fotoğraflar. Hidayet Kalınlıoğlu.