MARKSİZM AÇISINDAN MİLLİYETÇİLİK

 

Mehmet Akkaya

 

Dinsel ve milliyetçi yayınların tüm yayınlar içinde baş sırada yer aldığı söylentisi yüzyılı aşkındır dillendirilmektedir. Kitleler, kümeler halinde bu ideolojik akımlara yöneldikçe yabancılaşma sorununa daha fazla maruz kaldığını belki de bilmiyor. Anlaşılan o ki, sömürücü sınıflar antik dönemde dinsellikle bir arada tutarak manipüle ettikleri kitleleri modern dönemde ise milliyetçilikle tutma amacı gütmektedir. Bu denli etkili olan bu dinsel ve ideolojik akımlar güçlerini nereden alıyor? Maddi, ekonomik alt yapısı nedir? Tarihsel süreçte nasıl bir evrim söz konusudur? Akıldan ziyade psikolojik bir duygu gereksinmesinden mi kaynaklanıyor? Milliyetçiliği ortaya çıkaran sosyal ve tarihi koşullar nelerdir? Bu sorun, Marksist felsefe ve teori için ne anlam ifade etmektedir? Milletleri yaratan milliyetçilik midir? Sorular çoğaltılabilir. Bu sorulardan hareket ederek yazılmış bir çalışmayı konu ederek birtakım açıklama ve analizlerde bulunmak istiyorum. Kitabın yazarı felsefeci Yener Orkunoğlu. Eserin adı ise: Marksizm, Milliyetçilik ve Demokratik Ulus (İletişim yayınları, 2018).

Romantizm ve Alman Milliyetçiliği

Komintern ve Sol Hareketler

Orkunoğlu, adı anılan eserinde, milliyetçiliğin tarihsel serüveni içinde bir gezintiye çıkıyor. Bu gezinti içinde evrenselcilik ile romantizm arasında bir çatışma görüyor. Fransız ve İngiliz aydınlanmacılığının karşısında –bir ölçüde- Alman romantizminin yer aldığı noktasından hareket ediyor. İlki evrenselciliğe karşılık gelirken Alman romantizmi bağlamında yerel değerlerin önemi üzerinde duruluyor. Dolayısıyla modern Almanya’nın iktisadi olduğu kadar siyasal ve özellikle de düşünsel/entelektüel tarihini iyi bilmek gerekiyor. Çünkü 17. ve 18. yüzyıllarda Alman romantiklerinin söylediği gibi “ruh durumları” aynı olan çok sayıda devlet vardı ve bunlar bir birlik (ulus devlet) formu kazanmış değildi. Gerçi Alman düşüncesinde yek vücutluk yoktu. Goethe gibi düşünürler ulus devleti savunsalar bile bunu evrenselcilik düşüncesini reddetmeden yapıyorlardı. Jahn gibi birçok düşünür Goethe’nin evrenselciliğine karşı çıkarken “Goethe de biz de aynısını savunuyoruz, Goethe bunu insanlık adına yapıyor biz ise Almanlık adına” diyorlardı. Herder volkgeist teriminin, tüm bir halkın ortak dehasını yansıttığı iddiasındaydı. Almanlar böyle bir dehaya sahip olduğu halde ulus devlet olamamıştı. Herder buna hayıflanıyordu.

Fichte ise “Alman Ulusuna Söylevler”inde Alman ulusunun varlığından, Almanlığın istisna ve ayrıcalıklı üstün bir ulus olduğu iddiasında bulunmuştur. Napolyon’un Berlin’i işgali sırasında üniversite öğrencilerine okuduğu Söylev’inde vatan aşkı, millet aşkı gibi duygu yüklü terimleri kullanmadan çekinmemiştir. Ona göre maddi hayata inanmak yetmez, manevi hayata da inanmak gerekir. Düşünür, üstelik de tarihteki ilk büyük ulusun Almanlar olduğuna inanıyor. Keza Alman dili de en ayrıcalıklı dildir. Söyledikleri şöyle de tercüme edilebilir: Ne mutlu Alman diline ve o dili konuşanlara. “Ne mutlu Türküm” özdeyişine ne de çok benziyor, değil mi? Ulus devlette değilse bile devlet noktasında zirve Hegel’dir. Ona göre insan ve toplum, özgürlüğünü ancak güçlü bir devlet olduğu zaman gerçekleştirebilir. Amerikalı düşünür Hans Kohn’a göre Alman entelektüelleri, romantik milliyetçiliğe destek vermeye sonraki dönemde de devam ettiler: Oswald Spengler, tarihçi Friedrich Meinecke, filozof Martin Heidegger ve devlet hukukçusu Carl Schmitt bunlardan bazıları. Vilfredo Pareto’yu da anmak gerekiyor. “Burjuvazinin Marx’ı” olarak da bilinen bu İtalyan ekonomistinin düşünceleri sosyalist hareket içinde etkili oldu ve hareketi milliyetçilik yönünde etkiledi. “Pareto açısından, o dönem güçlü olan sosyalizmi çökertmenin en etkin yolu, milliyetçi duyguları sosyalistler arasında yaymaktır; sosyalistlere milli duyguları bulaştırmanın en iyi yolu ise ülkeyi diğer uluslara karşı savaşa sokmaktır” (S. 19). Alman kültür geleneğinden hareket eden Orkunoğlu’na göre Alman romantizminin etkisinde gelişen milliyetçilik, öncelikle Avusturya komünist hareketini etkiledi. Birden çok ulusun komünistlerini bir araya getiren parti, milliyetçilik çıkmazından dolayı dağılmak durumunda kaldı.

Aynı milliyetçilik anlayışının Rusya devrimci hareketine miras kaldığı anlaşılıyor. Komintern aracılığıyla da ülkemizdeki sol yapıların gündemine gelen ve kısa sürede kendine yer edinen milliyetçilik, çoğu zaman yıkıcı ve ayrıştırıcı bir işlev gördü. Orkunoğlu’nun çıkış noktası ise Marksizmin kapsamlı bir milliyetçilik teorisinden yoksun olması. Gerçi Marx ve Engels, ayrıca Lenin, Kaustky ve Rosa Luxemburg gibi kuram ve eylem adamları konuya ilişkin bir hayli düşünce üretmiş olsalar da, bu üretimler sistemli bir hale gelmediği gibi sol düşüncenin, milliyetçilik açmazına girmesini de önleyemedi. Orkunoğlu’nun pek çok analiz ve açıklamadan sonra getirdiği çözüm önerisi ise demokratik ulus kavramında içkin görünüyor.

Milliyetçilik Yeni Milliyetçilikler Doğurur!

Milliyetçiliğin, sosyal bilimlere ve Marksist siyaset bilimine konu olması nispeten yeni sayılır. 20. yüzyılın başlarından öteye gitmiyor. Tek tarz bir milliyetçilikten de söz edemiyoruz. Romantik, liberal, demokratik, faşist, jakoben, iktisadi, kaynaştırıcı gibi sıfatlarla tanımlanan milliyetçilik anlayışlarından söz edilebilir. Sol milliyetçilikten (ulusal sol) bile söz edilebilmektedir. Milliyetçilik, savunucuları ve teorisyenleri güçlü olan bir ideoloji olarak da düşünülemez. Çünkü uzlaşmacı bir modern ideoloji olarak pek çok sınıf ve çevrenin ilgisini çekebilmektedir. Bu yüzden onun, muhafazakarlıkla, liberalizmle, faşizmle, dini ideolojilerle ittifak ettiği gibi sosyalizmle de ilgisi kurulmuştur. Sosyalizmle ilgisi, ülkemizde olduğundan farklı olarak tersine daha çok “ezilen ulus milliyetçiliği” üzerinden düşünülmektedir. Yine de milliyetçiliğin, hem ülkemizdeki serüveni hem de dünyadaki (bilhassa Batı’da) serüveni izlendiği zaman görülmektedir ki sıklıkla faşizm limanına demirlemektedir. Bu yüzden de milliyetçilikten yalnızca sosyalist/komünist işçi hareketleri değil burjuvazinin kendisi de –bazı zamanlar- muzdariptir.

Birinci Emperyalist Savaş öncesi, komünist partiler de bile etkisini göstererek parti içi krizlere neden olan ve giderek siyasetin doruklarına yerleşen milliyetçilik, acıları büyük olan savaşa paralel olarak sürdü. Emperyalizm, adına Rusya denilen büyük coğrafyayı kaybetti ve entelektüeller arasında moral çöküntüsüne neden oldu. Milliyetçiliğin yeniden şahlanışı İkinci Emperyalist Savaş öncesine rastlıyor. Bu şahlanış da dünya proletaryası yanında burjuvazi için hüsranla sonuçlandı. Başta Çin olmak üzere Doğu Avrupa’da halk demokrasileri kuruldu. Avrupa aydınları bir kez daha demoralize olmaktan kurtulamadı. Milliyetçiliğin yeniden dirilişi ve harekete geçişi seksenli yılları buluyor ve 1990’larda Sovyetik yönetimlerin geri çekilmesi ve etkisini yitirmesi üzerine daha da belirleyici hale geliyor.

Demek ki milliyetçilik de faşizm gibi burjuvazinin en büyük ideolojik silahlarından biri haline gelmektedir. Bu silah her tarihi süreçte kullanılmamakla birlikte her zaman potansiyel olarak bagajda tutuluyor. Bazen uyuyan bir dev durumundadır, bazen de militarizm halini alarak tüm halklar için canavara dönüşmektedir. Bazen sol bir niteliğe bürünse de temelde sağ ve muhafazakar bir nitelikte kendini var etmektedir. Gerek Birinci gerekse İkinci Emperyalist Savaş sürecinde milliyetçilik, emperyalist devletler için sömürü düzeninin lehine kullanılan bir ideoloji olduğu halde aynı tarihsel süreçlerde Asya, Afrika, Latin Amerika gibi pek çok coğrafyada dil, kültürel ve etnik ilkeler yerine anti-emperyalizm ilkesi üzerinden gelişmiş ve kendini var kılmıştır. Bu toplumlarda milliyetçilik önemli bir “bağımsızlık ve emperyalizmden kurtuluş ideolojisi” olarak işlev görmüştür. Böylesi koşullarda da emperyalizm boş durmamış, anti-emperyalist sol hareketleri bölmek ve yolundan saptırmak için özel yol ve yöntemler, gerektiğinde darbeler, cuntalar organize etmiştir/etmektedir. Milliyetçiliğin ikili özelliği dikkat çekerken Lenin ve Bolşevik Parti için de sonu gelmez tartışmaların kaynağı olmuştur. Marksizm, Milliyetçilik ve Demokratik Ulus adlı kitapta bu konuya uzunca bir bölüm ayrılması tesadüfi olamaz. Parti içinde Lenin’in hem sağ sapmaya (Bundcular, Yahudiler) ve hem de sol sapmaya (Luxemburg, Buharin, Roy) karşı mücadele ettiği biliniyor.

Günümüzde sınıf mücadelesi bakımından milliyetçiliğin, önemli olan bir boyutuna daha değinmek zorunlu görünüyor. Lenin ulusların kendi kaderini tayin hakkını koşulsuz desteklediği halde bu hakkın kullanılmasını koşullara, işçi sınıfının çıkarına bağlamıştır. Duruma açıklama getirirken Orkunoğlu şu ifadeleri kullanıyor: “Lenin, bu nedenle, öncelikle adı geçen makalesinde ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı ile kendi kaderini belirleme talebinin desteklenmesi arasında ayrım yapmayı gerekli gördü” (S. 247). Yani burada da ikili bir durum var. Ulusal soruna karşı kayıtsızmış ve ikircikliymiş gibi görünen Lenin’i bu pozisyona aslında sorunun karmaşıklığı itmektedir. Konu kavramsal açıdan da epeyce tartışılmıştır. Mesela “işçi sınıfı ve emekçilerin kendi kaderini tayın hakkı” gibi sol açıklamalar parti politikasına damgasını vuran tartışmalar olmuştur. Milliyetçiliğin olumlu ve olumsuz iki farklı yüzü olması gibi ona temel teşkil eden romantizmin de aslında iki farklı yüzü vardır. Romantizm, devrimci geleneklerin ve yapıcı yerel değerlerin, evrenselin içinde eritilmesine karşı olumlu bir pozisyonda durmasına rağmen bireyi millet içinde eritirken ve toplumu evrensellikten uzak tutarken tutucu konumda yer almaktadır.

Milliyetçiliğin öyküsünün iki açıdan ele alınmasını akla getirmek mümkündür. Birisi egemen sınıflar açısından yazılandır. Bu yazımın milliyetçilik içinden ve bu ideolojinin etkisiyle duygusal düzeyde yazıldığı söylenebilir. İkincisi de milliyetçiliğin etkisini aşarak bir milliyetçilik sunumu yapılabilir. Orkunoğlu’nun çalışması kuşkusuz ki ikinci çizgidedir. Bu yüzden de bilimsel bakışla yazıldığı iddia edilebilir. Milliyetçilik yalnız milliyetçiliğin yazım tarzını etkilemedi/etkilemez elbette. Tarih yazımını da büyük oranda etkilemiş bir ideolojidir. Coğrafya bilimi yanısıra dile bakış konusunda da koşullayıcı bir işlev görmüştür. Bu durum çağımızda ve günümüzde de değişmiş değil. Dolayısıyla milliyetçiliği politik açıdan ele alınacak kadar sınırlı bir ideoloji olarak görmek doğru olmayacaktır. Bir zihniyet yapısı haline geldiğinde dünyaya bakış açısının da belirleyeni oluyor. Bu yüzden de bu ideolojinin emek-sermaye çatışmasını görmesi mümkün değildir. Zaten sürekli kışkırtılarak asıl olarak sınıf gerçekliğinin üzerinin kapatılması hedefleniyor.

Yazar, önerdiği ya da geliştirdiği “demokratik ulus” teorisi ile ara bir çözüme varılacağı iddiasında. Ona göre nasıl ki modern dönemde din devletten yani özel alan siyasal alandan ayrıldıysa ulus da devletten ayrılarak özel alan haline gelebilir. Ulus, devletten uzaklaştırılırsa, yani buna demokratik bir çözüm bulunursa, devletin uzağında kalan uluslar da milliyetçilik çıkmazına girmeyecektir. Milliyetçiliğin yeni milliyetçilikler doğurduğu dikkate alındığında yazarın konuya isabetli vuruşlar yaptığı savunulabilir. Çünkü ülkemizde de olduğu gibi milliyetçiliklerin ortaya çıkması, ortada olanların da hortlamasının nedenlerinden birisi diğer milliyetçiliklerin varlığıdır. Eğer Kürt ya da Ermeni milliyetçiliği varsa Türk milliyetçiliğinin var olmasından ötürüdür. Yine de milliyetçiliğin ortaya çıkmasının nedenlerini teke indirgemek meseleyi basite almak anlamına gelir.

Avrupa’nın eski toplumlarının uluslaşma süreçleriyle emperyalizmin baskıları nedeniyle ortaya çıkan ulusları hatta emperyalizmin kışkırtmasıyla ortaya çıkan uluslaşma hareketleri aynı çerçevede ele alınamaz. Orkunoğlu her ne kadar milliyetçiliği ortaya çıkaran koşullara ilişkin yaptığı literatür taramasından iki sonuca ulaşsa ve bunları detaylarıyla ele almış olsa da “eski ve yeni milliyetçilik” farkları ayrımı yapmamıştır. Örneğin İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya gibi ülkelerin uluslaşma süreçleriyle Birinci Emperyalist Savaş dönemindeki ve ayrıca ikinci Emperyalist Savaş sonrası ortaya çıkan milliyetçiliklerin de motivasyonu farklı olmuştur. Sonrakiler bir ölçüde “kurtuluş savaşı” biçiminde bir de içerik kazanmıştır. Modernizm öncelikle Avrupa’da olduğu için buradaki milliyetçilik doğal seyri içinde yaşama, ruhunu vermişken geleneksel yapısını sürdüren toplumlarda milleti milliyetçiler inşa etmişlerdir. Bunun tipik örneği olarak Türkiye’yi gösterebiliriz. Yine de doğal seyri içinde gelişen yerlerde de milliyetçiliğin bir iteklemesi olduğunu dikkate almak realitenin özüne ters olmayacaktır.

Millet Keşif mi İcat mı?

Fransız Aydınlanması ve Fransız Devrimi’nin milliyetçilikle ilgisini kurmak, alışkanlık olmuştur. Romantizmin de buna bir tepki olarak geliştiği ileri sürülmektedir. Orkunoğlu da bu anlayışa, eserinde epeyce yer vererek işlemektedir. Her iki anlayışı biraz açmak gerekiyor. Aydınlanma, teolojinin etkin olduğu dinsel imparatorluklara karşı seküler monarşilerin bir sonucu olarak egemen hale gelmiştir. Dinsel düşünce tarzına karşı bilimsel düşünce diyebiliriz buna. Aynı zamanda imparatorlukların geniş topraklara yayılması ve insan haklarının evrenselliği gibi içeriklerden dolayı, geniş alanlara yayılmış ulus devlet anlayışına karşılık gelmiştir. Bireyi ve mikro değerleri, yerel dilleri, küçük toplulukların geleneklerini aşan ve kendince evrensele bağlanan bir söylem oluşturmuştur. Elbette bu söylem Napolyon gibi imparatorlukların elinde başka halkları baskılamak ve aynı zamanda Fransa’nın çıkarlarını Avrupa ve Asya’da geçerli kılmak için de bir olanağa dönüşmüştür.

Romantizm ise tersine evrensel olan değerler değil yerel olan değerler üzerinden kendini inşa etmiştir. Bunun koşulları da Napolyon saldırılarından dolayı kurulmuştur. Çünkü Fransa’nın aydınlanma, demokrasi ve insan hakları adı altındaki saldırıları Alman (Prusya) topraklarında ve Rusya’da milliyetçiliğin de fitilini ateşlemiştir. Aydınlanma ve romantizm üzerinden yapılan bu açıklama da göstermektedir ki, milliyetçilik eskiden beri var olan bir ideoloji değil kapitalizmin şafağında ortaya çıkmış ve kendisini besleyen ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelere paralel olarak baskın hale gelmiştir.

Kitaptaki tartışmalardan da görüldüğü kadarıyla pek çok düşünür milliyetçiliğin modernleşme ve sanayileşme gibi oluşumlarla bağlantısını kurmaktadır. Orkunoğlu’nun söylediklerine bakılırsa milliyetçiliği sübjektif olarak ele alanlar ve objektif olarak ele alınanlar diye ikiye ayırmak olasıdır. Milliyetçiliği sübjektif olarak ele alanlara göre milleti yaratan milliyetçiliktir/milliyetçilerdir. Objektif milliyetçilik ise milleti millet yapan bir takım özellikler ve olgular bulunduğunu ileri sürüyor. Ortak dil, ortak tarih, ortak toprak, ortak pazar bunlardan bazılarıdır. Bu tartışmalar da insanın aklına milliyetçilik keşif mi icat mı sorunsunu getirmektedir. Keşif meselesi, konunun özselliğine gönderme yaparken icat olması da onun ideoloji tarafından inşa edildiği anlamını taşır. Ne var ki keşif dediğimizde dil ve tarihsellik gibi özellikleri topluluklarda içkin görüyoruz demektir. Oysa bunlar da tarihseldir. Özcüler, özü objektif koşullarda görenler, milliyetçiliği milletlerin yarattığına inanmaktadır. Oysa millet ve milliyetçilik için evveli ve ebedi denilemez. Özcülere uyulacak olsa buna inanmak gerekiyor. Milletin bir icat olduğu düşüncesinde olanlar da onun milliyetçilik ideolojisi tarafından kurgulandığı iddiasındadır. İlkinde milliyetçiliği millet olgusu yaratmıştır, ikincisinde ise milleti milliyetçilik yaratmıştır. Orkunoğlu, iki açıklama biçiminin de doğru yanları olduğu kanaatinde.

Milliyetçiliğin bir pazar meselesi olarak ortaya çıktığı ve kapitalizm koşullarına özgü olduğu düşünüldüğünde onun gelip geçici bir tarihsel olgu olduğu ileri sürülebilir. Marx ve Marksizm açısından, kapitalizmin ortaya çıkmasıyla kendini somutlayan milliyetçiliğin din misali, toplumsal, üretim biçimlerinin değişmesiyle sönümleneceği varsayılır. Buna göre pazarın oluşması ile milliyetçiliğin inşa edilmesi süreci birbiriyle örtüşmektedir. İnşa etmenin, halk tarafından değil bir bakıma orta sınıflar ve aydınlar tarafından başlatıldığı düşünülebilir. Aydınların icat ettikleri konu, kavram ve milli unsurlar sanayinin, iletişim araçlarının olanakları sayesinde halk/toplum içinde hızla yayılır. Yani aydınlar milliyetçilik sürecinde “milli bilinç” yaratmada etkili olurlar/olmuşlardır. Milliyetçiliğe ilişkin literatürler tarandığında görülmektedir ki, dünyada tek tarz bir milliyetçilikten söz edemeyiz. Amerika, İngiltere, Fransa gibi ülkelerde milliyetçilik farklı, İtalya ve Almanya benzeri toplumlarda daha farklı bir seyir izlemiştir. Üçüncü dünya ülkeleri olarak görülen coğrafyalardaki milliyetçilikler de farklıdır, emperyalizm karşıtı özelliklere sahiptir.

İlgili literatürden çıkartılan bir başka sonuç da devlet ve ulus ilişkisi açısından olanıdır. Buna göre devletini arayan uluslardan ve ulusunu arayan devletlerden ve hem devletini hem de ulusunu arayan toplumlardan söz edilebilir. Ayrıca hem devletli hem de uluslu toplumların olduğu da ileri sürülebilir. Bu dördüncü kategoriye Amerika, İngiltere ve Fransa’yı örnek olarak gösterebiliriz. Almanya ve İtalya ise 19. yüzyılda hem devletini hem de ulusunu arayan ülkelerdendi. Mesela Massimo d’Azeglio “İtalya’yı kurduk şimdi İtalyanları yaratacağız” derken işte bu gerçeği yansıtmaktadır. Türkiye benzeri toplumlar ise 19. ve 20. yüzyıl başları itibariyle milletini/ulusunu arayan toplumlara örnektir. Osmanlı İmparatorluğu dağılmış olsa bile güçlü bir devletin varlığını sürdürdüğü bilinmektedir. Kürtlerle birlikte Filistin halkı gibi uluslar ise devletini arayan millet pozisyonundadır. Ülkemizdeki milliyetçilik sorunlarına soldan ya da Marksizm içinden bakılarak yapılan tartışmaların da asıl motivasyonunu Filistin, İrlanda, Bask ve özellikle de Kürt meselesi oluşturmaktadır.

Milliyetçilik: Kopuş mu Süreklilik mi?

Millet ve milliyetçiliğe, milliyetçiliğin içinden bakan anlayışlar, onun bir kurgu değil de reel bir olgu ve süreç olduğunu ileri sürdükleri için dil, tarih ve kültür gibi fenomenlerle yakından ilgilenirler. Tarihe ihtiyaç duyarlar çünkü millete ve milliyetçiliğe tarihsel kökler, temeller bulmak durumundadırlar. İnandırıcı olmasa bile sıklıkla da böyle ortak atalar, gelenekler, mekanlar, diller bulduklarına inanırlar. Mesela “Türkler’in ana yurdu Orta Asya”dır demek gibi. Oysa tarihin ve dilin temel alınması da milliyetçiliğin bir sonucudur. Dilin millet için bir bileşen olduğu tartışmalıdır. Orkunoğlu’nun açıklamalarına bakılırsa, millet olmak için dilin bir kriter olarak ileri sürülmesi doğru değildir. Zira ortak dili olmayan birçok ulus devletten söz etmek mümkündür. Hatta Fransa bile ulus devlet haline geldiği 19. yüzyıl boyunca çok az sayıda Fransızca bilen nüfusa sahipti. Kitabın bir tezine göre de dilin, ulus için bir kriter olmasında Kaustky, Lenin ve özellikle de Stalin gibi isimler belirleyici olmuştur. Ortak pazar için aynı dilin kullanılması/konuşulması temel çıkış noktası yapıldığı için bu kriter sosyalist kesimler içinde hızla yayılmış ve kabul görmüştür. Gerçi ortak dilin önemi ve yaygınlaşması sanayi toplumunda gerçekten de önem kazanmıştır. Fabrikalarda kümelenen büyük işçi kitleleri arasındaki ilişki sıklaştıkça ve zorunlu hale geldikçe ortak dil de baskın hale gelmiştir.

Tarih, dil ve eğitim gibi konularda belirleyici olmak, ulus devletlerin olmazsa olmazlarıdır. Türkiye de dahil olmak üzere pek çok ulus devlet, milliyetçiliği bu kurumlar aracılığıyla egemen hale getirmişlerdir. Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve tek merkezden yönetilen eğitim kurumları aracılığıyla milliyetçilik, baskın hale gelmiş ve devletin merkezi altı ilkesinden (altı ok) birisi olmuştur. Ulus devlet deyince bunlara bir de maliyeyi eklemek gerekiyor. Bu türden kurumları, eski veya yeni tüm ulus devletlerin ortak kurumları olarak düşünmek gerekir. Eğitim kurumları, söz konusu topluluğun özel ve farklı bir topluluk (millet) olduğunu erken yaşlarda tüm topluma öğretmektedir. Milliyetçilere göre toplumun özel ve yüksek bir topluluk olduğu sanat ve edebiyat metinlerinde, şiirlerde, müziklerde ya açıkça verilmelidir ya da bu etkinliklerde içkin olmalıdır. Mesela Wagner müziği için ‘Alman milliyetçiliğini en iyi yansıtan müziktir’ denmesi manidardır. Beethoven için Fransız Devrimi’ni yansıtır denmesi de ilginç olmalıdır.

Milliyetçiliğin tutarsız bir ideoloji olması eğitime de yansır. Kimi zaman yeni olanın eskiden kopuş olduğu ileri sürülür kimi zaman da, bugünü anarken eskinin devamı olunduğu iddia edilir. Türkiye iyi bir örnektir buna. Belli bir milliyetçi kesim eskinin devamı olduğumuzu ileri sürmektedir. Onlara göre her şey aynıdır, sadece yönetim biçimi ve onun adı değişmiştir. Bugünkü modern olan tüm kurumlar eski devlet yönetiminde kurulmuştur. Modern kurumlar da Osmanlı’nın son yıllarında Batı’ya paralel olarak gerçekleşmiştir. Bir başka milliyetçi kesim ise eskiden koptuğumuzu, yepyeni bir toplum kurulduğu, ümmetten millete dönüldüğü iddiasını taşımaktadır. Orkunoğlu, dinsel devletlerin, yerini laik devletlere bıraktığı kanaatinde. Yani ona göre din ile devlet birbirinden ayrıştı. Buna göre ulus ile devlet de birbirinden ayrışabilir.

İtalyan ve Alman Milliyetçiliği

Marksizm, Milliyetçilik ve Demokratik Ulus’un tezlerinden birisi de ulus ile devletin özdeşleşmesine ilişkin düşünceler üzerinden ileri sürülüyor. İtalyan milliyetçisi G. Mazzini, bu tezi savunanlardan biri. Mazzini’nin görüşleri ile yukarıda andığım monarşi (Mutlak yönetim) konusunu birleştirip İtalya tarihinden hareketle milliyetçiliğin eninde sonunda faşizme nasıl vardığı üzerinde biraz durmak gerekiyor. Bu aynı zamanda Alman milliyetçiliği ve Türk milliyetçiliği gibi milliyetçilik serüvenlerini de büyük oranda anlaşılır hale getirebilir. İtalya tarihinde 3M diyeceğimiz isimler dizisini anmak bu bahiste önemli olabilir: Machiavelli, Mazzini ve Mussolini. Bu isimlerin yerleri, işlevleri betimlenirse yukarıda kavramsal olarak dile getirilenler belli bir düzeyde somutluk kazanarak daha açık hale gelecektir.

Machiavelli, eski rejimlere karşı kralı destekleyerek mutlakıyetçi devlet geleneğini başlatanlardandı. Kilisenin ve teolojinin gücüne karşı modern dönemin ilk yönetim biçimi olan mutlak yönetimi önerdi. Bu konuda da kral/prense öğütler vermekten çekinmedi. Machiavelli’nin çabası bir ölçüde dinsel devlete karşı seküler özellikler taşıyan mutlak yönetimi savunmaktı. Böylece egemen sınıfların ikili yönetimi sona eriyor, burjuva sınıfının çıkarı da belirleyici olmaya başlıyordu. Başarı için Machiavelli “hedefe varmaya hizmet eden her yol mubahtır” özdeyişiyle görüşlerini özetlemişti. Orkunoğlu’nun, bir iki yerde gönderme yaptığı ve romantiklerin esin kaynakları arasında gördüğü Machiavelli mutlakıyetçi devlet biçiminden ulus devlet biçimine geçmede rol oynadı. Ulus devlete geçerek İtalyan Birliği’nin sağlanması da onunla başlar.

Almanya gibi İtalya’nın da özgül yanlarından birisi dağınık prensliklerden oluşmasıdır. Dağınık prenslikler Almanya’ya benzer olarak gümrük vergileri bakımından engeller teşkil etmektedir. Ulus devlet ise –hem Almanya, hem İtalya’da- içteki sınırları kaldırarak ticaretin gelişmesine büyük olanak sundu. Dışta ise büyük devletlere karşı koruyucu gümrük duvarları örerek içteki zenginleşmenin artmasını amaçladı. Bu uygulama bugün de büyük oranda geçerlidir. Ulus devletin kontrolünde belirleyici olan, giderek burjuvazi olmuştur. Günümüzdeki biçim de budur. İtalyan ulus devletinin birliği 1870’te gerçekleşmiş olsa da temelleri daha evvel Giuseppe Mazzini tarafından atılmıştır denilebilir. Orkunoğlu’nun anılan kitabında üzerinde durulan kişilerden birisidir Mazzini. Çünkü E. Gelner’den önce ulus ile devletin örtüşmesini savunan kişilerden birisidir. Demokratik ulus önerisiyle, aslında Mazzini’nin bu görüşüne itiraz edilmekte ve bu örtüşmenin gereksiz olduğu vurgulanmaktadır.

Sınıf mücadelesinin gelişmesi, kapitalizmin gelişmesine bir ölçüde paralellik göstermektedir. İtalyan toplumu da bundan nasibini almıştır. Mussolini ve onun partisi açıkça faşist kimliğiyle yönetime ağırlığını koyarak emekçi sınıfların üzerine sürülmüştür. Diğer ulusların milliyetçileri gibi üstün ırkı temsil ettiklerine inandırılan kitleler faşizmin adeta payandası olmuştur. Eğitim kurumları, dil ve tarih konuları, askeri faaliyetler, maliye, yapıp ettiklerinin millet yararına olduğuna tüm toplumu inandırmak üzere seferber edilmiştir. Bu yüzden ulus devletin üç değişmez silahından söz edebiliriz: silahşörler (ordu), finansörler (vergi) ve kalemşörler (milli eğitim). Osmanlı’da düzenli orduya geçişi, Yeniçeri kıyımı ve benzeri uygulamaları anımsamak gerekir. Birçok milliyetçilik teorisyeni, sanat ve edebiyat alanına, düşün ve bilim alanlarına girerek milliyetçi ideolojiyi etkin kılan yazılar yazmış, yayınlar yapmış ve eserler vermişlerdir. Gerek Marx ve Engels gerekse F. List gibi burjuva iktisatçıları milli devlet ile iktisattaki gelişmeler arasında bir ilişki düşünmüşlerdir. List’e göre Almanya, birliğini kurarak dışarıda serbest ticarete karşı gümrük duvarları örmeli, içeride ise liberal politika izlemelidir. Nihayet “bazı yazarlara göre Sovyetler Birliği’nde Marx’ın anlayışı değil, politik ekonominin evrenselliğine ve dünyadaki serbest ticarete karşı olan Friedrich List’in ‘milli ekonomi’ düşüncesinin değişik bir varyantı egemen olmuştur” (S. 364). Yine List’e göre İngiltere’de devlet inşa sürecinde aynı politika izlenmiştir, İngiltere’nin serbest ticarete geçmesi güçlü bir devlet olmasından sonradır. Buna iktisadi milliyetçilik demek de mümkündür. 1871’de Bismarck önderliğinde kurulan Alman Birliği de, şüphesiz ki bu anlayışların ürünü olmuştur.

Ülkemizde bugünkü hükümet zamanında zirvesine ulaşan ve sayıları 200’ü geçen üniversitelerin de aynı mantıkla bağlantısını kurmak zor değildir. Buna, yapılmakta olan yol, köprü, hastane, havaalanı, okul gibi kurumları da eklemek gerekir. Çünkü milliyetçilik tek başına kaba bir ideolojiyle yürütülemez. Milliyetçi ideolojinin inandırıcı kılınması için sermayenin çıkarından başka amacı olmayan ama halkınmış gibi gösterilebilecek alt yapının da kurulması, sürekli hale getirilmesi gerekir. Emekçiler bu yapıları gördükçe duygu kabarması yaşar, onunla özdeşleşir, kendinin de bir gün bunlardan yararlanacağına inanır. Bilhassa yolların en ücra köylere kadar asfaltlanması, iktisadi nedenlerden olduğu kadar resmi ideolojinin gücünü yaymak maksadıyla da söz konusudur.

Milliyetçilik, Milli Tarih, Dil ve Eğitim

Egemen sınıflar için tarihten kasıt milli tarihtir, dil ise kendi ulusunun dilidir, bütün diller de ondan türemiştir (Güneş dil teorisi gibi). Latince, Grekçe, Arapça gibi kutsallık da atfedilen diller eskide kaldı. Devletin halka çabucak ulaşacağı, bir bakıma halkın zaten bildiği dili genelleştirip resmi dil yapması anlamlıdır. Eskiden dilsel çeşitlilik sorun olmuyordu, modern ulus devlet, vatandaşla devletin iç içe olmasına dayandığı için kaçınılmaz olmaktadır. Luther’in, İncil’i yerel dillere çevirmesi, artık ibadetin de yerel dillerden hareketle yapılacağı anlamına gelirdi. Böylece farklı yerlerde bulunan topluluklar birbirinden haberdar edilmiş ve sanki aynı soy sop, gelenek içindelermiş gibi bir milliyetçi algı yaratılmıştır. Yani milliyetçilik yoktan var edilmiştir. Oysa halk açısından dil, din veya eğitim birliği, milli ortak çıkar diye bir olgu yoktur, bunları milliyetçilik icat ediyor.

Orkunoğlu’nun iddiası o ki, yukarıda da değinildiği gibi dil, milletin ortak bir özelliği değildir. Bunu ortak özellik haline getiren ulus devletin ta kendisidir. Arkasında Romantiklerin görüşleri, Kaustky ve Stalin gibi isimler bulunuyor. Ulus devletin güçlendiği koşullarda ve dilin merkezi bir bileşen olduğu koşullarda dilbilimin ortaya çıkması da anlamlıdır. Dilbilimin, felsefenin yanı sıra dünya görüşünü dile indirgemesi, kültürü dilin yansıttığı iddiası ve nihayet gerçekliği dile indirgenmesi de tesadüfi olmasa gerek. Başta Herder ve Jahn gibi düşünürlerin Alman dilini adeta biricik olarak saymaları, Alman ulusçuluğu açısından mutlaka anılmalıdır. Rousseau’nun evrenselci milliyetçiliğine karşı Alman romantizmi, kendine temel buluyor. Kültürlerarası farklılık ön plana çıkartılıyor. Kültürün merkezine de dil konuluyor.

Eski tarihçiler için dinsel olaylar ve şahsiyetler konuyken, milli tarihçiler için ulu önderler, milli kahramanlar önemlidir. Peygamberlerin yerini ulusal önderler almıştır. Peygamberlerle birlikte ulusal önderler de yer almıştır biçiminde de düşünebiliriz. Milliyetçilik söz konusu olduğunda, tarihte uydurma kahramanlar icat edilir, olanlar da abartılır. Bir yandan da kirli, soykırımcı tecrübeler varsa onlar da bu milliyetçi eğitim aracılığıyla unutturulmaya, yok sayılmaya çalışılır. Böylece kitleler, kendi çıkarlarına ters olan birçok değer ve anlayışı kendi çıkarlarına uygunmuş gibi sahiplenirler. Bu sahiplenmenin etkili olması için iletişim teknolojisinin gelişmesi gereklidir.

Milliyetçi fikirlerin hızla yayılması çağımıza özgüdür. Çünkü iletişim teknolojisi bu çağda geliştiği kadar başka hiçbir dönemde gelişmemiştir. Bir millete, özellikle o milleti temsil ettiği düşünülen bir lidere/diktatöre tapma da bu hızlı ve geniş iletişim teknolojisi sayesinde olmuştur. Radyo ve televizyonda bir kişi konuşuyor, milyonlar aynı anda onu dinliyor ve aynı duygu ve düşünce içinde ortak özellikler kazanıyor. Mesela basılı yayın döneminden sonra etkili olan sinema ve televizyonun çıkışının Mussolini ve Hitler şahsında faşizmin tarih sahnesine çıkışı arasındaki paralellik pek öğreticidir. Sermayenin elinde olan iletişim teknolojisi aracılığıyla bir sınıfın ya da diktatörün bir cümlesiyle kitleleri, faşizm ve sermaye adına sokaklara dökmesi olanaklı hale gelmiştir. Milliyetçilik ve faşizm koşullarında kitleler için ezen ve ezilen, burjuvazi ve proletarya yoktur, “biz” ve “öteki” vardır.

Millilik, Milli Eğitim Bakanlığı biçimini almıştır ki, bilimden anlaşılan da milli nitelikte olmasıdır. Milliyetçi öğretiler dini öğretiler gibi kolaydır. Derin, geniş bir entelektüel birikimi gerektirmez. Sanat, felsefe, bilim ve politik öngörüye de lüzum yoktur. Bu yüzden anlatılması, öğrenilmesi oldukça kolaydır. Bunları öğrenmek ve uğruna mücadele etmek için okuma yazma bile bilmek gerekmez. Hatta ne kadar az bilinirse o kadar iyidir! Tüm bu anlayışlara bakılırsa milleti yaratan milliyetçiliktir, diyebiliriz.

Sınıf Mücadelesi, Din ve Milliyetçilik

Burjuva ulus devletleri doğaldır ki karşılarında emekçi sınıfları bulmuştur. Sınıf mücadelesi teorisi bakımından alt edilmesi ve proletarya önderliğinde eşitlikçi, Sovyetik devletlerin kurulması ve giderek bu devlet tarzının da sönümlenmesi gerekir. Emekçilerin mücadelesine karşı, artık burjuvazinin en önemli ideolojik silahı milliyetçiliktir. Emperyalist karakterli ulus devletler, toplumu “dış düşman” olgusu üzerinden manipüle ederken henüz o aşamaya varamamış ulus devletler ise “dış düşman” yanında bir de kurguladıkları “iç düşman” söylemiyle toplumu koşullama ihtiyacı duyarlar. “Dış düşman” derken diğer devletler kastediliyor “iç düşman” derken de –devletin içindeki- ulus devletin ezip baskıladığı azınlıklar, ezilen milliyetler ve özellikle de işçi sınıfının çıkarını savunmaktan başka çıkarları olmayan komünistler kastedilir. “İç düşman” için “hain” ya da “vatan haini” gibi sıfatlar da sürekli gündem de tutulur.

Emperyalist olan ulus devletler dine daha az ihtiyaç duydukları halde emperyalist olmayan Türkiye gibi ulus devletler milliyetçilik yanında dinden de büyük oranda yararlanırlar. Kimi Türk milliyetçilerinin “İçimiz İslam, bedenimiz Türk” (Ziya Gökalp) demesi buna örnektir. Zaten eskiden olduğu gibi çağımızda da din ile milliyetçiliği birbirinden ayırmak kolay değildir. Hayes’in ‘milliyetçilik bir dindir demesi’ boşuna değildir. Keza Llobera da milliyetçiliği modernizmin tanrısı olarak değerlendirmiştir.

Din ve milliyetçilik bağlamında Kohn’un görüşlerinden de yararlanılan Marksizm, Milliyetçilik ve Demokratik Ulus adlı eserde, Kohn’un düşüncesinden hareketle eski devletlerin ideolojisinin din olduğu, ulus devletlerin ideolojisinin ise milliyetçilik olduğu ileri sürülüyor. Böylece “din savaşları” ve “milliyetçilik savaşları” gibi olayların neden sınıf mücadelesi teorisinin önüne konulduğunun da izahı yapılmış oluyor. Çünkü eski imparatorluk biçimindeki devletlerde dinsel ideoloji politikaya yön verdiği için sınıf savaşları kendisini dinsel kılıf içinde göstermiştir. Modern dönemde Aydınlanma ve rasyonalizm ve bilimsel dünya görüşü bu dini ideolojilere karşı mücadele başlattı. Böylece “din savaşları”na karşı da tepkisel bir düşünce ortaya konmuş oluyordu. Oysa aslolan sınıf savaşlarıydı. Çağımızda da sınıf savaşlarını “milli çıkarlar” üzerinden lanse ederek milletlerin birbiriyle savaştığı iddiası sürekli kitlelere şırınga edilmektedir.

Dinsel Kimlik Devletten Uzaklaştırıldı

Milli Kimlik De Devletten Uzaklaştırılır

Mutlakıyetçi devletlerden ulus devletlere geçiş süreci, aynı zamanda kamusal alan özel alan ayrımının şekillendiği döneme karşılık gelmiştir. Kamusal alanı siyasal alan olarak ele alırsak özel alanı da sivil alan olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Hegel’in modern dönemi değerlendirme tarzı da bu şekildedir. Önceki devlet biçimlerinde bu ayrım yoktu, siyasete egemen olan, özel alana da hakim oluyordu. Bunu tersinden de söyleyebiliriz. Lonca gibi kurumlar yargılama bile yapıyor, kiliseler ise siyasal faaliyetlerde bulunabiliyordu.

Ulusal devletle birlikte siyasal alan, kamusal bir faaliyet olarak konumlanırken üretim alanı, ekonomik faaliyetler, piyasa yanında din ve inanç etkinlikleri özel ya da sivil toplum alanı olarak ayrıştı. Yalnız bu noktada kişilerin ve toplumun kamusal alandaki çıkarı ile sivil toplum alanındaki çıkarı çatışmaya başlar. Mesela yasa karşısındaki eşitlik yeterli değildir, ekonomik alanda da eşitlik beklenir. İşte bu noktada milliyetçilik ideolojisi büyük bir işlev görerek kitlelerin ruhuna hitap edercesine topluma enjekte edilir. Basın faaliyetleri, dergi ve gazeteler, kitaplar devreye girer. Din de yalnızca özel bir mekan haline gelmiştir. Yani siyasal olandan (devlet) uzaklaştırılmıştır. Orkunoğlu da bu noktadan hareket ediyor ve dinsel olan devletten uzaklaştırıldıysa ulusal/milli olan da devletten uzaklaştırılabilir diye düşünüyor.