Mehmet Akkaya
Görüşmeler yapmak üzere, dost ve akraba ziyaretleri için, panel ve konferanslar nedeniyle ayrıca değerli felsefeci, dost ve ağabey Yener Orkunoğlu`nun emekliliğini ve yaşgününü kutlamak için beş haftalığına Avrupa`ya (Almanya, Fransa) gelmiş bulunuyorum. Bir hafta geride kaldı. Genel gözlemler yapıp, gündelik yaşam biçimlerine göz gezdirerek bundan çıkan sonuçları milliyetçilik ve küreselleşme açısından kısaca da olsa değerlendirmek ilginç olabilir.
Hatırlatmak gerekir ki, seyahatta yazı yazmanın ve paylaşmanın bazı zorlukları oluyor. Seyahat sırasında gözlem yapmak kolay olsa, materyal ve konular için olanaklar geniş olsa da bunları derli toplu halde birleştirme, yazıya geçirme ve zamanında paylaşma kolay olmuyor. Hareket halinde olmak, masa başına oturmanın önünde engel olmakla birlikte alışılmadık alet edevatlarla, örneğin Q/F klavye farkından dolayı yazmaya konsantre olmak ve çalışmak zor olabiliyor.
Kör Ölür Badem Gözlü Olur
Hafta sonu kutlamadaydık. Alman ve Türkiyeli müzisyenler eşliğinde sohbetli, yemekli içmekli bir gece geçirdik. Orkunoğlu, cenazelerden ziyade yaşgünlerini ve dolayısıyla yaşayanları önemseyen birisi. Bunun üzerine yazılar yazdığı, konferanslar verdiği biliniyor. Önceleri itirazlarım olurdu bu bakış biçimine; ama yaşayan ilişkileri daha çok önemsemek gerektiği materyalist anlayışa daha uygun gibi görünüyor. Oysa toplum daha çok “kör ölur badem gözlü olur” anlayışını sürdürüyor. Orkunoğu`na göre insanın sağlığında yanında olmayanların ölürken yanında olmasının ne anlamı ne de yararı var. Cenazelere katılımın yüksek olduğu dikkate alındığında, bu anlayışın özgünlüğü de kendiliğinden anlaşılır.
Küreselleşme anlayışının iddialarından birisi, dünya çapında heterojenliğe son verileceği ve homejen bir yapının ortaya çıkacağıdır. Sınıf çatışması başta olmak üzere Dogu-Batı karşıtlığı, Güney-Kuzey çatışması, kent-şehir farklılıkları da yumuşayacak hatta tarihe karışacaktır. Burjuva düşünürleri böyle demesine diyor da, peki gerçekler ne söylüyor? Gerçeklerin ne söylediğini anlamak da çoğunca kolay olmuyor. Pekçok veri, küreselleşmeci anlayışları yanlışlamaktadır. Yine de bu anlayışın kısmi düzeyde de olsa gerçekliğe tekabül eden yanlarının bulunduğu iddia edilebilir.
Eşit İşe Eşit Ücret
Göçmenlik, Dil ve Almanca
Avrupa`da gündelik yaşamın bir yanıyla yalınlaştığı diğer yandan karmaşık hale geldiğini anlamak sır değil. Bir fotoğraf, iş ve işçinin yoğunluğunu söylüyor diğer fotoğraf ise işin de işçinin de sınırlı olduğunu hatırlatıyor. Uzaktan bakıldığında herkesin keyfi yerinde. Cadde ve sokaklar yiyen içen, alışveriş yapan insanlarla dolu. Batı kapitalizmi bir eliyle verdiğini iki eliyle geri alıyor anlaşılan. Kişileri, aileleri, gençleri ve bilhassa kadınları yakından dinlediğinizde duyduklarınızın, gördüklerinizi yansıtmadığını anlayabiliyorsunuz. Hiç değilse kiraya katkı yapabilmek için çalişmak isteyen kadınların iş bulamadıklarını anlıyorsunuz. Üstelik cinsiyete bağlı olarak “eşit işe eşit ücret” uygulamasının gerçerli olmadığı da hemencecik ögrenilebiliyor.
Almanya-Köln`de çok sayıda ulusu bir arada bulmak olası. Belki fikirler, konuşulan diller, yaşam tarzları ve dünya görüşlerinde de bir benzerlik bulunabilir. Kureselleşme için ilginç örnekler olduğunu ileri sürebiliriz bunların. Bu dillerin hangisi baskın denilebilir? Elbette Almanca. Çünkü resmi dil ve o yüzden de okullarda Almanca okutuluyor. Yani tüm diller bir yana Almanca bir yana. Göçmenlerin, kent merkezlerinde değil de varoşlara toplandığı da göze batan bir olgu olarak dikkat çekiyor. Tabii merkez ve çevre ilişkisi/farkı Doğu toplumlarındaki gibi keskin değil. Zaten kent-köy karşıtlığı büyük oranda giderilmiş durumda. Kapitalizmin genelleşmesi kırları da epeydir kuşatmışa benziyor.
Avrupa Biryapılı Değil:
Babeuf, Rousseau, Voltaire den Marx, Engels`e
Sol ideolojiden yeterince etkilenmeyen Batılı kitleler, dünyanın “geri” kalanına karşı milliyetçi önyargılarla yöneliyor. Karşılaştığınızda pekçok Batılı selam vermeyi bir erdem olarak görüyor. Ne var ki bunun ihlal edildiğine de sıklıkla tanıklık edilir. Modern kıyafetli pekçok genç kadın ve beyefendinin yanınızdan geçerken başını çevirmesini nasıl açıklamak gerekir? Kişileri suçlamak mumkun mü? Milliyetçilik ve ırkçılığın arkasındaki kaynakları unutmak olası mı? Marksizm, sorunun kaynağında ekonomik olguların bulunduğunu ileri sürüyor. Bunun böyle olduğunu anlamak, olup bitene bakıldığında çabucak anlaşılıyor.
Avrupa`yı biryapılı olarak ele almak elbette yanlış bir ele alış tarzıdır. Demokrasi ve insan hakları gibi milliyetçiliğin, ırkçılığın ve faşizmin de temelleri burada atılmıştır. Münzer, Babeuf, Rousseau, Voltaire, Oven ve Marx, Engels gibi isimlere de Hitler, Mussolini ve Franko türünden faşistlere de aynı Avrupa ev sahipliği yapmıştır. Kapitalizmin merkezi olan Avrupa, aynı zamanda dünyanın da sahibi durumundadır. Avrupa`nın sınırları şüphesiz ki, Amerika`dan Japonya`ya kadar geniş bir coğrafyayı ifade ediyor. Sınıf mücadelesi açısından dünyanın merkezi Dogu`ya kaymış olmakla birlikte yine de Doğu toplumlarının Batı`dan teori beklediği de bir realite olarak karşımızda duruyor.
Batı ve Emperyalizm
Sosyalizme Eğilimli Bir Toplum
Bilhassa teori, teknik, teknoloji ve bilim alanında dünyayı dizayn edenin Batı olduğu ileri sürülebilir. Otoban uygulamaları, AVM alışkanlığı, yeme içme tarzları, moda ve markalara düşkünlük, çarşıda, pazardaki davranış tarzları Batı’da üretiliyor ve dünyanın “geri kalmış” coğrafyalarına adeta ihraç ediliyor. Küreselleşmeyi de bu noktalarda bulmak zor değil: Ucuza yönelenleri, indirimli reyonlara eğilim gösteren bir kitleyi de unutmamak lazım. Abartılı olmakla birlikte iddia edilebilir ki, dünyanın “geri kalmış” ülkeleri Batı tarafından yönetilmektedir. Bu anlamdaki Batı’nın tavrına emperyalizm demek yerindedir. Örneğin ülkemizde kapitalizmin nasıl şekillenmesi gerektiğine, dinin ve milliyetçiliğin nasıl bir yol izlemesi lazım geldiğine, seçimlerin ne zaman, nasıl ve hangi çerçevede planlanacağına da büyük oranda emperyalist Batı’da karar verilmektedir.
Batı, ülkemizdeki yol, köprü, hastane, baraj ve havaalanı gibi politikaları olduğu gibi trafik, taşıt ve ulaşım planlarını da yönlendiriyor. Burada da çok sayıda otoban ve benzeri uygulamalar var. Türkiye`den uçakla gelsem de buradaki seyahatler genellikle karayolu ve otomobille oluyor. Avni ağabey eşlik ediyor yakın mesefalerde. Trafiğin yoğunluğundan, kesilen trafik cezalarından şikayetçi çokları gibi. “İstanbul trafiğine benzedi” diye dert yanıyor. Benzin ve mazot fiyatlarının hızla yükseldiğini anımsatmadan da edemiyor. Yine de fedakarlılığını mutlaka anmam gerekiyor.
Göçmenlik önemli bir olgu Avrupa`da. Türkiyeli göçmenlerin dinamik olan kesimleri, anti emperyalist bir eğilim içindedir. Türkiyeliler içinde Kürtler ya da Kürdistanlılar devrimci değerler açısından giderek ön plana geçiyor. Yemek yediğimiz bir resturantın sahiplerinin Kürt olduğunu öğrendiğimizde şaşırmadık. Resturantın ismi Marx-Engels. Bana eşlik eden Gülfidan`ın söylediğine göre mekanın sahipleri Dersim Kürtlerinden. Birçok insan bu adlara sempati duyduğundan mekan, çekim merkezi oluyor. Ayrıca çok sayıda sokak ve caddeye buna benzer isimler verildiğini de vurgulamak gerekir. Bu da Avrupa işçi sınıfının ve Batı halklarının sosyalizme eğilimli bir toplum olduğunun göstergesi olarak okunabilir.
Din ve Milliyetçilik Silahı
Güvenlik Politikalarındaki Artış
Kilise çanlarının eksik olmaması, ırkçı ve faşist diyebileceğimiz partilerin zaman zaman yükselişe geçmesi de önemli bir olgudur. Görülüyor ki burjuvazi, kendi iktidarını meşru göstermek için eski silahları bırakmış değil. Alman TV programlarında milli ve dinsel programlara rastlamak eksik olmuyor. Bizdekine çok benziyor. Belli ki bu konuda da burada hazırlananlar dunyanın “geri” kalan toplumlarına ihraç ediliyor. Türkiye gibi ülkelerdeki ezan sesinin yerini çan sesleri alıyor. Bu benzerlikler de egemen sınıfların silahlarının öz olarak dünyanın her yerinde aynı olduğunu akla getiriyor. Din ve milliyetçilikle sevk ve idare edilemeyen kesimler de medya ve benzeri ideolojik aygıtlarla -dizi, magazin, sigara, içki ve kumar türünden- alışkanlıklarla manipüle ediliyor.
Güvenlik politikalarına her yıl daha fazla yer verildiğini giriş-çıkış yaparken gözlemlemek zor olmuyor. Vize almak kısmen kolay olsa bile Avrupa ülkelerine (AB) girişte pasaport kontrol merkezi başta olmak üzere üç dört noktada müdahaleyle karşılaşmak neredeyse olağan hale gelmiş durumda. Daha çok siyahi ve bizim gibi Asyalılara yönelik kontroller var. Kapitalist-emperyalist sistem, demek oluyor ki bir yandan sorun, yokluk, yoksulluk, terör ve şiddet üretiyor, diğer yandan da bunları çözmek istermiş gibi yaparak yeni yeni güvenlik politikaları gündeme getiriyor. Neyse ki düşünceyi ifade etme özgürlüğü açısından “geri” toplumlarla kıyaslanmaz. Metnimde “geri” deyip duruyorum ve bunu da tırnak işareti içinde veriyorum. Çünkü dünyanın “geri” kalmışlığından da Batı kapitalizminin ve emperyalizmin sorumlu olduğu kanaatini taşımak gerekiyor. Yani Batı, hem bilimin ve düşünce özgürlüğünün kaynaklarını hem de ülkemizdekiler de dahil askeri ve sivil darbelerin, dinci, ulusalcı, ırkçı çetelerin organize edilmesinde de başat aktör olarak konumlanıyor.
Sınıf Mücadelesi, Sanatın İşlevi
Dom Kilisesi, Eyfel Kulesi
Avrupa demek aynı zamanda göçmenlik demek. Göçmen ise ucuz iş gücünün ve yedek sanayi ordusunun öbür adı olarak değerlendirilebilir. Bu yüzden Batı, göçmeni hem altın yumurtlayan tavuk olarak görüyor hem de gereğinden fazla olduğunda kısıtlama getiriyor. Çevredeki yerleşim alanlarında çok çocuklu aileler görmek olağandır. Çocuk demek geleceğin iş gücü demektir. Bu türden aile ve çocuklar maddi olanaklarla destekleniyor. Meslek ve eğitimleri de o oranda önem kazanıyor. Göçmenlerin birbirlerine karşı oluşları da bu bağlamda anılmaya değerdir. Göçmen, sınıf bilinci olmadıkça kendi dostunu düşman olarak algılıyor. Mesela Türkiyeliler, Rusları, Ruslar, Arap göçmenleri, hepsi birlikte Bulgar, Roman ve İtalyan göçmenlerle birlik ve dayanışma içinde olmak varken rekabet içinde olabiliyor.
Batı analizlerinin, Doğu-Batı karşılaştırmalarının sonunu bulmak kolay değil. Sanatın oynadığı role değinerek bitirsem iyi olacak. Batı demek, bilim ve teknoloji yanında sanat, felsefe ve edebiyat demektir. Sanat ve edebiyatın politikayla ilişkisini kurmak da zor değildir. Sanat, kültür endüstrisi niteliğine bürünmekle beraber bir ölçüde din ve milliyetçilik işlevi de görmektedir. Eyfel kulesinin varlığı, Dom kilisesinin ve gerek Köln`deki gerekse Amsterdam”daki Panaroma`nın monumental niteliği, üzerinde durmayı gerektirir. Amerika`daki ikiz kulelerin de bu türden simgesel yapılarla ilgisi kurulabilir. Sanatın, siyaset ve siyasal yönetimin mesruiyeti için işlev görduğü anlasılıyor. O sanat ki, pek çok bakımdan milli ve dinsel bir fonksiyon oynayabiliyor.