HAYATI EDEBİYATLA KUŞATMAK
Mehmet Akkaya

Kültürel bir üstyapı kurumu olan edebiyat, belirli bir sosyal ve ekonomik temel üzerine oturmakla birlikte sanata, duygulara ve daha da önemlisi dile tekabül eder. Şiir, roman, öykü, destan ve benzeri türden edebi metinler düşünüldüğünde ilk akla gelmesi gereken dildir. Zira bu disiplinlerde verilen ürünlerin temel aracı dildir. Dili anlamak, kuskusuz ki edebiyatı anlamaktan daha zor ve karmaşıktır. Nihayetinde edebiyat, ürünleri sözkonusu olduğunda görülen, duyulan, dokunulan, yazılan ve yapılan bir etkinliktir. Yakın tarihte edebiyatı, eski haliyle keşfedip gündeme getirenler ve yeni buluşlarla (icat) zenginleştirip nitelik atlatanlar ise modern sınıflar, burjuvalar ve bunların aydın ve sanatçıları olmuştur. Dünya tarihine yeni çıkmış olan bu modern sınıflar, dünyayı kendi sınıf çıkarları doğrultusunda değiştirebilmek için edebiyatı edeta bir silah olarak düşünmüş ve olup biteni silahla kuşanmak ile edebiyatla kuşanmak arasında bir bağ düşünmüş olmalıdır. Bu seneki kitap fuarının teması da “Hayatı Edebiyatla Kuşatmak” biçiminde kararlaştırılmış. Bu bağlamda bir kaç noktaya değinmek istiyorum.

Dil Felsefesi ve Edebiyat

Her yıl TÜYAP`ın sonbaharda düzenlediği Kitap Fuarı, bu sene 10 Kasım ile 18 Kasım 2018 tarihleri arasında Beylikdüzü`nde yapılıyor. Kurumun yayınladığı basın metnindeki bilgilere bakılırsa bin civarında yayınevi stant açıyor, dokuz gün boyunca da onlarca salonda yüzlerce kültürel etkinlik düzenlenecek. Fuar`ın onur yazarı da edebiyat dünyasının tanıdığı simalardan olan Selim İleri. Konu başlığına, yapılacak etkinliklerin içeriğine, onur yazarı seçimine bakıldığında, Fuar`da milliyetçilik rüzgarının eseceği düşünülebilir. Daha doğrusu resmi ideolojinin çizgisine uygun bir rota izleneceğe benziyor. Bununla birlikte göreli bir özgürlük ortamının varlığını da akılda tutmak gerekiyor. Pekçok sol ve sosyalist diyeceğimiz yayınevleri de Fuar`da varlık gösterebiliyor, stantlar açıp programlar yapabiliyor. Bunlardan birisini de Belge Uluslararası Yayıncılık düzenlemektedir. Egitimci-yazar arkadaşım Arif Arslan ile 17 Kasım Cumartesi günü, Kınalıada Salonu`nda saat 17.00`de Dil Felsefesi ve Edebiyat başlıklı bir panelde konuşmacı olacağız. Ögretmen arkadaşımız Gülay Şahin de bize eşlik edecek. Meraklılarını bekleriz…

Edebiyat Araçsal Bir Özellik Taşır

Hayatı edebiyatla kuşatmaktan söz eden biri, edebiyatla yaşam arasında bir ilişki kuruyor olmalı. Hayat karşısında edebiyatı önemsemek anlamına gelir bu anlayiş. Hayatın çekilmez ve kabul edilmez yanlarını kontrol alatına alayı öneren bir bakışı da yansıtmaktadır. Edebiyat etkinliği, iyi, haklı, doğru, sevap gibi kavramlardan ziyade “güzel” kavramına tekabül ediyor. Dünyayı güzelliğin kurtaracağı işaret edilmiştir. Edebiyatın dünyayı kuşatması da onu, düştüğü tutsak durumdan özgürleştirmek için olmalıdır. Edebiyatın araçsal bir özellik taşıdığı anlamına gelir böyle bir yaklaşım. Edebiyatın bu özelliğini egemen sınıflar tarihin en eski dönemlerinden beri fark etmişlerdir. Onun bilimden ve akıldan çok bir duygu ve güzellik etkinliği olduğunu, çogu zaman dinsel bir işlev gördüğünü de keşfettikleri için büyük bir önem vermişlerdir. Bu yüzden edebiyatın (sanatin), felsefede dahil olmak üzere tüm düşünsel disiplinleri öncelediği iddia edilebilir. Homeros ve Hesiodos örneklerinin kültürel, sanatsal disiplinleri önceliyor oluşu dikkat çekicidir.

Sınıfların Dili Kullanma Tarzı

Sanat ve edebiyatın olduğu gibi dilin de bilgi nesnesi haline gelmesi nispeten yenidir. Kapitalizmin gelişmişliği ve onun ihtiyaçları ile yakından ilgilidir. Sanat ve edebiyatın üst yapı kurumları olarak ele alınması, gerçekliğe ters değilse de aynı düşünceyi dil için ileri sürmek kolay görünmuyor. Dilin aynı zamanda sosyal bir boyutunun olduğunu, üretim faaliyetlerine denk gelen yönlerinin olduğunu düşünmek yanlış olmasa gerek. Şöyle de söylenebilir: Dil bir altyapı unsuru olmakla birlikte onun ürünleri olan sanat, felsefe, bilim ve siyaset, üst yapı kurumu olarak değerlendirilebilir. Onun varoluş tarzında bir sınıfsallık sözkonusu değilse de kullanılması, uygulanma tarzı sınıfsallıktan izole edilemez. Her sınıfın dili kulnama tarzı farklılık gösterir. Sınıfların edebiyat yapma biçimi de birbiriyle örtüşmez. Bu yüzden “isçi sınıfı edebiyatı” türünden kavramlaştırmalar yapılması tesadüfi degildir.

Hangi Edebiyat, Hangi Sınıf?

Edebiyatın, toplumlar tarihinde din gibi bir rol oynaması, toplumun değiştirilip biçimlendirilmesinde dinsel kurumlar kadar etkili olması, üzerinde durmayı gerektirir. Her ikisi de insanın benliğine yönelirken aslında insani kuşatmıştır. Akıl geri plana çekilir, duygular daha belireyici olur. Bu yüzden günümüzde edebiyatın dinsellikle ve milliyetçilikle olan yakın ilişkisinın altını çizmek gerekir. Edebiyatın (din, milliyetçilik) hayatı kuşattığı anlaşılıyor. Başlıkta söylenmek istenen de bundan başkasi degil: Zaten hayat, edebiyat (din, milliyetçilik) tarafından kuşatılmış durumda. Dolayısıyla sorun, burada aydınlanmış değil. Hangi edebiyat? Toplumların sınıflara bölündüğü çağımızda “hangi sınıf?” için sorusu her zaman aktüeldir.

Tek yapılı bir felsefe ve hatta bilim anlayışı olmadığı gibi edebiyat anlayışı da olamaz. Düşün ve sanat disiplinlerinin anlamları sınıfların konumlanmasına göre degişir. Her ne kadar bazı durumlarda ortak noktalar zorunlu olarak bulunsa bile tek tarz bir dil, bilim, felsefe ve edebiyat anlayışından söz edilemez. Hayatı açıklamayla, kuşatmayla, muhafaza etmekle sınırlı kalan bir edebiyatla hayatı emekçi sınıflar başta olmak üzere tüm insanlık adına değiştirmeyi amaç edinen edebiyatın aynı anlama gelmeyeceği açıktır.

Tarih, edebiyat, dil ve coğrafya gibi disiplinlerin, kapitalist devlet modellerinin etkin olmaya başlamasıyla birlikte yaygın hale gelmesi manidardır. Çünkü modern ulus devletler kendilerine köken, özgünlük ve ayrıcalık ararlar, bunları da tarihte, edebiyatta, dilde ve coğrafyada bulduklarına inanırlar ve kitleleri de buna inandırmak için bu alanlarda görüşler, eserler ve ürünler ortaya çıkarırlar. Bu üretimlerin en önemli yanı, mevcudu muhafaza etmek, eski değerleri yüceltmek, sınıf farklılıklarını yok saymak, herkesin eşit olduğunu tüm topluma inandırmak.

Dünyayı edebiyatla kuşatmak derken ana akım ideolojinin söylediği yaklaşık olarak budur. Edebiyatı, yeni bir insan, toplum ve dünyanın inşa edilmesinde merkezi bir dinamik olarak ele almak da mümkündür. Bunu ise ancak eski sınıflar değil yeni doğmuş ve gelişmekte olan sınıflar (proletarya) yapabilir. Eski sınıfların gözüne mülkiyet sistemi indirilmiş olduğundan, yapacağı edebiyatın insanliğı kuşatacağı, kuşatsa bile insanlık adına yararlı ürünler ortaya çıkaracağını düşünmek saflık olur. Mevcut, ana akım edebiyatın, günümüzde bir kriz içinde olduğunu anlamak da zor değildir.

Dil, Varlık ve Düşünce İlişkisi

Ana akım düşünce sisteminin edebiyata ve dile ilgisinin nedenlerini irdelemek de üzerinde durulacak bir hadise olarak orta yerde durmaktadır. Gerçekliğin dilde üretildiği varsayımı ana akım felsefenin önemli iddialarından birisidir. “Gerçeklik yok yalnızca metin var” (Derida) ya da “Dil varliğin evidir” (Heiddeger) türünden yaklaşımlar da bunu gösteriyor. Bu türden anlayışlara bakılırsa soruları, kavramları, analizleri dilde üretiyoruz. Daha da önmelisi düşünce dünyası dilde içkin olduğu gibi varlık dünyası da dilde içkindir deniliyor. Üretim ilişkilerini, üretim güçlerinin gelişmesini, insan-öznenin belirleyiciliğini paranteze alan bu türden modern ve postmodern yaklaşımlar, son çözümlemede ekonomik-sosyal temelden hareket eden diyalektik ve tarihi materyalizm düsüncesini aşındırmayı hedeflemektedir.

Dil düşünce iliskişi gibi dil varlık ilişkisi de bizi derin ve sonu gelmez tartışmaların içine çeker. Platon dili varliğa eşitlemişti. Anlaşılır gibi değil! Yetmezmiş gibi dilden de Grekçeyi anlamaktadır: Tipik bir dil milliyetçiliği diyebiliriz. Dilin düşünceye eşitlenmesi de ilginç bir tartışmadır. Dil eşittir düşünce diyebilir miyiz? İkisi arasında bir benzerlik ve özdeşlik olsa da küçük bir farkla düşüncenin dili öncelediği iddiası dikkat çeken bir iddia olabilir: Dili bulanıksa bir insanın, gerçekte düşüncesi bulanıktır denmesi bu nedenledir.

Dilin soyut bir unsur olması, somut olguları izah etmede yetersiz kalacağı anlamına gelir mi? Eski filozoflardan Gorgias bu kanaatteydi. Oysa Gorgias`in bu tezi, dikkatli düşünülürse tutarsızlık barındırır. Çünkü dil, gerçekliği, belli bir düzeyde de olsa yansıtmıyor olsaydı Gorgias`ın tezini de anlamıyor olacaktık. Elbette dilin, gerçekliği yansıtma tarzı, çok karmaşıktır. Bir tekabüliyet durumu geçerli değildir. Eger böyle olsaydı sanat ve konumuz olan edebiyat yapma imkani da olmazdi. Dil ve edebiyat, sosyal yaşamın bir neticesi olarak ortaya çıkmış olsa bile onu aşan ve kuşatan bir boyutunun olduğu da bir realitedir.