PARİS’İN SOKAKLARI NE SÖYLER?

Mehmet Akkaya

Paris’e her geldiğimde gözüme takılan yeni kurumlar, alkıma gelen yeni konu ve kavramlar, tarihi olaylar eksik olmuyor. Bilimin, felsefenin, politikanın ve sanatın devrimci mirası burada yatıyor. Devrim ile karşı devrimin karşı karşıya geldiği yer olması bakımından da ilginç bir kenttir Paris. Aydınlanmanın temelleri burada atıldı. Daha doğrusu Aydınlanma Fransa kültürü sayesinde yaygınlık kazandı. Diderot, Voltaire, Rousseau; öncesinde Descartes gibi büyük düşünürler ve daha da önemlisi Babeüf ve Saint Simon türünden ütopik sosyalistler de mücadele alanı olarak Fransa topraklarını ve bilhassa da Paris’i seçmişlerdi. Bu kültürel-entelektüel mirası görmek için kütüphaneler, önemli imkan ve zenginlik sunar şüphesiz. Paris sokaklarının söyledikleri de kitaplarda yazanlar ile örtüşüyor. Aydınlanmacıların adları sokaklarda yaşıyor. Eşitlikçi düşüncenin mimarı Babeüf’ün katledildiği meydan halen canlı bir biçimde insana temas ediyor, onu merak edenlerin ruhunda heyecan ve büyük bir etki bırakıyor. Komünarların ayak sesleri de kulaklarda çınlıyor.

Fransız Sermayesinin Birikmesi ve Yayılması

Kapitalizmin öncelikle geliştiği bir coğrafyanın adıdır Fransa. Rasyonel felsefelere ilham oldu bir yandan; bir yandan da politikanın ete kemiğe büründüğü topraklar haline geldi. Sermayenin erken biriktiği bu topraklar, savaşların planlandığı bir devlete dönüştü çok geçmeden. Napolyon Fransız sermayesini Avrupa ve Rusya gibi ülkelere yaymak için nice savaşlar çıkardı. Tolstoy başta olmak üzere nice sanatçıya esin kaynağı oldu. Hegel de bir o kadar etkilendi bu savaşlardan. Çokça tartışma bırakıldı geriye: Aydınlanma, sermayeciliğin payandası mıydı? Napolyon at sırtındaki özgürlük müydü? Fransız rasyonalizmi, idealizmin daha da gelişmiş bir versiyonu muydu? Başka türden sorular da vardı: Aydınlanma felsefeye bir katkı mı, yoksa felsefenin ayağa düşürülerek değer yitimine uğratılması mıdır? Marksizm aydınlanmanın çocuğu mudur? Aydınlanma halk ile aydınların birbirinden izole edilmesi midir? Aydınlanma teolojiye karşı seküler bir mücadelenin adı mıdır? Daha ilginç bir soru: Aydınlanma emek ile sermaye çatışması yerine aydın ile halk veyahut da teoloji ile laiklik çatışmasını mı koymuştur? Sorular uzatılabilir.

Paris Komünü ve Yılmaz Güney

Paris sokakları, emekçilerin cephesinden bakınca bir hayli zengin görünümler sunuyor. Üniversiteleri, müzeleri (Louvre), siyasal mirasları, devrilen kralları, inşa edilen devrimci anıtları bakımından izlenmeye değer. Bu değerler içinde unutulmaz olanı ise tarihe ‘Paris Komünü’ olarak geçen işçi devletidir. Buna Engels ve Marx, proletarya diktatörlüğünün bir modeli adını vermişlerdi. Komünarlar mezarlığını anmadan olmaz elbette. Şiddetle kurulan komün, daha büyük bir şiddet yoluyla yıkılmıştı. İlk işçi devleti idi. Onu, bilindiği gibi Rusya, Çin ve benzeri halklar izledi. Komünarların mezarlığını görmeden olmazdı. Öyle de yaptık. Resmi tarih yazımı Paris Komünü’nü görmezden gelse ya da kısmi gösterimlerle yetinse de, ondan kalan mirası görmek için başta Fransızlar olmak üzere yolu Paris’e düşen dost-düşman herkes ona temas etmek istiyor. Mezarlığın birkaç kapısından yapılan girişlerdeki yoğunluk bunun göstergesi olmalı.

Komünarlar Mezarlığı’nın bizim gibi Türkiyeliler açısından bir ilginçliği de Yılmaz Güney ile ilgili olmasıdır. Sanatçı, vasiyeti gereği aynı mezarlığa gömüldü. Güney kapısından girince yüz metre ileride, solda. Taze çiçeklerin varlığı ziyaretçi sıklığının göstergesi olmalı. Güney’in benim için ayrıca bir önemi daha var: Türkiye kültürel iklimine katkı yapan “beş büyükler”den birisi. Güney’e ilişkin detaylı görüşler eserlerimde mevcut olduğu için burada ayrıntıya girmiyorum.

Fransız Devrimi ve Kitlelerin Rolü

Fransa sokakları da diğer Avrupa ülkeleri gibi farklı ulus ve halklardan insanların yoğun olduğu yerler. Ağır ve ucuz işleri genellikle göçmenler yapıyor. Belli bir kesim, yaşamını sosyal destekle sürdürüyor. Psikolojik destek alan insan sayısı da dikkat çekici. Özelleştirme yaygınlaşıyor. En son demir yolları özelleştirilmiş Fransa’da. Rehber arkadaşların dediğine bakılırsa özelleştirmeden sonra seferlerde aksamalar, gecikmeler olabiliyor. Trenle ulaşım yapmak, diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Fransa’da da pahalı. Otobüs yolculuğunun kısmen ucuz olduğu söyleniyor. Paris, dolayısıyla da Fransa, Almanya kadar düzenli değil. Mizahi bir üslupla söylersek, Kant’ın saatindeki dakiklik Paris’te yoktur. Tabir yerindeyse Fransa, Almanya’ya oranla bize daha fazla benziyor. Paris toplumu daha dağınık daha sere serpe gibi görünüyor.

Fransa, devrimler ülkesi olarak da bilinir. Versailles (Versay) Sarayı ve Bastille hapishanesinin basılmasını, hafızalardan silmek zordur. Rehber dostumuzun dediğine göre hapishanenin yeri meydana dönüştürülmüş: Republic meydanı. Cumhuriyet meydanı anlamına geliyor. Paris’i görenlerin en çok dikkatini çeken Cumhuriyet terimidir. Caddelere, meydanlara, merkezi kurumlara Cumhuriyet adı verilmiştir. İnsan eşitlik, özgürlük ve kardeşlik şiarlarını arıyor. Yalnızca özgürlüğe vurgu var. Kardeşlik ve eşitliğe vurgu yapılmaması düşündürücüdür. Ne de olsa burjuva devrimidir, niçin eşitlik olsun? Otomobille kent turu atarken arkadaşım sözü Devrim’in itici gücüne ve taşıyıcısına getiriyor ki, sonu gelmez tartışmaların fişeğini ateşlediğinin belki de farkında değil. Parisli kalabalık kadınları gösteriyor. Bunların ataları on binlerce emekçi kadının Versay sarayına yürüyerek Devrim’in kıvılcımını ateşlediğini söylüyor. Peşinden Parisli emekçiler ve yoksul köylüler de yerlerini alıyor Büyük Devrim yıllarında. Demek oluyor ki, yalnız eşitlikçi, demokratik ve sosyalist devrimler değil, adına burjuva denilen devrimler de kitlelerin eseridir.

Paris pek çok muhalife, devrimci-demokrat aydın ve sanatçıya ev sahipliği de yaptı. Marx ve Lenin gibi isimler bunların başında gelir. Önceki gelişlerimde Marx’ın bulunduğu bazı mekanları gözlemleme imkanı bulmuştum. Bu defa Lenin’in bir aralar yaşadığı evi görme şansım oldu. Lenin, sürgün yıllarında (1908-1909) burada yaşamış. Şimdi yine konut olarak kullanılıyor. Yine de özel bir mekan olduğu anlaşılsın diye duvarına Lenin’in adı yazılan küçük bir levha yapıştırılmış.

Marksizm, Aydınlanmaya Karşı mı?

Fransa, Paris ve Aydınlanma tartışmaları Marksizmle birlikte konu olduğunda yukarıda andığım soru ve tartışmaların içine düşeriz. Kanaatim odur ki, Marksizm, Aydınlanmaya temas etmiş, onun bazı ilkeleriyle hemfikir olmuş olsa da temelde Aydınlanmaya karşı bir felsefi-ideolojik akımdır. Aydınlanma, toplumu üst yapı kurumları açısından ele almıştır, almaktadır. Bu anlayışa göre sanat, edebiyat yaparak toplumu aydınlatmak mümkündür. Yine Aydınlanmacılara göre ağırlığı felsefeye, bilime vermek gerekir. Eşitliğin yanından bile geçmeyen, dolayısıyla emekçi sınıfların varlığından ve toplumsal gelişmedeki rollerinden bihaber olan Aydınlanma, burjuva sınıfının çıkarlarını savunmakla sınırlı kalmıştır.

Burjuvazi ve onun sözcüsü konumundaki entelektüel kesimler, aydınlanma faaliyetinden asıl olarak “aydınlatma”yı anlar ki bu da topluma ve emekçi sınıflara yukarıdan bakmak anlamına gelir. Bu yüzden Marksist literatürde “sosyalist aydınlanma” yanında “bilinçlenme ve bilinçlendirme” gibi kavramlar üretilmiştir. Kısacası burjuva Aydınlanması olarak kavramlaştırdığımız Fransız merkezli etkinlikte dikkatler daha çok kültürel alana, edebiyata ve sanata çekilmişken tekrar vurgulamak gerekir ki Marksizm ekonomik ilişkilere, alt yapı unsurlarına ve politikaya işaret eder.

Sorun sanat ve düşün ürünleri olunca bu ürünlerin üretiminde büyük bir ilerleme olmuştur Aydınlanma çağında. Tiyatrodan sinemaya, bilimden sanat ve politikaya dek geniş bir alanda faaliyet yürütülmüştür. Etkileri bugün de devam etmektedir. Aydınlanmayı bir bütün olarak ele almak da gerçeği yansıtmaz. Mesela Kant, ilerlemeyi bireylerin ‘kendi aklını kullanma cesaretini göster” sav sözünde bulmaktadır. Rousseau ise daha da farklı bir düşünme yöntemine sahip. Ona göre mevcut haliyle ilerleme insanlığa zarar vermektedir. Yani bilim ve sanatların gelişmesi, insanı ilerletmedi, tersine insanlığa zarar verdi ve halen de veriyor. Marksizmin hareket noktası ise anılan gelişmeleri ve zenginlikleri içerse bile asıl olarak alt yapıdan hareket ettiği için Aydınlanma düşüncesinden epistemolojik bir kopuş yaptığı anlaşılıyor.