Devrim Kara

Her yıl Kasım ayında açılan kitap fuarına gitme alışkanlığım yeni değil. 1980’den beri bir geleneğe dönüşen fuar fikri, bildiğim kadarıyla sol yayınların bir projesiydi. Askeri darbe yıllarında baskı ve işkenceye maruz kalan ve ayrıca katliama uğrayan Erdost kardeşlerin anısını da taşır. Eskiden Taksim’de idi. Daha sıcak ve canlıydı. Şehrin dışına atıldı. Neyse ki ben Avcılar’da oturduğum için işime geliyor. Yine de kent merkezine taşınmasından yanayım. Çünkü çoğu zaman panellere katılım olmuyor. Bunu panelde konuşmasını dinlediğim felsefeci Mehmet Akkaya’da vurguladı. Şimdi panelden söz etmek istiyorum.

Son yıllarda katıldığım panellerin çoğu 30, 40, 50 kişilik panellerdi. TÜYAP kitap fuarında Belge Yayınları tarafından düzenlenen “Dil Felsefesi ve Edebiyat” başlıklı panelin kaderi de farklı olmadı. Panele 35-40 kişi katıldı. Panelistlerden biri felsefeci yazar Mehmet Akkaya, diğeri edebiyat öğretmeni ve yazar Arif Arslan’dı. Oturumu yine bir başka eğitimci olan Gülay Şahin yönetti.

Mehmet Akakaya sunumuna “TÜYAP’ta onlarca kez panel yaptım onunda da istediğim sonuca ulaşamadım” diyerek sitemkar bir girişle başladı. Hocaya katılıyorum; zamanın kısalığı, kitaplara olan ilgi ve katılım gerçekten sorunlu oluyor. Dinci, milliyetçi veya popüler konulara ilgi daha fazla oluyor, derinlikli programlar konu olunca katılım düşüyor. Mehmet hoca konuşmasında en yeni çalışması olan “Dil Felsefesi” adlı eserinde işlediği konuları ele alırken dil felsefesi yapan yabancı ve yerli felsefecilerden de örnekler verdi. Saussure, Wittgeinstein ve Chomki’yi anmakla birlikte Bedia Akarsu, Betül Çotuksöken, Naci Soykan ve Nermi Uygur gibi simleri de andı. Mehmet hocamıza göre dil ile ulus devletlerin kurulması arasında sıkı bir bağ bulunuyor. Bu durum hem Batı için hem de ülkemiz için geçerlidir.

Mehmet hocanın dil ve üretim ilişkisi üzerinde durması da ilginç geldi bana. Ona göre üretim de birçok faaliyet gibi tek başına yapılan bir etkinlik değil. Kaldı ki insan zaten tek başına bir varlık değil, toplumu ve toplu halde yaşamayı, üretmeyi gerektirir. Bu koşullar dilin de temelini oluşturur. Akkaya için dil değilse de dilin ürünleri üst yapıyı temsil etmektedir. Akkaya’ya bakılırsa “hayvan gıdasını doğadan alır, insan ise kendi üretir, insanı insan yapan üretim faaliyetidir” insanın dili de bu üretim faaliyeti içinde ortaya çıkmıştır. Mehmet hocama göre insanın kültürel etkinlikleri dört disipline indirgenebilir: Bilim, politika, sanat ve felsefe.

Dil felsefesinin sınırları umduğumdan çok daha geniş çizildi panelde. Bir ucu Antik Yunan’a Gorgias ve Platon’a dek ilerledi. Diğer ucunda Stalin ve Sovyetlerdeki dil tartışmaları yer alıyordu. Akkaya, yalnız gelişkin dillerde değil her dilde felsefe yapılabileceğini de vurguladı. Dillerin kendi kaderini tayin hakkını savunuyoruz dedi. Dolayısıyla da Türkçede olduğu gibi Kürtçede de benzer dillerde de felsefe yapma imkanının olduğuna vurgu yaptı. Kısacası hocanın konuşmasında ulus devletlerin ya da kapitalist ortak pazarların neden ortak dile ihtiyaç duyduğu meselesi benim panelde en çok ilgimi çeken konu oldu.

Arif hoca da konuya edebiyatın içinden bir projeksiyon tuttu. O da konuyu tarihsele yaydı. İlk çağ filozoflarının dil görüşünü, Platon’un Kratylos adlı eserindeki tartışmaları andı. Dil üzerine ilk düşünenlerin Antik Yunan filozofları olduğunu söyledi, yazının bilgi tekelini egemenlerin elinden aldığından, yazı ve dil arasındaki ilişkiden, ezberci toplumların yazıyla buluşmasının daha zor olduğundan bahsetti. Dil, kültür ve edebiyatın kapitalist ulus devlet için neden elzem olduğunu izah ettikten sonra, Rousseau, Kant, Wittgenstein’den alıntılar yaptı. Hocanın edebiyat aracılığıyla da felsefe yapılabileceği analizi sanırım çoğu izleyicinin hoşuna gitmiştir. Soru cevap bölümünde Stalin’in dil sorununa yaklaşımı, Kemalist harf devrimi tezi ve Konfiçyus hakkında sorular soruldu. Stalin ile ilgili olanı Akkaya, Cumhuriyetin dil/harf devrimine ilişkin olanını da Arslan yanıtladı. Oturum toplu fotoğraf çekilme, kitap satışı faaliyetleriyle sona erdi.