YÜKSELİŞLER VE DÜŞÜŞLER DİYALEKTİĞİ
Mehmet Akkaya

Güncel ve tarihsel olmak üzere karmaşık boyutları bulunan bir sorun olarak yükseliş ve düşüşler meselesi, her zaman düşünce çalışmalarının önünde bir olgu olarak yer almıştır/almaktadır. Bilim, felsefe, siyaset ve sanat insanları, soruna çoğu kez romantik açıdan bakmışlar ve sıklıkla kendi çağlarını “düşüşlerin” egemen olduğu çağ olarak değerlendirme eğilimi taşımışlardır. Bunun da çağa niteliğini veren değerlere eleştirel bakmak gibi bir yararı olmaktadır. Romantizme karşılık devrimci bakış ise “düşüşlerin” bir realite olarak baskın olduğunu görmekle birlikte bunun geçici bir durum olduğu saptamasını yaparak dikkatleri “yükseliş” olgusuna çekmekle ayrıcalıklı bir yerde durmaktadır.

Yükselişin, düzeyli olana, eş deyişle seviyeli olana ve nitelikli olana gönderme yaptığı açıktır. Bu nitelik ve yükseliş sorunsalını emekçi sınıfların dünya görüşü ile ilişkilendirirsek nicelik ve düşüş süreçlerinin de egemen sınıfların düşünsel ve estetik söylemleriyle ilişkisini kurabiliriz. Yine de bu türden bir belirlemeyi mutlaklaştıramayız; çünkü diyalektik açıdan baktığımızda bazen yeni bir sınıf olan proletaryanın da düşüşte olduğuna, nitelik ve seviye kaybına uğradığına, mesela faşizmlere payanda bile olabildiğine rastlamak mümkün olabiliyor. Tersine burjuvazi gibi sömürücü bir sınıfın da “ilerici” bir öz taşıdığı ve bazı tarihsel kesitlerde yükselişi temsil ettiği görülmüştür. Yine de bu tezi asla abartamayız. Zira günümüzde ve ülkemizde bir nitelik kaybından, düşürülmüşlükten, sığlıktan ve sıradanlıktan şikayet ediyorsak bunun sorumlusu elbette ki kapitalizmin yönetici öznesi olan burjuvazidir. Bu öznenin sisteminde her türden realite baş aşağı durmaktadır. Buna tekabül eden karşılık ise: Üretim sürecine, emeğe, insana ve topluma yabancılaşmadır. Yabancılaşmanın zorunlu sonuçları arasında sıradanlaşmayı ve lümpenleşmeyi sayabiliriz.

Yükseliş ve Düşüşler
Anything Goes (Her Şey Gider)

İtalyan düşünürü Giambattista Vico (16. Yüzyıl), insanlık tarihini irdelerken yükseliş ve düşüş sorununu corso ve ricorso terimleriyle açıklamıştır. Demek oluyor ki sorun ilk defa karşımıza çıkıyor değil. Vico’dan yüzyıl sonra yaşayan Leibniz de yükselişin zirvede olduğu bir çağda yaşadığımıza inanıyordu. Hegel de tarihte yükseliş dönemleri görmüştür. Gerek Vico gerekse Hegel gibi düşünürler yükselişi yeni doğan sınıflarda değil belirli toplumlarda eş deyişle halklarda içkin bulmuşlardır. Oysa her çağın yeni ve yüksek değerlerini taşıyan kesimler, yeni doğan ve çağa damgasını vuran sınıflar olmuştur. Bununla birlikte emekçi sınıfların her çağda yeniyi temsil ettikleri iddiasını yineleyebiliriz. Bu sınıfın, asıl olarak potansiyeline proleter karakter kazanmasından sonra ulaştığı da bir realitedir. İnsanlığı düşüşten çıkaracak sınıfı da burada görüyoruz. Çünkü bu sınıf, mülkiyetin gözlere bir perde olarak inmediği yegane sınıf olarak tanımlanıyor. Mülkiyet perdesinin olmaması, gerçekliğe neşter atacak sınıfın da, kurulu düzeni aşacak olanın da yeni bir dünya kuracak ve bu dünyaya göre etik, estetik, adil ve eşsiz ilişki ve alışkanlıklar getirecek olanın da proletarya olduğunu gösteriyor.

Burjuvazi, insanlığı yükselişler çağına taşıyacak olan tüm değerlerin taşıyıcısı durumundaki ulaşım, teknolojik ve iletişim araçlarının patronu konumundadır. Aynı zamanda yüksek ve nitelikli değerlerin önünde en büyük engeldir de. Nitelikler yerine niceliklerin izini süren ve yeni olan insan ve dünya anlayışı önüne duvarlar ören bu sınıf, kendine özgü felsefi, estetik, politik ve bilimsel üretimler yapmaktadır. Bu üretimlerden birisi olan postmodernizm, nicelik ve nitelik arasındaki farkı ortadan kaldırmıştır. Postmodernizm, anythink goes (her şey gider) derken kültürel seviyenin yok edilmesini hedeflemektedir. Burjuvazinin yeni moda dinsel ve milliyetçi bir buluşu olan postmodern düşünme ve davranma biçiminin de günümüzdeki sıradanlaşmada merkezi bir rol oynadığı ileri sürülebilir. Bu düşünüş tarzının açık iddialarından birisi “büyük anlatılar” döneminin bittiğidir. Okuyan da okumayan da, kültürlü de kültürsüz de, eğitimli de eğitimsiz de, bilim de din de, gerici de ilerici de, liberal de Marksist de, sosyalist de milliyetçi de, toplumcu da bencil de aynı düzeydedir. Sıradanlaşma sorununda; teolojik ve milliyetçi/ulusalcı hurafelere bir katkı yapılmıştır adeta. Çünkü bu ideolojik akımlarda, nitelik ve seviye meselesinden ziyade niceliğe, romantizmde olduğu gibi eski/geri olan değerlerde çıkış arama egemendir. Dinsel ve milliyetçi ideolojiler -bir ölçüde- yeni ideolojilerle taçlanıyor!

Mülk, Akılsızı Zeki
Çirkini Güzel Gösterir

Kapitalizm koşullarında sıradanlığın, vasatın, seviyesizliğin koşulları her zaman vardır. Üretim biçiminin niteliği, üretim araçlarının özelliği, toplumsal zenginliğin paylaşım biçimi bunda belirleyicidir. Bu unsurların biçimi ve düzeyinin sürekli yabancılaşma yarattığı Marksizmin temel argümanlarından birisidir ve doğrudur. Sistem kar mantığı üzerine kurulmuştur. Dolayısıyla mülk sistemi ile nitelik meselesi arasında kopmaz bir bağ bulunur. Kapitalizm koşullarında mülkiyetin düzeyi ile nitelik ve yükseliş arasında bir paralellik düşünülür. Mülk ahlaksızı ahlaklı göstermek için önemli bir değerdir. Çirkinin, güzel olarak algılanmasında da mülkün rolü vardır. Kısacası para, akılsız ve sıradan birini akıllı yapmaya yeter de artar bile!

“Burjuva Toplumunda Paranın Gücü” başlıklı yazısından Marx, bu konuyu açıkça belirtme ihtiyacı duymuştur: “Gücüm, paranın gücü kadar büyük. Paranın nitelikleri para, sahibi olarak benim niteliklerim ve potansiyelimdir. Ne olduğum ve ne yapabileceğim, bu durumda, benim bireyselliğim tarafından belirlenmiş olmuyor. Çirkinim ben, ama en güzel kadını satın alabilirim. Demek ki çirkin değilim, çünkü çirkinliğin etkisi, para karşısında yok oluyor.” İnsan ilişkilerinin özünün para tarafından belirlendiği koşullarda insani incelikleri aramak ve buradan açıklama ve analizlerde bulunma mümkün olmaz. Buradan bakıldığında sıradanlık, akıl, nitelik, seviyesizlik, nicelik, güzel, çirkin gibi bir kavram setinin sınıf perspektifiyle tanımları ve tasvirlerinin yapılması sorunu önem kazanıyor. Konuyu dağıtmadan şu kadarı ileri sürülebilir ki, bilhassa değer yüklü kavramlara her sınıf kendi çıkarları açısından bakar. Proletaryanın yükseliş dediği devrim yıllarını, elbette ki burjuvazi vasat, boşa geçen süreçler olarak değerlendirecektir. Tersine burjuvazinin yükselişte olduğu dönemler emekçi sınıflar için düşüş yılları olabilmektedir.

Her iki karşıt sınıf için “düşüş” ve “yükseliş” sayılan dönemler sınırlıdır. Mesela faşizm dönemleri (burjuvaziye daha yakın olmakla birlikte) her iki sınıf için de “düşüş” dönemleridir. Çünkü her türden insani değerler ayaklar altına alınmıştır. Seviye, nitelik, etik ve estetik değerler yerlerde sürünür. İnsan, insan için kurt ve canavar haline gelmiştir. Bu durumdan burjuvazinin de rahatsız olduğunu düşünmek kısmen de olsa mümkündür. Böyle durumlar tarihte de söz konusudur. Bunun da sebebi sermayeci sınıfların ta kendisidir. Bu sınıflar, inisiyatifi kaybettikleri koşullarda yönetimi, yeni doğmuş ve gelişmekte olan sınıflara (proletarya) vermeyip faşizm ve benzeri akım ve anlayışların yararına/insafına terk etmektedir. Mesela hümanist değerlerin yükselişte olduğu Antik dönemin sonlarında yönetimi emekçi sınıflara bırakmak istemeyen Yunan ve Roma hakim sınıfları, iktidarı dinsel gericiliğe bırakarak onlarla ittifak içinde karanlık da denilen Ortaçağ koşullarının başlamasına vesile olmuşlardır.

Derinlik Yüzeysele
Nitelik Vasata Dönüşür

Modern anlamda bilim, politika, sanat ve felsefeyi kurduğunu, geliştirdiğini ileri süren burjuvazi, Ortaçağ’dan sonra yeniden bir doğuş (Rönesans) gerçekleştirdiği iddiasındadır. Feodalizme karşı seviyeyi, niteliği, derinliği ve devrimi temsil ettiğini ileri sürerken de bu düşünceyi icatlarla, keşiflerle, reform ve aydınlanma faaliyetleriyle destekleme yolunu izlemiştir. Bununla birlikte din olgusunu hiçbir zaman gündeminden çıkarmadığı gibi sıklıkla da onunla aynı yolda kol kola ilerleyişini sürdürmüştür. Bugün de bu politikanın tümden değiştiğini söylemek kolay değildir. 19. yüzyılda yeni bir sınıf olarak tarih sahnesine çıkan proletaryanın, hak ve özgürlük talepleri karşısında derinlik yüzeysele, nitelik vasata dönüşmüş; devrimler karşı devrimlerle yer değiştirmek durumunda kalmıştır.

Yüzeysellik ve vasat değerler milliyetçilik gibi modern dinlerle birlikte daha da etkili hale gelmiştir/gelmektedir. Burjuvazinin merkezi ideolojisi olan liberalizm, klasik ve modern dinlerden (milliyetçilik) yararlanmayı asla ihmal etmez. Çağımızda bu iki akımı sevk ve idare eden liberalizmden başkası değildir. Bu dinlerin günlük yaşamda etkisini, hayatın her zerresinde görmek ve izlemek mümkündür. Çünkü gerek klasik dinlerde (İslam, Hıristiyanlık; Yahudilik) gerekse de modern dinlerde (milliyetçilik/ulusalcılık) derinliğe, nitelikli olana, devrime ve hatta akli düşünmeye yer yoktur. Duygu sınırları içinde kalma ve davranma alışkanlığı egemen biçim olarak her zaman ve her mekanda söz konusudur. Kaba duygusallık ise etik ve estetik inceliğin yegane düşmanı olarak işlev görmektedir.

Burjuvazi, maddi yaşam standartlarını yükselten buluş ve keşifler yaptığı kadar sahte buluş ve keşifler yapmada da oldukça mahirdir. Bu durumu çok öncesinden saptamış olan Marx, burjuvazinin bilim ve teknolojik icraatlarına yönelik şunları yazarken haklıdır: “Artık bundan sonra bu ya da şu teoremin doğru olup olmaması değil, ama sermayeye yararlı mı yoksa zararlı mı, gerekli mi yoksa gereksiz mi, politik bakımdan tehlikeli mi tehlikesiz mi olduğu söz konusuydu.” (Kapital, Almanca 2. Baskıya Önsöz). Demek ki “doğru yanlış” kriteri yerine sermayenin çıkarı konuluyor. Kapitalizm, klasik ve modern dinlere rağmen kontrolden çıkan kitleleri popüler olan ürünlerle, düşünce ve duygu derinliğinden yoksun sanat eserleriyle, moda ve markaların gücüyle teknolojinin içine çekerek manipüle etmektedir. Manipüle edilen kitleler için sanat, edebiyat ürünleri de kitle iletişim araçları da birer din işlevi görmektedir.

Sanat ve Edebiyattaki Yüzeysellik
Gündelik Yaşamda Sıradanlık Yaratır

Burjuvazinin, klasik dinlerden milliyetçilik gibi modern dinlere ve oradan popüler olana ve postmodern değerlere kadar inerek sıradanlaşıp kabalaşacağı, ekonomik, sosyal ve kültürel bir kriz içine girmeye gebe olmasından dolayı belliydi. Ne var ki burjuvazi ve onun ideolojisi olan liberalizm, yaygınlaşarak harekete geçirdiği yukarıdaki unsurları toplumun lehineymiş gibi gösterebiliyor. Hastalandığında büyücüye giden kimse, hastalandığında doktora giden kişi kadar kendisini makul, akli, derin ve mutlu bulabiliyor. Yazar olmayan, yazar yeteneğinde olduğuna, sanatla belli bir teşriki mesaisi olmayan birinin sanat üzerine ahkam keseceğine inandığı da ha keza söz konusu olabiliyor. Elli günde roman yazan, beş günde kaset çıkaran, üç ayda iki tane kitap yazan, günde iki tane tablo yapan, üst üste oyun yazan, bir yılda üç tane belgesel ve bir uzun metrajlı film çeken insanların olduğu bir çağda nitelik ve seviyeye dair ne söylenebilir?

Andığımız konularda işin ekonomik boyutu büyük bir sorun teşkil etmiş olsa da teknolojik ve bilimsel yükselişler, matbaadan kameraya, müzik kayıt tekniklerinden boya, fırça ve sahne kurulumuna dek pek çok olanak yine burjuvazinin üretim anlayışı içinde topluma sunulmaktadır. Sözü edilen olanaklar, son yıllarda ve her an ortaya çıkan yeni teknik imkanlar yanında devede kulak bile değil. Olanaklar kitlelerin ihtiyaçlarını, amaçlarını, kültürlerini, alışkanlıklarını, elbette ki dünya görüşlerini sermayenin çıkarına uygun olacak bir şekilde kamçılıyor daha önemlisi de biçimliyor. “Film sinemada izlenir”, “Oyun tiyatroda seyredilir”, “Müzik konserde dinlenir”, “Tabloya sanat galerisinde bakılmalıdır” türünden anlayışlar da bir hayli zayıflamış ve zayıflatılmıştır. Çünkü aynı ürünleri eldeki, cepteki, araçta veya evdeki iletişim araçlarında yayınlamak, izlemek, okumak mümkündür. Profesyonel olarak kabul edilen ressam, yönetmen, artist, müzisyen dediğimiz kişi ile eldeki olanaklarla aynı faaliyetlerde bulunan ve elbette ki bunları kaba saba düzeyde icra eden kişi ve kesimler aynılaşmaktadır.

Buradaki tutarsızlık, seviyesizlik ve nitelik yoksunluğu gündelik yaşama da çok geçmeden sirayet etmektedir. Arkadaşlık ilişkilerine, sokaktaki diyaloglara, entelektüel alandaki tartışmalara, okullara, parti ve örgüt çalışmalarına, karı koca yaşamına kaba sabalık olarak yansıyor. Eleştiri, ikna etme, inandırma çabaları zorlaşır. Çünkü kimin haklı olduğunu, kimin sanatçı kimliğine uygun düştüğünü, hangimizin filozofça görüşler ileri sürdüğünü, emekçileri hangi partinin temsil ettiğini, ırkçılığın neden insanlık suçu olduğunu veya kapitalizmin niye yoksulluğun kaynağı sayıldığını gerekçelendirmek zorlaşır. En basit denilebilecek gerçeklerin bile tartışıldığı ve uzlaşmanın olmadığı koşullar ister istemez sıradanlık, kuruluk ve ilişkide kabalık üretecektir.

Felsefenin Ayağa Düşmesi
Sofistler, Platon ve Aristoteles

En basit gerçekliğin bilgisi, olguya dair olan gündelik yaşam bilgisidir. Yediklerimize, içtiklerimize, gördüklerimize, dokunduklarımıza, yaşadıklarımıza ilişkin bilgilerdir. Sınıfımıza dair bilgiler de böyledir. Egemen sınıflar tüm bu basit/yalın gerçeklerin bilgisine bile erişmenin yollarını kapatmak, gerçekliği bulanık hale getirmek için düşünce tarihi boyunca çaba göstermişlerdir. Özetle söylemek gerekirse Antikçağ, bu bakımdan dikkat çekicidir. Bilgiyle bilgi olmayanın aynılaştığı bir çağdan söz ediyorum. Sofistler, Yunan filozoflarının “büyük anlatılar” biçiminde kurdukları felsefelere karşı mücadele ederken elbette devrimci bir rol de oynamaktan geri kalmadılar. Yunan egemen sınıflarının düşünce dünyasına karşı mücadele ettiler. Bununla birlikte söz yerindeyse düşün ve felsefe faaliyetlerini de ayağa düşürdüler. Sofistlerle birlikte düşünce ve filozoflar kuşağı derinlik değil genişlik kazandı.

“Düşüş” ise Sokrates, Platon ve Aristoteles’in kurdukları büyük felsefelerle aşıldı. Bu felsefelerde genişlikle birlikte derinlik baskın hale gelmiştir. “Yükseliş” yukarıda da işaret ettiğim gibi Ortaçağ’da yerini tekrar düşüşler çağına bırakmıştı. Yükseliş-düşüş diyalektiği kendini yeniden 17. yüzyılda görünür kılmıştır. Teolojik, kuşkucu (Montaigne) ve bilinemezci pek çok akım ve anlayışın yerini bilimsel düşünce alırken yeni bir “büyük anlatılar” iklimi doğuyordu. F. Bacon, T. Hobbes, Descartes, Spinoza, Leibniz gibi filozoflar bu iklimin ürünü oldular. Düşün, bilim, sanat ve edebiyat dünyasında yeniden bir nitelik, seviye ve derinlik etkin kılındı. Bu etkinliğin günlük yaşama yansıdığı, topluma etik ve estetik bir kibarlık kazandırdığı, sıradanlığı zayıflattığı ileri sürülebilir. Çok övülen ve abartılan, liberalizm ve onun bir versiyonu olan resmi ideolojilerce dünya halklarına enjekte edilmiş olan Aydınlanma döneminde yeniden bir “düşüş” yaşandığını saptamak zor olmuyor.

Aydınlanma devrimci değerler yönünden belli bir niteliği temsil etmekle birlikte, adeta bir sınıf haline gelen bir kesimin kendisini aydın, sanatçı, bilim adamı ve filozof olarak değerlendirip halkı da aydınlanması gereken sefiller, çapulcular ve salaklar kümesi olarak gördüğü bir çağ oldu. Böyle durumlarda halkın mı, aydınların mı sığ ve sıradan olanı temsil ettiği ciddi bir tartışma konusu olarak karşımıza çıkar. Teorik ve aktüel yaşam, son yükseliş çağına ise liberalim ve Marksizm çatışmasının etkin olduğu dönemde girmiştir.

Postmodernizmin “büyük anlatılar” diyerek sorunsallaştırdığı konu da bu iki akımın ileri sürdüğü düşün, bilim, sanat ve politikaya özgü birikim, tez ve argümanlarla ilgilidir. Bilhassa 19. yüzyıl, entelektüel bakımdan en iddialı, en devrimci görüşlerin yaşandığı, hem fizik bilimlerinde hem de tarih ve sosyal bilimlerde büyük atılımların yaşandığı bir çağ oldu. Liberalizm; eşitlik, özgürlük, akıl ve aydınlanma gibi merkezi kavramlara sıkı sıkıya sarılmışken Marksizm, sınıf gerçeğine, üretim alanına, bilinç meselesine, görünüş ile öz arasındaki farkları saptamaya yönelerek eşitliğin ve özgürlüğün hüküm sürdüğü sınıfsız toplumun teorisini inşa etmiştir.

Savaş ve Faşizm Şartlarında Sıradanlık
Estetik Kibarlık, İncelikli İlişkiler

“Düşüş”, burjuvazinin bir kez daha çıkarını dünya savaşlarına (emperyalist savaşlar) başvurmakta görmesi üzerine ortaya çıkmıştır. Savaş ortamları her şeyin sıradanlaştığı, vasatın galip geldiği, bilim adamının da, estetikçinin de, ahlak kuramcısının da düştüğü, düşürüldüğü dönemlerdir. Bu durum, savaşların 20. yüzyılda olduğu gibi, “dünya savaşları” biçimini aldığı koşullarda ise bin kat daha artar. Savaşlara paralel olarak başvurulan faşizm şartlarında sıradanlık kendisine daha da güçlü dayanaklar bulur. Günümüzde de pek çok örneğini gördüğümüz gibi savaş koşullarında aşkın yerini nefret alır, şiddet ve tecavüzler birbirini izler. Yaşamın yerini idamlar, bakan ve başbakan gibilerinin yerini soytarılar, hukukun yerini keyfiyet, sanatın yerini kabalık, ahlakın yerini ahlaksızlık, kibarlığın yerini hanzoluk alır.

Çirkin, güzel ile kötü iyi ile yer değiştirirken yanlış da doğrunun yerine geçerli kılınır. Çağımızda, dünyada olduğu gibi ülkemizde de bu uygulama ve alışkanlıkların koşulları iyiden iyiye mevcuttur. Böyle koşullarda bırakalım estetik kibarlığı, düşünsel derinliği, insanların can güvenliği bile büyük oranda tehlike altındadır. Çağın düşünce sistemine olduğu gibi sanat ve edebiyatına damgasını vuran da bu koşullardır. Bu koşulların yarattığı sanat ve edebiyatın düzeyi (düzeysizliği diye okuyun) geri dönüp toplumun düşünüş, duygu ve davranış biçimlerini belirlemiş oluyor. İncelikli ilişkilerin yerini, kaba-sabalıkta bir beis görmeyen ilişkiler, pratikler ve alışkanlıklar alıyor.

Doğa, Toplum ve İnsan Bilgisinde
Emekçi Sınıfının Rolü

Gündelik yaşamdaki basitlik, kabalık ve yüzeysellik düşün ve bilim anlayışlarının etkisini taşır. “Antik dönem”, “17. Yüzyıl” ve “Marksizm Çağı”nda da örneklerini gösterdiğim gibi entelektüel alandaki “yükseliş”, gündelik ilişkilerde de yankısını buluyor. Doğa, toplum ve insan bilgisinin en önemli özneleri olarak emekçi sınıfları düşünmek abartı değildir. Çünkü kapitalizm kar ve çıkar üzerine kurulu bir sistem ve burjuvazi de gözüne mülk ve kar perdesi inmiş bir sermaye sınıfıdır. İyiyi, güzeli ve doğruyu temsil etmesi en hafif ifadeyle söylersek kuşkuludur. Kapitalist sistemi ve burjuvazinin ufkunu anlamak için, son zamanlarda sosyal medyada da kendine yer bulan Ronald Diggelman’ın şu açıklaması ilginç olabilir: “İlaç şirketleri için tedavi edilmiş her hasta kaybedilmiş bir müşteri demektir. Çoğu ilaç firmasının felsefesi, ‘öldürmeyin ama sakın iyileştirmeyin’ şeklindedir! Kanser, şeker, tansiyon, kalp, kemik erimesi, bu hastalıklar şirketler için altın yumurtlayan tavuklardır. İlaç firmaları kansere tedavi falan aramıyor, insanları kanserli bir şekilde daha uzun bir süre yaşatıp sömürmeyi hedefliyorlar.” Konuşanın komünist olduğu, politika yaptığı veya propagandist bir dil ve üslup kullandığı sanılmasın. Sistemin içinden birisi.

Kendi yaşam deneyimlerimizden buna benzer çok sayıda hadiseye tanık olmaktayız. Tanrı’nın karşısındaki değersiz insan-kulun yerini çağımızda kapitalizm karşısındaki insan-kul almıştır, almaktadır. Bu insan, bir insandan değil bir tipolojiden oluşuyor. Aynı tipin içinde “düşüş” karşılıklıdır. Yönetmenin az ama nitelikli bir film yapmak yerine çok sayıda film çekmek istemesi gibi söz konusu izleyici de az ama nitelikli filmler izlemek yerine çok sayıda ama yüzeysel olan eserler izlemeyi problematik olarak görmektedir. Dahası bu izleyici tipi kendini, sıklıkla filmin yerine başı sonu, amacı, sorusu ve cevabı belli olmayan dizi furyasının içinde bulmaktadır. Olup bitenlerin zihinleri zerrece kışkırttığı, insanların iç dünyasını zenginleştirdiği düşünülmesin. Niceliğe ilişkin bu örneklerin çoğaltılacağı açıktır. Mesela nitelikli bir eğitim sürecinden geçip tek diploma edinmek yerine birkaç diploması olan bir kesim ortaya çıkmış durumda. Seyahatlerin, masalarda yemeklerin, “orayı da gördüm burayı da gezdim”, “şunu da yedim, bunu da yedim”, “üzerine de şu şarabı, şalgamı, işkembeyi içtim” demenin değer sayıldığı bir –umarım- ara dönemden geçiyoruz.

Bu konuda psikoloji cephesinden de ilginç tespitler yapılıyor. Mesela sürekli kendisinden söz eden, yerli yersiz kendi fotoğrafını paylaşan, giydiklerini, varsa otomobilini, evini, malını mülkünü sosyal medyada ve benzeri ortamlarda teşhir eden, gezdiği gördüğü yerleri, toplumsal bir hedef gözetmeksizin herkese ifşa etmek gibi davranışların, psikolojik bir rahatsızlık olduğu ileri sürülüyor. Bu türden psikolojik rahatsızlıkların da temelinde kapitalizmin olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Çünkü kapitalizm tarafından kuşatılan, kendi varoluşunu “doğal” yollarla gerçekleştirerek gerçek insani değerlere yükselemeyince, insanda sahte değerlere yönelme gereksinimi ortaya çıkar. Beğenilme ihtiyacı, ayrıcalıklı sayılma, üstünlük duygusu ve hayranlık beklentisi gibi duygu durumları, kendini eksik hisseden kişilerde ve toplum kesimlerinde belirleyici hale gelmektedir.

Sosyal Medya Olanakları
Yanılgı ve Sıradanlık Üretir

Burjuvazinin icat ettiği ama çok da kontrol edemediği sosyal medya da bu vasatlıkta, sahte değerlerin -kara para aklanması misali- aklandığı bir alan muamelesi görmektedir. Vasatlık sorunsalında internet teknolojisinin ve buna bağlı olarak sosyal medya imkanının, televizyon ve telefon gibi araçların/uyarıcıların etkisi büyüktür. Vasatlık ya da sıradanlık genel olarak düşüncenin, özelde de politikanın, dergi ve yayınların dosya konusu olabiliyorsa bunda yeni teknolojik aygıtların etkisi büyüktür. Zira uyarıcıların yoğun bir şekilde insan zihnine yansıdığı koşularda insanın derinleşmesi, eleştirel ve sorgulayıcı bir konuma yükselmesi zorlaşır. Çünkü uyarıcı ve bunlar aracılığıyla zihne adeta şırınga edilen sahte değerler kişinin ve toplumun, örneğin eleştirel ve sorgulayıcı olmayan düşünüş tarzını sanki eleştirel ve sorgulayıcıymış gibi kavranmasına neden olmaktadır.

Burjuvazi kendi çıkarını halkın ve toplumun çıkarıymış gibi gösterdiği gibi kendi düşünüş tarzını da toplumun düşünüş tarzıymış gibi yansıtır. Bir genelleme yapmamıza izin varsa, toplum da sahip olduğu özensiz ve değersiz düşünme tarzını eleştirel ve sorgulayıcı düşünme biçimi olduğunu zannederek kendini avutur. Bir kez insan sahte de olsa eleştirel, derin ve sorgulayıcı düşünceye sahip olduğuna inanırsa onun yeniden bir nitelik kazanması ve yüksek değerlere geçiş yapması asla kolay olmayacaktır. Bu yüzden hırsızlık, yolsuzluk ve katliam gibi uygulamaları ayyuka çıkmış sermaye partileri yeniden ve tekrar yüksek oylar alabilmektedir. Seçim meydanlarında en kötü vaatlerde bulunduğu halde dakikalarca alkışlanabilen liderlerin varlığı da oldukça didaktiktir. Elbette bu durumlar yabancılaşmanın ve lümpenleşmenin zirve yaptığı, kültürel düşüşün çürüme niteliğine büründüğü anlardır.

Balık Baştan Kokar
Yükselişin Motoru: Proletarya

Atalarımız, “Balık baştan kokar” demişlerdir. Belirli tarihsel ve toplumsal ortamlarda sıradanlık; çürüme ve lümpenleşme düzeyine inmişse, gözleri başlardaki yönetici elite çevirmek gerekir. Yönetici elit, belli bir süre olup bitenin sebebinin kendisi olduğunu gizlemeyi becerse de çürüme ilerledikten ve kanser tüm bedeni sardıktan sonra bunu gizleme gereği duymaz. Son yıllarda dünya devletlerine bakıldığında bu türden yöneticiler/liderler bulmak zor olmayacaktır.

Devletin başındakiler, sermaye düzeninin temsilcisi olarak hangi saldırıları yapacaklarını, hangi halklara ne türden katliam kararları çıkaracaklarını açıkça ilan ederler. Peşinden her gün öldürülen insan sayısının televizyon ekranlarından ilanı gelir. Köyler, kasabalar yakılır, evler yıkılır. Artık insan, bir nesneye dönüşmüştür, insan ilişkileri de nesneler arası ilişkiymiş gibi algılanır. “Öldürülen insan” ifadesi sıradanlaşır, acıma, üzülme duygusu yitirilir. “Yakılan yıkılan ev”, “sürüklenen insan bedenleri” türünden olgular da insani bir duygu yaratmaz olur. Kısacası sıradanlaşmanın, insani yabancılaşmayı izlediği süreçlerde adeta taş ve topraktan söz edilir gibi insan ölümlerinden, kadın cinayetlerinden, iş kazalarından söz edilir.

Milliyetçiliğin ve teolojinin eşlik ettiği böylesi anlar; Vico’nun, ricorso (düşüş) dediği değerlerin egemen olduğu zamanlardır. Aynı durumu Hegel de “aklın hilesi” terimiyle açıklamaktadır. Geist, tarihi rolünü yerine getirsin ve sonra da tarihin çöplüğüne atılsın diye bir “kahraman” çıkarmıştır. Vico da, Hegel de bu durumun tali, asıl olanınsa tarihsel ve toplumsal ilerleme olduğunu vurgulamışlardır. İlerlemenin (yükseliş) ve “düşüş”ten kurtulmanın motorunu Marx ve Marksizm ise sınıf mücadelesinde buluyor. Bunun merkezi öznesi, çağımızda proletaryadır. Bu sınıf emekçi sınıflarla, ezilen halklarla ittifak içerisinde sıradanlığın, lümpenleşmenin ve nihayet yabancılaşmanın zuhur ettiği üretim alanına (ekonomik alan) müdahale ederek, baş aşağı duranı ayakları üstüne inşa edecek biricik sınıf olarak görülüyor.

SANAT VE HAYAT ARALIK 2018