MARKSİST TEORİYE KATKI YAPMAK
Mehmet Akkaya

Düşünce çalışmaları açısından bir yerde başarı söz konusuysa o alanda ya bir teori inşa edilmiştir ya da belli bir teoriye “katkı” yapılmıştır. Yeni bir düşünce sistemi kurmak bazen de özgün kavram ve kategoriler oluşturmak biçiminde kendini gösterir. Bu açıdan “özgünlük” sorunsalının da altını çizmek gerekir. Düşünce tarihinde “katkı” kavramı en çok Marksist literatür içinde kullanılmakta ve bir çok kişi ve çevre bu alandan hareketle değerlendirilmektedir. Marx ve Engels’ten sonra giderek daha fazla ilgi çekmeye başlayan konu ülkemizde de meraklılarını bulmuştur/bulmaktadır. Konuyu ekonomi profesörü Ertuğrul Ahmet Tonak belli bir sınırlılık içinde tekrar gündeme getirirken tartışma alanı olarak sosyal medyayı seçti. Tonak, sorusunda Marksist Teori’ye ülkemizden kimlerin “katkı” yaptığını araştırıyor. Umduğu yanıtı alamamış olacak ki peşinden sorunu daha da genişleten bir “ek” yazmak durumunda kaldı.

Bu metinde hem Tonak’ın sorusunun kökenini, soruluş biçimini, tercih edilen kavramları, aynı zamanda “ek”in içindeki birkaç noktayı da tartışarak aranan yanıtı kendimce verebilmek için konuyu biraz genişleterek ele almayı düşünüyorum. Dolayısıyla meseleyi 68 hareketi ve bilhassa 71 devrimcilerine dek yaymak, radikalizm olsa da ilginç olabilir görünüyor. Çünkü Marksizm açısından her teori tartışması zorunlu olarak “pratiğe” temas eder. Öte yandan bu genişletme sorunu, konunun yalnızca Marksizmle ilgili olmadığı, onu da önceleyen ve aşan kültür dünyasının varlığı ve durumuyla ilgilidir. Çünkü aynı “katkı” sorusu Marksizm dışı akım ve disiplinler üzerinden de sorulabilir. Zira Marksizm, bu akım ve disiplinlerle bir hesaplaşma içinde ve aynı zamanda bir “bileşen” olarak doğdu. Genel düzeyde düşünce ikliminin verimli ve yaratıcı olduğu coğrafi/toplumsal ortamlarda Marksist teorinin de buna benzer bir özellik göstereceğini iddia etmenin sebebi de bu noktada aranmalıdır.

Teorik ve Ampirik Alanda Marksizme Katkı

Tonak’ın sorusu şöyle: “Türkiye’de Marksist teoriyi kullanarak yapılan ampirik çalışmalardan Marksist teorinin geliştirilmesine katkıda bulunanlar hangileridir?” Tonak’ın, yazdığı ek’in/yorumun ilk paragrafında da şu sözler kullanılıyor: “Sorduğum soru galiba yeterince net değildi. ‘Marksist Teori’ ifadesi yoruma açık ve de çokluk siyasi strateji ve taktik alanındaki katkıları da içerecek biçimde yorumlanıyor. Şüphesiz, bu yorum makul karşılanabilir. Fakat, benim niyetim o alana odaklanmak değildi.” Görüldüğü gibi kışkırtıcı, kışkırtıcı olduğu denli de ufuk açıcı, düşündürücü bir konuya parmak basılıyor. Sorulmadığı sürece herkesin yanıtını bildiğini sandığı bir konuda zihinlerde bir kuşku oluşturarak ilgili kişilerin ve çevrelerin dikkatini kendi üzerine toplayan sorular ve kavramlar seti. Kuram tartışmalarının yapılmadığı ya da yeterince derinleştirilip genişletilmediği düşünüldüğünde konunun önemi daha da anlaşılırdır. Çünkü teori; pratik ve deneysel olana yol gösteren, karanlıkları aydınlığa kavuşturan, durağanı bilinçlendiren merkezi bir projeksiyon işlevi görmektedir. Dolayısıyla Tonak’ın açmış olduğu “teori ve ampirik alanda katkı” tartışmasını daha rahat sürdürebilmek için yalın hale getirerek “Ülkemizde Marksizme katkı değeri taşıyan çalışmalar var mıdır, varsa içerikleri nedir ve bunların özneleri kimdir/kimlerdir”, biçimine çevirmek daha anlaşılır görünüyor. Bu sorulara yanıt vermeden, bunlarla bağlantılı bazı noktalara değinmek sanırım fazlasıyla gereklidir.

Marksist teorinin kurulup, şekillendiği, güçlendiği, sosyal pratikle denendiği yıllar olması bakımından 19. yüzyıl oldukça merkezi bir yerde durmaktadır. Keza 20. yüzyılın başları da öyle. Lenin şahsındaki gelişmelerle birlikte hem eylem alanında hem de teorik alanda Marksizme bir “katkı” söz konusu oluyor. Bu anlayışta birçok Marksist ekolün hemfikir olduğunu düşünmek mümkündür. Marksizme, her şeye rağmen temel “katkılar” ise Batı düşüncesi içinden geldi de diyebiliriz. Anılan çağların önemli özelliklerinden birisi de anaakım düşün, bilim ve estetik teorileri bakımından –adeta aşılamaz- denilecek türden gelenekleri devralmış olmasıydı. Spinoza, Kant ve Hegel hemen herkesin ilgisini çekecek ve düşüncenin gidişatını belirleyen felsefe sistemleri kurmuştu. Bu sistemler entelektüel dünyanın önünde aşılmaz dağlar türünden etkiler bırakmıştır. Kuşkusuz, burjuvazi de bu türden sistemleri sürekli destekliyor, gündemde tutuyor, onları üniversitelerde, sosyal yaşamda etkili kılıyor ve yayıyordu. Yani “monad”, “idea”, “töz”, “numen” adlarıyla bilinen terimlerden hareketle kurgulanan tezler, felsefeler, teoriler ve kavramların her biri adeta bir “şef”, ‘prens”, “kral” ve “imparator” dahası “peygamber” ve “Tanrı” konumundaydı. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de şimdilerde bu “büyük filozofların” Tanrısallaştırılmasından burjuva aydınlarının da bir ölçüde muzdarip olduğu söylenebilir. Nihayetinde Marksizm dışı teorilerde, felsefelerde bir özgünlük olmadığı da görülebiliyor.

Metafizik de denilebilecek bu terimlerin aşılması, yeni bir dünya, yeni insan ve toplum anlayışları demektir. Burjuvazinin ise esasta, eski teorileri, felsefeleri sahiplenmesinin sınıf çıkarına uygun bir mantığı vardır. Burjuva düşüncesinin katkı’lanması ya da aşılması, mevcut düzenin, sermaye sisteminin aşılması anlamına gelir ki, sermaye açısından bu durum kabul edilemez. Marksizm, yeni doğan ve gelişen emekçi sınıfların varlığından hareketle eski kuram, kavram ve tezleri aşan biricik teori olarak bu koşullarda şekillenir/şekillenmiştir. Ne var ki sonraki süreçlerde de, günümüzde de düşüncenin yüceltilen “ezici”, “şef” ve “kral” karakteri belli bir oranda devam etti. Marksist teoriye “katkı”, tüm bu kuşatılmışlığın aşılmasıyla mümkün olabilirdi ki, Paris komünarları ve ardından da Bolşevikler bunu pratikte gösterdiler. Demek ki, eski sınıfların ve eski düşünsel zenginliğin altında ezilen bir nesil söz konusu oldukça orada teorinin de “katkı”nın da söz konusu olamayacağı açıktır. Kaldı ki, Marksist bağlamda ülkemizin düşünsel iklimine bakıldığında birçok çevrenin Marksizmi de, adeta ana akım düşünceler kategorisine koyarak, “aşılamaz”, “katkı yapılamaz”, “eleştirilemez” bir teorik sistem olarak değerlendirdikleri görülebilir. Bu anlayışların egemen olduğu koşullarda da “katkı” söz konusu olamıyor.

Marksizmin Temel Bileşenleri
Güçlü ve Zayıf Yanlar

Önceden söylemek gerekir ki, “ampirik çalışma” ile teoriyi birbirinden ayrı düşünerek soruya ve sorunlara yanıt aramanın kendisini, Marksizme uygun bir fikir yürütme olarak ele almak doğru görünmüyor. Buna bağlı olarak ek’te yer alan “siyasal strateji ve taktik” meselesini de, -üstelik söz konusu olan Marksizm ise- teoriden ayrı olarak değerlendirmek, bu konulara yoğunlaşanlar için engel teşkil edebilir. Bu türden sorunlu yanlar ek’in devamında da yer almaya devam ediyor. Buna rağmen hiç bir teorinin tamamlanarak son şeklini aldığı düşünülemeyeceğine göre Tonak’ın “katkı” araması anlamlıdır. Böyle bir sorunsal Marksist literatürde önceden beri vardır ve yalnız ülkemize özgü de değildir. Marx ve Engels’ten hareketle kurulan teorinin ardıllarınca ne oranda geliştirilip geliştirilmediği meselesi, yüzyılı aşkındır entelektüel tartışmaların bilgi nesnesi oluyor doğal olarak. Marksist teorinin en güçlü ayağını ekonomi alanındaki açıklama, saptama, tez ve teoriler oluşturmaktadır. Tonak’ın “katkı”yı bu çerçevede aradığını varsayabiliriz. Haklıdır, çünkü Marksist teorinin temeli de bu alandaki düşüncelere dayanmaktadır. Elbette bununla sınırlayamayız. Kaldı ki, İngiliz ekonomi politiği yanında, onun bileşeni olarak Alman felsefesi ve Fransız sosyalizmi de işaret edilmiştir.

Yüzyıllık deneyim ve tecrübe de dikkate alındığında –kapitalizmin çözümlenmesi dışında- başlıca dört düşün ve sanat disiplinini Marksizmin bileşeni olarak değerlendirmek anlamlıdır: Bilim, politika, felsefe ve sanat. Marksist teorinin en güçlü olduğu alan ekonomi-politiğin eleştirisi ve ikinci olarak da politikadır. Sırayla söylenirse felsefe, bilim ve sanat denilebilir. Dolayısıyla Marksist teori dendiğinde kanaatim o ki, bunlardan yalnızca biri değil bunların sentezi kastedilir. Bu teoriye yapılan katkıları da, burjuva-liberal teorilerden ayırmak için Tonak’ın da yaptığı gibi sıklıkla başına “Marksist” sıfatı getiriliyor: Marksist felsefe, Marksist politika, Marksist estetik, Marksist bilim anlayışı vs. Dünyaya baktığımızda bu alanlara yapılan katkı’lar azımsanacak gibi değil. Konu ülkemizin entelektüel üretimi söz konusu olduğunda aynı zenginliği saptamak ve örneklendirmek kolay olmuyor. Yine de ben bu soruya “evet” demenin hangi koşullarda mümkün olabileceğini tartışarak sınırlı da olsa kimi örnekler verilebileceğinden yanayım.

Ahmet Tonak’ın ortaya koyduğu sorunun bir benzeriyle ve onu düşüncenin farklı alanlarına da yayarak birkaç yıl evvel bendeniz de ilgilenmiştim. Çok sayıda akademisyen, entelektüel, bilim, sanat ve felsefe insanı ile tartışmalar yapıp televizyon programları da çekmiştim. Sayısı yüzleri bulan bu kişilerin bazılarının adlarına birazdan değineceğim. Genellikle eserli, tezli, iddialı düşün insanlarından tercih ettiğim kişilerin tümünün en az birer kitabını da okuyarak bir bakıma Türkiye’nin kültürel, düşünsel, estetik, politik birikimini ve düzeyini saptamaya çalışmıştım. Ahmet Tonak da en az bir defa da olsa bu tartışmaların içinde olmuştu. Andığım çalışmalardan yapılan seçmeler ortaya “Filozofça” başlıklı üç kitap yayınının yapılmasına vesile oldu. İlk gözlemim şu ki, hem genel düzeyde hem de Marksizm bağlamında özel olarak özgün fikirler, kendi başına teoriler, teorilere yapılmış “katkılar” bakımından, yukarıda da değinildiği gibi zengin bir dinamiğe sahip değiliz. Lakin bilgi birikimi, teori, kavram ve kategorileri algılama, onlar üzerine analizler yapma, yeni kuşaklara öğretme bakımından yetkin –Marksist- insanlardan söz edebiliriz. Çoğunlukla “hoca” pozisyonundaki kişilerden edinilen tecrübeler, bu kişilerin sorunlara (teori vs) öğretmek amaçlı baktıkları için biraz da “memur zihniyeti”nin etkisiyle yeniyi bulma, niteliğe yönelme anlayışı gelişmiyor. Öğretmek için bilgiyi anlamak, biriktirmek ve eski deyimle nakletmek daha makul görünüyor bu kesimlere.

Katkıcılar Yerine Kültür Adamları

Teori ve buna “katkı” sorununu irdelerken akademi dışı bir kesimin varlığını da unutmamak gerekir. Entelektüel çalışmalar için imkanı ve çevresi kısıtlı olsa da özgün düşüncelere, bu bağlamda Marksizme ilgi gösterme bakımından da olumlu bir işlev gördükleri ortaya çıkıyor. Yarı akademide yarı serbest çalışan felsefeci Selahattin Hilav’ın, fazla eser vermemiş olsa bile, yazdığı kısa metinlerdeki bakış açısında ufuk açıcılık, özgünlük hemen fark edilmektedir. Genel olarak felsefeye, özel olarak diyalektiğe dair yazdıkları Felsefe Yazıları adlı eserinde dile getirilenler Marksist teoriye/felsefeye “nitel bir katkı” değil ama sınırlı da olsa bir ilave olarak düşünülebilir. Entelektüel serüveni, çizdiğim şekle uyan Alaedin Şenel ismini de bu noktada anmak isterim. Görüşlerini topladığı İnsanlık Tarihi adlı kitaptaki yaklaşım, sorunları irdeleme ve açıklama tarzı açısından Marksizme, sosyal tarih bağlamında bir “katkı”dır diyebiliriz. Keza Marksist estetik teriminin Türkçeye girmesinde, içeriğinin zenginleştirilmesinde ve yayınlaştırılmasında İsmail Tunalı isminden ve bilhassa Marksist Estetik başlıklı doçentlik tezini yazan Murat Belge adını da anmak gerekir. Felsefeci Afşar Timuçin’in Düşünce Tarihi adlı kitabı, diyalektik ve tarihi materyalizme uygun bir yöntemle yazıldığı için yanıtı aranan soruyla ilişkilendirilebilir. Aydın Çubukçu’nun diyalektik üzerine yazdığı metinleri ve eserleri söz konusudur. Ayrıca Marksizme “katkı” değilse de onunla ilişkili kişilerin ve eserlerin sayısı az değildir. Bu türden kişileri ve eser sahiplerini ülkemizin kültür adamları olarak değerlendirmek yanlış olmasa gerek. Birkaçını anmak gerekirse: Hikmet Kıvılcımlı, İdris Küçükömer, Behice Boran, Yalçın Küçük, Taner Timur, Cemil Meriç, Abdullah Öcalan, Demir Küçükaydın…

Marksist Epistemolojinin Sorunlarından Birisi
Görüldüğü gibi “katkıcı”dan ziyade kültür adamlarından söz ediyoruz. Birazdan Marksizm tandanslı entelektüellerden, eylem adamlarından ve akademisyenlerden de söz edeceğiz. Marksist teoriyle ilişkili pek çok örnek verilmesine rağmen neden “katkı” niteliği taşıyan birkaç açıklama yapamıyoruz denilebilir. Öyle ya, Marksist entelektüellerden, eylem adamlarından, yetenekli akademisyenlerden söz etmemize rağmen niçin “katkı”dan söz edemiyoruz? Bunun tarihsel-toplumsal nedenleri vardır elbette. Başta da belirtildiği gibi “katkı”, düşünce çalışmalarında belli bir düzeye gönderme yapar. Her toplumda belli bir alandaki en yüksek çıtayı, en yüksek bilinci o temsil ediyor. Bu yüzden de sıklıkla ortaya çıkan bir olgu değildir. Bilincin en yüksek forma girmesinin nedenlerini saptamak, nihayetinde Marksist epistemolojinin de önemli bir problematiğidir. Bazı anlayışlara göre düşünce, durmuş oturmuş, olağan toplumlarda pek çok açıdan gelişme imkanı bulmaktadır. Mesela Descartes buna inanıyordu. Çalışma alanı olarak çatışmaların, savaşların eksik olmadığı Fransa’yı bırakarak bir dönem Hollanda’ya yerleşmişti.
İkincisi ise hareketli toplumlar, dolayısıyla karmaşık ortamlar ve sorunları dağ yığınına dönmüş tarihsel kesitlerde düşünce, gelişmesinin asıl temellerini bulmaktadır. Düşünce deyince konumuz gereği Marksizmi anladığımız için ikinci seçeneğin gerçekliğe daha uygun düştüğü ileri sürülebilir. Bu yüzden de Kürdistan ve Ortodoğu’daki yaşananlar ve bölgedeki muhtelif gelişmelerin düşünceyi geliştiren etkileri olacağı varsayılabilir. Bu etkiler “katkı”nın koşullarını ortaya çıkaracak ve düşüncede zaman zaman bir paradigma değişikliğine yol açabilecektir. Bu da ülkemizin tarihi bakımından düşünüldüğünde, öncekiler gibi egemen sınıflar ve emperyalizm tarafından boğulacak mıdır, yoksa onu aşıp bir nitel sıçrama yapacak mıdır, bunu zaman gösterecek. Optimist bir bakışla denilebilir ki, hareketlilik belli bir nitel sıçramayı temsil ettiği müddetçe teori de ona uygun bir yapı kazanacaktır.

Marksist Entelektüeller Kategorisi

Tonak’ın sorusuna yanıt aranırken, en az eksikle çalışmayı sürdürebilmek, bu alanda profesyonel bir çalışma yapmak icap ederdi. Bu da, ilgili alanda bitirme, yüksek lisans, veya doktora düzeyinde bir tez çalışmasını gerektirir. Bu yapılmadığına göre adı verilmesi gereken pek çok düşün ve sanat kişisi, bu metnin yazarı tarafından tanınmıyor olduğu veya yeterince incelenmemiş ve bilinmiyor olduğu için dışarıda tutulmaktadır. Buna göre yukarıda sözü edilen disiplinlerde eser veren ve ancak tanıyıp izleyebildiğimiz kişileri anmakla yetiniyoruz/yetineceğiz. Şurası açık ki, ülkemizin bir devrimler ülkesi olduğu ve entelektüellerimizin her zaman Marksizme meraklı olduğu ve çoğu zaman da kendilerini bu kimlikle tanımladığı, bir kısmının da örgüt ve partiler kurarak Marksizmle ilişkilendikleri sır değildir. İçlerinde eylemcilerin de olduğu Marksist entelektüeller kategorisi için bazı örnekler vermek gerekirse; Haluk Yurtsever, İbrahim Okçuoğlu, Ertuğrul Kürkçü, Ahmet Tonak, Haluk Gerger, Sungur Savran, Yener Orkunoğlu, Metin Kayaoğlu, Ercan Kanar…

Bir de nispeten daha genç diyeceğimiz akademisyenler kuşağı var ki, Marksizmle ilgili yaptıkları sunumlar, paneller, yazdıkları kitaplar, çıkardıkları dergiler “katkı” açısından incelenmeye değer. Tüm bu kulvarda yer alanların çalışmaları Marksizmin anlaşılır kılınmasında, ete kemiğe büründürülmesinde, üzerine tartışmalar yapılmasında son derece fonksiyonel olmaktadır ki, “katkı” süreci de ancak bundan sonra başlayabilir. Hatta diyalektiğin ışığıyla yönelenler için fonksiyonel olanı “katkı”dan ayırmak da kolay değildir. Katkı’nın gerçekleşmesinde kişilere katkı sağlayan kurumsal yapıların içinde yayınlar ve yayınevleri geliyor. Birkaç örnekle yetiniyorum: Sol Yayınları, Belge Uluslararası Yayıncılık, Evrensel Yayınları, Yordam Kitap, Teori ve Politika Dergisi, ayrıca sol entelektüellerin tanıdığını tahmin ettiğim Özgür Üniversite adlı kurum vs.

Teoriyi Pratikle Sınamak
Pratiğin Belirleyici Gücü

Marksizm ve ona yapılan “katkı” bahsinde üzerinde durulması gereken temalardan birisi de teorinin pratikle olan dansı/ilişkisidir. Teori, unutmayalım ki her zaman bir şeyin teorisidir. Epistemolojik alana transfer edilirse bilginin/bilincin yerini tutar, bilinç de her hangi bir varlığın bilinci anlamına gelir. Marksizm için teori, asıl olarak bir pratiğe ya doğrudan tekabül eder ya da ona gönderme yapar. Teori, özellikle Marksizm açısından hareketli bir yapı arzetmektedir ve eylemle sınanan, değişen, dönüşen bir gerçekliktir. Yukarıda isimleri anılan kişiler pek çok bakımdan birbirilerinden ayrı Marksist anlayışlara sahip olsalar da teori ve eylem, varlık ve bilinç ilişkisi bahsinde farklı düşünmeyeceklerdir. Bu açıdan düşünüldüğünde Tonak’ın sorusundaki kapalı ucu açmak gerekiyor. Açık uçlu bu soru bizi 1968 kuşağının devrimcilerine, daha doğrusu bu konsepte götürür. 1971’de simgeleşen üç isimden söz edilmesi gerekli görülüyor, zaten alışkanlık da olmuştur: Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya. Anılan yıllarda Marksist teorinin yeni bir tarzını görüyoruz. Fikirleri, fikirlerle yanlışlama; metinleri, karşı metinler yazarak cevaplama; düşünceleri düşüncelerle sınama, yerini pratiğe bırakıyor. Bu pratikler, eylem midir, teori midir? Hegelci jargonla söylenirse, eylem teorinin başka bir biçimidir zaten. Nitekim Paris Komünü, Sovyet ve Çin Devrimleri de Marksist teoride benzer bir gerçekliğe tekabül eder. Devrim, teorinin aktüel ve somut hale gelmesidir. Biraz abartırsak, teori ve pratik aynı şeydir de denilebilir. Bu yüzden de praksis terimini kullanmak daha kapsayıcı olmaktadır.

Milliyetçi/liberal teoriler sınamayı, tekrar yeni teoriler üzerinden yaparken Marksist teorinin en önemli özelliği, bunu pratik üzerinden yapmasıdır. Ülkemiz için Marksizme bir “katkı” aranıyorsa 71 konseptinin kendisi çıkış noktası yapılabilir. Marksist siyasetin eksenini değiştiren bu yönelme içinde Çayan’ın “Emperyalizm içsel olgu” demesi, yine “sosyalist devrim ile demokratik halk devrimi arasında Çin Seddi yok” diyerek kavramsal analizler yapmış olması not edilmesi gereken özgün fikirlerdir. Kaypakkaya’nın resmi ideolojiyi faşizm olarak değerlendirmesi, doğru veya yanlış, yepyeni bir geleneğin başlaması anlamına geliyor. Keza ulusal sorun ve devrimin yoluna dair söyledikleri, Marksizme bir “katkı” değilse bile özgün görüşler olduğuna kuşku yoktur. Hüseyin İnan’ın “Türkiye devriminin yolu” adlı metinle dile getirdikleri de, hatalı ve zaaflı yanlarına rağmen “yeni” olarak değerlendirilmesi gereken örneklerdir. “Katkı”yı araştırırken, bir açıdan önceki kuşakların izini süren sol parti ve örgütlerin yayınlarının da irdelenmesi, ilginç sonuçların alınmasına olanak verebilir. Entelektüel alanda tanınmıyor olsa da “sol teorisyen” sıfatını hak etmişlerin çalışmaları dikkate alınmalıdır.

Teoloji Milliyetçiliğe,
Milliyetçilik Marksizme Sızıyor

Anadolu ve Mezopotamya özelinde teorinin pratikle ilişkisini sergilerken devrimci-sosyalist kuşaklara ve Kürt ulusal hareketinin düşünce üzerindeki ağırlığına değindiğimiz gibi bunları kuşatan genel burjuva düşüncesinden de söz edilmesi zorunlu görülüyor. Tonak’ın sorusu bugünden hareketle kurgulanmış olsa bile yanıtı, bugünü aşan bir çerçevede düşünülmelidir. Gerek Marksizm içine, ta kurulduğu yıllarda sızmış olan liberal unsurlar gerekse de ulus devletlerle birlikte ortaya çıkan güçlerin, bu teoriyi sınırlandırıp, kurutması, bazen de revize ederek sulandırması, bizim gibi ülkelerdeki sol entelektüelleri ve eylem insanlarını da derinden ve negatif yönde etkilemiştir. Bir de geçmişinde, imparatorluk sisteminden gelen teolojinin gücü ve Marksizme etkisi dikkate alındığında, Marksizm, özel olarak –asıl düşman- liberalizmle çatışma olanağı bile bulamamıştır/bulamıyor. Çünkü liberalizm; teolojik ve millici karakterdeki “teorileri”, “teorisyenleri” önden Marksizmin üzerine sürmüştür/sürmektedir. Yukarıda her şeye rağmen Marksizmle ilgisi kurulan pek çok entelektüeli Marksist olmaktan ziyade “sol Kemalist”, “sol milliyetçi”, “ulusalcı” ve “sol liberal” olarak tanımlamak olasıdır. Yani teolojik düşünce tarzı milliyetçiliğe, milliyetçi anlayışlar da Marksizmin içine sızıyor. Böyle koşullarda Marksizme “katkı” yapılmasının mümkünatı da ortadan kalkmış oluyor. Dolayısıyla ortada Tonak’ın iyi niyetle kurulmuş olan sorusu kalıyor.

Teolojide ve milliyetçilikte güçlü olana itaat etme durumu, liberalizm ve Marksizm gibi ideolojilere oranla çok daha baskın ve belirleyicidir. Bunlarda dini liderleri, ulusal önderleri aşmak kabilinden bir anlayış olmadığı için “katkı” veya “aşma” söz konusu olamaz. Bir düşünce, yüceltilerek, eksik, hatalı veya yanlış yanları olmayan bir sistem olarak kavranılırsa “mutlak doğru” kategorisine girer ki, bu durum diyalektik kavrayışın tersi olarak dünya, toplum ve düşünce gerçekliğine aykırıdır. Tez, felsefe ve teorilerin yüceltilip “ideal”leştirildiği yerde fikirlerin gelişmesinin imkanı da ihtimali de kalmaz. Genel olarak Batı düşüncesi de dahil ülkemizde de “ideal’leştirildiği sürece dogmaya dönüşen fikirlerin gelişmediği görülmüştür. Örneğin Mao, Stalin, Lenin, Troçki veya bir başkası hiç boşluğu, eksiği ve hatası olmayacak biçimde betimlenirse o alanda düşünsel bir gelişme olmayacak demektir. Böylesi süreçlerde eleştirerek benimseme, ihtiyatla uygulama yerine “tapma” egemen olur. Tapılan ise aşılacak veya “katkı” yapılacak bir fenomen değildir. Demek oluyor ki, Tonak’ın sorusuna hızlı bir biçimde “evet” deyip “katkıları” sıralayamıyorsak, bu durumun izah ettiğim sorunla ilgisi olduğundandır. Şimdi Marksist teoriye “katkı” açısından düşünce tarihimizde “potansiyel” olarak değerlendirdiklerimiz üzerinde kısa bir gezinti yaparak metni tamamlamak gerekiyor.

Katkı Yapma Potansiyeli Taşımak

Düşünce dünyamızda özgün, yeni, yerel veya evrensel düzeyde tezler ve teorilerin ortaya çıkmamasında ve olanlara istenilen düzeyde “katkı” yapılamamasında Osmanlı-Türk resmi ideolojisinin baskıcı niteliğinin etkisi göz ardı edilemez. Osmanlı dönemi, düşünce açısından elbette ayrıca ele almayı gerektirir. Yine de Cumhuriyet dönemine bıraktıkları açısından bakıldığında Osmanlı düşünce mirası, çok da değerli, özgün ve yeni sıfatını hak etmiyor. Düşünme biçimine ilahiyatın/dinselliğin egemen olduğu çağların damgasını taşır. Ne var ki cumhuriyet kuşağı da düşünüş tarzı bakımından yeni bir anlayış getirmedi, eskisini sürdürdü. Peygamberlerden değil yeni peygamberlerden, eski kutsal kitaplardan değil yeni kutsal kitaplardan hareket etti. Peygamberler yerine kurtuluşu ulu önderlerde ve onların “nutuk”larında buldu. Oysa bir kesinti gerekiyordu. Tonak’ın sorusu belki Mustafa Suphi’de yankısını bulan akım tarafından yanıtlanabilirdi. Ne var ki yeni iktisadi güçler ve yeni resmi ideoloji, bunun önünü derhal kesmekte bir beis görmedi. Açığa çıkması ve muhtemel bir “katkıya” dönüşme ihtimali olan düşünce, Karadeniz’in azgın sularında boğduruldu. Marksist teoriye “katkı” yapmanın koşulları da ertelenmiş oldu. Peşinden Şefik Hüsnü, Şevket Süreyya, Vedat Nedim Tör şahsında “katkı” beklenebilecek nesiller geliyor ki, bunlar da bırakalım “katkı”yı, düşünce samimiyeti bile göstermeden Marksizmi resmi ideoloji içinde eritme yolunu izlediler, epistemolojik bakımdan pozitivizmi Marksizm, modernizmi de sosyalizm zannettiler.

Marksist teoriye “katkı” bahsinde son olarak değinilmesi gereken iki kuşaktan da söz edilebilir. Birinci ekol 1946’da görünüşe çıkan, Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde bir araya gelen çevredir: Niyazi Berkes, Muzaffer Şerif, Behice Boran, Enver Gökçe, Ruhi Su, Pertev Naili, Sabahattin Ali… Marksist teoriye “katkı” yapma potansiyeli taşıyan bu ekol de, gerçekte resmi ideoloji içinde olmalarına rağmen ona belli bir mesafede duran ekolü temsil ettiler. Ne var ki bu “mesafe” onların bir ölçüde sonu oldu. Üniversiteden atılmakla kalmadı; kimi hapse konuldu, kimisi sürüldü, kimisi de S. Ali misali katledildi. Tümünün “katkı” düzeyinde olmasa da özgün yanları olduğunu biliyoruz. Muzaffer Şerif, Amerika’da sosyal psikolojinin kurucusu olarak kabul ediliyor. Ruhi Su müzikte çığır açan üsluplara imza attı.
Bir başka potansiyel daha var ki, Marksist teori değilse de ülkemizde Marksist damar diyeceğimiz çizgiyi anımsatır: Köy Enstitülerini. Rejimin/sermayenin ekonomik ve ideolojik gereksinimini karşılamak üzere projelendirilen ama içinde Marksizme uygun bir damarın gelişmesi üzerine yine rejim tarafından adeta biçilen entelektüel kuşağa da olanak tanınmadı. Üniversiteler, aydınlar ve eğitim kurumları belki de üçüncü kuşatmayı son yıllarda KHK’larla birlikte yaşıyor.

Marksizm ve Resmi İdeoloji
Marksist Teoriye Uygun Sanat

İyimser bir bakış açısıyla yöneldiğimizde başka neler söylenebilir? Birçok kişinin ve çevrenin özgünlük konusunda ilgisini çekenlerden birisi de Fikret Başkaya’dır. Resmi ideoloji ve resmi tarih konusunda, Marksizmi ilgilendiren, hareketlendiren, sınayan metinlerin yazarı olarak biliniyor. Paradigmanın İflası adlı eserle dikkatleri çekiyor olmakla birlikte Osmanlı-Türk resmi ideolojisini ele alan Yedi Yüz adlı eseri daha ilginç olabilir. İsmail Beşikçi adı da bu çerçeve de dikkate değerdir. Son bir konu olarak ülkemizin “beş büyükleri”ne sözü getirmek anlamlı olabilir. Marksist sanat ve edebiyat söz konusu olduğunda bu kişilere işaret etmek giderek alışkanlık oluyor: Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Ruhi Su, Yılmaz Güney ve Muzaffer Oruçoğlu. “Beş büyükleri”, sermaye kültüründen kopuşun adı olarak değerlendirmek yanlış olmasa gerek. Batı’da ve devrimini yapan toplumlarda nasıl ki Marksist teoriye uygun ya da onunla ilişkili sanat ve edebiyat yapılmışsa benzer gelişmenin ülkemizin düşünce repertuarında da ortaya çıkması manidardır.

Bitirirken Tonak’ın ekteki bir sözüne yeniden dönmek uygun görünüyor: “Bir de yerellik meselesi var. Maalesef, bazı teorik katkılar sadece yerel dilde ve dar bir çevreyi, kısa dönem etkileyecek tarzda yapıldığı için Marksist teorinin uluslararası teorik zenginliğini ya etkileyemiyor ya da çok gecikerek etkiliyor.” Kısaca da olsa Tonak’a söylemek gerekir ki, teori doğru kurulmuşsa, katkı uygun tarzda biçimlenmişse, bunların uluslar arası düzeyde kabul görmesi şart değildir. Teori ve ona “katkı” için böyle bir kriterin geçerli olduğunu düşünemeyiz. Teorinin, ortaya çıktığı toplumları veya daha geniş bir çevreyi etkilemesi de, metnimde vurgulandığı gibi pratikle olan ilişkisinde aranmalıdır. Teori; masa başında, kendi dışındaki teorik sistemlerle çatışarak ya da örtüşerek, kıyaslanarak yapılsa bile sokakta yaşanandan bağımsız olamıyor. Bu yüzden 71 konseptine yeniden dikkat çekmek, onun farklı tarihi koşullarda ortaya çıkmış bir benzeri olan Ortadoğu ve Kürdistan’daki gelişmeleri, Marksizme ülkemiz yerelinde konu, bilgi ve teori nesnesi sunacak olanaklar olarak saptamak yanlış olmaz.

Marksist teori, büyük oranda 1848 Savaşları, Paris Komünü ve Emperyalist Savaşlar döneminde inşa edildi. Teorinin objektif özellikleri yanında öznel koşulları da söz konusu edilirse, ülkemizdeki entelektüel arenanın bu açıdan da “demokratik” olduğu, destek-dayanışma ilişkisi içinde olduğu söylenemez. Aynı zamanda entelektüel tez ve teorilerin eleştirilmediği, itirazların yapılmadığı çatışma da dahil olmak üzere tartışma kültürünün gelişmediğini de buna eklemek gerekiyor. Böylesi koşullarda olası “katkı”ların yaşam damarları da kurumuş ve kurutulmuş oluyor. Mesela Tonak’ın açtığı bu tartışma sosyal medya sınırlarını aşarak sürebilseydi, görüşler birbiriyle rekabete girseydi, yan yana açan yüz çiçek misali birbiriyle yarışsaydı ne iyi olurdu.

Fotograflar: Hidayet Kalınlıoğlu.