TARİH FELSEFESİ VE ŞEYH BEDREDDİN
Birol Sakin

Şeyh Bedreddin, Osmanlı egemen sınıfları tarafından katledilişinin 600. yılında çeşitli etkinliklerle anılmaya devam ediyor. Yeni bir anmadan söz ediyorum. Gebze’de (Kocaeli: BİLKAR) “Tarih Felsefesi Açısından Şeyh Bedrettin” konulu bir konferanstaydık (17 Şubat 2019). Konuşmacı ise Filozofça başlıklı kitapları da bulunan felsefeci – yazar Mehmet Akkaya idi. Akkaya, konuya ilişkin diyebileceğimiz hatta benim açımdan yepyeni diyebileceğimiz, geniş kapsamlı bir sunum gerçekleştirdi. İki bölümden oluşan konferansın ilk bölümünde Akkaya, tarih felsefesi yanında toplum ve politika felsefesi açısından ve bilhassa da varlık felsefesi bakımından Bedreddin’in biyografisini sundu. İkinci bölümde ise katılımcılara söz verildi; katılımcıların soruları ve tartışmaları ile konuşma sona erdi. Akkaya’ya pekçok noktada itirazlar ve eleştiriler de yapıldı.

Akkaya, konuşmasına Marx ve Bedreddin paralelliğini örnek vererek başlarken ikisinin de felsefeyi pratikte kurmak istediğine işaret etti. Mehmet hocamıza göre her ikisi de kitleleri peşinden sürükleme noktasında ana akım düşünce ve felsefelerden ayrıcalıklı bir yerde durmuşlardır. Ayrıca onun açısından Bedreddin’in yaşam öyküsü düşünce ve eylem çizgisini belirlediği için önemlidir. Bu yüzden de Akkaya, sunumunda kısaca da olsa Bedreddin’in hayat hikayesinden kesitler de sundu. Bu sunum sırasında da konu Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’e kadar genişledi. Çünkü Akkaya’ya göre Bedreddin Devrimi’nin diğer iki kahramanını, adı anılan figürler oluşturuyor. Ayrıca Edirne, Bursa, Konya, Kahire ve Tebriz gibi dönemin kültür merkezlerine işaret edildi. Zira Bedreddin bu kültür kentlerinde kendisini inşa etmiştir.

Varlık Felsefesinde Şeyh Bedreddin

Sunumdan bazı kesitler vermek yararlı olabilir. Doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak bilinmeyen Bedreddin bazı kaynaklara göre 1360-1418 yılları arasında yaşadı. Osmanlı’nın kuruluşunun yüzüncü yılında da Fetret devri başladı. Bedreddin ve yoldaşlarının ayaklanması da aynı yıllara (1415) denk geliyor. Eşitlik ve özgürlük talebiyle Ege bölgesi, Trakya ve Balkanların içlerine dek genişleyen ayaklanma kanla bastırıldı. Ayaklanma birçok bölgede iki üç yıl sürdü. Topraklar halka dağıtıldı. Her şeyin ortak olduğu felsefesi geçerli kılındı. Akkaya’ya göre onları şu cümle güzel özetliyor: Yarın yanağından gayri her şey ortak olmalıdır. Mehmet hoca tüm bu türden açıklamaları felsefi bir jargonla dile getirmeye ve felsefe disiplinlerine bağlamaya çalışarak sunumunu sürdürdü.

Varlık felsefesi açısından Bedreddin, bir yanıyla Doğu düşüncesi bir yanıyla da Batı’yı ilgilendirmektedir. Akkaya Bedreddin’i tasavvufla ilişkilendirirken Spinoza ile bir ilişkiye sokuyor. Kaldı ki Akkaya’nın verdiği örneğe bakılırsa aynı çalışmayı Nazım Hikmet de yapmak istemiş ama buna zaman ve fırsat bulamamıştır. Bedreddin ve Spinoza’nın varlık anlayışına göre her şey “bir”den geliyor. Varlık, doğa ya da Tanrı aynı şeydir. Spinoza bunu “natura naturans ve natura naturata” terimleriyle açıklıyor. Yani yaratan doğa aynı zamanda yaratılmıştır. Aslında Bedreddin’in ünlü eseri Varidat’ta da dile getirilen budur. Tohumda bütün ağaç mevcut ve bütün ağaç o tohumda vücut bulduğu gibi ağacın parça-çubuklarından her cüzü de tohumda mevcuttur. Tohumdan ağaç meydana geldiği gibi ağaçta da tohum vücut bulmaktadır. Buna göre çiçek tohumdan geliyor, tohum da çiçekten geliyor. Böylece Tanrı ve evren örtüşüyor. Yani Platon’daki gibi tek taraflı ve mekanik değil.

Hegel Yaşasaydı

Akkaya açısından Bedreddin varlık felsefesinde birliğe ve bütünlüğe tekabül ettiği için ayrı bir Tanrı anlayışı ve farklı dinlerin varlığı da gereksiz hale geliyor. Hatta sınıfların varlığı da makul görünmüyor. Buradan tarih felsefesine ve toplum felsefesine bağlanan Akkaya açısından Bedreddin, kendi hayat pratiğinde zengin ve yoksulları görerek buna başkaldırmıştır. Varlık bir bütünse toplumun da sınıflara ayrılması meşru değildir, kabul edilemez. Tarih felsefesinde Hegel’e odaklanan Akkaya’ya göre Hegel şimdi yaşasaydı Bedreddin’i önemli bir siyasal figür olarak sistemine dahil ederdi. Hegel, tarih felsefesinde Anadolu’daki halk gerçekliğini ve devrimci felsefeyi görmemekle eksik bir sistem kurmuştur.

Terminolojiye dair açıklamaların yapıldığı noktada ise Akkaya’nın dil felsefesi üzerinden açıklamalara başvurduğu görüldü. Ona göre Osmanlı-Türk resmi ideolojisi onun hareketine “isyan” diyerek küçümsüyor ve değersizleştiriyor. Oysa Hikmet Kıvılcımlı’nın da belirttiği gibi Şeyh Bedreddin hareketi bir “sosyal devrim”dir. Konuşmada “Bedreddin devrimi başladı ve sürüyor” denilmesi sanırım izleyicilerin de dikkatini çekmiştir. Bedreddin ayaklanması bu çerçevede Haziran Halk Ayaklanması’na bağlandı. Dolayısıyla tartışma güncel bir boyut da kazanmış oldu. Dikkat çeken bir nokta da Bedreddin’in “kendi sınıfına ihanet eden biri “olarak betimlenmesidir. Akkaya’ya göre Nazım Hikmet, Engels ve benzeri düşünür ve eylem adamları gibi Şeyh Bedreddin de “kendi sınıfına (ezenlere) ihanet etmiştir.” Bedreddin bu davranışının bedelini de ne var ki idam edilerek ödemiştir.

Farklı Bir Aydınlanma Mümkün

Siyaset felsefesinin konusu olarak Bedreddin devriminin ele alındığı kısımlarda ise hareketin bir yandan Anadolu’daki yansımaları detaylandırılırken sunum, diğer yandan da Avrupa başta olmak üzere farklı coğrafyalardan örneklerle derinleştirildi ve genişletildi. Akkaya’nın Thomas Münzer üzerinde durması dikkatlerden kaçmadı. Çünkü Akkaya’nın da vurguladığı gibi köylü ayaklanmaları anılırken Engels’in çalışması olan eserler Münzer’i konu etmektedir. Akkaya’ya bakılırsa Münzer de yalnız değil. Mesela Babaüf ve Pugaçev gibi isimleri de Bedreddin devriminin halkalarına eklemek gerekiyor. Bozoklu Celal, Pir Sultan, Seyit Rıza ve Deniz Gezmiş’e dek pekçok örneğin verildiği konuşmada bunların gerçek aydın olduğu vurgusu üzerine itirazlar da yükseldi. Akkaya burjuva aydınlanması yerine farklı bir aydınlanma öneriyor ve çözümü de Bedreddin kültüründe buluyor. Ona göre burjuvazinin toplumu aydınlattığı bir hurafeden ve efsaneden ibarettir. Bilgi ve aydınlanma yerine “bilinç” ve “bilinçlendirme” terimlerini öneriyor.

Akkaya’ya göre Voltaire, Diderot, J. J. Rousseau gibi isimleri o denli de abartmamak gerekiyor. Bilakis eşitlikçilik ve demokrasi açısından bu düşünürlerin Bedreddin misali devrimci aydınlara oranla fazla bir katkıları yoktur. Bu açıdan tarihin emekçiler lehine yeniden yazılması gerekiyor. Çünkü burjuvazi tanımı gereği sömürücü bir sınıftır, aydınlatma onun kendi mezarını kazması anlamına gelir. Bu yüzden de Gramsci, organik aydın-geleneksel aydın ayrımı yaparken haklıdır. Oysa birçok izleyici açısından burjuva aydınları vazgeçilmezdir. Karşılıklı tartışmaların uzun sürdüğü ikinci kısımda konu daha da ete kemiğe büründü denilebilir. Akkaya pekçok soru, itiraz ve eleştiri ile karşılaştı. Mehmet hocamıza göre sunumların bu şekilde olması, eleştirel bakışın önünü açacağı ve yüksek bilinçlere hizmet edeceği için tercih edilmelidir. Sunumda Akkaya’nın kitapları da sergilendi.
Fotograflar: Birol Sakin