SOL VE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ
Mehmet Akkaya

Mart ayında Stalin’le ilgili pek çok toplantı oluyor, zira dünya halklarının lideri Stalin 5 Mart 1953’te aramızdan ayrılmıştı. Önceki gün, bu çerçevede organize edilmiş, Stalin biyografisinin sunulduğu bir toplantıdaydık. Sosyal medyada yaptığı Marx, Engels biyografileri paylaşımlarından da tanıdığımız Hüseyin A. Dedekargınoğlu’nun önerisiyle toplantıya katıldım. Pek çok değerli dostla da karşılaşma durumu oldu. Konuşmacı ise gazeteci-yazar Mahir Esen idi. Konuşulanlardan anladığım kadarıyla on yıldır Moskova’da yaşıyor ve Stalin üzerine arşivlerden hareketle araştırma yapan birisi. Kendi tabiriyle “magazinel” bir sunum gerçekleştirdi. Elbette bunun alçakgönüllü bir ifade olduğunu düşünmek gerekiyor.

Çünkü Stalin’i öyle noktalardan sunma yolu izledi ki, hem Stalin’in, hem Rusya’nın, Sovyetler Birliği’nin, hem de düşman kampların gerçekliğini ve hatta bütün bir çağın ana hatlarını, dönüm noktalarını ortaya sermeyi hedefledi denilebilir. Bu yazıda, anlatılanları tekrar etme niyetinde değilim, sadece sunumu bir sosyal olgu gibi değerlendirip solun düşünce özgürlüğünün neresinde olduğunu, “sunumda yaşanan bir olay”ı da anarak konuya ve genelde de konuşma ve tartışma programlarına felsefi bir yorum getirmek niyetindeyim. “Olay” benim konferanslarımda da yaşadığım bir olgudur. Peki anlama gelir?

Felsefenin Yükünü Ağırlaştırmak

Felsefi bakışlar için de, kavramsal bilinç için de biyografilerin bir önemi olduğu kanaatinde değilim. Bilhassa klasik diyebileceğimiz biyografi kitaplarına da, sunumlara da bir mesafe aldığımı itiraf etmeliyim. Yine de önemli kişilere dair biyografileri ana hatlarıyla bilmek gerektiğini reddetmemek gerekir. Lakin fazlası, bilhassa felsefe yapanlar için gereksizdir. Çünkü biyografi detay demektir. Detay, filozofun yürümesinin önünde engeldir. Felsefenin yükünü ağırlaştırır. Ağır yükle felsefe yapmak ve yola çıkmak, K. Jasper’in dediği gibi “yolda olmak” zorluklar getirir. Felsefi kafa öncelikle detayın, insan aklına yüklediği ayrıntıları “temizlemek” durumundadır. “Temizlenen kafa” dinamik hale geldikten sonra ancak kavramsala uygun bir yapı kazanabilir. Bu yüzden kapitalist sistemin, insan aklını bilgi bombardımanı aracılığıyla kuşatmak istemesi tesadüfi değildir.

Bu bilgi bombasının arkasında da başta elektronik aletler olmak üzere sonsuz sayıda uyarıcı bulunur. Kapitalizm, zihinleri uyarıcılar aracılığıyla kuşatmış ve adeta kendisine tutsak haline getirmiştir. Antikçağ filozoflarından Demokritos’un da kendi çağındaki uyarıcılardan muzdarip olduğu bilinir. Bir söylentiye göre Demokritos, bu uyarıcılar aklın önünde ve filozofça bakmaya engel teşkil ettikleri için bunlardan kurtulmak amacıyla gözlerini oydurmuştur. Çağımızda bütün uyarıcılar, ezen ile ezilen sınıflar arasındaki çatışmayı gizlemek için adeta icat edilmişlerdir. Bu gerçekliğe temas edebilmek için uyarıcıları aşarak kavramsala dokunabilmek gerekiyor.

Gerek fizik dünyada olsun gerekse sosyal dünyada olsun gerçekliğe temas etme kavramsal ile mümkün olsa bile bunun yolu üretim alanının temel yapısını çözmekle mümkündür. Solun ve sosyalistlerin elindeki önemli araç ya da hazinelerden birisi elbette ki teoridir: Marksist teori. Bu teorinin, sermayenin üretim süreçlerinin temel alınmasıyla inşa edildiğine inanılır. Çünkü birçok düşünce sistemiyle uyumludur ve pratikte doğruya yakın sonuçlar verdiği tecrübelerle görülmüştür/görülmektedir. Bu teorinin sınanmasının ve geliştirilmesinin yolu birden fazladır. Konumuz açısından tartışma ortamları da buna imkan vermektedir. Sunumda yaşanan “olay” genel olarak düşünce özgürlüğüne özel olarak da sol teorinin durumu açısından öğreticidir. Olay: Konuşmacının görüşlerinin yanlış olduğunu iddia eden bir dinleyicinin konuşmacıya itiraz etmesi, uzlaşma sağlanmayınca da konuşmacıya ve salondakilere tepki olarak ortamı terk etmesi.

Konuşmacının Dinleyiciyle Uzlaşması

Bir konferans neden izlenir? Konferans kitleleri değiştirir mi? Konferans, verende ve alanda ne türden değişikliklere yol açar? Konferansçının dinleyenler ile uzlaşması ne anlam ifade eder? Her iki tarafın da aynı şeyleri düşünmesi pozitif midir? … Sorular çoğaltılabilir. Yazının akışına bakıldığında bazı doğru olduğu zannedilen düşüncelere aykırı görüşler savunduğum ve bunları soruların içine yedirerek yaptığım sanırım anlaşılmıştır. Sol teorinin vazgeçilmezi, değişmek ve değiştirmek olmalıdır. Bunun amaçlanmadığı ortamlarda bulunmak, hoşça vakit geçirmek olarak uygunsa da, gerçekte boşuna zaman geçirmek, zaman öldürmek anlamına gelir. Hele hele entelektüel alanda iddiası olan kimseler için kendi bildiğinin tekrar edildiği ortamlar gereksiz değilse bile verimsiz ortamlardır. Bu yüzden bir ortamda “burada benim bildiklerim söylenmiyor, tersine başka düşünceler ifade ediliyor” denilerek o ortamın terk edilmesi, en hafif bir deyimle çocukluktur. Çünkü insan zaten kendine yabancı bir ortamda bulunarak zenginleşir, kendi özdeşiyle değil.

Gerçi insanın bildiklerini izlemesi, dinlemesi zararlı değildir ama olması gereken de değildir. Olması gereken; insanı yeni düşüncelere taşıyarak kendini aşmasına, Hegelci jargonla söylersek aufhebung yapmasına olanak veren ortamlar olmalıdır. Konferans elbette ki tek taraflı değildir. Diyalektiğin çelişki kategorisi bu noktada belirleyici olur. İki tarafı da dinamik kılar, en azından bunu amaçlar. Şöyle de diyebiliriz: Yalnızca beni ilgilendiren, beni hiç ilgilendirmez! Yalnızca kendini düşünen konferansçı da, yalnızca kendini düşünen izleyici de makbul değildir. Söylemeye bile gerek yok ki, “özgün düşünceler açıklayacağım” diye aklı zorlayan konuşmacı da, izleyiciyle uzlaşmayı hedefleyen konuşmacı da yaratıcı değildir ve kitleleri ilerletici bir rol oynayamaz. Bu noktada dinleyici ve izleyici gibi konuşmacı da anarşist özellikler taşımalıdır.

Yanlış Düşünme ve Hata Yapma

Tartışmanın düşünce özgürlüğü koşullarında yürümesinden yalnızca konuşmacı değil izleyici de sorumludur. Bu açıdan konferansın tartışmalı ve hatta çatışmalı geçmesi, tezlerin antitezlerle yarışması, düşünceyi geliştirebilecek en önemli özelliklerdir. Bu özelliklerin belli bir disiplinle yapılmasını bilmem söylemeye gerek var mı? Karşıdakine hakaret anlamına gelecek davranışlar gibi öfkeyle, kinle yapılan tartışmalarda, düşünce gelişme iklimi bulamaz, tersine körelir. Üstelik taraflar inandırıcı olmaktan uzaklaşırlar ve ikna yolları da kapanmış olur. Salonun terk edilmesi, aynı zamanda o kişinin düşünce bakımından -gerçekte öyle olmasa bile- en verimsiz noktada bulunduğu anlamına da gelir. Böyle durumlarda kişi kendisini sorgulamalı, bilgi ve bilhassa bilinç dünyasını yeniden mercek altına almalıdır. Çünkü iyi bildiğimizi sandığımız pek çok konuyu hiç bilmiyor olabileceğimiz gibi yanlış ve eksik de biliyor olabiliriz. Bu da çok yaygın rastlanan bir gerçekliktir.

Entelektüel tartışmalarda öfkelenmenin arkasında çoğu zaman yetersizlik, bilgisizlik ve tartışma bakımından tecrübesizlik yatmaktadır. Bunların temeline Marksist bir epistemolojinin yerleştirilmesi gerekir. Ancak bu epistemoloji sayesinde yanlış fikirlerle karşılaştığımızda olgun ve bilinçli hareket etme imkanını buluruz. Hatalı ve yanlış durumlara karşı duygusal bir tepkiyle hareket eden birisi, doğru bilgilerin yanlış ve hatalı bilgilerle birlikte bulunduğunu unutuyor demektir. Sol, “yanlış yapma özgürlüğü”nü savunmada liberalizmden daha geride olamaz. Nitekim J. S. Mill, Özgürlük adlı eserinde, liberalizm adına “yanlış yapma özgürlüğünü” savunmuştur. Keza Voltaire de ondan yüzyıl evvel, her türden düşüncenin serbestçe söylenebilmesinin mücadelesini vermiştir. Marksist teori ve tartışma ortamları bu düzeydeki düşünce özgürlüğünü ilerletmek ve aşmak durumundadır. Bu anlayış belirli bir ölçüde aşılmıştır da. Lenin ve Mao gibi düşünür ve eylem adamları, hatalı ve yanlış düşünceleri doğru bilginin ikiz kardeşi olarak belirlemişlerdir. Marksist epistemoloji açısından diyalektiğin bir gereği olarak, “yanlış fikirler doğrunun anasıdır” denilmektedir.

Yanlış Düşüncelerin Sosyal Temeli

Rasyonalist ve empirist türünden idealist epistemolojilerin iddia ettiği gibi hatalı ve yanlış fikirler aklın bir uydurması da (fiction) değildir. Genelde sınıflı toplumlarda özelde de kapitalizm çağında üretim ilişkilerindeki ters durum, bu yanlış ve hatalı düşüncelerin de kaynağı durumundadır. Dolayısıyla hatalı ya da yanlış düşünme insan zihninin bir kusuru değil sosyal gerçekliğin bir parçası ve yansımasıdır. Bu nedenle de yanlış ve hatalı fikirlerin görülmesini, düşünce özgürlüğü adına bir “hak” olarak ele almak yanlış değildir. İnsanın ve toplumun hata yapma hakkı da, yanlış düşünme hakkı da olmalıdır.

İki nedenden söz ederek bitirmek istiyorum. Sosyal gerçek bu hakkı zaten insana tanımış durumdadır. Bunu ortadan kaldırmanın yolu, sömürü ilişkilerinin geçerli olduğu dünya gerçeğinin ortadan kaldırılmasıdır. İkinci olarak da hiç hatalı fikri olmayan ya da yanlış yapmayan kişi, kurum ve yapıların olmayacağı gerçeğidir. Buna bağlı olarak da söylenecek şudur, hatalı ve yanlış görüşlerle tartışarak inşa edilmiş fikirler asıl olarak yenilmezdir ve geleceği temsil edecek olan da onlardır.