Sorunları yoğun olan toplumlar başta olmak üzere insanların felsefeye, sanata, dile, politikaya ilgileri yeni değildir. Önümüzdeki günlerde, bu temalar üzerinden gerçekleşecek olan bazı programların içeriğine ilişkin birer paragraflık da olsa, meraklıları için bilgilendirme yapmak istiyorum.

Siyaset Felsefesi (Sokrates’ten Marx’a…)

YENİ PROGRAMLAR BELLİ OLDU
Mehmet Akkaya

Politikanın, felsefeyi önceleyip öncelemediği tartışması henüz çözülmüş değildir. Daha da önemlisi her iki etkinliğin de ekonomik faaliyetlerle olan ilişkisidir. Bu ilişkiyi Sokrates’in ortaya çıkardığı veya Aristoteles’in bu alanda bir devrim yaptığını iddia etmek zordur. Politikanın bağımsız bir yapı olmadığını Yeniçağ filozofları, Descartes, Locke ya da Spinoza da görebilmiş değildir. Kapitalizm ile daha belirgin hale gelen sermaye, Kant ve Hegel ile nispeten görünür hale gelmiştir. Politikanın, ekonomik temelin üzerinde durduğu ve ondan etkilendiği bilgisi Marksizm ile mümkün olmuştur. Aynı zamanda politika, bu anlayışın ürünü ve sonucu olarak yoğunlaşmış sermaye olurken, öbür yandan toplumu dönüştürmede özerk ve devrimci dinamik haline gelmiştir. Marx ‘felsefe maddi silahlarını proletaryada bulur’ demişti, bunu hayata geçirmek, Lenin ve Mao Zedung önderliğinde Rusya ve Çin halkına kısmet oldu.

Dil Felsefesi (Platon’dan Saussure…)

Dil felsefesinde iki ekolün çatışma haline olduğunu ileri sürmek yanlış olmaz. Birisi Platon ile başlayan “özdeşlik teorisi”dir, diğeri de F. Saussure’de karşılığını bulan “farklılık teorisi”dir. Felsefe gibi dili de sosyal gerçeklikten ayrı olarak ele alan egemen anlayışların varlığı da mutlaka anılmalıdır. Bu anlayışlar sosyal sorunların yerine dilsel sorunları koyarak dil sorunlarının arkasında asıl olarak sosyal sorunlar olduğunu görmezden gelirler. 20. yüzyıldaki dilbilim anlayışları ise varlığın bilgisini bırakalım, varlığın kendisini bile dile indirgerler. Mesela Heiddeger “dil varlığın evidir” der. Oysa bize göre gerçek durum tam tersidir. Dil, ulus devletler açısından da vazgeçilmez olmuştur. Stalin’in dile ilgisi de ancak bu çerçevede düşünürse anlamlı olabilir. Dolayısıyla Türkiye gibi ülkelerde “dil devrimi” gibi abartılı hatta sahte devrimlerden söz edilmesi manidardır. M. Gökberk, Nermi Uygur, Naci Soykan gibi dil felsefecilerimizin motivasyonları da aynı kaynaktan beslenir.

Sanat ve Sanat Felsefesi Nedir?

İnsanların sanata olan ilgisi, tarihin eski çağlarına dek geriye gider. Güzele olan ilgi de öyledir. Güzelin alanı sanatın alanına sıkıştırılacak denli sınırlı değildir. Doğadaki güzel de anılmaya değer. Sanatın ortaya çıkardığı güzelde insanı görüyoruz. Bu yüzden de Hegel ve Marx gibi filozoflar sanattaki güzeli doğadakinden daha çok önemserler. Kant ise doğadaki güzeli daha özellikli saymıştır. Kuşkusuz ki romantik bir görüştür. Sanat felsefesi, temelde sanattaki güzeli inceleme konusu yaparken bir de estetik kavramı sözkonusudur. Estetik’in bir bilim olduğu iddiası vardır. Bu yüzden bir de Marksist estetik terimi kullanabiliyoruz. Gerek sanat felsefesini gerekse estetiği besleyen ve onlara bazı durumlarda rehber olan disiplinler de az sayılmaz. Giderek ete kemiğe bürünen sanat sosyolojisi, sanat tarihi, sanat psikolojisi bunlardan sadece bazılarıdır. Sanata psikolojisi açısından bakılarak yapılan değerlendirmeler de oldukça renkli anlamalara imkan vermektedir.

Hangi Felsefenin Mirasçısıyız?

Seçilen başlık pek çok bakımdan ezberleri zorda bırakacak bir başlık olsa gerek. Çıkış noktası, tek tarz bir felsefenin bulunmadığıdır. Oysa egemen felsefe anlayışları sanki tek tarz bir felsefe varmış gibi “felsefe” deyip kısa keserler. “Felsefe okuyorum” dendiğinde herkes için aynı anlama gelen bir felsefenin varlığına gönderme yapılır. Oysa çok sayıda felsefe anlayışından söz etmek olasıdır. Çünkü toplum çok sayıda farklı sınıflardan oluşmaktadır. Batı felsefesinden söz edildiği gibi idealist felsefelerden de söz edilir. Platon ile Aristoteles pek çok noktalarda çatışır. Herakleitos ile Parmenides ekolü de öyle. Hangisinin mirasçısıyız? Yeniçağ’da da durum değişmemiştir. Locke ile Leibniz çatışır, metafizik ile materyalizm de karşıt kutuplarda yer alırlar. Farklara karşı tavır ne olmalıdır, hangileri hangi gerekçelerle miras olarak alınmalıdır? Yakın zaman da bu farklılıklardan azade değildir. Hegel mi Marx’ı… Modern devletler sanıldığı gibi felsefeye karşı değildir, sistemi değiştirmeyi hedefleyen felsefelere karşıdırlar… Bu durum ülkemiz için de ziyadesiyle geçerlidir…