Portreler

FİLOZOFÇA PORTRELER
A.N. SARIALİ

Filozofça Düşünceler ve Filozofa Bakış adlı çalışmalarıyla dikkatlerimizi çeken felsefeci-yazar Mehmet Akkaya, yeni çalışmasıyla bir kez daha Filozofça diyor. Onun yazdıkları bir bakıma “Türk Düşüncesi” ya da “Türkiye Düşüncesi” üzerine çalışmaları andırıyor. Onun yaptıklarına düşünce çalışmaları demek gerekiyor; çünkü Akkaya’nın anlayışında felsefenin hinterlandı bir hayli geniş tutuluyor. Felsefe, özellikle sanata, sosyal bilimlere ve siyaset düşüncesine doğru genişleyerek felsefe dışına taşıyor. Dolayısıyla yazdıkları ve yaptıkları, klasik felsefe tarzını zorladığından felsefeden uzaklaştığı izlenimi vermektedir. Ancak tek tarz bir felsefe anlayışından söz edilemeyeceğine göre kimileri açısından belki de doğrusunu yapıyor Akkaya. Kitabına Filozofça Portreler* diyor, ama burada da klasik tarzda bir portre yazımını tercih etmediği anlaşılıyor, zira kişilerin hayatını “hikaye” etmiyor, ayrıntıda boğulmuyor. Portresini verdiği düşün ve sanat kişilerinin entelektüel dünyasını yansıtmakla yetinirken, bu entelektüel yansıtmada bile birçok açıdan tasarrufa gidiyor.
Felsefede kitap çalışması yapanların yakından bileceği üzere, günümüz insanının sığ ve güncele gömüldüğü/alıştırıldığı koşullarda onları felsefeye yönlendirmek folklorik bir deyimle, deveye hendek atlatmaktan daha zordur. Sığlığın ve güncelliğin verimsiz ortamında kitap yazmak, okunur nitelikte kitap yazmak gerçekten zordur; hele hele derinlikli ve kapsamlı okunur nitelikte bir felsefe kitabı yazmak daha da zorluklar taşır. Bu bakımdan Akkaya’nın elinizdeki Filozofça Portreler adlı kitabı da dahil, hacimli kitap çalışmalarından dolayı, kendisinin bir cesaret örneği sergilediği açıktır. Akkaya’nın çalışmaları genç insanların felsefeyi sevmesinde, uzman felsefecilerin kışkırtılmasında bir işlevi olacağı muhakkak. İlk iki çalışmasında da olduğu gibi yazar saydam ve anlaşılır bir Türkçeyle yazmayı tercih etmiştir. Yazılarını, felsefenin biraz da felsefecilerin etkisiyle karmaşık hale getirilmiş, yabancı sözcüklerle kuşatılmış halinden uzakta tutmaya özen göstererek ve yalına yönelerek ama basitliğe düşmeden yazıyor. Buna bir de tema zenginliği eklenince okurun kolayca içine gireceği ve anlayarak, sıkılmadan okuyacağı bir kitap ortaya çıkmış oluyor.
Çalışmalarında ülkemizin düşün ve sanat kişileri üzerine yönelmiş olmasını da demin sözü edilen cesaret çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Çünkü çoğumuzun gözünü Batıya çevirdiği, oralardan teori ve teorisyenler beklediği, felsefenin mutlaka ve mutlaka bir Batı etkinliği olduğu anlayışını (Batıyı önemsemekle birlikte) kırmayı deniyor Akkaya. Bu bakımdan yaptığı çalışmaların bir özgünlüğü olduğunu vurgulamak gerekir; zira genelde yapılan çalışmalar, bir filozofun bir eserindeki bir cümleden yola çıkarak, biraz da zorlama bir tutumla, o cümleden bir düşünce geliştirerek bir tez yazma biçiminde olmaktadır. İşte yazarın, kitabında bu klasik ya da klişe diyeceğimiz yolu izlemediğini görüyoruz. Yazar, bu özgünlüğü sergilerken kendine özgü felsefi bakış açısını elden bırakmıyor, felsefi bakış açısını ise yeni materyalizm (tarihsel ve diyalektik maddecilik) düzleminde oluşturuyor. Dolayısıyla felsefenin yüzünü ülkemize çevirirken, bir yandan da “bitti” ya da “öldü” denilen veya akademik felsefenin yine akademik kaygılarla dışta tutmayı yeğlediği bu diyalektik ve tarihselci bakışı etkin kılmaya çalışmaktadır. Yazarın bu tutumunun, bu bakışı geçerli bakışların en önemlisi olarak değerlendiren bizler için de gerçekçi olduğu kesindir. Bu noktada yazar, Selahattin Hilav’ın “Marksizm Batı düşüncesinin en üst ürünüdür” biçimindeki sözlerini anmaktadır ki, günümüz açısından bunun da son derece önemli olduğu besbellidir.
Düşünce çalışmaları tek başına etkinlikler olsa da, verimli olabilmesi için toplumla dinamik ve diyalektik bağlar kurmayı gerektirir. Bu düşünceden kasıt, felsefe ise bu bağlar daha çok önem kazanır, korelasyonlar kaçınılmaz olur. Akkaya açısından günümüzde felsefe, diğer bilgi ve bilim disiplinleriyle arasını bir hayli soğutmuştur. Daha da önemlisi felsefenin ekonomik sosyal ortamla olan bağı ise pamuk ipliğindendir. Oysa bu bağ pamuk ipliği düzeyinde olduğu sürece yapılan felsefe kurgusal (spekülatif) olmaktan öteye gidemeyecektir. Felsefenin yerine teolojinin, mistisizmin, dinin ve irrasyonalizmin ikame edilmesinin nedenlerini işte bu ekonomik ve sosyal realitelerden uzaklaşmada aramak gerekir. Ancak yazarın eldeki çalışmasına bakılırsa tarih felsefesi konulu uzunca yazıda spekülatif felsefenin kimi unsurlarına rastlamak mümkündür. Bir eleştiri babında söylenirse, bu yazılarda Doğan Özlem üzerinden Dilthey ve Gadamer çözümlemesi yapılıyor ki, bu çözümlemede ekonomik olgulardan hareket edildiğini kanıtlayacak çok az unsura rastlanmaktadır.
Akkaya, birçok yazısında “bütünlüklü bakmak” kavramını kullanıyor. Bu bakış açısındandır ki, onun optiğinde felsefenin ufuk çizgileri daha da genişliyor, felsefenin diğer disiplinlerle soğumuş olan bağları ısınıyor ve bir ölçüde Yunan tarzını anımsatıyor. Yani yalnızca bir alanda, “uzman şahsiyetler” ya da kısmi tutumlar alan “yarım filozoflar” yerine yaşamın diğer alanlarına da farklı perspektiflerden yönelen “bütün insan” konmuş oluyor. Bu tutumun disiplinler arası ilişkinin sıkı tutulmasını göstermesi açısından son derece önemli olduğu açıktır. Disiplinler arasındaki bu ilişkinin gerekliliğine özen gösterme, Akkaya açısından kolektivizme de gönderme yapar. O, düşüncelerini, felsefi bakışını entelektüel dünyamızın önemli kişileriyle sürekli tartışarak oluşturmaya özen göstermekte, fikirlerinin doğruluğunu deneyerek, sınayarak ve faklı kimse ve kesimlerle tartışarak temellendirmeyi denemektedir. Yazarın önceki çalışmalarında “tartışmalarla felsefe” merkezcil bir konumdaydı. Yani çalışmalarında tartışmaları doğrudan yapmış, adeta kitaplarına birçok düşün ve sanat insanıyla birlikte imza atmış idi. Filozofça Portreler’de bunu bir ölçüde değiştirmiştir. Fakat tartışma yazılarına yer vermemiş olsa bile yine de çalışmasının temel tematiği değişmiş değil, düşüncede kolektif kategorisinden de geri durmuş değildir.
Felsefe çalışmaları, tarihsel süreçte en yoğun olarak bilgi felsefesi çerçevesinde ortaya konmuştur. Öyle ki, felsefe yapmak bir bakıma bilgi felsefesi yapmak gibi de düşünülmüştür. Bu bakış, büyük oranda doğrudur da. Çağımız açısından bunun yanına tarih ve toplum felsefesi hatta dil felsefesi konulduğu da olmaktadır. Bu bakımdan düşünüldüğünde yazarın V.Hacıkadiroğu üzerinden bilgi felsefesi araştırması yapması oldukça ilginç görünmektedir. Portrelerden biri de Alaeddin Şenel. Yazarın, Şenel’i tarih ve toplum bilimciliğini felsefeyle sentezleyen biri olarak değerli gördüğü anlaşılıyor. Dolayısıyla tarih felsefesinin yanı sıra bilgi felsefesi ve felsefi materyalizmi bir araya getirmiş oluyor. Kitabının sanat psikolojisiyle başlayan ikinci bölümünde de çarpıcı ifadeler kullanan Akkaya, örneğin “sanatın eksenini değiştiren” kimseler olarak ele aldığı sanatçıların portrelerini sunuyor: Nazım Hikmet, Yılmaz Güney, Sabahattin Ali. Bu bölümde yine benzer bağlamda Reşat Nuri de anılıyor. Akkaya, önceki çalışmasında da “felsefenin eksenini değiştirmek” ifadesini kullanmıştı. Felsefenin de sanatın da eksenini değiştirmenin o denli kolay olmadığını söylemekle ve dolayısıyla yazarın bu noktalarda abartıya kaçtığını belirtmek gerekir.
Kısacası Filozofça’nın yazarı, ülkemizde kısmen de olsa akademi dışında yapılmakta olan felsefe geleneğini sürdüren en ilginç simalarından biridir. Akademi dışında felsefe yapmanın bazı bakımlardan sınırlamaları olduğu doğrudur. Ama yine bazı bakımlardan da özgürlük ortamına işaret eder ve bu koşullarda yapılan felsefeler varolanı açıklamada yol gösterici olur. Yazar elinizdeki yeni kitabında konusuna ilişkin geniş bir bilgi araştırması yapmış, materyalist titizlikle birçok alanda malzeme toplamış ve bunlardan birçok senteze yükselmeyi denemiştir. Peki ortaya başarılı bir çalışma çıkmış mıdır? Buna karar verecek olan da sanırız okurlardır. Şu kadarını söyleyelim ki Akkaya, mütevazi çalışmalar ortaya koyduğunun bilincinde, bu bakımdan kanaatimizce, kendisi ile kendisi hakkındaki bilgisi arasında bir uyum bulunan ender kişilerdendir, çalışmasındaki mütevaziliği de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Elbette onu ender kişi yapan öge, onun filozofça bakışındadır, bu bakış da onun ülkemizdeki felsefeyi yakından izlemesini, tüm felsefe çevrelerini derinliğine gözlemlemesini gerektirmektedir, yazar öyle de yapmaktadır. Son bir cümle: Akkaya, felsefe çevreleriyle ilişkisi en sıkı olan bir arkadaşımız olarak, felsefenin geniş halk kitlelerine ulaştırılmasında dergi ve gazete sayfalarında, televizyon ekranlarında yazdıkları ve yaptıklarıyla ilgimizi çekmeyi sürdürmektedir.
* Mehmet Akkaya, Filozofça Portreler, Belge Yayınları, 2010, İstanbul