Dil Felsefesi

 

FİLOZOFÇA DİL FELSEFESİ/BELGE YAYINLARI

DİL VE KÜLTÜR BAĞLAMINDA NERMİ UYGUR’UN FELSEFE ANLAYIŞI ÜZERİNE
Betül ÇOTUKSÖKEN*
Nermi Uygur’un felsefi söylemini dil-kültür bağlamında değerlendiren Mehmet Akkaya’nın ilkin bir yüksek lisans tezi olarak kaleme aldığı bu metin, şimdi bir kitaba dönüştürülmüş bulunmaktadır. “Bir Çeviri Düzeneği Olarak Dil”, “Dil-Kültür İlişkisi” ve “Uygur’un Felsefe Anlayışı: ‘Bölük-Pörçük Felsefe’” başlıklarından oluşan bu metinde, Nermi Uygur’un tüm yapıtı dikkate alınarak, dil-kültür ekseninde, filozofun felsefe dünyasına nasıl eklemlendiği ayrıntılı olarak gösterilmeye çalışılmıştır.
Nermi Uygur, dışdünya-düşünme-dil ilişkisini ve/veya insan-dünya-bilgi ilişkisini özellikle dil üzerinden kurar; felsefeye dilden girer. Dil ise insana yapışık olan, en insansal olandır; insanın en ayırt edici niteliğidir. İnsanı dilde, konuşmada ve yazmada yakalamaya çalışan Nermi Uygur, özellikle anadilin bağlayıcılığını öne çıkarır. Bu bağlayıcılığın en somut örneğini Türkçeye bağlanmasıyla veren Nermi Uygur, dilde akan kültürün insan yaşamı için ne denli önemli olduğunu, her fırsatta dile getirir. Bu ana özelliği dikkate alan Mehmet Akkaya, Nermi Uygur’un felsefi söylemini genel felsefi söylem içinde artzamanlı ve eşzamanlı olarak serimlemeye çalışır. Nermi Uygur’un tüm yapıtıyla, özellikle insan ve toplum bilimleri bağlamında, edebiyat bağlamında, çözümleyici felsefe etkenliği bağlamında, filozoflara nasıl eklemlendiğini ayrıntılarıyla ele alır.
Nermi Uygur’a göre insan aynı zamanda çeviren varlıktır. Bu çalışmada Mehmet Akkaya da bu noktaya değinmekte ve şöyle bir değerlendirme yapmaktadır: “Uygur’a göre her varlık durumunu karşılayan dil durumu, bu karşılayışı çeviriciliğine borçludur. Dilin bu çeviriciliğiyle kendisi için olan şeyler bizim için şeyler haline gelirler. Çünkü biz ancak dile çevirdiklerimizi bilebiliyoruz. Dili yalnızca sıradan bir iletişim aracı olarak ele almayan Uygur, Kant’ın zihinsel formlara yüklediği işlevi dile yükleyerek bir paradigma değişikliği gerçekleştirmiştir.” Gerçekten de Nermi Uygur, bir 20. yüzyıl filozofu olarak, dili, dilin sorunlu yanlarını felsefi söyleminin ana doğrultusu yapmıştır.
İnsan-dünya-bilgi ilişkisini dili aracılığıyla kendisi olan insanı temele alarak ortaya koymaya çalışan Nermi Uygur, bir yandan antropontolojinin (insan-varlık bilgisi), öte yandan daha temelde yer alan hümanist metafiziğin bir temsilcisi olarak felsefi söylemini somut insansal izlekler çerçevesinde oluşturur. Dil-kültür ilişkisi bağlamında değerlendirilen bu çalışmada Nermi Uygur, aynı zamanda bir Renaissance insanı olarak betimlenir. Bu betimleme, aynı zamanda “bölük-pörçük” nitelikli bir felsefi söylem üretmenin de temel noktasını oluşturur. “Bölük-pörçük” nitelemesi, filozof olarak Nermi Uygur’un da kullandığı bir terimdir. Nasıl ki her Renaissance’ça tutumda sınırları tam anlamıyla belirgin bir biçimde çizilmiş bir felsefi söylem söz konusu değilse, Nermi Uygur da yazarlık yaşamı boyunca, değişimi, farklılığı önemsemiş, her şeye yeni bir biçimde sürekli olarak yeniden sokulmaya çalışmış ve Mehmet Akkaya’nın da haklı olarak altını çizdiği gibi, “deneme” yoluyla söylemini oluşturmuştur. Bu Renaissance’ça tutum, denemede, denemenin dilinde “kendinde şeyleri”, “bizim için şeyler” haline getirmiştir. Bu tutum aynı zamanda yine Mehmet Akkaya’nın değerlendirmesiyle, yolda olmayla da eşleşmektedir. Nermi Uygur, yöneldiği, “Nermileştirdiği” her varolana, her insanlık durumuna, her türlü kültür ögesine, kendine özgü fenomenolojik tutumuyla yaklaşmaktadır. Mehmet Akkaya’ya göre “Uygur’un felsefe anlayışı, farklı bakış açılarına açık, konuların hep yeniden ele alınmasını benimseyen bir tutumu ortaya çıkarmaktadır.” (s. 40) Ona göre Uygur “Bir yandan da bir sistem kurmaktan uzak durmaktadır. (…) Uygur’un gerek “bölük-pörçük felsefe anlayışı” gerekse felsefeyi dil ve kültür bağlamında ele alan tutumu onun, düşünme ve konuşma bağına verdiği önemle de ilintilidir. Bir kere onda en küçük bir konuşma edimi bile düpedüz bir kültür edimidir. Dil yönünden kişisel bir büyüyüp serpilme de kültürce zenginleşmeyle elele gider.” (s. 41)
Nermi Uygur’un söylemi, Mehmet Akkaya’nın da üzerinde durduğu gibi, çok sayıda kavramı içinde barındırmaktadır ve her kavram insan varlığıyla, insan dünyasıyla buluşturulmaktadır; hümanist yaklaşımın bir gereği olarak, her şey insan açısından verimlendirilmektedir. Yine bu bağlamda; insan, toplum, devlet konularına açık ya da örtük bir biçimde eğilen Nermi Uygur, aynı zamanda bir siyaset felsefecisidir. İnsanla ilgisinde her konuya yönelen Nermi Uygur, Mehmet Akkaya’nın dediği gibi, “(…) dil ve kültür konuları üzerine yaptığı çalışmalarda da, bunlar dışında yazdıklarında da felsefe tarihinden çok yoğun olarak yararlanmıştır. Batı felsefesinin girdi-çıktısını ayrıntılı olarak incelemiş ve sindirmiştir. Ancak gerek bu felsefeleri ve problemleri gerek filozof adlarını çalışmalarına aktarmış değildir. Dolayısıyla onda aktarmalar, alıntılar bulmak pek mümkün değil. Kısmen böyle durumlara rastlansa da bunların daha çok satıraralarında olduğu görünmektedir. Çünkü Uygur özümsemeyi çok etkili bir biçimde yaşadığından bilgiyi kendinin kılmayı başarmaktadır. Uygur için felsefeyi Türkçeleştirebiliyor ya da “Nermileştirebiliyor” da denebilir. Felsefede deneme geleneği var ve Uygur bu yazın biçimini tercih etmiş durumdadır. Felsefeci olmasına rağmen edebiyatla da iç içe olmuştur.” (s. 48)
Felsefi söylem, düşünenin ilgisini özellikle tekil-tümel, yerel-evrensel gerilimine çeker. Mehmet Akkaya’nın da bu durumun farkına vararak ve yine dil bağlamına dikkati çekerek, “yerel dillerin”, “kültür dilleriyle”, başka deyişle, entelektüel ürünlerin kendilerine yer buldukları dillerle olan gerilimlerine dikkat çekiyor olması, son derece önemlidir. Bu gerilim, adeta tarihüstüdür; yazılı kültürün her döneminde yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. Uygur’un söylemi, bu gerilimi belki de en aza indiren bir söylem olmuştur. Çünkü Nermi Uygur, Türkçeyi felsefece işleyen bir tutumu, dildeki felsefeyi aynı zamanda açığa çıkarmayı deneyen bir tutumu benimsemiştir ve bu tutum onu bir bakıma ayrıcalıklı kılmaktadır.
İnsana, onun diline, konuşmasına/yazmasına, her türlü yaratısına her zaman güvenen Nermi Uygur’u Mehmet Akkaya’nın “Sonuç”ta yaptığı şu değerlendirmeyle daha anlaşılır kılmaya çalışalım: “Sonuç olarak Uygur’un felsefe anlayışına ilişkin şu söylenebilir: Uygur’un felsefe yapma anlayışına ‘bölük-pörçük felsefe yapma’ damgasını vurmaktadır. Bu anlayış, onu sistem kurma düşüncesinden uzak durmaya götürmüş, farklı görüşlere, anlayışlara önem vermesini gerekli kılmıştır. Bu durum onun anlayışında önemli bir yer tutmaktadır. Yine bu anlayış onun ‘büyük felsefe sorunları’ yerine yani, kuram deyince, iri lafları andıran alabildiğine geniş tasarımların çekimine kapılıp gitmeden, ‘bölük-pörçük’ derinleşmeleri, fenomenolojik-çözümleyici betimlemeleri yeğ tutmasını gerektirmiştir. Bu da onun günlük dilden, günübirlik sorunlardan, yaşamın en sıradan eylemlerinden; horozdan, eşeğe; bisikletten at arabasına… kadar basit ama çeşitli, yalın ama etkili, yüzeysel görünümlü ama derinlikli küçük ama zengin analizlerin içinde felsefe yapmasını getirmiştir. Uygur’da felsefenin anadilinden giderek oluşturulması ve dilin bir çeviri düzeneği olarak kavranması dikkate değerdir. Yine dil, kültür ve eğitim arasındaki bağların deşilmesi Uygur’un anlayışının temel taşlarını oluşturmaktadır. Dolayısıyla bugün veya gelecekte ‘Türk felsefesi’ diye dünya düzeyinde bir felsefeden söz edilecekse, kuşkusuz, adı öncelikle anılacak kişilerden biri, düşünmeyi eylemden ayırmadığı için bir eylem kişisi de olan, Nermi Uygur olacaktır. Onun felsefesinin, daha yaşadığı yıllarda öğrencileri tarafından merak, araştırma ve inceleme konusu yapılmış olması ve yine hocaları tarafından takdir edilmiş, öğrencileri tarafından da hakkında çalışma yapılmış ve kitap yazılmış bir düşün adamı olması bunu göstermektedir.” (s. 51)
Mehmet Akkaya’nın bu yapıtı Nermi Uygur üzerine yapılan çalışmalara önemli bir katkı olarak dikkati çekmektedir. Mehmet Akkaya, Nermi Uygur’un sürekli olarak dile dokunuşuna vurgu yapmaktadır. Gerçekten de Nermi Uygur, tüm yapıtında dile dokunur. Dilin Gücü’nden İçimin Sesi’ne, Felsefenin Çağrısı’ndan, Dil Yönünden Fizik Felsefesi’ne, İnsan Açısından Edebiyat’tan, Kuram-Eylem Bağlamı’na, Denemeli Denemesiz’e kadar, kısacası tüm kitaplarında dile yönelir, dili anlamaya çalışır. Bu anlama ediminde aslında asıl amaç insanı anlamaktır. Nermi Uygur temelde insan felsefesini, felsefi antropolojiyi felsefi söyleminin ana disiplini, bilme biçimi yapar; hatta Nermi Uygur’u bu bağlamda antropontolojinin bir temsilcisi olarak değerlendirebiliriz. Çünkü onun dışdünya-düşünme-dil ilişkisini kurmasında kalkış noktası tümüyle insandır.
Dil/söz dünyasını “içinin sesi” olarak nitelendiren Nermi Uygur için “iç”-“dış” temel kavramlardır. O her şeye, her türlü kültür ögesine, insan yaratısına, varolana, içi dışıyla, tüm kuşatımıyla bakar; fenomenolojik tutum, bu iki terimle/kavramla ilgili olarak Nermi Uygur’un tüm yapıtına yayılır. Ona göre, kültür bölgeleri, insanlar, varolan her şey içi dışıyla anlaşılmak üzere öznel dünyanın içinde, öznel dünya açısından anlaşılmayı beklerler ya da onları sürekli olarak içi-dışıyla anlamak gerekir.
İnsanın konuşan varlık olması, diğer canlılardan daha ustalıklı bir biçimde ses çıkarıyor olması, sesin “söz” haline gelmesi insan-dünya-bilgi ilişkisinin de zembereğini, asıl itici gücünü oluşturur. Söz, ilkin ses olarak, Ferdinand de Saussure’ün deyimiyle, işitim imgesi olarak, ardından da yazı olarak varlığa uzanır; varlığın şimdi ve burada olan yanını aşar, zamanın gelecek boyutuna yönelir. İnsanı tüm diğer varlıklardan ayıran da onun yazı yazmasıdır; imleri yazıya dökmesi ve bu yolla varkılmasıdır. Bu noktada artık yazmak, varolmak demektir.
Nermi Uygur; dile, eğitime, kültüre yönelirken, tüm bu kavramları söze, sese ve yazıya dökerken, her zaman olduğu gibi, kendi kendisiyle hesaplaşır; kendi kendisiyle konuşur. Yazıyı yazı yapan, sözdür; insan bir söz varlığı olarak, konuşan-yazan olarak kendine ve kendisi gibi olanlara (insan), insan dışındaki her şeye (dünya), öteki yazı biçimlerine, olanaklarına (bilgi) yönelir. Bir filozof olarak Nermi Uygur için, dışdünya-düşünme-dil ilişkisinde ağırlık noktası dildedir; dilin somutlaşması olarak sözcüktedir, sözdedir, söz düzenlerindedir.
İnsan dille kendisine ve başkalarına yönelen, uzanan bir varlıktır. Sözcüklerle bir iletişim ilişkisine, yine yazı yoluyla, hatta mektup yoluyla girmeyi deneyen Nermi Uygur’a göre sözcükler yoksa insan da yoktur. <<Siz olmasaydınız ben de yoktum; tek ben mi, tüm türdeşlerim yoktu, ―hiçbirimiz yoktuk: dönüp dolaşıp sözcüklere dayanır yazarlık. Herkes yazar değil ama. Düpedüz insan-olmak da sözcüklerin damgasını taşımaktır. İnsan varlığının en önemli kurucu-ögesidir sözcükler. Neysem, sözcüklerle oyum; ne olacaksam, sözcüklerle olurum. Gerçekliğim de olanağım da sözcükler. (…) Sınırlarımı çizen sizsiniz. Sizlere başvurmadan hiçbir aydınlığa erişemem: Nesne sizinle nesne, süreç sizinle süreç, gerçeklik sizinle gerçek, güven sizinle güven. Doğru’nun, güzel’in, iyi’nin hertürlüsünde çokça sizin payınız var.>>
Nermi Uygur’a göre tüm kuşatıcılığıyla ilişkiler bağlamının ögelerini “sözcük-gerçeklik-insan ilişkileri” adı altında özetlemek olanaklıdır. Sözcük “algı-çevresi”nin asıl harcıdır. Sözcük insan dünyasını kuran temel ögedir. Sözcüklerin dünyayı nasıl kurduğuna ilişkin şöyle bir betimleme yapar Nermi Uygur: <<Sözcükleri sözcüklere pek çok yönden yaraşır biçimde çatmak başlıbaşına bir iş, ̶ hem de nasıl. Herşeyden önce nesnenin yapısını ıskalamayacaksın; ayrıca, düşünsel-duygusal içeriğiyle hiçbir ögeyi çarpıtmayacaksın. Bunu yaparken de sözhantallıklarına düşmeyeceksin ̶zor mu zor bütün bu serüvenler. Sözcükleri uygun ivedilik ve hafiflikle anlaşılır bir oylumda bir araya getirmek öyle çok çaba ve rastlantı gerektirir ki.>> Buradaki anlatım, nesnesini gözden kaçırmayan, onu dikkate alan bir dili imler. Dünyayı kuran, düşünmeyi yansıtan tümüyle dildir, sözcüklerdir. <<Sözcüklerden yoksun bir dünya düşünmeye kalkışmak mı ̶ of, kimbilir ne boş bir dünyadır bu. Sözcük-uğraşı, dolayısıyla da sözcük-tadı olmayan böylesi bir dünyada yaşanmaz.>>
Ona göre insan dilden, dil insandan sorumludur; ancak insanı dile, dili insana indirgemek doğru bir tutum değildir. Bu da Nermi Uygur’un insan-düşünme-dil bağlantısını indirgemeci bir anlayışla değil, karşılıklı bağlantı, ilişkisel bağlılık çerçevesinde kurduğunu bize göstermektedir. Çünkü indirgemeci tavır, insanı ve onun tüm ilişkilerini güdükleştirir. İnsan-dünya-bilgi/dil ilişkisi, insan-sözcük ilişkisinde somutlaşır; insan yaşamını sözcüklerle sürdürür. <<Canalıcı anlamıyla: insan sözcükleri yaratmışsa, sözcükler de insanı yaratmıştır. Biri yoksa öteki de yok. Hiçbiri öbürüne karşı öncelik savı güdemez. İçiçe kaynaşmışızdır biz. Sözcükler insanlarla, insanlar sözcüklerle insan.>>
Düşünme özeni ya da özenli düşünme, dil bakımı ya da özenli dil kullanımı, üzerinde durulması gereken en önemli konulardan biridir. İçimin Sesi’nde Nermi Uygur’un dikkatimizi çektiği noktalardan biri de budur; dil bakımıdır. Bu konuda, dil özeni, dil bakımı konusunda, dil/söz bilinci konusunda şöyle bir belirleme yapmaktadır Nermi Uygur: <<Dilde kıvam bulan, dil-bilinçli bir yaşam benimki. Başka türlü nasıl olabilirim; bunu düşlemek bile diken diken batar her yanıma. Size dokundurmak için demiyorsam da diyeyim, çevremdeki en küçük sözcük pütürleri bile öyle bir canımı yakar ki anlatamam.>> Dile bakım gösterilmesinin gerekliliğini, düz anlatımların yanı sıra, eğretilemeli anlatımlarla da ortaya koymaya çalışan Nermi Uygur, dil bakımını, “çivi” eğretilemesine başvurarak anlamlı kılmaya, anlaşılır kılmaya çalışır. Böyle bir tutumun arkasında, gerçeklik-kavram-sözcük (dışdünya/içdünya-düşünme-dil/söylem) uygunluğunu, örtüşmesini sağlama çabası vardır. <<Çivi gözüyle bakarım sözcüklere. Hangi çiviyi nereye, nasıl çakacaksam, her fırsatta, titizce oraya odaklarım kendimi. Eğrilip bükülmelere, yalamalıklara katlanamam. Sevgi, duygu, bilgi, deneyim, ̶ ne gerekiyorsa ona sarılıp çiviyi en yakışan yere sağlamca saplamaya çalışırım. Peki ondan sonrası? Ondan sonrası sözcük-yaşama birlikteliğinin biçeceği yazgıda: sözcük vardır, capcanlı düşünce esinlerimi, kaşla göz arasında, karaya oturtur; sözcük vardır, hantallaşmış mavnaları püfür püfür sularda götürür.>>
Sözcüklerle kurduğu bağı, dil bakımı, dil özeni belirlemesiyle dile getiren Nermi Uygur, dil kullanımındaki özgürlüğe vurgu yapar; ama öte yandan, dil kullanımındaki başıboşluğu olumsuzlar. Ona göre <<Ne efendisiyiz sözcüklerin ne de kölesi. Kasıntılığa gerek yok: yeri gelince, kılıkırkyaralım; yeri gelince, boş verelim kural gibi şeylere. Yaşam bu, sözcük bu. Nermi Uygur, dille, sözle, sözcüklerle gezintiye çıkar hep. Ona göre dil insanın, simgeleri yaratan ve kullanan insanın yine simgesel nitelikli bir başarısıdır. İnsanın böyle bir varlık olması, onun dünyadaki yerini de özel bir duruma getirir. Bu özel yer ona aynı zamanda, sorumluluk da yükler. İnsanın sorumluluğunun dayanak noktası düşünme ve dil edimlerinin birlikteliğidir. İnsan bu bağlamda her şeyden önce dile karşı sorumludur. <<Tüm sorumluluklar dönüp dolaşıp hep bu temele dayanır.>> Dil içerdiği kurallılığa karşın, zaman zaman anlaşılması hiç de kolay olmayan simgeler ağı oluşturur. Bu nedenle de dilleri belli bir sıradüzenine sokmak olanaksızdır. Bu en iyi biçimde “doğal dil”, “yapay dil” ayrımında kendini gösterir. <<”Yapay” bir “dil” olan matematik ile, birdeyime, “doğal” bir dil olan dili, yani anadilleri aynı düzleme koyamayız.>> Anadilinin bağlayıcılığını Dilin Gücü’nde de temel bir izlek olarak değerlendiren Nermi Uygur, bu bağlamda şu görüşü ileri sürer: <<Unutmayalım ki, elimizden çıkan olumsuzluklar kadar güzellikler de kendi ürünümüzdür. İşte bu güzelliklerden pek çoğunun, büyük ölçüde, dille kotarıldığı yadsınmaz bir gerçektir. Dile gelince, dönüp dolaşıp anadilimizdir özkaynak. Anadil deyince de: her birey için, her toplum için son derece önemli bazı işlevleri, özellikle de anlama, çözümleme, açıklama, eyleme, değerleme temeli sağlayan anadilimizi, ̶ herkesin kendi anadilini göz önüne almak gerekir.>>
Dil öylesine farklı, çeşitli biçimlerde kullanılır ki bu farklılık, çeşitlilik düşüneni şu sonuca vardırır: <<Hiçbir yazı, hiçbir “konu” tek bir söyleyiş doğrultusuna kapatılamaz. Dilin yapısı gereği böyledir; çok-yönlü, çok-katlı, çok-ögeli, çok-içli, çok-biçimli binbir görünümle ortaya çıkar dil. Kıpır kıpır, devingen düzeyli, heryöne akışlı, salına salına bir gidişi vardır dilin. Konuşmak da, yazmak da böylesi bir gel-gitsiz tasarlanamaz. Dil kalıplaşmaya zorlandığındaysa, birtakım çarpıklıklara dolanıp kalır insan.>> İnsan dili sözlü ve yazılı olarak kullanan, yazı yazan tek varlık olarak; başka bir deyişle, imler, simgeler dizgesini kullanan tek varlık olarak sorumlu olduğu dilin pek çok katmanını geliştirmek zorundadır: <<Dil herkesin. Senin gibi benim de hakkım var dilde; benim gibi senin de hakkın var dilde. Ben de yazdım gitti öyleyse. Olmaz öyle şey, olur da olmaz ama.>>
Felsefede en önemli ayırımlardan biri, varolan-nesne ayırımıdır. Bunu ilkin düşünme ve hemen ona eşlik eden dil dolayımında gerçekleştirmek olanaklıdır. Düşünen, dile getiren, yazan “varolan”ı “konu”laştırır: <<Yazar hazır bir konu’yu dil aracılığıyla işleyen bir kişi değildir. Nesneli, insanlı, doğalı, olaylı şeyler başka, “konu” başka. Nesnelerin şöyle ya da böyle varolduğu söylenebilir; ama “konu’lar” yazarca işleyişin bir ürünüdür. Bu “konulaştırma” işlemiyse yazarın ancak dille gerçekleşen yazısı>> Yazar dili, varolanı özel olarak konulaştırırken söylem olarak da yeniden kurar. Nermi Uygur, bir dil/söz varlığı olduğunun ve bu durumun özne oluşuyla ne denli içten bağlantılı olduğunun altını çizer sürekli olarak. Bu durumu, en ince anlam verme katmanlarını dikkate alarak somutlaştırır.
Nermi Uygur’a göre dil varolanı insana bağlar; dil olmadan insana bağlı, insanı insan yapan hiçbir şey yoktur: <<Hep yineleyeceğim: dil olmadan ne toplum, ne din, ne hukuk, ne şiir var çünkü. Dil yoksa insan da yok. Günlük bayramlık insan yaşamının en demirbaş vazgeçilmezi dil.>> Gerçekten de bilim de felsefe de sanatın büyük bir kısmı da, dille yapılır, dilde varlık bulur. <<Eğreti, göstermelik değilse, bilim: bilimin yapıldığı ülkeye özgü dil geleneklerindeki sözcüklerle donanmadıkça bir dikendir, acı acı batar içlere. Felsefe: özdildeki örtük-açık dil-gömüleri ile akıllı bir duygudaşlıkla gel-git içinde değilse, n’etse içine sinmez o felsefe insanın, Her şey dilde varlık bulur, varolanın hatta tümüyle dünyanın, daha önce de belirttiğimiz gibi, sınırları dilde çizilir, varolan belirsizlikten dil sayesinde kurtulur. <<Doğrularımız, yanıltılarımız, bilgilerimiz, inançlarımız, özlemlerimiz, anılarımız ̶ herşey sözcüklerle, sözcüklerde. Yaşam sözcüklerle birlikte yaşamaktır. Sözcüklere, ençok da anadilimizin sözcüklerine dayanmadan ayakta duramayız. Biz sözcüklerle biziz. Din, eğitim, yönetim, bilim, teknik, yazın, felsefe ̶ toplumun, kültürün hangi alanında etkenlik gösterirsek gösterelim, tüm akıl, geçim ve beğeninin odaklaştığı o alana özgü dili, önünde sonunda bir vatandaş olarak, kendi anadilimiz çerçevesinde özümsemek, kendi günübirlik dil-bağımıza yerleştirmek, bu bağlam içinde anlayıp değerlendirmek durumundayız. İnsanı insan yapan özbilincin koşuludur bu.>> Nermi Uygur, söylemini sergilediği birçok yapıtında öznel dünyayı öne çıkardığı gibi, dil karşısında felsefece belirlediği tutumunda da, somut dili, bireysel dili öne çıkarmakta ve düşünme-dışdünya ilişkisini dl/söz üzerinden kurmaktadır. Doğal diller içinde de insana varlıkça yapışık olan anadilidir. İnsan, özne olarak, varolanı konulaştırma olanağı olan bir varlık olarak anadilinde vardır, varolmaktadır ve anadile özen gösterme, ona iyi bakma, insanın varoluşunun asıl dayanağıdır. <<İnsan-olmada, toplum-kültür yaşamında dilin eşsiz benzersiz payına beslediğim inançla, kendimi bildim bileli, tüm varlığımla dile sarılmış gidiyorum.>>
Bir yandan anadilin bağlayıcılığını dikkate alan Nermi Uygur, bir yandan da dil bağnazlığından kaçınmayı gündemine alarak, bu iki ağırlık noktasını dengelemeye çalışır. Bu tutum, dil bakımının başka bir göstergesidir aynı zamanda. Böyle bir dil özeni, demokrasinin de yolunu açar ona göre.
Dil üzerinden, dille, dil aracılığıyla, aslında insanı anlamaya, kavramaya çabalayan ve dil varlığı olarak insanı ölçüt kılan Nermi Uygur’a, yukarıda da belirtmeye çalıştığımız gibi, insan felsefesinin, hatta antropontolojinin ve böyle bir yaklaşımın anadayanağını oluşturan hümanist metafiziğin bir temsilcisi olarak bakılabilir. Nermi Uygur’un varolanı anlamada ağırlık noktasını insanda görmesi, Mehmet Akkaya’nın çalışmasının da asıl ağırlık noktasını oluşturmaktadır. Tüm kavramların, tümellerin yaratıcısı olarak insan, insanın dili, insanın kültürü, eğitim yoluyla insanın kültürlenmesi izlekleri, Nermi Uygur’un felsefi söyleminin ana niteliklerini ortaya koymaktadır.