1

Mehmet Akkaya: “Sanat, Sınıf Mücadelesinin
Estetik Araçlarla Sürdürülmesidir.”

Mustafa Turan

Felsefeci-yazar Mehmet Akkaya Filozofça serisinin yeni kitabı olan Epistemolojik Kopuş ile bir kez daha okurlarının karşısına çıkıyor. Yazarın bu kez ele aldığı konu ise Muzaffer Oruçoğlu’nun eserleri. Mehmet Akkaya’nın Belge Yayınları arasında çıkan kitabını ilginç hale getiren özellik ise hiç kuşkusuz Muzaffer Oruçoğlu’nun külliyatı ile ilgili kışkırtıcı iddialarda bulunmasıdır diyebiliriz. Akkaya’nın iddialarının siyasal çevrelerde olduğu kadar sanat ve edebiyat çevrelerinde ilgi çekeceğine; eleştirmenler ve kuramcılar dünyasında da yeni tartışmalar yaratacağına kesin gözüyle bakabiliriz. Filozofça’nın yazarı Mehmet Akkaya ile kitaba ilişkin bir röportaj gerçekleştirdik.
Yeni çalışmanızda politika ile sanat birlikte ele alınmış. Muzaffer Oruçoğlu sanat ve politik figür olarak sunuluyor. Ülkemizin ve dünyanın yüksek bilinci olarak tanımlanıyor. Çağımızda ve günümüzde sanat, politika ve bunlar arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz.
Hem yerel planda hem de evrensel planda sanat ve politika açısından bir kültürel kuruluk görülüyor. Bu durum asıl olarak burjuva, feodal ve emperyalist çerçevede böyledir. Sosyalist teori yüzyıldır kapitalizmin ekonomik kriz içinde olduğunu dile getirmektedir. Buna bağlı olarak politik krizlerin de teorisi yapılmaktadır. Marksist teori açısından kapitalizmin ekonomik ve politik olarak kriz içinde olması onun konjonktürel değil yapısal özelliğidir. Buna benzeterek feodal ve sermayeci-emperyalist sistemin sanatsal ve bilimsel kriz içinde de olduğunu söyleyebiliriz. Yani çağımızda ve günümüzde sömürücü dünya sisteminin entelektüel bir kriz içinde de olduğu anlaşılmaktadır.
Ortaya konulan entelektüel (estetik, bilimsel) ürünlerin yetersiz, niteliksiz ve derinliksiz olmasından, burjuvazinin bunalımda olduğunu anlamak mümkündür. Burjuvazinin sanat, edebiyat; felsefi, bilimsel ve hatta etik açıdan, iktisat ve politikaya bağlı olarak bir kriz içinde olduğu –kanaatimce- kesindir. Ekonomik ve politik alanda nasıl ki çıkış yolu sosyalizmde görülüyorsa estetik, felsefi ve bilim alanında da kriz ancak proleter denilebilecek nitelikteki estetik, etik ve felsefi çalışmalarla açılabilecektir. Çağımızda ve günümüzde sanat, bilim, etik ve felsefi yönelişe damgasını vuran sınıfsallık olgusudur. Burada görev; insanı, toplumu ve dünyayı emekçi cephesinden gören sanat ve düşün insanlarına düşmektedir. Muzaffer Oruçoğlu bunlardan yalnızca biridir. Dünyada bu bakışın karşılığı elbette vardır. Dolayısıyla dikkat çekmek istediğim nokta, burjuvazi Yeniçağ başlarında, eski dünya geleneklerine karşı geliştirdiği entelektüel yeteneği çoktandır terk etmiştir. Esprili bir dille söylersek; kapitalizmin bir miktar entelektüel barutu var idiyse onu da çoktan bitirmiştir.
Sorunun birinci kısmına da bir açıklama getirirseniz…
Evet, Oruçoğlu nerede duruyor dediniz, söylüyorum… Her çağda olduğu gibi çağı açıklamak için o çağın yeni doğmuş ve gelişmekte olan sınıfının konumuna bakmak gerekir. Zira Lenin’in dediği gibi ‘geleceği ancak yeni doğmuş ve gelişmekte olan sınıflar temsil edebilir’. O sınıf kimdir, kimlerden oluşuyor? İşçilerdir, emekçilerdir, dünyanın yoksul köylüleridir; ezilen uluslar, kadınlar, gençler devrimci düşünür F. Fanon’un dediği gibi “dünyanın lanetlileri”dir. İşte Muzaffer Oruçoğlu tam da bu noktada bulunuyor. Yaptığı sanata ve yazdıklarına baktığınızda lanetlilerin sesini, rengini, hayallerini, özlemlerini, direniş ve haykırışlarını görürsünüz.
Marksist teori doğanın, toplumun ve insanın (düşüncenin) zorunluluklar çağından özgürlükler çağına doğru bir eğilim içinde olduğu iddiasındadır. Özgürlüğe inanç, çağımızın sanatçısı için zorunludur. Yabancılaşma ise burjuva sanatçısının gözüne demir bir perde indirdiğinden gerçekliği kavrama ve aşma yeteneğini köreltmiştir. Oruçoğlu’nun romanlarında, şiirlerinde, resimlerinde, yazdığı ütopyalarında bu demir perdenin estetik çekiçle parçalandığını görmekteyiz. Önemsememiz bundandır. İlerici, devrimci, eşitlikçi maddi ve entelektüel olmak üzere, dünyanın tüm değerlerinin üreticisi olan biricik sınıfın emekçilerden oluştuğuna inanması son derece değerlidir. Dolayısıyla estetik, etik, bilimsel ve felsefi krizden insanı ve dünyayı kurtarabilecek olan düşün ve sanat insanları da bu sınıfların içinden çıkacaktır, çıkmaktadır. Bana sorarsanız; sanatın, estetik planda yürütülen bir sınıf mücadelesi olduğuna inanan Lukacs, Brecht, Gorki, John Steinbeck, Nazım Hikmet, Muzaffer Oruçoğlu çağımızda bu krizi aşmak için mücadele veren sanatçılar oldular.
L. Altussher’in, K. Marx için söylediği Epistemolojik Kopuş kavramı sizin de kitabınıza ismini vermiş bulunuyor. Bunu biraz açabilir miyiz? Bu bağlamda Muzaffer Oruçoğlu’nun eserleri nasıl önem kazanıyor?
Epistemoloji, bilgi felsefesine karşılık gelen Grekçe bir terim. Epistemolojik Kopuş derken varolandan uzaklaşmayı anlamak gerekiyor. Kitabımız açısından, mevcut olanı içererek aşmak biçiminde de karşılık verebiliriz terime. Oruçoğlu yazdığı on dört romanıyla varolan roman anlayışından ayrılmaktadır. Kitabın ana tezlerinden birisi sanatçının ülkemizdeki roman birikiminin zirvesini temsil ettiğidir. Daha doğrusu bu tez tartışmaya açılıyor. Epistemolojik Kopuş, sanatçının resim sanatında da, şiir ve edebiyatın diğer türlerinde de özgünü temsil ettiğini ileri sürmektedir. Nihayet çalışmamız, Oruçoğlu’nun siyasal görüşleri bakımından da epistemolojik bir kesinti gerçekleştirdiği iddiasındadır: Resmi ideolojiden, resmi tarih anlayışından, sermaye kültüründen kopuşun yanı sıra liberal-postmodenr estetikten de mesafe almıştır.
Kitabınızın başında “dört büyükler” dediğiniz sanatçılarımızdan bahsediyorsunuz. Bu isimlerin sanat, politika, felsefe, bilim alanında yaptıklarını ve konuyla ilgili görüşlerinizi tekrar anımsamak isteriz. Bu açıdan bakıldığında Muzaffer Oruçoğlu “dört büyüklerin” neresinde konumlanıyor; önünde, arkasında…
Ülkemizin “dört büyükleri” derken Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Ruhi Su ve Yılmaz Güney’i söylüyorum. Cumhuriyet döneminin en yüksek bilinci olan düşün ve sanat insanlarının sosyalistlerden çıkmış olmasının altını çizmek gerekir. Andığımız dört insan, kendi alanlarından hareketle toplumun ve dünyanın sorunlarını kavradılar ve eserlerinde yansıttılar. Yüze yakın öyküleriyle Sabahattin Ali, yüzlerce bestesiyle Ruhi Su, şiirleriyle Nazım Hikmet, sinemasıyla Yılmaz Güney, çağımızın ve ülkemizin en yüksek bilinçlerini temsil ettiler. Kısmen Sabahattin Ali özellikle de Yılmaz Güney bugün de yakıcı bir sorun olan Kürt sorununa bağlı olarak milli zulme dikkat çeken ender sanatçılardan biri oldu. Dolayısıyla bu sanat ve düşün adamları ana akım kültürden epistemolojik kopuş gerçekleştirdiler. Demek ki “büyükler” ne milliyetçilerden ne dinsel kesimlerden ne de devletle barışık olanlardan çıkmıştır. Tersine sol sosyalist diyeceğimiz kültür ortamlarının ürünü oldular. Bu bağlamda Epistemolojik Kopuş, ülkemizin büyükleri arasında Muzaffer Oruçoğlu’nu da görmek istemektedir. Kitap boyunca sanatçı ve politik figür Oruçoğlu’nun görüş ve eserleri analiz edilmektedir.
Sizce Oruçoğlu’nun eserleri bir politik tezi, bir dünya görüşünü açımlamak üzere mi oluşturulmuştur? Eserlerinin estetik düzeyi hakkında neler söylemek istersiniz?
Politika ile estetik arasındaki ilişki son derece önemli ve bir o kadar da sorunlu bir ilişkidir. Bunların arasındaki ayrım ontolojik değil epistemolojik karakterdedir. Sanat eserinde hangisi önceseldir denilecekse, kuşkusuz ki estetik kaygı önceseldir. Genel olarak sanat eserinde, özel olarak edebi metinde eser politikayı izlemez, tersine politika eseri izler. Oruçoğlu’nun eserleri yakından irdelendiğinde şu görülmektedir: Eserin tezi ya da siyasal bildirisi eserin ardından gidiyor, yani sanat eseri tezi izlemiyor. Estetik kaygının önceselliğine rağmen eserle tez ya da siyasal bildiri arasındaki ilişkinin karakteri ise diyalektiktir. Bu bakışı Oruçoğlu’nun sanatsal metinlerinde ve resimlerinde izlemek olanaklıdır. Mesela Dersim adlı romanını okuduğunuzda eserin Dersim halkının haklılığını anlatmak için yazılmadığını anlarsınız. Çünkü amaç siyasal bir metin yazmak değil sanat yapmaktır.
Dört kitaptan oluşan Grizu adlı eser de keza, proletaryanın dünya görüşünü doğrulamak için kaleme alınmamıştır. Nihayetinde Grizu bir sanat eseridir, bir dünya görüşünün taşıyıcısı olsa bile. Oruçoğlu’nun bu anlayışı, onun estetiğinin düzeyi hakkında da bilgi vermektedir. Onun eserlerinde genelde mekan geniştir, kişiler zengin ve değişkendir. Kadın, çevre ve ezilen halk kesimleri eserlerinde ön plandadır. Yenilik arayan bir estetiktir. İnandırıcılık, gerçekçilik bakımından özgündür: toplumsal sorunlar yalnızca saptanmakla kalmaz. Aslolan onu değiştirmektir şiarı Oruçoğlu’nun estetiğinin düzeyini göstermek için ölçütlerden birisidir.
Marksist bir sanatçı olmak ve eserlerinde sınıf mücadelesini işlemek, estetik işler yapmak için bir ön koşul sayılabilir mi?
Marksizmle birlikte düşün ve sanat disiplinlerinde emekçiler lehine derin bir kırılma yaşandı. Sanatın konusu, içeriği hatta yöntemi devrimci bir değişim geçirdi. Emek sorunu, sanatın merkezi bir sorunsalı haline geldi. Sanat için saraylar, kiliseler, krallar, kraliçeler, beyler paşalar ve padişahlar önemliyken alt sınıflar, köylüler, ezilenler, çalışanlar, emekçiler, sendikalar, halk örgütleri, proletarya sanatın merkezine oturmuştur. Çağımızda ve günümüzde bu açıdan Marksizmi özümsemiş olmak bir bilim insanı ve düşün adamı kadar sanatçı için de zorunludur. Marksizmin kendisinden önceki, insanlığın biriktirdiği bilgi zenginliğini içeren bir düşünce dizgesi olduğunu unutmamak gerekir. Dolayısıyla estetik ürünler ortaya koyabilmenin yolu insanlığın biriktirdiği ve Marksizmin taşıdığı bu bilgi zenginliğini kavramakla olasıdır. Bilgi zenginliğini ise sanatsal ürün için, estetik ruhsallık, incelik ve duyarlılık izlemelidir. Aksi halde sanat ve edebiyat ürünleri kuruluktan, sertlikten ve aynı zamanda slogan olmaktan öteye gidemez.
Sartre, Marksizmi “çağımızın aşılamaz felsefesi” olarak değerlendirmiştir. İfadenin sorunlu yanları olmakla birlikte temelde doğrudur. En azından şu ana kadar aşılabilmiş değildir Marksist düşünce dizgesi. Yine de “çağımızın en yüksek bilinci Marksizmdir” demek bana daha doğru bir ifadeymiş gibi geliyor. Sanat ve edebiyat faaliyetleri de bununla korelasyon kurarak gelişebilir. Marksizmin insana, dünyaya ve topluma dair söylediklerini paranteze alan bir sanatçı düşünebilir miyiz? Düşünemeyiz. Böyle eserler, gerçeklerden kopuk, uydurma, kurgu ve figürlerden oluşan, çoğu zaman da yabancılaştırma etkisi yapan eserler olurlar. Bu açıdan bakıldığında çağımızın “deha” türü diyeceğimiz sanatçıları çeşitli biçimlerde az-çok, derin-yüzeysel de olsa Marksizme temas etmektedirler.
Sınıf mücadelesi, hayat ve sanat bağlamında sizin görüşlerinizle Oruçoğlu’nun estetiği hangi noktalarda birleşiyor ya da ayrılıyor?
Önce şu: Olay ve olgulara parçalı bakmak, sorunlu bir bakıştır. Aslolan bütünsel bakmaktır. İlki ağacı görüp ormanı görmez, bireyi görür toplumu görmez, parçayı görür bütünü görmez… Bütünsel bakan ise ağaçla birlikte esas olarak ormanı görür, bireyi görmek için topluma bakar, bütünü gördüğü için parçayı zaten görür. İşte Oruçoğlu’nun bakışına bu bütünsellik hakim. Bütünsel bakış Tohum, Grizu, Hegel, Huruç… tüm eserlerinde kendini gösteriyor. Bütünsel bakış analitik felsefeye karşı diyalektik felsefeye tekabül etmektedir. Oruçoğlu ile birleştiğimiz noktanın da burada aranması gerekir. Bu felsefe yakınlığıyla ilgisini düşünmek gerekiyor. Epistemolojik Kopuş, Muzaffer Oruçoğlu’nu temelde benimsemekle birlikte ona eleştirel bakmaktan da çekinmiyor. Özellikle Dersim, Kangurular, Brunswick Delileri bağlamında karakterlerin inandırıcılığı, öykülerin uzatılmışlığı, yeterince derinleştirilmemişliği gibi eleştirel yargılara da yer verilmiştir.
Toplumcu-gerçekçi devrimci yazarlar bu eleştirilen yönleri ancak Marksizmin ışığında yürüyerek aşabilirler. Marksizm sanatçı için mevcut ülke ve dünya gerçekliğini aşmayı önermektedir. ‘Dünyanın yorumlanmasıyla yetinmeyip onun değiştirilmesi’ biçiminde ifade edilen argüman, yalnızca felsefeciler/filozoflar için değil sanatçılar için de iletilmiş bir mesajdır. Kanaatimce Muzaffer Oruçoğlu, bu mesajı alıp estetiğinin ideolojisi yapmış bir sanatçıdır. Eserlerinde olay ve olguların sadece açıklanıp yorumlanması değil değiştirilip dönüştürülmesi de derin ve genişlemesine sergilenmektedir.
Oruçoğlu’nun yaşam öyküsünü bilen ve onun eserlerini her koşulda takip eden belli bir izleyici kitlesinden bahsedebiliriz. Yine de akademik çevrelerin veya bağımsız sanat eleştirmenlerinin optiğine yeterince girmemiş olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Muzaffer Oruçoğlu’nun yeterince görülmemesinin ve okunmamasının aslında basit bir nedeni var: Kapitalizmin etkisiyle manipüle edilen geniş halk/okur kitlelerinin kendi hikayelerinden habersiz duruma getirilmiş olmalarıdır. Oruçoğlu’nun görüş ve eserlerindeki içerik feodal-kapitalist-emperyalist sistemin çarkına çomak sokan cinstendir. Bu nedenle de egemen sanat anlayışının eleştirmenlerinin, gazete ve dergilerinin, burjuvazinin sözcülüğünü yapan aydınlarının Oruçoğlu’nu görmesi zordur. Bu zorluklarla “dört büyükler”de misliyle karşılaşmış; ama bu zorlukları aşmışlardı. Oruçoğlu’nun görüş ve eserleri de bu engelleri aşacak denli değer yüklüdürler. Kaldı ki Oruçoğlu, sözü edilen sınırlamaya rağmen on binlerce okura ulaşan ve dünyanın birçok yerinde ilgiyle izlenen bir sanatçı durumundadır. Örneğin yayınevleri Oruçoğlu’nun tüm eserleri için değil ama Tohum adlı romanının yüz bine yakın satış yaptığını söylemekteler.
Oruçoğlu’nun bütün eserlerinde yer alan temel izlekler sıralandığında cinselliğin önemli bir yer edindiğini söylemek pek yanlış sayılmayacaktır. Üstelik yazar bu alanda çok sık ve ağır eleştiriler de almıştır. Sizce yazar cinsellik üzerinden neler söylemek istiyor? Celal Çiftşeker, Lori-Çolo, Tamar-Metin, Yavan ve diğerleri bize neyi gösteriyor?
Saydığınız isimler Tohum, Newroz,Kangurularve Dersim’ adlı romanlardaki karakterler. Cinsellik deyince aslında öncelikle Çıplak ve Özgür isimli romanı anmak gerekiyor. Cinsellik yaşam gerçeğinin temel parçasıdır. Onu yaşamadan izole eden bir sanat eseri düşünülemez. Dolayısıyla önemli olan cinsellik sorunsalının nasıl işlendiğidir. Estetik olanın yani Güzel’in gerçekleşmesinde katkısı olan her cinsel öge, sahne, figür sanatsal norma uygundur. Kaldı ki Oruçoğlu’nun eserlerindeki erotizm diyebileceğimiz uygulamalar,kimi okurlar tarafından yanlış bir yargı olarak abartılmaktadır. Gerçekte sanatçı, romanlarında bu türden pasajlara çok sınırlı başvurulmuştur; ama vuruşlar bir hayli etkilidir. Estetik kriter açısından ise bir eserdeki karakter, figür ve biçimlere cinsel objeymiş gibi bakmak gerçekte sanatçının değil izleyicinin sorunudur. Dolayısıyla sorun sanatçıda değil izleyicidedir. Feodal kültür değerlerinin etkili olduğu ülkemizde teolojiye yatkın kimselerin dinci Belediye Başkanlarının heykel, resim ya da benzeri sanat ürünlerinden cinsel uyarım alarak tavır geliştirmeleri de bunun kanıtıdır.
Aktüel politika açısından bakıldığında Oruçoğlu; Uçurum Geyikleri, Üretim, Aborcin Çocuk, Baba İshak Destanı, Dersim, Grizu, Newroz, Mengene gibi birçok eserinde hep bir sorunu işliyor. Bu sorunlar güncel sorunlar olduğu için yazarın ekonomi-politikten felsefeye, sosyolojiden ekolojik sorunlara kadar varan geniş bir alanda tutum geliştirdiği görülüyor. Bu bağlamda yazar neyin mücadelesini veriyor?
Epistemolojik Kopuş’un tezlerine de bakıldığında Muzaffer Oruçoğlu, sosyalist gerçekçi sanatçılar gibi bu mücadeleden sınıf mücadelesi vermeyi anlıyor. Sınıf mücadelesi; yaşamın toplumsal süreçlerin ve genel olarak da tarihin motoru olduğuna göre sanat da bu anlayışın etkisinde ilerler. Dolayısıyla deminde belirttiğim gibi Oruçoğlu açısından sanat, sınıf mücadelesinin estetik araçlarla sürdürülmesidir. Bu bakışın sahibi olan göz, çağın sorunlarına çok boyutlu bakar, temel sorunu sınıf meselesi olarak ele almakla birlikte sorunuzdaki ekolojik/çevre sorunlarını da göz ardı edemez. Kangurular adlı romandaki Tamar ve Metin tiplemelerinde bu açıkça görülmektedir. Kapitalizmin yaşanmaz hale getirdiği ve kalanını da sömürü aracına dönüştürdüğü çevreyi/doğayı korumak için can bedeli mücadele eden iki ekolojisttir. Tamar bu mücadelede yaşamını yitirir. Oruçoğlu’nun optiğinde ulusal sorun ve kadın sorunu gibi çevre sorunu da –özgün yanları olmakla birlikte- sınıf savaşı teorisinin içinde değerlendirilmektedir. Böyle bir teori günümüzde, yalnızca bir düşünce disiplini üzerinden hareketle kurulamaz. Bu yüzden de Oruçoğlu sanatın, sosyal bilimlerin ve felsefenin kesiştiği noktadan olay ve olgulara bakarken sınıf mücadelesi teorisini doğrulamaktadır.
Şiirleri, masalları, destanları, öyküleri irdeleniyor Oruçoğlu’nun. Politik görüşleri analiz ediliyor hatta sanatçının resim tablolarından bazılarına da kitabınızın sayfalarında yer verilerek ilgi çekici çözümlemeler yapılıyor. Sizce Oruçoğlu bütün eserleriyle değerlendirildiğinde hangi kimlikle izleyicisinin karşısına çıkıyor?
Temel kimliği diyebileceğimiz özelliğinin birkaç bileşenden meydana geldiğini söylemek gerekiyor. Yalnızca bir kimliğe indirgemen zordur. Yine de Epistemolojik Kopuş’taki değerlendirme ve yargılara bakılırsa sanatçı kimliği, bilhassa da romancı yönü ön plana çıkmaktadır. Romana getirdiği yenilikler, Türkçeyi kullanmadaki başarı, biçim ve içerik diyalektiğini operasyonel düzeyde kurmuş olması, olay ve olguları ele alışındaki özgünlük romanımıza bir katkı yaptığını göstermekle birlikte onu daha da ileri taşımıştır denilebilir. Resimde somut durumlarla birlikte “merak” gibi soyut kavramların da resmedilmesi dikkat çekmektedir. Buradaki özgünlük sanatçının ressam kimliğine gönderme yapar. Çünkü onun tablolarında Levnilerle, Osman Hamdilerle başlayan çağdaş resim geleneğinde de bir kırılma olduğu anlaşılmaktadır. “Üretim” adlı tablo dikkate alınırsa resim sanatına yaptığı katkı anlaşılacaktır. Zira üretim süreci sosyal, beşeri yaşamın temelini oluşturuyor. Marksist teori dolaşım sürecinden değil üretim sürecinden hareket eden bir teoridir. Oruçoğlu’nun resimlerinin de üretim süreçlerinden yola çıkması manidardır. Kendine özgü resim tekniği ve boya uygulamalarına bakıldığında da sanatçının bir keşifçi gibi çalıştığı anlaşılmaktadır. Üstelik birkaç değil beş yüzün üzerinde tablodan söz ediliyor ki, kitabımda bunların yalnızca sekiz tanesini değerlendirmek, onlara felsefi yorumlar getirmekle sınırlandık.
Oruçoğlu için romancı kimliği merkezi bir yer tutmaktadır diyebiliriz. Toplam on dört romanı ve bunlar kitapta analiz ediliyor, yorumlanıyor, yargılanıyor. Epistemolojik Kopuş, diğer romanlarıyla birlikte özellikle dört kitaptan oluşan Grizu’yu ayrıntılı bir şekilde tasvir ederek en kapsamlı ve nitelikli işçi/maden romanlarının Oruçoğlu tarafından yazıldığını ileri sürüyor. Zaten kitabımda hacim olarak da en büyük kısmı roman değerlendirmeleri almış durumda. Zira Oruçoğlu’nun romanları ele alınırken ülkemizin ve dünyanın belli başlı roman ve romancılarıyla karşılaştırmalar da yapılıyor. Bu karşılaştırmalar içinde Namık Kemal’den, Orhan Pamuk’a; Orhan Kemal’den Ahmet Ümit’e, Balzac’tan Tolstoy’a kadar çok sayıda örnek bulunuyor.
Kitabınızda sık sık ülkemiz ve dünya edebiyatına ve genel anlamda da sanata atıfta bulunuluyor ve kimi karşılaştırmalar yapılıyor. Üstelik tam da bu noktalarda kışkırtıcı iddialar ileri sürüyorsunuz ve Oruçoğlu’nu düşünce dünyasının piramidinde en üstlerde konumlandırıyorsunuz. Sizce Oruçoğlu bunu nasıl başarıyor ve okurları Oruçoğlu’nu nasıl okumalı?
Marx ve Engels, benim de katıldığım bir yoruma göre ‘klasik felsefenin öldüğünü, diyalektik ve tarihi materyalizmin ise çağımızın felsefesi olduğunu ileri sürdüler’. Çağımızın sorunlarını kavramak ve bunları aşmak için bu yeni felsefi anlayışı bilmek ve benimsemek gerekiyor. İşte Oruçoğlu’nun temsilcisi olduğu ekol tam da böyle bir pozisyonda bulunuyor. Oruçoğlu ve benzeri kurulu sistem karşıtı sanat ve düşün insanlarını ayrıcalıklı kılan da böyle bir dünya görüşüne sahip oluşlarıdır. Dolayısıyla muhalif konumda olanlar ancak gökyüzünde göz olabilir ve piramidin zirvesine doğru yol alabilirler. Oruçoğlu, hayata böyle bir gözle yöneldiği için geleneksel ve modern tüm sömürücü değerlerden devrimci bir kopuş gerçekleştirdiği için zirvededir. Gökyüzünde göz olan sanat ve düşün insanlarını, izleyicilerinden ayırmak burjuva bir görüştür. Yazar ve sanatçı gibi okur ve izleyici de çok yönlü olmak durumundadır. Bu yüzden Oruçoğlu’yu izlemenin ve anlamanın en etkili yolu da çok boyutlu (diyalektik) düşünmek ve aynı zamanda eleştirel bir tavırla ona yönelmektir diyebiliriz. Yargıların “kışkırtıcı” olduğu noktasına gelirsek, bu basit bir pedagojik mesele olarak algılanabilir. Kışkırtıcı üslubu “devrimci pedagoji”nin bir kategorisi ve gereği olarak değerlendirmek de gerekir. Bununla birlikte okura abartılı gelebilecek tüm yargıların gerekçesi Epistemolojik Kopuş boyunca yer yer detaya da girilerek açıklanmaktadır. Yakın tarihimizin şiir iklimi, resim iklimi, politik iklimi ve edebiyat dünyası içindeki Oruçoğlu’nun kapsadığı ayrıcalıklı yer temellendiriliyor. Pek çok argüman, bakış açısı ve sonuçlar da tartışmaya açılmaktadır. Yargılar kutsanmıyor, mutlaklaştırılmıyor.
FOTOĞRAFLAR: HİDAYET KALINLIOĞLU

Mehmet AKKAYA, 1964’te Malatya’da doğdu. İlkokulu Malatya’da okudu; orta ve lise eğitimini İstanbul’da tamamladı. Kocasinan Lisesi’nden sonra Anadolu Üniversitesi İşletme Bölümü’nü bitirdi. Maltepe Üniversitesi’nde Psikoloji, İnsan Bilimleri ve Felsefe Bölümü’nde yüksek lisans (master) yaptı; dil ve kültür felsefesi konusundaki tez çalışmasıyla mezun oldu. Çeşitli gazete ve kültür-sanat-felsefe dergilerinde bilim, sanat, felsefe ve politika içerikli yazdığı yazılarla biliniyor. Akkaya, televizyon ekranlarında yaptığı felsefe/düşünce programlarıyla da tanınıyor. 2008’den itibaren kitap çalışmalarına yoğunlaşan yazarın eserleri felsefe, bilim, sanat ve politika meraklıları tarafından ilgiyle izleniyor. Akkaya’nın yayınlanmış kitapları şunlardır:
Filozofça Düşünceler, Belge Yayınları, (2008).
Filozofça Bakış, Belge Yayınları, (2009).
Filozofça Portreler, Belge Yayınları, (2010).
Filozofça Dil Felsefesi, Belge Yayınları, (2011).
Filozofça Politikanın Evrimi, Belge Yayınları, (2013).
Filozofça Hayat ve Sanat, Belge Yayınları, (2014).
Filozofça Epistemolojik Kopuş, Belge Yayınları, (2015).

 

 

 

 

DSC05235+

 

“68 KUŞAĞI KENDİNİ ADAMIŞ BİR KUŞAK”

MELEK SEDA TUNÇ

Malatyalı Felsefeci-yazar Mehmet Akkaya yedinci ve yeni kitabı Filozofça Epistemolojik Kopuş’u okurlarının beğenisine sunuyor. Gazetemize verdiği röportajda, 1968 kuşağının önemli isimlerinden olan Muzaffer Oruçoğlu’nu konu alarak yeni bir tartışma başlattığını aktaran Akkaya, “Nazım Hikmet Türkiye şiirinin en yüksek bilinciydi, Sabahattin Ali Türkiye öykücülüğünün en özgün kişisidir” dedikten sonra “Ruhi Su Türkiye müziğinin en gözdesiydi. Yılmaz Güney de sinemanın piridir diyoruz bir bakıma. Şimdi Muzaffer Oruçoğlu’nu konu aldığım Epistemolojik Kopuş adlı kitabımla bir tartışma daha açmak istiyorum: Oruçoğlu, Türkiye’nin entellektüel bilincinin beşinci büyük ismi olabilir mi? Epistemolojik Kopuş bunun için yazıldı” diyor. Akkaya’nın, “Sistemin kültürüne savaş açmış bir isim” olarak tanımladığı Oruçoğlu’na ilişkin yazdığı kitapta okuyucuya politikadan felsefeye kadar geniş bir yazı iklimi sunuluyor.
MELEK SEDA TUNÇ: ÖNCELİKLE SİZİ TANIYABİLİR MİYİZ?
MEHMET AKKAYA: Ben 1964’te Malatya Yazıhan Bereketli Köyü’nde doğdum. İlkokulu Malatya’da okudum. Ortaokul ve liseyi İstanbul’da bitirdim. İstanbul’da yaşıyorum. Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesinden mezun oldum. Entellektüel çalışmalarımı kısmen sürdürmekle birlikte profesyonel iş yaşamım oldu 8 yıl kadar. İş yaşamım süresince de edebiyat, sanat bilhassa felsefe ile ilgileniyordum, okumalar yapıyordum. O ara iş yaşamıma bir nokta koyup yeniden okumalara yöneldim. Bu arada da Türkiye’nin tanınmış hocalarından felsefe alanında dersler aldım. İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü ve Uluslararası İlişkiler Bölümlerinde Betül Çotuksöken ve Fatmagül Berktay gibi değerli felsefeci ve düşün insanlarından dersler aldım. Yine Mimar Sinan Üniversitesi’nde bir süre misafir öğrenci oldum. Ömer Naci Soykan ve Afşar Timuçin’in sanat felsefesi ve estetik derslerine girdim. Özellikle bu isimlerden sanat konusunda yararlandım. İnsancıl, Sanat ve Hayat, Evrensel Kültür, Bağlaç, Broy ve Özne gibi dergilerde yazdım, şiirler de yayınladım. Yazmaya da zaten şiirle başladım ama bıraktım. Felsefede derinleşme söz konusu olunca yüksek lisans yaptım Maltepe Üniversitesi’nde, Dil Felsefesi üzerinde tez çalışması yaptım. Psikoloji, İnsan Bilimleri ve Felsefe programında. Bu arada bazı televizyonlarda felsefe programları hazırlayıp sundum. Ardından kitap yazmaya yoğunlaşmak kaçınılmaz oldu.
TUNÇ: KİTABINIZA DA İSMİNİ VEREN EPİSTEMOLOJİ NE ANLAMA GELİR?
AKKAYA: ‘Episteme’ bilgi, ‘loji’ ise bilim anlamına geliyor. Bilginin felsefesi diyebiliriz epistemoloji için. asıl karşılığı bilgi felsefesi oluyor. Benim kopuş sözünü ekleyerek kullandığım anlam ise şöyle özetlenebilir: Bir kişinin veya bir sistemin veya bir grubun bir dönemki bakış açısından vazgeçerek bir başka türlü bakış açısına sahip olması, yani önceki bakıştan kopması yeni bir bakışla olay ve olgulara yönelmesidir. Bir dönemin ideolojik kültürel bütün değerlerine karşı bir kopuş gerçekleştirmiş ve kendisi yeni bir epistemoloji kuruyor. Muzaffer Oruçoğlu bu mantıkla açıklanıyor.
TUNÇ: KİTABIN TEMELDE OKUYUCUYA SUNDUĞU NEDİR?
AKKAYA: Türkiye’nin dört büyükleri diye bir tanımlama yapıyorum ben kitapta. Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Ruhi Su ve Yılmaz Güney. Nazım Hikmet şiirde Türkiye’nin en özgün kişisidir. Sabahattin Ali, Türkiye öykücülüğünün en özgün kişisidir. Ruhi Su Türkiye müziğinin en gözde sanatçısı oldu. Yılmaz Güney de sinemanın piridir diyoruz bir bakıma. Şimdi Muzaffer Oruçoğlu’nu konu aldığım Epistemolojik Kopuş kitabında da bir tartışma daha açmak istiyorum. O tartışma da Oruçoğlu, Türkiye’nin entellektüel bilincinin 5. büyük adı olabilir mi? Epistemolojik Kopuş bunun için yazıldı.
TUNÇ: MUZAFFER ORUÇOĞLU’NU KISACA TANIYABİLİR MİYİZ İLK AĞIZDAN?
AKKAYA: Muzaffer Oruçoğlu’ndan bahsederken aslında 68-71 kuşağının sıklıkla altını çizmemiz gerekir. O kuşak kendisini adamış bir kuşaktır. Cesaret örneğinin en üst sınırını o kuşakta görüyoruz. Dolayısı ile bu kuşakta panikleme, korku, çıkar ilişkileri, gelecek kaygısı, bencillik, liberal değerler vesaire oluşmamış. Oruçoğlu da meselelere o kuşaktan baktığı ve bakmaya devam ettiği için önemli bir isimdir. Muzaffer Oruçoğlu politik aktivist olarak Türkiye gündemine girmiştir gençlik yıllarında. Ama bu öyle kuru kaba saba bir aktivistlik değil. Şiirden, müziğe, resimden yontuya, öyküden romana kadar birçok alanda da estetik faaliyet sürdürmüş. Bu bir felsefeci için veya filozof için çok önemlidir ve şu anlama gelir; olay ve olgulara bütünsel bakan kişi. Olay ve olgulara filozofça bakan kişi olarak da onu tanımlamak mümkün. Bu kitapta Oruçoğlu’na ilişkin özellikle roman bahsinde Türkiye romanının yani eski kuşak Osmanlı dönemi de dahil olmak üzere Türkiye romanının en üstündeki kişi denilebilir.
TUNÇ: ORUÇOĞLU İSMİNİN ÇOK BİLİNİR OLMAMASINI NASIL YORUMLARSINIZ?
AKKAYA: Bir yazarın okurunun olması gerekir biliyorsunuz. Okuru olmayan bir yazara yazar diyemiyoruz. Fakat Oruçoğlu örneğinde okuru doğru bir pozisyon oluşturmadığı için eleştirmek isabetli olmayabilir. Şu kadarını söyleyebilirim, Tohum adlı romanı 100 bin civarında satmış, okur bulmuş. Yani Oruçoğlu’na uygulanan görmezden gelme, sansür, yasaklama gibi duvarları aşabilirse kitabı okur bulabilen bir yazardır. Dikkat ederseniz diğer 4 büyükler de bu şekildeydi. Yani Nazım Hikmet’in yaşamına baktığınızda hep göz ardı edilmiştir yine Yılmaz Güney, Ruhi Su ve Sabahattin Ali Türkiye hapishane tarihi açısından da oldukça önemlidir. Oruçoğlu’nun da 15 yılı zindanlarda geçmiştir. Oruçoğlu’nun bilinmemesinde Türkiye toplumu kabahatlidir denilemez aslında. Oruçoğlu, engellenen bir isimdir. Türkiye toplumuna bir ürünün verilmesi engellenirse siyasi otorite tarafından, kitleleri suçlayamazsınız, o isim sistemin engeline takılmıştır. Bu engele takılması da tırnak işareti içerisinde söylenirse çok manidardır. Çünkü bu sistemin kültüründen epistemolojik bir kopuş gerçekleştirilmiştir Oruçoğlu. Yani sistemin kültürüne savaş açmıştır. Tabir caizse buna sermayenin kültürüne savaş açmak demek de yerinde olur. Kapitalist sistem böyle birini kabul edemez.
Oruçoğlu, hayat ve mücadele serüvenine bakarsanız, emekçilerin kültürünü ön plana çıkarmak isteyerek yazıyor, düşünüyor tartışmalara katılıyor ve hapis yatıyor. Böyle bir kişiye dünyanın bu günkü sisteminde kolaylıkla alan açmazlar. Biz de bu kitapla karınca kararınca Oruçoğlu’na uygulanan bu ambargonun kırılmasına katkı sunmaya çalışıyoruz. Bu umutlu hale de güvenmeliyiz; çünkü diğer 4 büyüklerin tarihine baktığımızda onlara da bu uygulanmıştı ve toplumun duyarlılığı ile bu ambargo kırıldı. Hapishanelere sığmadılar. Oruçoğlu da o noktada olacak. Belki şimdi kamuoyunda çok tanınmıyor, bilinmiyor belki bunun sebeplerden biri de uzakta yaşıyor olmasıdır. Avustralya’da yaşıyor. Bu da önemli bir noktadır. Gözden uzak olan gönülden de uzak oluyor galiba. Fakat Avrupa’nın pek çok ülkesinde tanınıyor, ayrıca resim sergileri ona büyük bir alan açmış durumda.
TUNÇ: ORUÇOĞLU’NUN YAZIN DÜNYASINDAKİ YERİ VE YENİLİĞİ NEDİR?
AKKAYA: Mademki biz ‘Oruçoğlu epistemolojik bir kopuş gerçekleştirdi’ diyoruz bunun en önemli ayaklarından biri de sanatta olmuştur elbette. Demin de söylediğim gibi 68 kuşağı devrimci militanlarından kendisi; ama sanatta derinleşmek istemiş yeteneğinin büyük bir kısmı aslında sanatta. Ama şunu unutmayalım, sosyal bilimler, sanat, felsefe ve politika kültürün dört ayağında temel atmış birisi. Bu dört ayağı ontolojik olarak birbirinden ayırmıyoruz bunların arasında epistemolojik bir ayrım var sadece; çünkü aralarında diyalektik bir ilişki var bunların. Oruçoğlu için roman üzerinden konuşursak Osmanlı klasik roman yazarlarından söz edelim. Namık Kemal, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Mehmet Rauf, şiirde Tevfik Fikret diyelim, bu romanların epistemolojisine baktığımız zaman o zamanlardaki mevcut sistemin değerlerinin yansıdığını görmekteyiz. Bu ne demektir, bir bakıma Osmanlı’da sömürücü sınıfların değerlerini yansıtıyor. Cumhuriyet dönemine geçelim dersek de burada da modern romancılar ortaya çıkıyor. Yakup Kadri, Halide Edip, Reşat Nuri gibi Cumhuriyet kuşağı önümüze çıkıyor. Bunların epistemolojisi de yeni kurulan Ulus Devletin resmi ideolojisine uygun bir epistemolojidir. Bunlar Oruçoğlu epistemolojisine uyan epistemolojiler değil; zira bunlardan kopuş gerçekleştiriyor Oruçoğlu. Bir üçüncü dönem diyelim popüler olarak adlandırılan Elif Şafak, Orhan Pamuk, Ahmet Ümit bunları da biraz yorumlarsak liberalizmin estetiği, arka planda liberalist bir epistemoloji söz konusu. Oruçoğlu liberal ekonominin epistemolojisinden de kopuş gerçekleştirmiş olması gerekir; çünkü Oruçoğlu’nun romanlarından sosyalist bir epistemoloji çıkartılabilir. Yeniliği budur Oruçoğlu’nun diyebiliriz.
TUNÇ: KİTAPTA ‘YAŞAMA MÜDAHALE EDEN ŞİİRLER’ BAŞLIĞI DİKKAT ÇEKİCİ. ORUÇOĞLU’NUN ŞİİRLERİNDEN BAHSEDEBİLİR MİYİZ?
AKKAYA: Yaşama müdahale eden şiirler diyorum ben Oruçoğlu şiirlerine, çünkü Oruçoğlu’nun resimleri yaşama müdahale eder, şiirleri, yontuları yaşama müdahale eder. Oruçoğlu’nun siyasi görüşleri zaten yaşama müdahale eder. Yaşama müdahale etmesinin anlamı nedir derseniz, filozoflar, sanatçılar, bilim adamları ve felsefeciler olay ve olgulara baktıklarında analiz eder, saptar, sentezlerde bulunur, yorumlar, yargılarda bulunur bırakır. Oruçoğlu’nun izini sürdüğü filozoflar ekolü ise bunu yapmakla birlikte bunun kendisine müdahale eder. Mevcudu değiştirmek için tavır alır yani. Oruçoğlu’nun romanında olgulara, nesnelere, insana, topluma özgün bir bakış vardır; ki diyalektik bakış diyoruz biz ona. Bu bakışı Oruçoğlu’nun şiirlerinde de görüyoruz bu birinci nokta. İkincisi ise şiiri üst sınıflar değil emekçi sınıflar açısından kurmak gibi bir kaygı taşıyor, bu benim için de önemlidir. Üçüncüsü her şeyden önce müzik diyor. Yani şiirde şiirle birlikte bir müzik olur. Onun şiirlerini müzik dinler gibi okuyorsunuz. Ki birçok şiiri de bestelenmiştir. Şiir konuşulduğu zaman muhakkak ifade edilir: şiir dizesi zihinde tam anlamı ile şiir dizesi olarak kurulur. Bunun anlamı şu, siz düz bir cümle kurarsınız zihninizde, sonra bunu şiir dizesine çevirmek istersiniz, bazen tutturur acemi şair denilen kişi bunu. Dolayısı ile bu benim için de Oruçoğlu için de önemlidir. Şiiri, şiir dizesi gibi yazmış olması önemlidir. Beşinci olarak, şiir kafada kurulur. Bunun ne anlamı var derseniz, siz zihninizde bir şiir kurmak yerine bir düşünce oluşturursunuz o düşüncenin şiirini yazarsınız, acemi şair bunu yapar. Kafasında bir olay, bir durum, bir kadın oluşturur sonra bunu şiire dökmek ister. Oysa şiir baştan zihinde bir bütün olarak vardır, ordadır.
TUNÇ: RESİM SERGİLERİ İLE AVRUPA’DA DA KENDİNE ALAN BULAN ORUÇOĞLU TABLOLARI BİZLERE NE SUNAR?
AKKAYA: Tablolarında da bizim geleneğimiz dediğimiz figürleri tablolaştırmıştır. Resme bakışı da şiire, romana baktığı gibi filozofça bir karaktere sahiptir. Yine resimde de epistemolojik bir kopuş var. Yani bizim Osmanlı döneminde yapılan resimlere baktığımız zaman Oruçoğlu’nun orda da bir kopuş gerçekleştirdiğini görüyoruz. Romanda da söylemiştik, sol sosyalist düşüncede bir temadır. Sömürücü sınıflar açısından değil emekçi sınıflar açısından bakmak, emekçi sınıfların değerini yansıtan resimler yapmak. Maden işçileri örneğin, işçiler, inşaatçılar, halk için önemli olan geleneksel değerleri görüyoruz.
TUNÇ: ORUÇOĞLU’NUN KADINA BAKIŞINDA DA KOPUŞ SÖZ KONUSU MUDUR?
AKKAYA: Bu soru ile Oruçoğlu’nun romanlarındaki özgünlüklerinden birinin alanına giriyoruz. Kadın konusunda da ‘Karyatidler’ adlı kitabında kadın sorunu üzerine yazmış. Kadın eşkıya bahsi vardır. Topluma yönelik görüşleri ile romanda yansıttığı görüşler arasında diyalektik bir ilişki var. Türkiye romanına kadın eşkıyayı ete kemiğe büründürerek yazılan ilk kitaptır onun eserleri diyebiliriz. Özgür kadını eşkıya kadın tanımlaması yaparak anlatıyor bir açıdan. Yani geleneksel kadın tanımı, kadın evde olur, birinin eşidir, birinin kız kardeşidir, birinin annesidir, birinin teyzesidir yani erkeğe göre ve erkeğin yanında tanımlanır. Oruçoğlu, burada da epistemolojik bir kopuş gerçekleştirmiş. Toplumun tanımladığı kadını makbul görmüyor tam tersine, devlete karşı mesafe alan, çocuğunu, evini bırakıp eşkıya olmak isteyen bir kadında sakınca görmüyor. ‘Kadını birleşmek değil ayrılmak özgürleştirir’ gibi bir cümle kullanıyor. Şimdilik ütopik görünüyor ama Oruçoğlu yakın gelecekte bunların gerçekleşeceğine inanıyor.
TUNÇ: 68 DÖNEMİNİ BAZ ALIRSAK MALATYA HALKI HAFIZASINDA DA BİR EPİSTOMOLOJİK KOPUŞUN YAŞANDIĞINI SÖYLEYEBİLİR MİYİZ?
AKKAYA: Güzel ve ilginç bir soru bu aslında. Çünkü Oruçoğlu romanlarında Malatya’yı da yazıyor. Özellikle Akçadağ, Kürecik civarı oradaki köylerin romanını yazmış. Köylerdeki gerçek karakterlerin birçoğundan bahsediyor. Muhtarlar, çobanlar, kadınlar var romanında. Oruçoğlu entelektüel bir düzlemde faaliyetler yürütüyor ve tabi ki politik görüşlerini de sürdürüyor. Onu daha iyi tanımak için biraz daha entelektüel alanda olmak gerekiyor. Malatya’nın entelektüel iklimi güçlü müdür, Oruçoğlu ile temas kuracak kadar renkli ve zengin midir diye sorarsak pek öyle görünmüyor. En azından şimdilik. Umut vaat ediyor ama, çünkü 30 yıla yakındır üniversitesi olan bir şehir Malatya. Sadece Malatya değil Malatya gibi birçok kent genel olarak kültürel etkinliklere özel olarak da Muzaffer Oruçoğlu gibi yazarların eserlerine mesafeli duruyor. Oruçoğlu, olay ve olgulara bütün bakan bir isim. Sadece Malatya değildir algısı bakışı. Şimdi böyle olunca mesela burnumuzun dibinde Diyarbakır’da tahmin ediyorum ki oradaki entelektüel iklim Malatya’dakinden daha güçlüdür. Neden çünkü orada bir direniş var, insanların sorunları yoğun, sorunlarla ilgilenirken insanlar ister istemez felsefe ile ittifak kurmak istiyor, sanattan yararlanmaya başvuruyorlar. Kuşku yok ki 1970’lerde Malatya’nın da kültürel bir iklimi vardı. Bu iklim büyük oranda bugün kurutuldu. Tümden değil çünkü 30 yıldır üniversite var; dolayısıyla tam anlamıyla kurumuştur dememeliyiz yeniden yeşertilebilir hala. Kültür ikliminin kurutulmasına etki eden iki olay olmuş diyebiliriz; ekonomik ve politik nedenler. Askeri faşist darbe oluyor ve tüm iklimi biçiyor. İkincisi de kayısı başta olmak üzere bazı endüstri ürünlerinin yarattığı maddi olanaklar. Bu olanaklar kentteki yaşayan insanlara küçük çaplı da olsa olanaklar sunuyor ve halkın sermaye kültüründen epistemolojik bir kopuş gerçekleştirmesini engelliyor. O yüzden kritik bir il her zaman bu anlamda. Halk maddi olanakları entelektüel ihtiyaçlara yönelttiğinde, ülke ve dünya sorunlarına karşı duyarlı hale geldiğinde her yerde olduğu gibi Malatya’da da kültürel bir iklim yeniden yeşerecek ve belki de eskisinden daha gür olarak geniş bir alana yayılacaktır.

 

 

 

 

 

DSC_0170+

MEHMET AKKAYA İLE SÖYLEŞİ
Yusuf Sarıkaya
Mehmet Akkaya, son zamanlarda felsefe içerikli yazılarıyla dikkatimizi çeken birisi, o Evrensel, BirGün, Cumhuriyet ve Radikal okurları tarafından yazdığı kitap tanıtım yazıları ve felsefi söyleşilerinden dolayı tanınıyor. Son günlerde ilginç sayılabilecek bir çalışmaya da imza attı. Filozofça* adını verdiği çalışmasında, ülkemizin birçok önemli felsefecisi ve siyaset bilimcisi ile yaptığı söyleşiler ve yine bu kimseler üzerine yazdığı yazılar yer alıyor. Kısaca görüşme yapılan ve düşüncelerine ilişkin yazı yazılan kişilerin adlarını anmakla yetinelim: Betül Çotuksöken, Örsan Öymen, Fatmagül Berktay, Ö.Naci Soykan, Çetin Veysal, Yener Orkunoğlu, Ahmet İnam, Taner Timur, Afşar Timuçin, Uluğ Nutku, ve Ufuk Uras. Filozofça’yı daha yakından tanımak ve tanıtmak üzere Filozofça’nın yazarıyla bir söyleşi gerçekleştirdik.
Kitap, kültür dünyamızda etkin olan hocalarımızla söyleşilerden ve ayrıca sizin bu kişiler hakkındaki yazılarınızdan oluşuyor. Bu değişik bir tarz aslında. Böyle bir çalışma fikri nasıl ortaya çıktı.
Öncelikle şunu belirteyim, bu çalışmada filozofça bir bakış açısıyla, felsefeyle siyaseti bir araya getirmeye çalıştım. Dolayısıyla bu kitapta okur, ağırlıklı olarak siyaset felsefesi bulacaktır. Dikkat ederseniz yalnızca söyleşi değil. Zaten öyle bir çalışma yapmak istemedim. Söyleşiler tartışma tarzında oldu. Peşinden de benim o kişilere ilişkin yazdığım yazılar yer alıyor, klasik söyleşiden farkı özgün yanı burada, okur için çekici olacağını düşündüm.
Kitabınız biçim olarak bana iki felsefecinin diyalogunu anımsattı. Yani diyalog yöntemiyle felsefe yapmak gibi, ne dersiniz, adı da ilginç?
Aslında öyle. Bu çalışmaların bazıları çeşitli gazete ve dergilerde yayınlandı. Fakat onları gazete röportajı olarak görmemek lazım. Bu röportajlarla felsefenin bütün alanlarından yararlanma çabasında olduk. Filozofça, aynı zamanda bu tartışmaya katılan hocalarındır da diyebiliriz. Şunu açıkça söyleyelim ki, ülkemizde eğer düşünür ya da buradaki görüntüsüyle felsefeci ya da filozof varsa kitapta tartışma yapılan kişiler bunlardan bazılarını ve hatta en önemlilerinden birkaçını oluşturuyor diyebiliriz. Ülkemizde filozof var mı sorusu hep tartışmalı olduğundan “Filozofça” dendi adına.
Fakat daha çok siyaset felsefesinin ağırlığını fark ediyoruz. Bu anlamda söyleşi yaptığınız kişilerin ortak bir yönü mü var? Mesela bunlar siyaset felsefecileri midir? Ya da bu kişilerin hepsi sosyalist midirler?
Hepsinin sol yelpazede olduğunu söyleyebiliriz. Fakat hepsini aynı noktada gördüğümü söyleyemem. Marksisti var, anarşisti var, Kemalisti var, feministi var, sosyal demokratı var, aydınlanmacısı var vs. Söyleşi bileşiminin oluşmasındaki önemli etmen benim bu kişilerin düşünce dizgelerini iyi bilmem. Bu nedenle onlarla rahat bir tartışma yürüttüğümü düşünüyorum.
Hemen hemen her röportajda Marksizm ve felsefe ilişkisine girmişsiniz. Felsefe denince Marksist felsefeyi anladığınızı düşünebilir miyiz? Dünyaya bu pencereden mi bakıyorsunuz?
Söyleşilerde belli yönleriyle Marksizmi ele aldık. Ben dediğin gibi dünyaya da, yaptığımızı iddia ettiğimiz felsefeye de bu pencereden bakıyorum. Yani ben Marx’ın ve Engels’in felsefeye yaptığı katkıyı hesaba katan bir anlayışla felsefeye bakıyorum. Felsefede daha doğrusu düşünce tarihinde Hegel ile başlayan bir kırılma söz konusu. Hegel ile başlayan bir paradigma değişikliği söz konusu. Bir anlamda felsefenin konusu değişiyor. 19. Yüzyılla beraber artık dizgeci felsefe yapılamıyor. Çünkü pozitivizm doğuyor, artık yeni pozitif bilimler gelişiyor. Bilimin geliştiği yerde artık eski usul kurgusal felsefe yapmak mümkün değil.
Unutmadan sorayım: Marx’a dayalı açıklamalar çağımızı analizde yeterli midir?
20.yy’da bu konu çok tartışılıyor. Newton ve Einstein nasıl kendinden önceki bilim anlayışını aşmışsa, Marx ve Engels’in de kendinden önceki düşünürleri aştığını söylemek gerekir. Bir de şöyle düşünelim, şu anda dünyada başka bir sistem egemen olsaydı, biz Heidegger, Wittgeinstein veya Husserl çalışacağımıza belki Lucacs, Altusher, Marx çalışacaktık.
Peki başka bir felsefi sistem olsaydı felsefi sorunlar da değişecek miydi sence?
Bence değişirdi. Şu anda neden hala ilahiyatın, teolojinin sorunları tartışılıyor birçok çevrede? Bunun dünya sistemiyle ilgili olduğunu söylüyoruz, Hegel ve Marks’tan hareket ederek. Çünkü kültürel olgular dünyanın ekonomik sosyal ortamıyla ilgili.
Görüldüğü kadarıyla kitabınızda yer alan düşünürlerle ilgili çalışma yapmışsınız, yapıtlarını incelemişsiniz. Bu hocalar sizin gelişiminizde katkı sağlamış kişiler anlaşılan. Peki sizin özellikle yolundan gittiğiniz, rehber edindiğiniz bir hoca var mı?
Gerçi ben birinin izini sürme anlayışına karşıyım fakat şu var; Türkiye’de tek başına bize yetebilecek bir filozof yoktur. Gerçi kimileri olduğunu söylüyor. Bir de şu var, Türkiye’de akademik düzeyde felsefe yapanlar akademi dışında felsefe yapanları hiçbir zaman önemsememişlerdir. Şunu diyelim: bize yetecek verimlilikte bir filozofumuz olsaydı izini sürme pozisyonumuz olabilirdi. Yani Avrupalı filozofları önemsiyorum, gerçi hocalarımız da öyle. Hepsi Avrupa’dan teori bekliyor… Eğer bir kişilik sorunu değilse mesele, felsefenin üretici özneleri halen Avrupalılar.
Felsefede bir de okul geleneği söz konusu, belli ekolleri takip etme söz konusu. Sizce Türkiye’de bu durum ne aşamada?
Yani evrensel düzeyde bir filozofunuz yoksa orada ekolleşme zor olur. Çünkü her bilinç eninde sonunda en ilerideki bilincin izini sürmek ister, ondan etkilenir, beslenir. İleri bilinçler hastalıklı değillerse yerel olanla yetinmezler. Türkiye’de bu olgu tam oturmamış. Örneğin benim, hakkında tez yazdığım Nermi Uygur, kendisinden sonrakileri etkilemiş fakat görüyoruz ki hepsi belli unsurları sürdürmüşler sadece. Parçalı bir sürdürme olmuş. Nedeni anlaşılıyor sanırım.
Ben genel olarak Felsefenin yapılma tarzlarında sorun görüyorum. Felsefeciler dünyadan, gerçeklikten bağımsız, kendinden menkul bir alan kurarak, felsefe tartışıyorlar sanki. Yani felsefe ve güncellik dersek…
Felsefede en kötü durum, Platon’un mağara metaforunda olduğu gibi, gerçekte öyle bir mağarada bulunmak ve bundan habersiz yaşamaktır. İşte dediğin gibi kendinden menkul alan oluşturmanın tehlikesi, esas felsefeyi bitirecek olan da bu tür ortamlardır. Aslında Antikçağdan beri felsefeciler güncel sorunlarla uğraşmış. Fakat ne tarzda konu edindikleri çok önemli aslında. Mesela olguları ideadan çıkartmak da bir yöntem, olguları idea ile ilişkide ele almak da bir yöntem. Şunu belirteyim, felsefe de konu sınırlandırması olmaz. Her şeyin felsefesini yapabilirsiniz. Önemli olan konunun nasıl ele alındığıdır. Felsefeci, toplumun bir sorunu ele alırken, onun sorunu nasıl gerekçelendirdiğine bakar.
Yani felsefeci Kürt sorunuyla, siyasi meselelerle, Ergenekon davasıyla da ilgilenir fakat onun yaptığı insanların bu sorunu nasıl ele aldığını incelemek olur. Bu sorunun nasıl temellendirildiğini sorguluyor.
Evet, felsefeci insanların nesnelerine yönelirken nasıl temellendirme yaptığını gözlemlemeye çalışıyor. Nasıl gördüğün önemlidir. Tabi bazen görmenin ötesinde, koşulların olgunlaşmamasından da kaynaklanabilir. Hegel bu konuda “Her filozof kendi çağının çocuğudur” diyor.
Çalışmalarınızın birçoğu gazete ve dergilerde yayınlandı. Genel olarak gazetelerin felsefe yazılarınıza, söyleşilerinize dönük tutumu nasıldı?
Tabi ki belli gazeteler bu tür çalışmalara yer veriyor ülkemizde. Kendilerini sahte ya da moda sorunlarla sınırlandırmayan ve okurun kuyruğuna takılmayan gazeteler bunlar. Okuru önemsemekle birlikte ya onunla birlikte yürüyen ya da onun önünde yürüyen gazeteler, bunların da sınırlı okura hitap ettiği biliniyor zaten.
Söyleşi yaptığınız kişileri ve çalışmanın tarzını düşündüğümüzde, felsefe öğrencileri, kitaptan yararlanabilirler mi?
Biraz şakalı yanıtlamak isterim soruyu. Felsefeyi sınıf geçme olarak görenlere bir yararı olmaz tabi ki, ayrıca üniversitede kadro alma telaşında olan kimselerin de bir işine yarayacağını sanmıyorum. Çünkü ne yazık ki onların, yalnızca girecekleri bölümdeki yetki sahibi felsefecilerin tarzına uygun çalışmaları izlemeleri gerekiyor. Filozofça’da ise daha zengin bir bilgilenmeye olanak veren felsefi tutumlarla karşılaşacaktır okur. Fakat felsefe yapmak isteyen, Türkiye de felsefenin olup olmadığını, özgün bir siyaset felsefesi bulunup bulunmadığını merak edenler için çalışmamın çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Son olarak felsefenin işlevini, ne işe yaradığını sorarak senden bir toparlama cümlesi almak istiyorum.
Bence felsefe, bir olaya baktığınız zaman olaya bakış biçiminiz üzerine yeniden düşünme işinize yarar. Böylece düşünüş ve davranış tarzın değişir. Başka da bir işe yaramaz herhalde. İdeal düşünüş ve davranış tarzı ancak iyinin, güzelin ve doğrunun ortamında yeşerebilir, bu ortam da felsefe ancak felsefe aracılığıyla kurulur.

*Filozofça söyleşiler düşünceler, Mehmet Akkaya, Belge Yayınları, 2008, İstanbul.

 

 

İNSANA, TARİHE VE TOPLUMA FİLOZOFÇA BAKIŞ
ARİF ARSLAN İLE SÖYLEŞİ
Kültürün önemli ürünlerini bilim, sanat, felsefe ve siyaset düşüncesi diye belirleyebiliriz. Bunların içinde çoğu zaman kitlelerle buluşması açısından zorluklarla karşılaşanı sanırım felsefedir. Onun kitlelerle buluşturulması konusunda felsefecilerin büyük mücadele yürüttükleri de gözlerden kaçmıyor. Mehmet Akkaya Filoozfça* adlı yeni çalışmasında bu amaca hizmet etmenin çabasını göstermiş. Kitap tanınmış felsefecilerimizden Prof.Dr.Betül Çotuksöken’in önsözüyle başlıyor. Son on yıl içinde düşünce dünyasında hangi felsefi ideolojik düşünüş tarzlarının etkili olduğunu göstermesi bakımından oldukça güncellik taşıyor Filozofça. Bugün medya, insanlığın entelektüel birikiminden kopuk ya da bu birikimi kendi işine yaradığı kadar/biçimde kullanan bir endüstri olmuş durumda. İnsanların derinleşmesinden yana değil, bundan rahatsızlık duyacak olan çevrelerin elindeki bir güç. Bazı kesimlerin rahatının sürdüğü bu düzenin sürmesinden yana olanların elindeki bir araç olan medyanın sığ belirlemelerinden ve etkinliklerinden uzak durarak kendini entelektüel birikime açmanın en kesin, en kolay ve en ucuz ulaşım aracı kitap. Ama her kitap değil. Şimdi, verdiğimiz zamanın karşılığını verimli bir şekilde bize döndürecek olan Filozofça’da neler var neler yok bir göz atarsak ilgili okuyucu için yararlı olacaktır sanırım.
Tanınmış siyaset bilimcilerinden Fatmagül Berktay, siyaset ile felsefe arasındaki ilişkinin tarihine göz atıyor Akkaya’ya verdiği röportajda. Birçok filozofun felsefesini, siyasal kuramını payandalamak için kurduğunu, mevcut düzenin kaymağını yiyen filozofların da yerleşik düzeni sürdürmek üzere felsefelerini kurguladıklarını belirtiyor. Mesela Sokrates, Platon, Aristoteles gibi filozofların bilindiğinin aksine, hiç de demokrat filozoflar olmadığını, her üçünün de polis düzenini korumak gibi bir kaygıdan dolayı demokrasiden ve özgürlük anlayışından uzak olduklarını ortaya koyuyor. Varolan düzeni meşrulaştırmak ve sürdürmek için kullanılan ideolojik araçlardan birisi de dindir Berktay’a göre. Bunu en iyi fark edenlerden biri ise Makyevelli’dir. O, dini hiç sevmediği halde hükümdarın denetimi altında kullanmasını ister. İnsanların hem zor gücüyle hem de din gücüyle korkmaları gerektiğini söyler. Din, herkesin ‘yerini bilme’sini, mevcut düzene katlanmasını önerir. Bu, Platon gibi filozofların da fikridir. Platon da eşitlik fikrinin, organizmacı devlet düzenini sarsacağını düşünür, bu yüzden de “yönetici yöneticiliğini yapsın, üreten üreticiliğini” diye düşünür. Kısacası sömürü düzenlerinde, dinin çok önemli bir ideolojik işlevi vardır. Günümüzde de din, iktidarın meşrulaştırma aracı olarak kullanılmaya devam etmektir. 20. yüzyılda teknoloji ilerlemiştir ama insanların yaşam kalitesi, etik tutumları aynı ölçüde gelişmemiştir. Özellikle de son dönemlerde din, bütün dünyada bir yükselişe geçmiştir, insanlar mistisizme, tarot fallarına, yıldız fallarına ilgi göstermeye devam etmektedir. 18. yüzyılda burjuvazi, kilisenin ayrıcalıklarıyla çatıştıysa da dinle tam olarak çatışma yaşamamıştır. Bugün kapitalizmin yarattığı yıkımlar karşısında Marx’ın deyişiyle “kalpsiz dünyanın kalbi” olmaya devam etmektedir.
Ahmet İnam, felsefe çevrelerinde renkli, sevimli yönleriyle de tanınıyor. Akkaya’nın isabetli seçimlerinden birisi Ahmet hocamız. Akkaya’nın tahrik edici sorularıyla başlıyor tartışma. Ahmet İnam ise öncelikle felsefi bilgi ile günlük dilde kullanılan ve daha çok malumat sözcüğü ile karşılanabilecek bilginin ayrımını ortaya koyuyor. Sanat, bilim ve felsefe alanındaki bilginin episteme ile karşılanması gerektiğine işaret ederek bilinçli insan deyince, malumat yığını insan değil, farkında olarak bilen, episteme iyeliğini barındıran insan anlaşılmalıdır, diyor. Anadolu’nun felsefeyle ilişkisini araştıran bir soruya karşılık İnam, bizim kültürümüzde, bir geleneği olmadığından felsefenin olmadığını ancak, hikmet ve bilgelik sandığımız olduğunu dile getiriyor. Bizde felsefe yapacak unsurlar var ama bunu felsefeye dönüştürme sorunu var. Bu sandıkları bilenlerin felsefeyle ilgileri olmadığını, felsefeye ilgisi olanların da Batıya yöneldiğini ekliyor. Bizde hikmet sandığının önemli isimleri olarak da; Mevlana, Yunus Emre, Nasreddin Hoca, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali gibi isimleri sayıyor. Kendi kültüründen bir felsefe devşirememek de sadece bizim sorunumuz değildir, felsefe geleneğine sahip olmayan birçok toplum aynı sorunu yaşamaktadır, diyor. Türkiyeli felsefecilerin muhalif yanını sorgulayan Akkaya’ya İnam’ın yanıtı ise; Sartre ve Russell gibi filozofların savaşları ve işgalleri sokaklara çıkıp protesto edebildiklerini, bizde ise hapislere girmediği gibi basın açıklaması yapmadığını, iktidara karşı bir bildiri yayınlamadığını, bir dilekçenin altına imza bile atmadığını söylüyor. Bizdeki felsefecilerin akademik çerçevede durarak filozof tavrı, muhalif tavrı alamadıklarını belirtiyor. Akademik olmanın felsefeciyi “mızmız” ve “korkak” yaptığını da espirili bir dille ifade ediyor.
Filozofça’nın en güncel ve en önemli bölümlerinden biri, Yener Orkunoğlu ile yapılan röportaj. Orkunoğlu, felsefeyi insan pratiğine dayandırarak, insanın varoluş alanını genişleten etkinlik olarak tanımlıyor. Bu yaklaşım Marx’ın doğruluğun ölçütünün pratik ve deney olduğu görüşüne dayanıyor. Sadece algılar yoluyla bilginin üretileceğini düşünen empirizm ve sadece düşünce üretimine önem veren rasyonalizmin tek yanlılığını Marx, hem algılar yoluyla bilincin kurulduğunu hem de düşüncenin bilgi üretimine katkısı olduğunu belirtmiştir. Tartışmada haklı olarak Akkaya, bilgiyle yorumu birbirine karıştırmamamın üzerinde duruyor. Ve Orkunoğlu da verdiği röportajın nerelerinin bilgi nerelerinin yorum olduğunun altını çiziyor ki, bilinç karmaşasının da etkili olduğu şu süreçte bu titiz tutum son derece önemli oluyor. Orkunoğlu, Postmodernizm ve Nietzsche adlı kitabında eleştirdiği gibi postmodernistlerin bilim ve bilgi anlayışını da eleştiriyor. Özellikle de Foucault, insanın, biyoloji, ekonomi politik ve dilbilim tarafından kurulduğunu, bu bilimlerin de iktidarın ihtiyaçlarından kaynaklandığını söyleyerek bilimlere eleştirel yaklaşmıştır. İktidarın sosyal bilgiler üreterek topluma yayıldığını ve meşruiyet sağladığını ve tüm kafalara iktidarın var olduğunu söylemiştir. Yani insan bilimlerini, kendi ihtiyaçlarına göre üreten iktidar, insanı öldürmüştür demek istiyor. Bu temel bilimlere hizmet edenlerin de iktidara hizmet edecekleri iddiasında bulunur. Ancak, sürekli iktidar analizlerine yönelmiş bu düşünceler, üretimin ve sermayenin analizini gözden kaçırmaktadır. İktidarın bilgiyi ve insanı biçimlendirdiği düşüncesi, iktidarı aşmaya yaramaz netice itibarı ile. Bu düşünceler insanlığa yeni bir perspektif açmıyor, onu pasifizme, kötümserliğe ve teslimiyete itiyor. Bu düşüncelerin eksikliğini Orkunoğlu şöyle tamamlıyor: İktidar bilgiyi biçimlendirir ama iktidara karşı da toplum içinde bilgi kaynakları vardır. İktidarı aşmak istiyorsak muhalif bilgi ve bilgi anlayışlarına ihtiyacımız olduğunu da ekliyor Orkunoğlu. Postmodernizm akla saldırıyor, ama çözüm üretmiyor; insanı çıkmaza götürüyor. Bu durumda da insana, düzene kendini kaptırmaktan başka seçenek kalmıyor. Postmodern felsefecilerin çokluk ilgi gösterdikleri alanlardan biri de bilinç felsefesi yerine dil felsefesidir. Bunun nedeni de, farklı yorumlarla gerçekliği parçalayarak, bütünlüğünden kopararak anlaşılmasını güçleştirmektir. Bu kadar yorum farklılığı olduğuna göre, tüm dünyayı bir araya getirecek bir ortak paydanın olma imkanı yoktur demek istiyorlar. Orkunoğlu ise bu açmazı, her dilin kendine özgü değerleri olmakla birlikte diller arasında ortak noktaların da bulunduğu bilgisiyle aşıyor. Postmodernler, farkları abartarak ortak noktaları unuttukları gibi, çoğu kez de ikincil çelişkilere dikkat çekerek asıl çelişkinin üstünü örtmektedirler. Asıl sorunsa kapitalizmde her zaman, emek-sermaye çelişkisidir.
Tanınmış felsefecilerimizden Ömer Naci Soykan, Mehmet Akkaya açısından önemli bir figür. Akkaya’nın Soykan üzerine yazılmış bir çok yazısı bulunuyor. Bu yazılardan birisi Filozofça’da da yer alıyor. Ö.Naci Soykan, Türkiye’de felsefecilerin siyasetin uygulama alanına girmedikleri gibi, siyaset felsefesine de meraklı olmadıklarını dile getiriyor. Türkiye’de siyasal bir tarzda kendini ortaya koyamayan felsefe, dil felsefesi alanında etkili olmuştur Soykan’a göre. Bunun nedeni de Cumhuriyet’le birlikte uluslaşma sürecinin etkin kılınmasıdır. Ulus devlet olgusunun öncelikle dile işaret ettiğini, dil felsefesinin ilk önce Almanya’da başlamasının da Almanya’nın uluslaşma dönemine denk düşmesiyle ilgisi olduğunu eklemiş Soykan. Dil alanında yapılan çalışmaların “gelişkin dil/gelişkin olmayan dil” anlayışı doğru olmadığını gösterdiğini, her toplumun dilinin kendine özgü bir felsefesi olduğunu ve kendi dilinden giderek dünyayı anlamlandırdığını belirtmiş. Her dilin bir felsefesi olması dolayısıyla, bütün dillerin önemli olduğunu ve özgürleşmesi gerektiğini de ekliyor Soykan.
Uzun zamandır aktif siyasetin de içinde bulunan Ufuk Uras, Mehmet Akkaya’nın “ideolojilerin sonunun gelip gelmediği” ile ilgili bir sorusuna; ideolojilerin sonu geldiği ile ilgili yorumların gerçekçi olmadığını, çelişkiler ve sorunlar bitmeyeceğine göre, ideolojilerin de sonunun gelmeyeceğini belirtiyor. Marx, burjuva hegemonyasının eleştirisini yaparken, felsefecileri, burjuva aklı merkeze aldıkları konusunda eleştirdi ve ideolojiyi olumsuz anlamda kurguladı. İdeoloji, bizim, yaşama “ezilenlerden yana mı, egemenlerden yana mı” baktığımız konusunda bizi etkileyişi ile önemlidir. Tanımı gereği muhalif olması gereken aydının, bizde emekçi mücadelelerine mesafeli durduğunu, darbelerin onları korkuttuğunu belirterek, Gramsci’nin ‘organik aydın’ tanımlamasına yöneliyor Ufuk Uras. Organik aydın, halkın içinden giderek geleneksel tutumlara karşı tavır takınacak, yeni fikirler, yaşamı değiştiren düşünceler üretecek, birtakım teorik tartışmaların içinde sıkışıp kalmayacak, somut koşullara göre düşünce üretecek aydındır. Aydının, günümüzde neoliberal politikalara karşı emekten yana olması gerektiğini, hurafelere ve dinsel gericiliğe karşı özgürlükçü özellikte olması gerektiğini vurgulayarak konuşmasını neticelendiriyor Uras.
Filozofça’da, konusunu ettiğimiz tartışmalar dışında Betül Çotuksöken, Afşar Timuçin, Çetin Veysal, Örsan Öymen, Uluğ Nutku ve Taner Timur gibi önemli felsefecilerle yapılmış tartışmalar da bulunuyor. Bu isimlerden Taner hocamız iktisatçı ve tarihçi olarak bilinmekle beraber son zamanlarda felsefe içinde yaptığı çalışmalarla tanınıyor. Son olarak şunu söylemeli: Düşünce dünyasının zenginliklerini bir kitaba sığdırmak elbette zordur. Bütün zorluklara rağmen Filozofça’nın yazarının, Filozofça adlı çalışmasıyla 2000’li yıllardaki Türk düşünce dünyasının birçok rengini bir yelpazede toplayarak önemli bir işe imza attığı görülüyor.

* Mehmet Akkaya, Filozofça, Söyleşiler Düşünceler, Belge Yayınları, İstanbul, 2008

 

SANAT, AKTİF BİR YANSIMADIR
Hikmet Yaşar Yenigün ile Söyleşi

Hayat ve Sanat, felsefeci Mehmet Akkaya’nın “Filozofça” üst başlığı ile yayınlanan yeni kitaplarından birisi. Yazar, kitabında kentselliğin tarihi ile sanatsal etkinliğin paralelliğini irdeliyor. Kitap tarihsel süreçte yapılan bir sanat felsefesi gibi de düşünülebilir. Akkaya’nın söylediğine göre kitabın temel motivasyonu ise 2013 Haziran Halk Ayaklanması’dır. Filozofça’nın yazarı, Belge Yayınları tarafından basılan kitabı hakkında bir dizi sorumuzu yanıtladı.
Hayat ile Sanatı nasıl tanımlamak gerekir, aralarındaki bağa dair neler söylenebilir?
Hayat, epistemolojik düzeyde iki ana yapı olarak ele alınabilir. Birisi ekonomik ya da maddi olanaklardan ibarettir. Diğeri ise entelektüel veya daha genel bir terimle kültürel olanaklardan oluşmaktadır. Bu ayrım yine de hayatın sanata ve entelektüel ürünlere önceliğini ortadan kaldırmaz. İkili yapının çeşitli görünümleri söz konusudur. Bunlardan birisi de hayat ile sanat arasındaki birlik ve aynı zamanda gerilim ve zıtlıktır. Sanat ve felsefe gibi etkinlikler insan bilincinin en üst ürünleri olarak ele alınabilir. Sanat, yaşama ilişkin olay ve olguları soyutlama ve simgeleştirme yaparken diğer bilim ve düşün faaliyetlerinden ayrılır. Hayatla sanat ilişkisini maddi olanla düşünsel olan arasındaki ilişkiye benzetebiliriz.
Sanat deyince yansıtma terimi akla geliyor. Kitabınızda tarihsel süreçte kent yaşamı yansıyor…
Yansıtma elbette temel terim. Platon ve Aristoteles’ten beri güncelliğini korumaktadır. Hayat ve Sanat, yansıtmayı pasif bir olay olarak görmüyor. Kentselliğin evrimi verilirken aktif yansımaya vurgu yapılıyor. Çünkü sanat hem yaşamın yansıması olarak ortaya çıkmaktadır hem de yaşama yön veren aktif unsur olarak görülüyor. Bu çalışma işte hayat ile sanat arasındaki karmaşık süreçleri tarihin eski dönemlerinden itibaren ele alarak günümüze getirmektedir. Dolayısıyla kitap, dağınık olarak görünen gerçekte bir bütünün parçaları olan toplumsal yaşam alanları/kentler, tarih, sanat ve sınıf ilişkilerini derli toplu bir sunumla verirken felsefi bir karakter kazanmaktadır.
Sanat eserlerine bakarak insanların yaşama biçimleri üzerine bilgi verdiklerini söyleyebilir miyiz?
Hegel, “her filozof çağının çocuğudur” demişti. Buna benzeterek söyleyebiliriz ki, her sanatçı da çağının çocuğudur. Demek oluyor ki bir çağda olup bitenler, sanat ve düşün ürünlerine yansımaktadır. Kaldı ki Hegel ve diyalektik düşünce için çağ ile çağın düşüncesini birbirinden ayırmak kolay değildir. Sorunuzda olduğu gibi sanat eserleri ve her türden düşünce ürünü yansıttıkları çağın gerçeklerini birebir olmasa da büyük oranda aydınlatma yeteneğindedirler.
Nietzsche, sanatçıyı da bir filozof olarak görüyor…
Gerçekten de sanatçıyla filozof arasındaki ilişki, politikayla bilimdeki ilişkiden farklı duruyor. Filozof dünyayı kavram olarak görüyor, onun içine ve özüne projeksiyon tutmaya özen gösteriyor. Sanatçı ise dünyayı sanat eseri olarak algılarken, onu nasıllığı içinde göstermeye çalışıyor. Dolayısıyla temelde filozofun ne dediğine bakılırken sanatçının nasıl dediğine bakılır.
Düşünce disiplinlerinin akraba olduğunu söylediğiniz gibi tiyatro, resim ve edebiyat gibi sanatların da kardeş olduğunu söylüyorsunuz.
İlkinin akraba olduğunu Hegel, Marx ve diyalektik düşünceden çıkarabiliyoruz. Sanatların kardeş olduğunu ise Voltaire söylüyor. İsmail Tunalı, bilimin, felsefenin ve politikanın olduğu gibi sanatın da aslında aynı gerçekliğe başka açılardan baktığını söylemektedir. H. Koch da şöyle söylemektedir: “Hem sanat, hem bilim, hem de felsefe ve öbür toplumsal bilinç biçimleri aynı gerçeklik nesnelerini ve görünüşlerini yansıtırlar. Ama, farklı görüş açılarından yansıtırlar.” Bu yaklaşım sanat içinde geçerlidir. Sanat dalları aynı insan, toplum ve yaşam sorunlarını kendi konu ve yöntemleri bağlamında ele almakta ve göstermektedir. Resimde renk, ışık ve tuval dikkati çekerken tiyatroda replik, oyuncu ve sahne, müzikte melodi, nota ve enstrüman benzeri elamanlar belirleyici olmaktadır.
Son bir soru: Hayat ve Sanat, hangi motivasyonlarla yazıldı?
Yakın tarihimiz açısından 2013 Haziran Halk Ayaklanması, temel motivasyonu oluşturmaktadır. Olay sanıldığı gibi lokal bir olay olmadığı gibi birkaç ağaç meselesi de değildir. Dolayısıyla Ayaklanma, bundan sonraki her türden düşün ve sanat ürünlerine etki edecektir. Elinizdeki çalışmada da bunun belirleyici etkisini görmek zor değildir. Çevre sorunu olarak görünen olaylar dizisinin gerçekte arka planında kapitalist-emperyalist sistemin yapısal düzeyde ekonomik, siyasal ve estetik bir sorun olduğu unutulmamalıdır. Konunun politik yönü Politika’nın Evrimi adlı kitabımda yansıtılmıştı. Hayat ve Sanat’ta ise soruna estetik bilinç çerçevesinden bakılmaktadır. (Cumhuriyet Kitap: 23 Nisan 2015).