KİTAP FUARI PROGRAMLARI NETLEŞTİ

Mehmet Akkaya

Her yıl kasımın ilk haftasında gerçekleşen TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı, bu yıl 4-12 Kasım (2017) tarihleri arasında açılıyor. 36. defa yapılacak Fuar’ın adresi bu kez de Beylikdüzü-İstanbul. Kitap Fuarı’nın konusu/teması ise “İyi ki Varsın Edebiyat” olarak belirlenirken, onur yazarı olarak da edebiyatçı, romancı ve yazar Ayla Kutlu düşünülmüş. Bu yıl ki fuara, her yıl olduğu gibi bin civarında yayınevi ve milyona yakın izleyicinin dokuz gün boyunca katılması bekleniyor.

Bilindiği gibi Kitap Fuarı’na sanat fuarı da eşlik ediyor. Fuar yönetiminin basın metniyle duyurduklarına göre Fuar, hafta içi 10-19 saatleri arasında hafta sonu da 10-20 saatleri arasında ziyaret edilebilecek. Kitap Fuarı; öğrenci, öğretmen, emekli ve engellilere ücretsiz olarak gerçekleşiyor. TÜYAP’ın yayınladığı ve sosyal medyada da genişçe yer bulan programlara bakılırsa çok sayıda konferans, panel, atölye çalışması, şiir dinletisi, imza günleri ve çocuk programları ziyaretçileri bekliyor.

Günümüzün üzerinde durmaya değer sorunlarından birisi de yazar-okur ilişkisi olsa gerek. İnsanın kitapla olan ilişkisi, neredeyse insanın tarihi kadar gerilere gidiyor. İnsanlaşma sürecinde pek çok çağdan ve devrimden söz edilir. Bunlar arasında yazının icadı, kağıdın ve matbaanın bulunması oldukça merkezcil roller oynamışlardır. İnsanlar ve toplumlar arasındaki ilişkinin geliştirilmesinde kitaptan daha büyük bir işlevi olan buluş var mıdır, bilemiyorum.

İnsanı, insan haline getiren de bu ilişkilerin kurulması, destek ve dayanışma duygularının ilerletilmesi, ilişkilerin inceltilmesi olmuştur. Onu hayvandan ayıran da, kitap sayesinde (büyük oranda) edindiği bu etik ve -estetik de diyebileceğimiz- inceliğidir. Kitap, eski çağlarda olduğu gibi ortaçağlarda ve hatta yeniçağların başlarında bile yalnızca egemen sınıfların ulaşabildiği bir araçtı. Bu alanın geniş halk kitlelerine açılması yüz veya iki yüz yılı geçmez.

Kitap, günümüzde egemen sınıflara hizmet ettiği kadar emekçi sınıflara da hizmet eden bir araç görünümündedir. Ne var ki günümüzde ortaya çıkan teknolojik gelişmeler onun miadını doldurduğuna dair sinyaller de veriyor. Kalıcı olacağı veya insanlığa veda edip etmeyeceği, insan ve toplumların ona sahip çıkmasına bağlı anlaşılan. Her gün basılı kitap yerine elektronik ve dijital baskılı kitapların gelişmekte olduğuna dair değerlendirmeler yapılıyor. Bu durum evlere de yansıyor, kitap rafları, kütüphaneler ve kitaplar da kapı dışarı edilme tehlikesiyle karşı karşıya.

Deri üzerine yazılan yazılardan, parşömene geçildiğinde işlevsellik baskın nedendi. Papirüs üzerine yazılan yazılar tahtalara aktarıldığında da ihtiyaçlar belirleyiciydi. Kağıdın ve matbaanın icadı da bir ölçüde ihtiyaçla bağlantılıdır. Oysa günümüzün teknolojisi tepeden tırnağa “kar” amaçlıdır. Kitabın önünü kesen sözüm ona bilimsel ve teknolojik yenilikler de bu “kar” kaygısından ayrı ele alınamaz. Dijital ortam insanı okumaya yaklaştırırsa, insanın insanlaşmasına daha fazla katkı sunarsa ne ala. Geriye dönüşleri mutlaklaştırmasak da, göz ardı edemeyiz.

Bu yıl ki Fuarı’ın onu, genel olarak edebiyattır diyebiliriz. Kapitalizm çağında edebe ne denli ihtiyaç duyulduğu açıktır. Yabancılaşmanın aşılması kuşkusuz ki ekonomik ve sosyal dengesizlikle ilgilidir. Bu dengesizliğin anlaşılmasında edebiyatın bir rolü olacağı iddiası yabana atılır bir iddia olarak düşünülemez. ‘Her şeyin başı eğitimdir’ klişesini bir ilke olarak savunmasak da gerçekliğin sorgulanmasında, anlaşılıp aşılmasında eğitimin rolü de inkar edilemez. Eğitimle okuma etkinliği arasında bir korelasyon olduğunu bilmem hatırlatmaya gerek var mı?

Netice de kitap okuma ve yazma etkinliğine vurgu yaptığımız açıktır. Açık olan bir gerçek daha var ki, bu da yayınlanan kitapları aynı nitelikte görmeyeceğimizdir. Kitabı ve okumayı önerirken, bu öneri kurulu düzene hizmet eden yazın/kitap ile bu düzenin eleştirilip alışmasını öneren kitap/yazın etkinlikleri arasına kalın bir çizgi çekmemize asla engel değildir.

Fuar etkinlikleri kapsamında düzenlenen panellerden birisi de Belge Uluslararası Yayıncılık tarafından gerçekleştiriliyor. Benim de konuşmacı olduğum panelde sanatın ve edebiyatın dorukları konu ediliyor. 5 Kasım (2017) tarihinde yapılacak panelin diğer konuşmacıları ise Faris Kuseyri ile Feyzi Çelik olarak belirlenmiş…

_____________________________________________________________________________________________________________________________________________________

 

 

Sempozyumlar Devam ediyor
EKİM DEVRİMİ’NİN ÇAĞRISI

Mehmet Akkaya

Sonbahar’la beraber önemli kültürel etkinliklerin başında “Ekim” sempozyumları, panel ve konferansları geliyor. Aynı zamanda egemen sınıfların üzerini örtmeye çalıştığı etkinliklerin başında da yine Ekim faaliyetleri geliyor. Ne var ki Ekim Devrimi’nin, kapitalist-emperyalist sistem içinde açtığı gedik ha deyince kapanacak, gizlenecek türden değil. Zira 1917’de, Bolşevikler olarak bilinen Rus komünistlerinin önderlik ettiği; işçilerin, yoksul köylülerin ve savaşın asıl sıkıntısını, acısını ve zulmünü çekmiş askerlerin katıldığı bir ayaklanmanın 100. yılından söz ediliyor.

En sade ve herkesin anlayacağı sözcüklerle söylenirse ayakların baş olduğu, çapulcu ve lanetlenmişlerin ülke yönetimine geldiği ve tüm dünyanın yoksul halklarına örnek olduğu bir hareketten söz ediyoruz. Kuşkusuz ki insanlık, kendi tarihsel sürecinde pek çok ayaklanma, direniş, isyan ve devrim gördü. Bu ayaklanma ve devrimler sırasında nice yengiler ve yenilgiler de yaşadı. Yine de hiçbirinin Ekim Devrimi kadar dünyayı etkilediği söylenemez. Sanata da konu olduğu gibi (Dünyayı Sarsan On Gün) gerçek anlamda dünyayı silkelemiş, dünya proletaryası adına sarsmış bir şanlı devrimden söz ediyoruz.

Ekim Devrimi, ekonomik ve sosyal yaşamda pek çok ilke imzanın atıldığı hareketin adı oldu. Bilim ve felsefi düşüncede olduğu gibi siyaset ve estetik alanda da yeniliklere, zengin tartışmalara, zaman zaman karşıtlık ve gerilimlere de ortam hazırlayan gelişmelere imkan verdi bu devrim. Tüm bu sorunların ele alındığı sempozyumu kısa adı BEKSAV olan Bilim, Eğitim, Estetik, Kültür, Sanat Araştırmaları Vakfı’nın yapıyor olması anlamlıdır. Sanat ve Hayat dergisi de yine sempozyumu düzenleyen kurumlar arasında.

Sovyet sineması ve Sovyet edebiyatından bilhassa söz edilmesi tesadüfi değildir. Vertov, Eisenstein ve Pudovkin’den hareketle pek çok sinemacıyı anmak gerekiyor. Çernişevski’de kaynağını bulan ve Gorki ile Şolohov türünden romancılarla kendini gösteren edebiyatın özgünlüğü unutulabilir mi? Resim ve heykel gibi plastik sanatların da yeni biçim ve içeriklerle icra edildiğini bunlara eklemek gerekir. Maleviç’ten Tatlin’e; Chagal’dan Kandisky’e dek çok sayıda sanatçı devrimle sanatın bir potada buluşmasına olanak vermiştir. Keza müzikte de Çaykovsky’den Şostakoviç’e kadar özel sanatçılardan söz edilebilir. Nihayet sanatın yaşamla bütünleştiği, yaşamın kitlesel bir biçimde sanatsal inceliğe imkan verdiği devrim çağını anmak gerekiyor.

Sempozyum afişlerinden de görüldüğü üzere Ekim Devrimi’nin politik ve özellikle de sanat boyutu ortaya çıkarılmaya çalışılıyor. İçlerinde benim de bulunduğum yirmi civarında konuşmacının olduğunu ve çok sayıda sunumun yapılacağını şimdiden hatırlatmak isterim. Sempozyum 4-5 Kasım 2017 tarihinde Cezayir Toplantı Salonu – Taksim’de gerçekleştiriliyor.

_________________________________________________________________________________________________________________________________________________

 

 

 

Spinoza’yı Öncelediği İddia Edilen
ŞEYH BEDREDDİN ANMASI MALATYA’DA
Mehmet Akkaya

Varlığı parçalı ve bütün olarak ele alma alışkanlığı Antik dönemden başlar. Elea ekolü ve Atina ekolü konuya farklı açılardan baktılar. İlki bütüne, ikincisi parçalı varlık anlayışına işaret etmektedir. Varlığın parçalı ele alınmasıyla bütünsel olarak ele alınması arasında büyük bir fark olduğu, tüm düşünce ve bilhassa felsefe tarihi boyunca ortaya konmuştur. İndirgemeci bir üslupla söylenecek olursa bu bakımdan filozoflar ikiye ayrılırlar. Uzun yüzyıllar baskın olanın ise “parçalı bakış” olduğu görülmüştür. Filozof Bedreddin ise “bütüncü” ekolde görünmektedir. Bedreddin Osmanlı egemen sınıflarınca katledilişinin 600. yılında çeşitli etkinliklerle anılıyor. Bunlardan birisi de 3 Eylül 2017’de Pirsultan Abdal Kültür Derneği Malatya-Akçadağ’da yapılıyor.

Varlık dünyasındaki parçalı bakış özne-nesne ayrımını da beraberinde getirmiştir. Özne-nesne ayrımının kabulü, varlık ile düşünce arasındaki ayrımı da kabul anlamına gelir. Yeniçağ’da bu durumu kavramlaştıran Descartes, yer kaplayan (res extensia) ve düşünen (res cogitans) varlık ayrımını ortaya koymuştur. İngiliz deneycileri de (Hobbes, Locke, Hume, Berkeley) Leibniz ve Kant gibi Alman düşünürleri de özne-nesne ayrımının kabulü üzerinden felsefelerini kurdular. Bu ayrımın özellikle Hegel ve Marx düşüncesinde özdeşliğe dönüştüğü noktasında genel bir kabul bulunuyor.

Varlık felsefesi (ontoloji) açısından varlığın parçalı olduğu gerçeğini reddetmek, toplumun sınıflara ayrılmasını da reddetmek anlamına gelir mi sorusu, Şeyh Bedreddin bağlamında merkezi bir soru sayılmalıdır. Yani varlığın özünde bir olması, ayrımların suni olması gibi sınıflar da doğal ve dolayısıyla meşru değildir, yapaydır anlamına gelir, sınıflar kaldırılmalıdır. Buna göre varlık felsefesi bakımından varlığın bütünlüğüne dikkat çeken ve ruhani yaratıcıları paranteze almış olan Spinoza’dan söz ederken Şeyh Bedreddin’in anılması tarihi gerçeklere ters olmasa gerek. Bu açıdan Bedreddin’in hem varlık felsefesinde hem de siyaset felsefesinde Spinoza’yı öncelediği iddiası üzerinde düşünülmelidir.

“Bütünsel felsefeler”de özne-nesne ikilisi, birbirlerinin yerine ikame olmasalar da, birbirlerinin içinde buharlaşma imkanı bulurlar. Dolayısıyla altyapı-üstyapı arasındaki ayrımın da ontolojik değil epistemolojik bir ayrım olduğu ortaya çıkar. Hegel bunun birliğini Geist’ta bulurken K. Marx, bunlar arasındaki özdeşliği Praxis’te bulmaktadır. Marx açısından, değiştirme etkinliği teori ile pratiği sentezleyen bir etkinlik olması bakımından felsefenin asıl görevidir.

Felsefenin bu görevini ilk olarak gören kişilerden birinin Şeyh Bedreddin olduğu tezi yabana atılır bir tez gibi görünmüyor, üzerinde düşünülmelidir. Ontolojik özdeşliğe ekonomik ve toplumsal eşitliğe vurgu yapıldığını onun yaşam serüveninden de anlamak zor değildir. Bedreddin ekolünden kalan bir entelektüel miras da bu özdeşlik ve eşitlik fikrini açıklayan küçük bir örnektir: ‘Yarın yanağından gayrı her şey ortak’ olmalıdır.

 

__________________________________________________________________________________________________________________________________________

 

 

AVRUPA PROGRAMI NETLEŞMEYE BAŞLADI

Mehmet Akkaya

Avrupa ülkelerindeki toplantı, panel ve konuşma programlarının kesinleşenlerine ilişkin tarih ve yer adresleri afişlerle ilan edilmiştir. Afişe edilen bu toplantılarda, her felsefi-ideolojik yönelimin kendine özgü bir Avrupa tasarımı olduğu tezinden hareketle sunumların yapılacağını düşünebiliriz. Ayrıca dünya görüşlerinden, birikimlerinden yararlandığım ve etkilendiğim değerli düşün ve sanat insanları Yener Orkunoğlu ve Muzaffer Oruçoğlu’nun da bu toplantılarda yer almasını muhakkak hatırlatmam gerekir. Panel, toplantı ve konuşmaların organizasyonunda emeği geçen tüm kişi ve kurumlara şimdiden teşekkürlerimi sunmak isterim.

Avrupa’ya dair düşünceler farklılık gösterir. “Avrupa, dünyanın başkentidir” tezi bunlardan yalnızca birisidir. Avrupa, kapitalizmin ana yurdu, özgürlüğün beşiği olarak da ele alınabilir. Onu dünya halklarının baş düşmanı olarak değerlendirenler de az değildir. Filozofların ilk dostu, bilimin, sanatın ev sahibi olan da Avrupa’dır. Sokrates’ten, Descartes, Kant, Hegel ve Marx’a kadar pek çok düşünürün verimli ülkesidir. Bir yandan Aydınlanmaya, demokratik düşüncelere olanak vermiş öte yandan emperyalist dünya savaşları planlayarak yeryüzünü kana bulamıştır. Janus heykeli gibi bir yüzüyle Paris Komunü’nü selamlamış, bir yüzüyle de faşizmlere kapıları aralamıştır. Avrupa’daki yapılacak toplantılara, dile getirilecek düşüncelere de bu türden farklı bakışların damgasını vuracağı söylenebilir.

Platon ve Aristoteles gibi büyük filozoflar, evrenin merkezi olarak Güneş’i değil de Dünya’yı görüyorlardı. Kanımca bu filozoflar dünyanın merkezi olarak da Yunanistan’ı ya da daha da sınırlı olarak Atina’yı düşünüyorlardı. En geçerli, makbul ve eşyayı karşılayan dilin de Grekçe olduğu kanaatindeydiler. Olgu durumuna bakarak sonuç çıkardıkları için doğru ve yanlış düşünceleri birlikte dile getirdiler (diyalektik). Bu düşünüş tarzını, Yunanistan’ı Avrupa olarak düşünürsek, Avrupa bakış açısının da temelleri olarak değerlendirmek mümkündür. Avrupalılık tarihsel süreçte, sosyal tarih, felsefe, bilim, siyaset ve sınıf mücadeleleri bakımından insanlığın merkezi kıtalarından biri olmuştur. Bu kıtayı ilk keşfedenlerin, ilk kuşak Yunan düşünürleri olduğunu söylemek olasıdır.

Analitik düşüncede olduğu gibi Avrupa’yı tek yapılı olarak ele almak bu coğrafyayı doğru tanımlamak için uygun bir yol değildir. Diğer toplumlar gibi düşük ve yüksek değerlere ev sahipliği yapmıştır Avrupa. Eski tarihi bir yana Yeniçağ’la (Rönesans) birlikte insanın sosyal ve kültürel dünyasını zenginleştiren pek çok sanat ve düşün ekolüne öncülük etmesi bakımından da özgündür. Aklın, insanın, dünya coğrafyasının, toplumsal zenginliğin keşfini Avrupalılara borçluyuz diyebiliriz. Yine de her türden düşünce zenginliğinde tüm dünyanın ve her toplumsal tabakadan insanlığın katkısı olduğunu muhakkak hatırlatmak gerekir. Dolayısıyla Avrupa’yı ve Avrupa düşüncesini övgülerle ödüllendirmek de gerekmiyor.

Platon, Aristoteles ve benzer filozoflar, dünyayı evrenin merkezi sanırken kuşkusuz ki yanıldılar. İnsanlığın bu büyük filozofları, Atina’ya ve Grekçeye dikkat çekerken “milliyetçiliğe” düşmüş olmakla beraber belki de haklılardı. Bacon, Hobbes, Locke, Descartes, Spinoza ve Leibniz gibi Yeniçağ’ın dev düşünürleri de Avrupa coğrafyasından çıktılar. Verimli bir kültürel iklimden söz ediyoruz velhasıl. Amma ve lakin sömürü ve zulüm düzenleri de mekan ararken kendisine Avrupa’yı seçmekte bir tereddüt görmedi. Avrupa bakış açısı (oryantalizm) bir yöntem haline geldi “Amerika’yı keşfetti”, dünyanın “geri” kalan bölgelerini kendine tabi kıldı.

Avrupa yeni sömürücü (kapitalizm) sınıfların tarih sahnesine çıkmasına vesile olurken, kendi mezar kazıcısını da (proletarya) zorunlu olarak peşinden sürükledi. Sık sık da onu ezmenin, kontrol altında tutmanın ideolojisini ve politikasını üretti. Bunları, Rönesans, reform, aydınlanma ve hümanizm gibi terimlerle siyasallaştırıp efsaneleştirdi. Bu siyasetin adına özgürlükçü düşünce diyerek liberal felsefeyi kurdu. Teolojiyle çatıştı öncelikle. Emekçi sınıfların baskısı nedeniyle sıklıkla da ittifak etti eski düşmanıyla. Avrupa’nın bu konudaki duruşu, bugün de değişmiş değildir.

Avrupa, söylemeye bile gerek yok ki, modern anlamda felsefe ve politikanın yanında bilimin ve sanatın da merkezini temsil eder. Cervantes’ten, Shakespeare ve Moliere’den Balzac ve Picasso’ya dek büyük sanatçılar kuşağının yaratımlarına da imkan sunan bir coğrafyadır. Avrupa, modernleşme veya batılılaşma gibi terimlerle de özdeşleşmiştir. Avrupa, dünya kapitalizm çağına geçerken birçok ulus devlet için rol-model olmuş bir coğrafyanın adıdır da. Türk egemen sınıfları da sıklıkla batılılaşma adı altında Avrupa’yı izlemiştir. Bu izlemeler şüphesiz ki ekonomik sömürü ilişkilerinden ayrı ele alınamaz.

Avrupa, liberalizme ev sahipliği yaptığı gibi onunla mücadele içinde kurulan ve ete kemiğe bürünen Marksizme de ev sahipliği yapmıştır. Marx’ın ve onun adıyla anılan teorinin geliştirilmesinde katkısı olanlar da –Lenin, Mao parantezini saymazsak- büyük çoğunlukla Avrupalıdır. Burada da toptancı bakışın etkisinden uzaklaşarak denilebilir ki, Avrupa, Avrupa olmaktan çıkmış ve örneğin Doğu’ya doğru yol almıştır.

Emperyalizm çağında “devrimin merkezi doğuya kaydı” düşüncesinin genelleşmesi boşuna değildir. Böyle bir anlamaya göre dünyanın Avrupa dışındaki “geri” kalan kısmında çalışan emekçiler hem Avrupa burjuvazisini beslemektedir hem de Avrupa’daki işçi sınıfına “sosyal haklar” olarak destek sunmaktadır. Bu tablonun bugün ne kadar değiştiği ise başlı başına bir sorunsaldır.

================================================================================================================================

 

SANAT MI, OLGULAR DÜNYASI MI,

DAHA GERÇEK OLAN HANGİSİ ?

Mehmet Akkaya

Olgular dünyasının gerçeklerine hayran olanlar için, bu dünyanın gerçekliği her şeyden güçlüdür ve bu yüzden de yücedir. Pek çok kesim gibi -ne yazık ki- böyle düşünen sanatçılar da vardır. Oysa olgular dünyasının gücüne tapan bir şiir, resim, müzik veyahut da roman meraklısının sanat alanından ilerlemedikçe dünya gerçeklerini kavraması zordur. Kavrama, praksis felsefenin bir unsuru olarak işlev gördüğünden dolayı eskiyi yıkmaya ve yeniyi inşa etmeye gönderme yapar. Yıkım ve yeniyi inşanın formülü ise olgular dünyasının statik yapısında değil sanatsal iklimin dinamik yurdunda gizlidir. Dolayısıyla elimizdeki çubuğu sanatın lehine bükerek sanatsal gerçekliğin, dünya gerçekliğinden daha üstün olduğunu söyleyebiliriz.

Büyük ressam Pablo Picasso, “soyut olan somuttan daha gerçektir” derken haklıydı. O da çok iyi biliyor ki insan, ancak soyutlayıp simgeleştirebildiği ölçüde insanlaşmıştır. İnsanlaşma mücadelesinde; insanileşme ve simgeleştirmenin rolü hafife alınamaz. Yeninin inşası; insanileşme ve soyutlama yeteneğiyle ilgili olduğundan sanatın dünyasında/tarafında olmak zorunludur. Hiçbir inşa; emeğin, dolayısıyla da emekçinin katkısı olmadan gerçekleşemez. Bu yüzdendir ki, Marksist teori, emeğe merkezi bir rol biçerken insandan yanadır.

Sanat ilgilisini, emek kategorisinden hareket edenlerle etmeyenler olarak ikiye ayırmak olasıdır. Roman, şiir, resim ve her türden sanat yapıtının da emek ürünü olduğu elbette gözardı edilemez. Daha önemlisi, yıkma ve inşa etmede temel belirleyen emek kategorisinin ta kendisidir. Yıkma ve yeni olanı inşa etme süreci ise olgular dünyasını temel almakla birlikte estetik, politik ve felsefi titizlik kazanmış bilinçle başlar.

Politika (siyaset) ve felsefe, sanatın içerik kazanmasında önemli ve vazgeçilmez bir rol oynar. Sanatta içerik sorununu estetik etkinliğin odağı olarak değerlendiren sanatçılar için “büyük” sıfatını kullanabiliriz. Büyük sanatçı, içerikle biçim arasındaki diyalektik ilişkiyi ilk elden gözeten kişidir. Her toplumun olduğu gibi, ülkemizin de bu ilişkiyi gözeten büyük sanatçıları vardır. Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Ruhi Su, Yılmaz Güney ve Muzaffer Oruçoğlu bunlardandır.

“Büyük sanatçılar kuşağı”nın optiğinden bakıldığında varlığın bir bütün olduğu görülür, bu bütünlükten elbette sanat, politika ve felsefe de nasibini alır. Politikasız sanatın, sağır ve kör olduğunu söyleyebiliriz. Sanatsız politika ise sığ ve statiktir. Sanat; kulak ve göze yönelen bir etkinlik olmakla bilinir. Yani duyma (müzik, roman, şiir) ve görme (resim, heykel) gibi temel duyu organlarına hitap ediyor. Sanat eserinin bu yeteneği göstermesi için politik içerik yüklenmesi kaçınılmaz olur. Bu yüzden de içeriksiz sanatın, duyulmaz (sağır) ve görülmez (kör) olduğu ileri sürülebilir.

Sanatsız politika yapmaya çalışmak; siyasetçi için de siyasetin taraftarı ve sürdürücüsü için de sığ sularda kulaç atmaya benzer ki, bu kulaç atma çabasının uzun süre devam etmesi mümkün değildir. Çünkü politika için derinlik gerekli ve kaçınılmazdır. Ayrıca sanatsız politika, statik olduğu için de asli yeteneğini açığa çıkaramaz. Zira politika için derinlik yanında dinamik olması da elzemdir. Sonuç olarak politikanın statikliği, toplumu muhafazakarlığa ve reformizme götürürken; sanatla bütünleşmiş politika ise dinamik bir yapı ortaya çıkaracağı için insanlığı bir bütün olarak devrimler çağına taşır.

===========================================================================================================

 

 

SANAT VE POLİTİKA TARTIŞMALARI

 

Sanata ve onun tarihine yönelme isteği, sıradan bir merak duygusuyla açıklanamaz. Sanat, kendisine ayakbağı olan hayatı aşmak için operasyonel bir kaldıraç işlevi görür. Bu işlevi görürken yalnız estetik incelik kazandırarak değil; insan, toplum ve dünyaya ahlaki, eşitlikçi ve insansal bir biçim vererek amaç halini alır sanat. Sanatı kavramak için onun temel konu ve kavramlarını bilerek işe koyulmak zorunludur.

Sanat üzerinden kazanılan estetik bilinç; değiştirmek, dönüştürmek ve yeni bir toplum ve dünya kurmak için elzemdir. Eskiden olduğu gibi günümüzde de sanat, Kant’ın önerdiği biçimiyle salt sanat yapmış olmak için yapılmıyor. Hegel’in dediği gibi ‘sanat eseri kamu için vardır.’ Marksist estetik ise sanatsal etkinliği esas olarak “estetik planda sürdürülen sınıf savaşı” olarak görmektedir.

===================================================================================================================================

 

 

 

KURAM VE EYLEM FİLOZOFU BEDREDDİN ANILIYOR

Osmanlı egemen sınıflarına karşı, Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal birleşerek inandıkları eşitlikçi kuramlar uğruna mücadele ederken katledildiler. Bazı kaynaklara göre Şeyh Bedreddin 18 Aralık 1416’da Balkanlarda Serez şehrinin Bakırcılar Çarşısı’nda Osmanlı paşa ve padişahlarınca idam edildi.

Şeyh Bedreddin üzerine BEKSAV ile Sanat ve Hayat Dergisi ittifakıyla düzenlenen sempozyumun basın metnini aşağıya ekliyorum…

Tarihi yapanlar, çoğunlukla ve hatta neredeyse her zaman, karşı çıktıkları, yıkmak için canlarını verdikleri düzen ve onun yeniden ideolojik üreticileri olan “devletlu” tarih yazıcıları tarafından yeniden yazılır. Bu, bir yerde, tersten bir tarih inşasıdır.

İşte bu tarihi yaratanların en önemlilerinden saydığımız bir Yakındoğu aydını, seçkin bir Osmanlı aydını olarak sınıf intiharı yapmış, tarihin ve ortodoks dinin sarı yaprakları arasında bir zındık, yazdığı kitaplar Osmanlı hukuk tarihinin başvuru kaynakları olan Şeyh Bedreddin’i,

…küçücük bir broşürden bu tarihi yaratanın destanını yazan Nâzım Hikmet’in insanlığın dövüşenlerini hatırlattığı Şeyh Bedrettin’i anlama çabasındayız.

Bu amaçla 24 Aralık Cumartesi günü saat 14.00’te Cezayir Toplantı Salonu’nda iki oturumlu bir sempozyum düzenliyoruz.

  1. oturumda Tarih/Felsefe/Edebiyat ekseninde Şeyh Bedreddin
  2. oturumda ise İsyan/Komün/Bedreddin

olarak belirlediğimiz sempozyuma katılımınızı bekleriz.

saygılar selamlar

BEKSAV / Sanat ve Hayat Dergisi

adına Şahin

05057581563

==============================================================================================================

 

 

 

FELSEFE, SANAT, BİLİM VE POLİTİKA

Bilgi ve düşün disiplinlerinin birbirinden ayrılması anlayışı, işbölümünün gelişmesi üzerine belirginlik kazanmıştır. Bilgi ve düşün disiplinleri deyince bunları dört kategoride ele almak yeterli görünüyor. Bunlar en eski tarihlerden itibaren artzamanlı değil de eşzamanlı olarak ortaya çıkmış kategoriler olmak üzere bilim, sanat, politika ve felsefedir. Felsefe nesnel plandadır ve kavramlarla ve bütünsel yöntemle araştırma yapar, politika nesnel planda örgütsele ve yönetsele gönderme yaparak çalışmasını sürdürür.

Sanat ise diğerlerinden farklı olarak hem nesnel hem öznel planda insan araştırması yapar ve insan için derinleşir. Gerek felsefe ile sanat arasındaki ilişkide olsun gerekse diğer düşün ve sanat disiplinlerinin birbirinden ayrı ele alınması sorunu olsun, Althusserci bir ifadeyle başlıbaşına bir problematiktir. Bu ayrım epistemolojik bir ayrım mıdır, yoksa ontolojik bir ayrım mıdır, gerçekte ontolojik bir ayrım var mıdır? Tüm bunlar ciddi felsefi sorunlardır. Yine de aralarında epistemolojik de olsa bir ayrım olduğunu kabul etmek gerekiyor; zira başka türlü varlık ve olgu durumları üzerinde konuşmanın, düşünmenin ve yazmanın olanağı olmazdı.

 

=====================================================================================================================

14908204_1764208500497488_4756501182870967875_n 14908327_1764208633830808_7121926429795491879_n

 

 

 

BİR RESİM SERGİSİNİN ARDINDAN

Mehmet Akkaya

Bir resim sergisini daha geride bıraktık. Muzaffer Oruçoğlu’nun yüze yakın tablosunun yer aldığı “Işık ve Renk Çağrışımları” adlı resim sergisi Ekim (2016) ayı boyunca Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi’nde izleyicilerle buluştu. Serginin, öncekilerden farklı olarak kimi özgünlükleri vardı elbette. Resimlerin, sergi adına da yansıdığı gibi, renklenmiş olması, portre çizimlerine yer verilmesi ilk akla gelenler. Yaşama ve onun karmaşıklığına paralel bir görünüm sunan tabloların varlığını da unutmamak gerekir.

İçiçelik, zıtların birlikte sunumu, olan ve olasının beraber verilmesi; ayrıca fırça vuruşta, boyada, konuda yeni tekniklere yönelmesi sanatçının bundan sonra nasıl bir istikamette yürüyeceğinin de ipuçlarını vermektedir. Resimler içinde eski tablolar olduğu kadar yeni diyeceğimiz, son bir yıl içinde yapılmış olanlar da yer aldı. Bunlar baskındı diyebiliriz. Serginin başından itibaren yaptığım birkaç gözlemi paylaşmadan evvel serginin hangi tarihi ve toplumsal koşullarda yapıldığına ilişkin kısa bir analiz yapmak istiyorum. Entelektüel etkinliklerin, bu arada sanatın ve serginin yerini kavramada bu analizler yararlı olabilir.

Tarihsel bir dönemden geçiyoruz ifadesi; sıradan, öznel, propagandist gerekçelerle söylenmiş bir söz olmasa gerek. Bu durum, dünya için geçerli olmakla birlikte daha çok bölgemiz ve ülkemiz koşulları için söz konusudur. Büyük fotoğrafta gelişmekte olan üretici güçler görünüyor. Bu güçler kendilerine uygun sanat, bilim, politika ve felsefe ürünlerinin inşasını/üretimini zorunlu kılıyor. Mevcut siyasal otoriteler, kurulu düzenler, tutucu ve sömürücü güç odakları, her nevi sosyal ve kültürel gelişmenin önünde engel olarak kendini sabitlemiş durumda. Yine büyük fotoğrafta, tüm bu engellemelere, tutucu ve saldırı uygulamalarına rağmen genel olarak insanlığın, özel olarak da çalışan ve üreten insan öbeklerinin engelleri aşındırma, bazen de onları yıkma çabası da yer alıyor.
Büyük fotoğraftan dünyayı anlarsak, bu dünyada olup bitenlerin kendisini düşün ve bilim ürünlerine olduğu kadar resme, heykele, şiire, romana, tiyatroya, opera ve baleye de yansıtmış olacağını düşünmek zor olmaz. Zira olguların ve olayların gerçekliğiyle sanatın gerçekliği birbirine paralel olarak yürür. Aradaki kopmaz bağdan dolayı kimi tarihi koşullarda düşünsel ürünler, yaratımlar kimi tarihi koşullarda ise pratik süreçler yaşamda kendi sesini duyurur.

Statik olma, susma, gizlenme, korkma, geri çekilme tali planda kendine yer bulurken; akış, ilerleme, iyimserlik, yaşamda kalma güdüsü, varolma mücadelesi ve kendini özgürce gerçekleştirme eğilimi kendine temel planda yer bulur. Her çağda olduğu gibi günümüzde de buluyor. Buna göre sanat gibi resmin de “saf” ve “yalın” olduğu düşünülemez. Dolayısıyla sanat sıfatını hak eden her eser, statik olanla dinamik olanın, korkuyla cesaretin, ileri olanla gerinin, kötümser ile iyimserin diyalektiğinde kurulur. Oruçoğlu’nun resimlerini de bu mantıkla okumak yararlı olabilir. Bu mantık, aynı zamanda sanatçının resimlerinin tarihsel önemi kadar aktüel değerini de ön plana çıkarır. Ayrıca, sergilenen eserlerin sanat dünyamızdaki doldurduğu yeri göstermesi açısından da böyle bir bakış işlevseldir diyebiliriz.

“Işık ve Renk Çağrışımları” adlı serginin anlamını, bu olup bitenlerden izole ederek ele almak, onu anlamamakla eşdeğer olur. Oruçoğlu’nun bu defaki sergisine çok sayıda yeni insanın katılmış olması, bunlardan bir kısmının gençlerden oluşuyor olması önemlidir. Yeni ve genç insanları dönemin özgünlüğüyle birlikte düşünmek daha anlamlı ve doğru olur. Oruçoğlu resimleri nezdinde, resim ve izleyiciler arasındaki ilişkinin de giderek yakınlaştığını söyleyebiliriz. Daha önce “bu resim ne söylüyor” deyip kaba bir bakışla yetinen izleyicinin yerini giderek “benimle ilgili bir şey söylüyor” diyen izleyicinin aldığını hatırlatmak yanlış olmaz. Daha doğrusu resimlerin de izleyicinin de değişip dönüştüğünü görüyoruz. Örneğin bu sergide, resimlerin öyküsü ve estetiği yanında ayrıntılı olarak tekniğine, konusuna, içeriğine dair bilgi talebinde bulunan izleyiciler de az olmamıştır.

Muzaffer Oruçoğlu’nun resimleri neyi, nasıl anlatıyor ya da ne türden ressamları ve ekolleri çağrıştırıyor diye sorusu olanlar için şu anekdot ilginç olabilir: İtalyan film yıldızı Sophia Loren, Picasso’nun resim sergisini gezmektedir. Ressam da bu ünlü sinema sanatçısına eşlik ediyor. Sophia Loren, adı “balık” olan bir tablonun önünde durur, dikkatli bakışlarından sonra, resmi balığa benzetemez ve sorar: “Mösyö Picasso, bu nasıl balık, hiç benzemiyor.” Ressamın yanıtı anlamlı ve çarpıcıdır: “O balık değil resim”. Kanaatimce Oruçoğlu’nun resimleri giderek barındırdığı sürrealist etkiler nedeniyle böyle bir çizgiye doğru kaymaktadır. Yine de onun resimlerindeki soyutlama tekniği, derinliği ve serbestliğini dikkate aldığımızda bir çizgiye ya da akıma koymak doğru bir tespit olarak görülmüyor.

Sergi süresince birçok izleyiciye bu yönde açıklamalarda bulunduğumu anımsatmalıyım. Dolayısıyla sergi, birçok izleyici için olduğu kadar benim açımdan da ilginç tecrübelerle dolu geçti. Pek çok resim meraklısıyla, gençlerle tanışma imkanı buldum. Bu arada yurtdışından geldiğini söyleyen ve Oruçoğlu’nun konuşma taklidini pek güzel yapan Turan arkadaşı mutlaka anmak isterim. Turan gibi diğer izleyicilerin de sergiden moral duygularını yükselterek ayrıldıkları söylenebilir. Morale en çok ihtiyaç duyulan bir süreçten geçtiğimizi unutmamak gerekir. Çünkü bir toplumu yıkmaya karar veren sömürücü sınıflar, öncelikle o toplumun “birlik duygusunu” ve moralini yıkmakla işe başlar. Dolayısıyla toplumu karamsarlığa iterek demoralize eden sanat anlayışına karşı dikkatli ve tavırlı olmak gerektiği açıktır. Serginin bu açıdan da pozitif bir rol oynadığını söylemek abartılı değildir.

Sanatı, merkezi bir sorunsal olarak gören muhalif ve devrimci basın kuruluşlarının ve bunlara ufuk açan öznelerin/dinamiklerin susturulduğu bir dönemde gerçekleştirilen sergiye; öğrenci, akademisyen, eğitimci ve farklı toplum katmanlarından yoğun bir ilgi olmasının altı çizilmelidir. Diğer katkıcılar yanında Ayhan ve Devrim arkadaşlar da serginin yükünü taşıdıkları için anılmayı ziyadesiyle hak etmişlerdir. Bir başka sergide, daha çok ve çeşitli tablolarla buluşmak dileğiyle…

 

 

 

FELSEFEYE “PRATİK” VE “ÇELİŞME” KATKISI

 

En eski düşünsel etkinliklerden birisi olan ve bilim, sanat ve politikanın da anası olarak işlev gören felsefe, bugün de insanlığa yol gösteriyor, sosyalistlerin olduğu kadar burjuva aydın ve akademisyenlerin de ilgisini çekiyor. Yaşamları zorlaşan, sorunları büyüyen toplumlar felsefeye daha fazla ihtiyaç duyuyor denilebilir. Buna göre çağımızda en çok emekçi sınıfların ve kapitalist-emperyalist sistemin baskısına maruz kalan geniş halk kitlelerinin felsefeye ihtiyacı olduğu aşikar. Marx’tan, Lenin ve Mao Zedung’a dek pek çok toplumcu teorisyenin felsefeye ilgi göstermesinin, bu anlayışla bağlantısını kurmak zor olmasa gerek.

Çin’de ortaya çıkan ve tüm dünyayı etkilediği düşünülen 1966’daki Kültür Devrimi’nin 50. yılı içindeyiz. Konu bağlamında düzenlenen bir toplantıda felsefe, bir kez daha altı çizilerek Mao Zedung bağlamında söz konusu edildi. Toplantı “Yeni Bir Dünya İçin Çağrı” dergisi öncülüğünde Cezayir Toplantı Salonu’nda (Taksim-İstanbul) gerçekleştirildi. Konu Çin tarihinden hareketle Marksizmin pek çok sorununa kadar genişledi. Mao Zedung’un düşüncelerine eleştirel bakıldığı görülmekle birlikte onun, işçi sınıfı, yoksul köylüler, öğrenci ve aydınlar lehine rol oynadığı, ekonomik alanda, kültürel alanda, kadın sorununda devrimci olduğuna vurgu yapıldı.

Bu konuşmaların detayını paranteze alarak, salonda da değinildiği üzere, Mao ve felsefeden hareketle, düşünürün “Pratik Üzerine” adlı makalesine ilişkin birkaç noktada yorum getirmek konunun aydınlanmasına katkı yapabilir.

Nietzsche, Sokrates ve Mao Zedung

Felsefeye dair ciltlerce kitap yazmış birisi değil Mao Zedung. Yaşamı boyunca gerek yazdıkları gerekse yazıya çevrilmiş yazıları binlerce sayfayı epeyce aşmıştır. Eserlerinin içine serpilmiş biçimde, birçok felsefe metni, pasaj ya da felsefeyi anımsatan türden sözler, ifadeler, atasözleri bulunmaktadır. Başta “Pratik Üzerine” ve “Çelişme Üzerine” başlıklı makaleleri olmak üzere pek çok makalesinde doğrudan felsefe yaptığı görülüyor. Bunu yaparken de hem klasik felsefeyle bir hesaplaşmaya girişmiş hem de Marx, Engels, Lenin ve hatta Stalin’den kalan felsefe mirasından yararlanarak bu alanda özgün bir felsefe sistemi kurmuştur. Kurduğu bu anlayışa da ‘diyalektik materyalist bilgi felsefesi’ adını verdiğini görüyoruz. Makalenin analizine geçmeden, başka belirtilmesi gerekenler de var.

Dünyaya filozofça baktığına kuşku yoktur Mao’nun. Bazı yönleriyle Sokrates’e benzetmek mümkündür onu. Sokrates yalnızca Yunan egemen sınıflarına baş kaldırmıştı, Moa ise “emperyalistler kağıttan kaplandır” ifadesini kullandı. Onu Nietzsche’ye benzeten felsefeciler de olmuştur. Nietzsche akıl tanrısı Apollon ile Diyonizos arasındaki çelişme ve çekişmeden söz eder. Althusser’den Alain Badiou ve Slavoj Zizek’e dek pek çok kişi de onunla ilgilenmektedir. Yaptıklarına, yaşadıklarına ve yazdıklarına bakılırsa özgün biri, milyarlık Çin toplumunu harekete geçirerek halkı iktidara getirmiştir. Halen de Nepal, Hindistan ve Anadolu’dan ADB (Bob Avekian), Norveç ve Latin Amerika’ya, Peru’dan (Abimael Guzman) Ortadoğu ve Kürdistan halklarına dek pek çok coğrafyada halk hareketlerini, proletarya mücadelesini, entelektüelleri, genç nesilleri, kadın hareketlerini etkilemiş ve etkilemekte olan birisi. 1968 Avrupa gençliğini olduğu gibi Türkiye’de de 68 hareketinin başlatılmasında onun estirdiği Kültür Devrimi rüzgarının etkisi belirleyici olmuştur.

Kavramların Mimarı Mao:

Klasik Felsefelere Eleştiri

Felsefe büyük oranda kavramsal düşünmeye karşılık gelir. Filozoflar bu kavramları bazen kendileri üretirler, bunlar büyük filozoflardır. Çoğu zaman da bildik kavramlarla yeni düşünceler, kuramlar geliştirilir. Mao her ikisine de örnek olarak verilebilir. Bilhassa çelişki konusunda baş çelişki, temel çelişki, antagonist çelişki, çelişkinin özgüllüğü, çelişkinin evrenselliği gibi doğrudan felsefi terimlerle geliştirdiği düşünceler bulunuyor. Siyasal alanda da yeni demokrasi, yeni demokratik devrim, demokratik halk devrimi gibi kendine özgü türettiği terimler var. Ayrıca proletaryanın önünde üç dağ: Feodalizm, kapitalizm, emperyalizm demesi de ilginçtir. Devrimin üç bileşeni: Parti, Ordu, cephe diyor bir başka analizinde. Kadınlar için “göğün yarısıdır” ifadesi de ona aittir. Adını andığımız makalelerine koyduğu başlıklar da felsefece düşünülerek konulmuş başlıklardır. Bu uygulamaları uzatmak mümkündür.

Mao Zedung, çelişme terimine büyük bir önem verdi, onu evrensel ve bir bakıma sonsuz bir ilke sayarak diyalektiğin temel ilkesi olarak belirledi. Birbiriyle çelişen ifadeleri kullanmaktan da geri durmadı. Buna, kendisinden önceki Marksistleri de katmakla birlikte örneğin Lenin’in şu iki cümlesini aynı yerde anmakta bir beis görmüyor: 1-Pratik, teoriden daha üstündür. Burada pratik teoriyi önceliyor. 2- Radikal teori olmadan radikal pratik olmaz. Burada ise teori pratiği önceliyor.

Yeniçağ’ın klasik felsefelerine gönderme yapılırsa ilk cümledeki pratik terimi, 17. ve kısmen de 18. yüzyıl empirist (deneyci) felsefelerin temsilcileri olan J. Lokce, Berkeley ve D. Hume’un felsefelerine gönderme yapar. “Pratik Üzerine “ adlı metin yakından incelendiğinde iki tez daha ileri sürülebilir. İlki pratik, teori ile ilişkilendirildiği için empirizmi zenginleştirmiştir Mao. İkincisi ise ilkinin devamı olarak bilmenin yapma ile ilişkisi kurularak empirizm aşılmıştır.

Teorinin önceliğini ileri süren cümleye gelirsek, Mao’nun kullandığı teori (akıl) için yine aynı yılların Descartes, Spinoza ve Leibniz’in felsefesine karşılık geldiğini ileri sürebiliriz. Kanaatimizce akıl, teoriye dönüşerek zenginleşmiştir. Bu zenginleşmenin devamında da Mao’nun rasyonalizmi aştığını görüyoruz.

Genel olarak Marksist felsefe (teori), bilgi sorununu insanların toplumsal pratiğinden ve tarihselliğinden ayrı ele almadığı için eski, skolastik ve klasik felsefelerden ayrılır. Mao, bu anlayışı daha da belirgin hale getirerek toplumsal pratiğin merkezinde insanların maddi üretim süreçlerinin olduğunu kabul etmekle birlikte buna; sınıf mücadelesini, siyasal, bilimsel ve felsefi etkinlikleri, sanatsal yaratım süreçlerini de ekler. Toplumsal pratiğin sınırlarını üst yapı kurumlarına dek genişletmiştir. Dolayısıyla Marksist teoriye karşı yapılan ekonomik determinizm eleştirisi bertaraf edilmektedir. Mao bilginin kaynağı açısından üretim etkinliğine ve doğaya ilk veri olarak rol vermektedir. Şöyle yazıyor: “İnsan, maddi üretimdeki faaliyeti aracılığıyla, yavaş yavaş doğa olaylarını, doğanın özelliklerini, yasalarını ve kendisiyle doğa arasındaki ilişkileri kavrar. (Seçme Yazılar, Kaynak Yayınları Cilt:1, S. 376).

Rasyonel ve Empirist Bilgiye Karşı

Diyalektik ve Materyalist Bilgi Felsefesi

Rasyonalizm (akılcılık) ve empirizm (deneycilik) Yeniçağ ve modern felsefenin temel iki felsefe akımı olarak olay ve olgu durumlarını mekanik, tek yanlı ve yüzeysel olarak ele almışlardır. Diyalektik materyalist bilgi felsefesi, bu akımları toplamsal pratiği, şeylerin tarihselliğini ve sosyalleşme süreçlerini epistemolojiye dahil etmemekle eleştirir. Mao’da bu tartışmada, Çin’deki sosyal ve siyasal sorunlarla bağlantılı olarak bu tartışmada özgün tezler ileri sürümüş biridir. Ona göre bilgi süreci, merkezinde toplumun maddi ihtiyaçlarını karşılama motivasyonu olan fiziksel üretim süreciyle başlar. Bu süreci tamamlayan unsurları ise tekrar edersek, sınıf mücadelesi, bilimsel çalışmalar, sanat ve edebiyat faaliyetleri, gözlem ve deney olduğunu söyleyebiliriz.

Bilgi felsefesinin iki temel sürecinin altını çizer Mao. Birisi algısal süreçtir. Diğeri de ussal ya da mantıksal süreçtir. Onun optiğinden bakılacak olursa “algısal bilgi, şeylerin, tek tek yönleriyle, görünürdeki yönleriyle ve dış ilişkileriyle ilgilidir; buna karşılık mantıki bilgi [ussal bilgi demek istiyor] şeylerin bütünselliğine, özüne ve iç ilişkilerine ulaşmada büyük bir adım atar ve çevremizdeki dünyanın iç ilişkilerini açığa çıkarır. (Age., S. 380). Mao’nun mantığında “sonuç” kavramının pek yeri bulunmuyor, bunun yerine “süreçler ve ilişkiler” mantığını görüyoruz.

Mao’nun felsefeyi ele alış tarzı ve onu gerçekleştirme ve gösterme tarzı da kendine özgüdür. Somut, sosyal ve siyasal sorunlara felsefeyi uygulama biçiminden dolayı Marx ve Lenin’den ayrıldığı söylenebilir. Çin entelektüel, komünist ve akademisyenlerini felsefece eleştirirken, onları sığ deneyci (mekanik materyalist) ve kaba idealistler olmakla suçlamıştır. Mao’ya göre günümüzün deneyci filozofları, algısal olanla yetindikleri için tutucu bir pozisyon alarak geleceği görmekte yetersiz kalmaktadır. Akılcılar ise sosyal gerçekleri, tarihi tecrübeleri teorilerinin temeline yerleştirmedikleri için tekyanlılığa düşmekte, her şeyi kendi kafalarından çıkartmaktadırlar. Bunlar da geleceği görme hayaline kapılarak aktüel olgu ve olayları bile göremezler.

Bilgi Pratik İçindir;

Bilme de Yapmak İçindir

Ussal bilgiyi, algısal bilginin bir üst aşaması olarak değerlendiren Mao, bilginin bir üçüncü aşamasından da söz eder ki, bu da ünlü Onbirinci Tez’i anımsatır: Bilgi değişmek ve değiştirmek içindir. Buna praksis felsefesi de diyebiliriz. Praksisi eylemle birlikte teoriyi de içine alan bir terim olarak kullanıyorum. Değiştirme aynı zamanda bilginin –doğru bilginin diye anlayın- temel ölçütüdür. Zira Mao açısından bilgi; insanda, toplumda ve dünyada bir değişiklik yapabiliyorsa bilgi adını alabilir. Bir benzetmeyle söylenecek olursa yazılmış bir senfoni, ancak seslendirildiği zaman müzik eseri olarak değerlendirilir. Masada, kağıtta, porte üzerinde kalan bir senfoninin eser adını alamayacağı gibi (ki böyle bir eser henüz yoktur) gerçekliğe etki etmeyen bir düşünce de (henüz böyle bir bilgi de yoktur) bilgi olarak değerlendirilemez. Mao’nun, makalesine alt başlık olarak koyduğu ifadeyi ‘bilgi pratik içindir, bilmek de yapmak içindir” biçimine getirerek burada anabiliriz.

Algısal bilgi gerçekliğin dış özelliklerine ya da görünüşüne karşılık gelir diye düşünen Mao, gerçekliğin özüne ulaşmak içinse ussallığa yükselmek gerekir diye düşünürken pek haklıdır. Örneğin Pekin’i bilmek ve araştırmak için görmeye gelen bir kişi, kenti gezer, ilginç bulduğu yerleri arayıp bulur, bilgi alır. Caddeleri, sokakları kabaca gözden geçirir. Bunu bilinçle yapmasa da, kentin dış görünüşünden çeşitli işaretler alır. Bu eylemlerinde ona temel duyu organları yol göstermektedir. Bu organlar sayesinde zihinde çeşitli algılar oluşur, bu gözlemleme pratiği devam ettikçe zihinde kavramların hammaddesi kristalize olur. Bu düzeyde kalan kimse hiçbir zaman Pekin gerçekliğini açıklayacak bilgiye sahip olmayacaktır. Çünkü henüz algısal bilgi geçerlidir, kavramsal bilgi söz konusu değildir.

Bilginin Hareket Noktası Maddecilik

Bilginin ilerleme Süreci Diyalektik

Kişi, Pekin üzerine gözlemlerini tekrar ettikçe yeni olgular saptar, kentin sosyal yapısı hakkında bilgilere ulaşır. Eski bilgilerini işe yaratır. Giderek Pekin’in tarihsel geçmişini, sınıfların tahlilini yapar. Kentin sınıf mücadelesindeki işlevini soruşturarak içsel özellikler üzerinde yoğunlaşır. Algılar, bir bütünlük ve bir yoğunluk yanında karmaşık hale gelir. Dışsal özellikler içsel bağlantılarla bir araya getirilir. Pekin’in gerçek bilgisi çıkartılır. Buradan hareketle Mao, yeni bir kavram çifti daha kullanıyor. Ona göre bilgi tecrübeyle başladığı için buna, bilgi felsefesinin materyalizmi denilmelidir. Bilginin derinleştirilip, genişletildiği ve geliştirildiği, ussal bilgi aşamasına vardırılması da bilgi felsefesinin diyalektiğidir.

Mao, bilgi felsefesinin diyalektiği dediği noktada, bilginin sınırlarının da sürekli gelişmekte olduğunu söyler. Onun nazarında bilginin ve bilimin zirve yapması, ancak çağımızda söz konusu olabilmiştir. Gelişmesi sonsuza dek sürecektir. Çünkü evrende, toplumda ve insan bilgisinde kendini gösteren çelişmenin evrenselliğinden dolayı bilgide değişme ve ilerleme kaçınılmaz olacaktır. Buna göre Mao; diyalektiğin Hegel ve Marx’tan farklı olarak sonsuza dek süreceğini ifade etmiş oluyor. Bu görüş, diyalektiğin sınıfsız toplumlarda da süreceği düşüncesinin Mao tarafından kabulü anlamına gelir. Hatırlanacağı gibi Frankfurt Okulu ve bilhassa Adorno “Negatif Diyalektik” adlı çalışmasında Hegel ve Marx’a katkı yaptığını ileri sürmüştü. Yayın yıllarına bakıldığında bu katkıyı Mao’nun yıllar önce yapmış olduğu anlaşılıyor.

Çelişme meselesi bir yana, Mao bilginin ilerlemesinin motorunu da yine değişen dünya koşullarında, pratik insan faaliyetinde, bilimsel çalışmalarda ve üretim güçlerinin gelişmesinde görüyor. Ona göre eski toplumlarda üretimin çapı sınırlı olduğu için bilgi de belli bir ilkellikte kaldı. Üretimin gelişmesi, insan ve toplum ilişkilerine yansıdı, yeni sınıflar ortaya çıktı.

Kendinde Sınıf Olmaktan

Kendisi İçin Sınıf Olmaya

En yeni ve devrimci sınıf olarak proletaryayı anan Mao’ya göre bu sınıf da, bilgi süreçlerinin yasalarına uygun düşercesine ilerledi. Başlarda kendinde sınıf düzeyindeydi işçi sınıfı. Pratik tecrübesi arttıkça, diğer insan ve sınıflarla ilişkisini gözlemledikçe kendisi için sınıf olmaya başladı. Bu sınıfın temel özelliklerinin ortaya konması için Marx ve ardılları, sınıfın olgunlaşmasını ve yeterli deneyimin ortaya çıkmasını beklemiş sayılır. Yani Marksist teori, proletarya ortaya çıkmadan, yeterli tecrübeyle gözlemlenmeden formüle edilemezdi. Makalesinde şöyle yazıyor Mao: “Marx ve Engels bu pratiği ve tecrübeyi bütün yönleriyle bilimsel bir biçimde özetlediler ve proletaryanın eğitilmesi için Marksizm teorisini yarattılar. İşte o zaman ‘kendisi için bir sınıf’ durumuna geldi.” (Age., S. 384).

Bilginin dolaylı ve dolaysız edinilmesini de sorunsallaştıran Mao, ikisi arasındaki kopmaz ilişkiye dikkat çeker. Yorumla söylenecek olursa bilgiyi pratikten (deneyden ve deneyimden) bizatihi edinen kimsenin bilgisi dolaysız bilgidir. Bilginin temeli de burasıdır. Burasının temel olması, bilginin ilerlemesi, büyümesi anlamına gelmez elbette. Dolaysız bilginin bilim, sanat ve düşün insanlarının çabasıyla soyutlanarak, formüle edilerek, yasalaştırılarak genelleştirilmesi gerekir. Farklı kişilerin ve toplumların bilgisine eklenmesi kullanımına sunulması da Mao’nun dikkat çektiği başka bir noktadır. Aslında kullandığımız bilgilerin pek çoğu bizim için dolaylı bilgidir.

Sokrates’ten, Platon’dan, Aristoteles’ten, Kant’tan, Einstein’dan ve benzer düşün ve bilim insanlarından, sanat adamlarından gelmektedir çağımızın bilgi birikimi. Dahası atalarımızdan ve tanımadığımız kişi ve toplumlardan gelmektedir. Unutmamak gerekir ki bu kullandığımız ve bizim açımızdan dolaylı olan tüm bilgilerin temelinde doğrudan bilgiler bulunmaktadır. Kısaca ifade edilecek olursa doğrudan bilgi yani dolaysız bilgi, dolaylı bilgiyi önceler. Doğrudan bilginin temellerini atanlar ise doğal üretime ilk temas ederek üretime katılanlar, köleler, köylüler, sanayi üretimiyle beraber de tarih sahnesine çıkmış olan proletaryadır. Mao’ya göre üretimde doğrudan rol alan “bu insanlar kendi pratikleri aracılığıyla ‘bilgi edinirler’ ve edindikleri bilgi, yazılar ve teknik araçlar yoluyla ‘bilim adamına’ ulaşır; işte ‘bilim adamı’ ancak o zaman dolaylı bir biçimde ‘bütün dünyada olup biteni bilebilir’” (Age., 382).

Ontolojide Mutlaklık Sorunu

Epistemolojide Görelilik/Kesinlik Sorunu

Değişmez yasa, Marksist teoriye uygun olarak Mao’da da her şeyin sürekli değişme içinde olmasıdır. Buna göre özneden bağımsız bir ontolojik varlığın kabulü mutlak bulunabilir. Ontolojik varlık dünyası, yani maddi varlık dünyasından söz ediyoruz, sürekli bir değişme içindedir, toplum da bu değişmeye paralellik gösterir. Aklın; toplum ve evrenle ilgili kurduğu her türden ilişki de bu değişime tabidir. Bu değişme içinde anlara, dönemlere, çağlara dair doğru dediğimiz bilgiler üretilir. Bu arada doğru olduğu sanılan pek çok düşünce de bilgi ve bilim dünyasından düşer, müzelik olur.

Mao, makalesinde ontolojik varlık alemini ve değişmeyi mutlak olarak saptamakla birlikte, insanlığın ortaya koyduğu ve yaşamı ilerlettiğini söylediği bilgilere göreli bilgi diyor. Eğer “kesin bilgi” ve “mutlak bilgi” ayrımı yapıyorsak Mao’nun göreli dediği bilgiye kesin bilgi de diyebiliriz. Zira kastettiği, doğru bilgi anlamına gelen kesin bilgidir. Mutlaklık ve göreli bilgi konusunda şunları söylüyor: “Marks

istler, evrenin mutlak ve genel gelişme sürecinde her özel sürecin gelişmesinin göreli olduğunu ve dolayısıyla da mutlak gerçeğin sonsuz akışında, herhangi bir belirli gelişme aşamasındaki özel bir sürece ilişkin insan bilgisinin yalnızca göreli olarak doğru olduğunu kavrarlar” (Age., S. 391). Buna göre mutlaklığı varlık felsefesine (ontoloji) göreliliği (kesinlik diyebiliriz) ise bilgi felsefesine (epistemoloji) karşılık kullanabiliriz.

 

 

 

 

attachment

 

 

DİL FELSEFESİ

Varlık-Bilgi ve Dil İlişkileri (Özet)

Mehmet Akkaya

Dile, bütünsel bakma kaygısı güden her çalışma onu üretim, felsefe, edebiyat ve ideoloji gibi kategorilerle bağlantılı olarak ele almak durumundadır. Ayrıca dilin zaman ve mekan ile ilişkisi bağlamında tarih, toplum ve coğrafya ile de ilgisinin kurulması gerekir. Gorgias, varlık yoktur, olsa da bilinemez bilinse bile başkalarına anlatılamaz demişti. Oysa insanın ekonomik ve düşünsel tarihine bakıldığında Gorgias’ın yanıldığını söylemek mümkündür.

Dil üzerine çalışmalar, Antik dönmeden beri her daim yapılmış ve dil sürekli ilgi çekmiştir. Yine de 19. yüzyıla dek dil felsefesinin özerk bir disiplin olduğu söylenemez. Çağımızda dil felsefesine yönelmenin birtakım nedenleri elbette vardır. Dilbilim çalışmalarıyla da dilde derinleşme söz konusudur. Felsefe, antik dönemde varlık araştırması, Yeniçağ başlarında ağırlıklı olarak bilgi araştırması olarak kendini gösterdiği halde giderek dile kaymışsa bunun bir nedeni olması gerekir. Bu nedeni kapitalizmin geliştikçe gericileşmesi gerçeğinde görürsek sanırız meseleyi abartmış olmayız. Burjuvazi bu gericileşme sürecinde ekonomik ve sosyal sorunlardan kaçarak dile yoğunlaşmıştır, yoğunlaşmaktadır.

Diller kendilerine özgü dünya görüşleri taşıdıkları gibi kendilerine özgü kavrayış biçimleri, düşünüş tarzları ve dünya görüşlerine de sahiptirler. Eğer diller farklı dünya görüşlerini özlerinde taşıyorlarsa her dil farklı bir dünya anlamına gelir. Goethe’nin bir dil bir dünyadır, ikinci dil yeni bir dünyadır demesi anlamlıdır. Dil-felsefe ve dil-dünya görüşü paralelliği, her dilde felsefe yapılabileceğini gösterir. Yalnızca Almancada, İngilizcede, Türkçede veya Osmanlıcada felsefe yapılır denilemez. İletişim kurmak için yeterli bir gelişkinliğe ulaşmış her dille felsefe yapılabilir. Çünkü dilleri verimli kullanarak felsefe yapacak olanlar öznelerdir. Bu öznelerin özgürlük koşullarında düşünebildiği her ortamda da, her dille felsefe yapılmıştır. Bu yüzden dillerin özgürlüğünden yanayız. Dahası var, “dillerin kendi kaderini tayin hakkı”nı savunuyoruz. Yüzlerce çiçek yan yana açsın diller birbiriyle barış içinde felsefe ve sanat yapsın istiyoruz.

SANAT SÖYLEŞİLERİ

İNSAN-TOPLUM, SANAT VE GÜZEL

Darwin’e göre insanda psikolojik güzellik içgüdüsü bulunmaktadır, buna göre her insan doğuştan bu içgüdüyle donatılmış olarak gelmektedir. Yapılan birtakım araştırmalara göre yalnız insanlar değil bazı yüksek yapılı hayvanlar bile hoş görüntülerden, doğal kökenli estetik haz almaktadırlar. İnsanlar güzelle ilgileneli beri her türlü aletin kullanışlı olmasının yanında güzel görünmesine de önem vermişlerdir. Ürettikleri bir ilkel kazma ya da baltanın sapına işleme yapmayı ihmal etmemişlerdir. Güzeli izleme insana köklü bir yaşama sevinci vermektedir, dolayısıyla büyük bir haz kaynağıdır.

Dostoyevski söylüyor: İnsan birçok maddi ihtiyacını karşılayamasa bile yaşayabilir, ama sanat bilmeden ve sanat yapmadan, sanatla ilgi ve ilişki içinde olmadan yaşayamaz, en azından insan düzeyinde yaşayamaz. İnsan ne kadar sanat ile ilgili ise o kadar insandır da denilebilir. Hatta Dostoyevski daha da ileri gider ve insan bilimsiz ve ekmeksiz yaşayabilir ama güzelsiz asla, der. “Dünyayı güzel kurtaracak” diyen de odur.

____________________________________________________________________________

 

 

12512767_10206028083648315_6061298888409800018_n

 

söyleşi 12923225_10154134481558395_4159834161068085657_n

 

ANKARA’ DA EPİSTEMOLOJİK KOPUŞ-EDEBİYAT İLİŞKİSİ
Yusuf Şaylan
2016 baharı Ankara’ya bombalarla geldi. Bu bombalarda birçok insan hayatını kaybetti ve birçok da yaralı insanımız var. Bu terör günleri insanları evlerine kapatırken Ankara sokakları tenhalaşırken Çankaya Belediyesi’nin Resim Galerisi’nde Avustralya’da yaşayan Muzaffer Oruçoğlu’nun resim sergisi açıldı. Patlamalarda yaşananlar nedeniyle bu açılış biraz sessiz oldu. Sergi 31 Mart’a kadar devam etmektedir.
26 Mart 2016 tarihinde Ankara Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde yine Muzaffer Oruçoğlu’nun çalışmaları ile ilgili araştırmalar yapan felsefeci-yazar Mehmet Akkaya ülkemiz yazınında ve sanatında Oruçoğlu’nun eserlerinin önemini anlattı. Bu anlatma etkinliğinde öykücü, yazar Tekgül Arı da daha önceden hazırlamış olduğu soruları Mehmet Akkaya’ya sorarak konunun tartışılmasına ve anlaşılmasına katkıda bulundu.
Muzaffer Oruçoğlu, Ankara Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde, “Epistemolojik Kopuş-Edebiyat İlişkisi” başlığı ile yapılan toplantıda siyasal görüşleri, romanları resimleri ve şiirleri açısından tartışıldı. Pek çok yazar, okur ve entelektüelin katıldığı bu toplantıda izleyicilerin de katılımıyla dinamik bir sunum yapıldı. Oruçoğlu’nun sermaye kültüründen kopuş gerçekleştirdiği tezi genel kabul gördü diyebiliriz. Aynı gün birden fazla etkinlik olduğu için olsa gerek katılım 35-40 kişiyle sınırlı kaldı.
Söyleşi Mehmet Akkaya’nın, Oruçoğlu üzerinden ileri sürdüğü saptamaların, analizlerin ve tezlerin sunumuyla başladı. Filozofça serisinin yeni kitabı Epistemolojik Kopuş adlı çalışmasından hareketle Mehmet Akkaya, neden Muzaffer Oruçoğlu’nu “kopuşun” merkezine koyduğunu, Oruçoğlu’nun romancılığının Türk romanında bir Kopuş’a işaret ettiğini gerekçelendirmeye çalıştı. Toplantıda Oruçoğlu’nun 1968 kuşağı devrimcilerinden olduğu ve İbrahim Kaypakkaya ile birlikte TKP/ML’yi kuranlardan olduğu da anımsatıldı.
Mehmet Akkaya’nın, “ülkemizin dört büyükleri” olarak adlandırdığı isimleri şöyle sıralaması ilginçti: Şiirde Nazım Hikmet, müzikte Ruhi Su, öykücülükte Sabahattin Ali, sinemada Yılmaz Güney. Mehmet Akkaya’ya göre bunlar Cumhuriyet döneminin en yüksek bilinci olan düşün ve sanat insanlarıdır, bu yüksek bilinçlerin sosyalist kültür ikliminden çıkmış olması manidardır. Akkaya’nın “dört büyükler” dediği düşün ve sanat insanları kendi alanlarından hareketle toplumun ve dünyanın sorunlarını kavradılar ve eserlerinde yansıttılar.
Birçok öyküsüyle Sabahattin Ali, yüzlerce bestesiyle ve türküleriyle, getirdiği yeni yorumuyla Ruhi Su, şiirleriyle Nazım Hikmet, Türk sinemasında yaptığı devrimle Yılmaz Güney çağımızın ve ülkemizin en yüksek bilinçlerini temsil eden sanatçılar olarak değerlendirildi. Bu dörtlü zirveye romanda Muzaffer Oruçoğlu’nu eklemek gerektiğini söyleyen Akkaya, daha da aşırıya gidiyor. Mesela politikada, felsefi düşünüşte ve sosyal bilimler bakımından da Oruçoğlu’nun ana akım düşünüş tarzını aştığını ileri sürüyor. Görüldüğü gibi ufuk açıcı, kışkırtıcı tezler ileri sürüyor.
Mehmet Akkaya, ileri sürdüğü argümanları kitabında detaylı bir tarzda gerekçelendirdiğini hatırlatmakla birlikte söyleşi sırasında, soru ve itirazları da dikkate alarak kimi gerekçelerini de toplulukla paylaşma ihtiyacını duydu. Mesela Oruçoğlu’nun kitaplarında sadece gerçekçiliği değil onu aşma çabası olduğunun altını çizmiş olması önemlidir. Marksizmde, üretim sürecinin önemine yaptığı vurguyu tekrarlayan Akkaya, gerçeğin ve gerçekçiliğin bu süreçlerde doğduğunu, anlamak ve değiştirmek gerektiğine vurgu yaptı. Akkaya’ya göre üretimden hareket edilmesi Oruçoğlu’nun düşünüş tarzının temelini oluşturuyor. Ona göre olası, olandan daha değerlidir.
Oruçoğlu’nun eserlerinde hayatın bütün zenginliğini bulmanın mümkün olduğunu anlatan Akkaya, dört ciltlik Grizu romanıyla Türkiye’de işçi sınıfının oluşum ve mücadele sürecini bütün çıplaklığıyla görebileceğimizi vurguladı. Muzaffer Oruçoğlu’nun yazdıklarında sadece siyasi bir yaklaşım değil aynı zamanda felsefi, edebi ve sanatsal bir derinlik olduğunu da söyledi. Akkaya roman okumadan, şiir okumadan, felsefi bir derinliğe ulaşmadan yapılan işlerin eksikli kalacağını ve mücadelede sürekliliğin sağlanamayacağını tekrar etti.
Tekgül Arı da hazırladığı kışkırtıcı ve sorgulayıcı sorularla tartışmaya renk ve zenginlik kattı. Salondaki izleyiciler de katkılarda bulunarak hoş bir sohbete ortak oldular. Bomba ve terörün evlere hapsedemediği bizler özlenen bir sohbet havasında sürdürülen toplantıyı Mehmet Akkaya’nın okuyuculara kitaplarını imzalamasıyla sona erdirdik.

MUZAFFER ORUÇOĞLU ve SANATI ÜZERİNE SÖYLEŞİ
Davut Köksoy
26 Mart Cumartesi günü Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde (ANKARA) Tekgül Arı ve Mehmet Akkaya’nın katılımıyla Muzaffer Oruçoğlu’nun romanları ve sanatı üzerine bir söyleşi düzenlendi. Oruçoğlu, felsefeci Mehmet Akkaya’nın yeni çalışmasına konu olan ilginç ve sistemin geri planda tuttuğu muhalif şahsiyetlerden birisi. Onun üzerinden sürdürülen estetik tartışmaların dikkat çekici olduğunu önceden düşünmüştüm. Akkaya’ya göre Oruçoğlu, Türkçe diline katkı yapmış ve sermaye kültüründen epistemolojik kopuş gerçekleştirmiş politik bir figürdür.
Farklı çevrelerden izleyicilerin katıldığı toplantı dinamik bir atmosferde gerçekleşti. Tekgül Arı’nın sunumuyla başlayan söyleşi yine Tekgül Arı’nın düzenlediği sorularla devam etti. Söyleşiye katılan Mehmet Akkaya gerek sorulara verdiği yanıtlarla gerekse Oruçoğlu üzerine yaptığı çalışmalarla büyük bir ilgi ve beğeni topladı. Zaman zaman izleyicilerin de katkıda bulunduğu söyleşi bir şölen havası içinde geçti.
Akkaya, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Ruhi Su ve Yılmaz Güney’i ülkenin dört büyükleri olduğunu belirttiği konuşmasında, bu dört büyüğün arasına beşinci büyük olarak Muzaffer Oruçoğlu’nu da romancı olarak kattığını belirtti. Gerekçelerini de izleyicilere aktardı. Akkaya, politikayı sanat, bilim ve felsefeden izole ederek ele alamayacağımızı, dolayısıyla Oruçoğlu’nun sanatının bize büyük olanaklar sunduğu iddiasında bulundu.
Akkaya, Marx’ın bir tezini Oruçoğlu’na uygulayarak şöyle söylüyor: Sanatçılar yalnızca dünyayı yorumladılar, aslolan onu değiştirmektir. Oruçoğlu’nun bu teze uygun bir sanatçı olduğu üzerinde de duruldu. Söyleşiye katılan izleyicilerin çoğunluğu Oruçoğlu ve kitaplarını yeni keşfettiklerini ve bu kitapları okuduklarında yaşamlarında ve düşüncelerinde değişmeler olduğunu belirttiler. Epistemolojik Kopuş kitabıyla Oruçoğlu’nu tanıyanların da olduğuna dikkat çekildi.
Söyleşi Tekgül Arı ve Mehmet Akkaya’nın katılımcılara teşekkürü ile sona erdi. Kitap standının da açıldığı söyleşide Oruçoğlu’nun çalışmaları ve Akkaya’nın filozofça serisinden oluşan eserleri sergilendi. Akkaya okurlarla söyleşiyi imza sırasında da sürdürdü.

================================================================================

afişşMehmet Akkayamehmet-akkaya

 

BASIN BÜLTENİ / BELGE ULUSLARARASI YAYINCILIK

 

34. ULUSLARARASI İSTANBUL KİTAP FUARI 7 KASIM 2015’TE BEYLİKDÜZÜ’NDE AÇILIYOR.

 

“Sermaye kültüründen kopuşun adı:

Muzaffer Oruçoğlu”

2015 İstanbul Kitap Fuarı 7-15 Kasım arasında Beylikdüzü’nde yapılıyor. Yayınevimiz de kitaplarını sergilemek üzere stant açıyor; ve okurları yayınlarımıza ilgi göstermeye davet ediyor. Her yıl olduğu gibi bu defa da bir toplantı yapmak üzere programda yer alıyoruz. Toplantının konusu, yayınevimizin yazarlarından Mehmet Akkaya’nın Filozofça serisine eklediği yeni kitaba ilişkindir. Kitapta sanatçı ve politik aktivist Muzaffer Oruçoğlu’nun resim, roman, şiir ve siyasal fikirlerine felsefi bir projeksiyon tutuluyor. Toplantı panel formatında olup, 12 Kasın Cuma günü saat 18-19 arası Interexpo Salonu’nda yapılacaktır. Konuşmacılar afiş ve tanıtım metinlerinde, basın bültenlerinde de ilan edildiği gibi Mehmet Akkaya, Metin Kayaoğlu ve Ragıp Zarakolu’dur. Panel’in başlığı ise: “Sermaye kültüründen kopuşun adı: Muzaffer Oruçoğlu” olarak belirlenmiştir.