FELSEFECİ NACİ SOYKAN’I KAYBETTİK

Mehmet Akkaya

 

Felsefemizin önemli simalarından olan Ömer Naci Soykan’ı, 4 Aralık 2017 tarihinde kaybettik. Estetik ve Sanat Felsefesi adlı çalışması, son yıllarda kaleme alınmış en özgün eserlerinden birisiydi. Elbette nitelikli olmak kaydıyla onlarca çalışmaya imza atmış birisidir. 1945 Rize doğumlu olan Soykan, ana akım felsefe içinde olmakla birlikte, kuşkusuz ki ülkemiz felsefesinde yeri zor doldurulur kişilerden birisiydi ve asla sıradan birisi değildi. İstanbul Üniversitesi’ndeki öğrenim yılları dışında akademik yaşamının büyük çoğunluğunu Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde geçirmişti. Bu üniversitede felsefe bölümünü kuran da Soykan’dan başkası değildi. Bölüm başkanlığını da yürüttükten sonra yaş haddi nedeniyle emekli olmuştu, 72 yaşındaydı.

Ömer Naci Soykan ile yakın bir dostluğumuz vardı. Mimar Sinan’da uzun yıllar derslerini dinleme fırsatım oldu. Birlikte yiyip içmelerimiz yanında sinema ve tiyatrolara gidişimiz, ev toplantılarına birlikte katıldığımız oldu. Onu saatlerce dinlemek zor olmazdı, tiyatral bir atmosferde derslerini sunardı. Soykan Alman ekolündendi. Felsefenin son yüzyıllarda –büyük oranda- Almancada yapıldığı düşünülürse onun ayrıcalığı da ortaya çıkar. 1968 kuşağının verimli, çalışkan ve sorumlu öğrenci kesimindendi. Dolayısıyla toplumsal sorumluluk bilinci içinde felsefeyi seçmiş öğrencilerden birisiydi. Arkasında, bu yazıda bir kısmı verilecek olan,  çok sayıda özgün düşünce ve eser bırakması, işte bu toplumsal sorumluluk bilincinden hareketle açıklanabilir.

Türkiye’den Felsefe Manzaraları

Sistematik felsefe anlayışıyla felsefe derslerini sunardı. Felsefeyi de bu yöntemle yaptığını hatırlatmak gerekir. Bana kalırsa ana akım felsefeye uyarak diyalektik değil analitik bir üslupla düşünür ve davranırdı. Sistematik düşünmesi, onu felsefenin pek çok disiplinine birden yöneltti anlaşılan. Farklı dallarda düşünmesi ve eserler vermesi felsefi söylemini daha da derinleştirdi. Derslerinin ve eserlerinin karakterine bakılırsa bilgi teorisi, dil felsefesi ve sanat kuramı konusunda yoğun bir mesai harcamıştı. Kanaatimce en özgün görüşlerini de bu alanlarda ortaya koydu. 78 ya da 88 veya daha yakındaki kuşakların Naci Soykan’dan ne denli yararlandıklarını saptamak kolay değilse de, bugün akademideki genç felsefe hocalarının pek çoğunun hocası olan da Soykan’dı.

Kitap çalışmalarının bazıları genel olarak dil sorunları ve özel olarak Wittgenstein üzerinden yapılan dil araştırmaları biçimindedir. Bilginin sınıflanması, bölümlenmesi gibi konuların yer aldığı çalışmaları da Türkiye’den Felsefe Manzaraları adlı üç ciltlik kitapta dile getirilmiştir. Kitap adının Nazım Hikmet’in kitap adlarını anımsattığını belirtmek gerekir. Ayrıca Arayışlar adlı yine birden çok kitaptan oluşan eserlerini de anmak gerekiyor. Bu çalışmalarda da farklı sosyal ve entelektüel sorunlara felsefi bakış getirdiği görülecektir. Kimlik, kişilik, etik ve estetik gibi konuların altını çizmek, kitabın içeriğini yansıtmak için gerekli görünmektedir. “Kimlik ve Kişilik” başlıklı yazısında kimliğin tutucu, kişiliğin ise devrimci karakterine vurgu yapmaktadır Soykan. Kimliğin özcü, milliyetçi, dinci, ırkçı yaklaşımlara davetiye çıkarırken gelişmiş bir kişiliğin ise özgürlüğe tekabül edeceğine inanıyordu. Bu çerçevede zayıf noktası ise “sınıf kimliğini” dikkate almamış olmasıdır. Birazdan söz edileceği gibi Soykan’ın varlık anlayışı da ilgimizi çeker türdendir.

Kültür Endüstrisi ve Kültür Emperyalizmi

Nietzsche ve Wittgenstein yanında Frankfurt Okulu’na ve özelikle de Adorno’ya ilgisi büyüktü. Frankfurt Okulu’nu estetik derslerinde uzun uzun anlatırdı. Farkında mıydı bilinmez ama Soykan düşünce paradoksları içindeydi. Frankfurt Okulu’nun genel olarak sanat anlayışını özellikle de müzik teorisini geniş bir şekilde sunardı, kültür endüstrisini eleştirmelerini de konuşmalarına eklerdi. Akla ve bilime itirazları üzerinde fazla durmazdı. Kültür emperyalizmi üzerine yazılar yazdığını, konferanslar verdiğini de hatırlatmam gerekiyor. Konuyu kültür endüstrisi eleştirisine benzeterek ele alması manidardır. Kültür ve emperyalizm terimlerinin yan yana gelmesine ya da getirilmesine itiraz ederken kültürün hangi koşullarda emperyalizmle anılacağına dair şunları söylemiştir: “Eğer o [kültür] bir meta ise, onun sunulmasının başlıca amacı ticari-politik ise, o zaman bir kültür emperyalizmden, dolayısıyla kültür kompradorlarından söz etmeye hakkımız olmalıdır” (Manzaralar-3, s. 220).

Soykan Frankfurt Okulu’nu anlayıp sunarken Okul tarafından Aydınlanmaya, diyalektik bakıldığı üzerinde nedense durmazdı. Keza kendisi analitik bir kafaya sahip olmakla birlikte bazen diyalektik düşünmek zorunda da kalırdı. Mesela iyi, güzel ve doğru idelerinin bütünsel bir şekilde ele alınması gerektiğini savunurdu. Diyalektiğin ilk defa –Herakleitos’tan evvel-  Homeros’un eserlerinde görüldüğünü ileri süren de oydu. Diyalektik üzerine kafa yorduğu Schelling için yaptığı kitap çalışmalarından da belliydi.

Hegel’e de düşkünlüğü vardı. Hegel’in tarih felsefesini öğrenmemde büyük rolü olan Soykan, Adorno’nun Negatif Diyalektik adlı kitabına hayrandı. Buradan edindiği bakış açısıyla Marksist teoriyi hatta Hegel’i bile eleştiriyordu. Diyalektiğin sosyal ve siyasal alana uygulayıcıları olarak değerlendirdiği Lenin ve Mao gibi liderleri de eleştirmekten geri kalmıyordu. Ayrıldığımız nokta şurasıydı: Soykan işçilerle hele hele yoksul köylü yığınlarının mücadelesiyle dünyanın değişeceğine inanmazdı. Son zamanlarında Husserll’e ve fenomenolojiye de merak sarmıştı. Kurduğu “felsefi büro”da bir yıla yakın Husserll çalışmıştık. 20. yüzyılın en büyük düşünürleri olarak sanırım Witgenstein ile birlikte Husserll’i görüyordu. Pek çok felsefecimiz gibi Naci Soykan da ülkemizdeki en büyük filozofun kendisi olduğuna inanıyordu.

Bilgi Felsefesi: Bilginin Doğruluk kriterleri

Bilgi ve BetimlemeMetin Okuma türünden kitapları da olan Soykan, analitikten çok diyalektik anlayışa uyan bir tarzda doğruluk kriterlerini ele aldı. Bu noktada analitik düşünüş tarzından ayrılıyor ve doğruluk kriterinin uygunluk (corespontent) kuramına indirgenemeyeceğini savunuyordu. Özneler arası geçerlilik kuramı da doğru bilginin bir kriteri olmalıdır. Ona göre bilgi deyince doğru bilgiyi anlamalıyız. Diğer alanların bilgisine ters düşmemek de ayrıca bir doğruluk ölçütüdür. Bilgi yararlılık ilkesine de uymalıdır. Hatta Soykan daha da ileri gidiyor ve bilgide, etik bir özellik yanında estetik bir özellik de arıyordu. Bilgi teorisini sunarken ana akım filozofların anlayışlarını açıklamayı elbette ihmal etmezdi. Aristoteles’ten Kant’a kadar pek çok büyük filozofu eleştirmeyi de adeta bir görev sayardı.

Yine de Soykan’ın, gerek sanat ve etik konusunda gerekse de bilgi teorisi konusunda Kant’ı aştığını söylemek kolay değil. Bilgi felsefesi bağlamında Kant’ın yanında durduğunu şu sözlerden anlamak olasıdır: “Biz fiziksel nesnenin bilgisinin zaten kesin olmadığına, nesnenin kendisini bilemeyeceğimize inanıyoruz” (Bilgi ve Betimleme, s. 32). Kitabın adından da anlaşıldığı gibi Soykan, tanımlama yerine betimlemeyi tercih ediyordu. Ernest Mach dolayımıyla yapılan çalışma yakından incelendiğinde yazarın pozitivizmden de büyük oranda etkilendiğini görebiliriz. 20. yüzyılda dil felsefesine yönelen felsefecilerin hemen hepsinin mantıkçı pozitivizm çerçevesinde düşünsel söylemlerini kurdukları dikkate alınırsa dil felsefesine yoğun mesai harcamış olan Soykan’ın da pozitivizme eğilim göstermesi anlaşılırdır.

Ö. Naci Soykan: Dilsiz Düşün Bakalım

Naci Soykan dil ve düşüncenin özdeş olduğuna inananlardandı. “Dilsiz düşün bakalım” diye sorduğunu hatırlıyorum. Bu konuda anlaşamazdık. Zira dil ile düşünce birbirine çok yakın olsa bile aynı şeyler değildir. Akademik üslubunu her zaman koruyamazdı. Halk gibi olurdu, sıradanlaşırdı. Karadeniz aksanını asla bırakmadı ya da bırakamadı. Almancayı da Lazların kemençesine benzettiğini anımsıyorum. Almancayı zor bir dil olarak değerlendiriyordu. Elbette ki dili dikkatli kullananlardandı. Konuşma üslubu da bir o denli zengindi. Latince ve Grekçe terimleri operasyonel bir şekilde kullanırken felsefenin orijinal jargonuna da hakim olduğu için kendisini dinleten ve okutan bir felsefeciydi.

Dil ve düşünceyi eşitlerken dil varlık özdeşliğine karşı da Platon’dan Heiddegger’e dek pek çok felsefeciyle polemik yapmıştır. Ona göre Platon gibi Heiddegger de “dil varlığın evidir” derken, dili varlıkla özdeş gördükleri için yanılmaktadırlar. Şunları yazmıştı: “Heiddegger ‘dil varlığın evidir’ demişti. Çünkü o bir Platoncu olarak dil ile varlık arasında tam bir uygunluk kabul eder… Demek ki ‘dil-varlığın evidir’ ya da ‘dil-varlık’ kabulü yanlıştır” (Arayışlar-1, s. 91). Kürt sorununa duyarlıydı Soykan. Kürtçe’nin üzerindeki baskıların kalkmasını savunanlardandı. Birgün gazetesinde bu minvalde bir tartışmamız (röportaj) yayınlamıştı. Evrensel ve Cumhuriyet gazetelerinde de benzer temalı röportajlar yayınladığımızı anımsatmak isterim. Bu tartışmalarda da kendi dil anlayışına göre “uzlaşma” sağlanan her dilde felsefe ve sanat yapılabilir görüşünü savunmuştur.

Uzlaşımsal, Doğal ve Mekanik Diller

Soykan Chomsky’nin dil anlayışıyla da yakından ilgiliydi. Chomsky’nin yanlışını bulduğuna ve onu “çürüttüğüne”  inanıyordu. Soykan’a bakılırsa Amerikalı dilbilimci Chomsky, semantik ile sentaks arasında ayrılmaz bir bağ olduğuna inanıyor. Yine Soykan’a göre Chomsky, sentaks değişirse semantiğin de değişeceğine vurgu yapmaktadır. Soykan ise Türkçeyi örnek göstererek sözcüklerin yerleri değiştiği halde cümlenin anlamında bir değişiklik olmadığını söylüyor. Dilleri sınıflaması da ilgi çekiciydi Soykan’ın. İnsan dillerini uzlaşıma bağlı, hayvan dillerini ise doğal uzlaşıma bağlı diyerek ayırmıştı. Bir de çağımıza özgü olarak mekanik (makine) dillerin vardığından söz etmiştir. Bunların içinde yalan söyleme yeteneği yalnızca insan dilinde vardır. Ne var ki ona göre insan, yine dilin bu özelliğinden dolayı yaratıcı olabiliyor. Demek ki yalan söylemeyi öğrenmek gerekmiyor, insan dil sayesinde yalan söyleme olanağı elde ediyor. Şöyle yazmıştır Soykan:

“Bir çocuğun yalan söylemeyi öğrenebilmesi ille de onun çevresinde yalan örnekleri görmüş olması gerekmez. Yaptığı her hareket hakkında doğruyu söylemenin kendisine zarar vereceğini ya da yalan söylemesinin kendisine bir avantaj sağlayacağını ayrımlayan bir çocuk, o ana kadar büyüklerinden, çevresinden hiç bir yalan örneği görmemiş olsa da yalan söyleyebilir.” (Manzaralar 3, s. 206).

Bir Anarşistin Seyir Defteri

Yabancı dil bilmeyi adeta fetişleştirmişti. Türkçe dışında diller bilenleri önemser ve gereğinden fazla yüceltirdi. Garip de olsa kimsenin düşünmediği sözleri söylemeyi sevme noktasında da farklıydı. Nihayetinde özdeyişlerini topladığı bir eser bile yazmaktan geri kalmadı. Kitaba Gönülden Dile ismini verdi. Sanıyorum kitabına ilgi olmadı. Kitaba ilgi olmasa da o hep arayış içinde olan bir felsefeci oldu ve alışıldık kuralları aşındırmak ya da yıkmak üzere zaman zaman felsefi anarşist haline geldi. Soykan’ın kitaplarını okuyan ya da derslerini, konuşma ve konferanslarını dinleyenler, onun filozof üslubunu da fark etmişlerdir. El kol hareketlerini kullanırken, yüz mimikleri de bir o kadar kullanılan dile eşlik etmektedir. Masadan kalktığına, tekrar oturduğuna ve tekrar kalktığına tanıklık edilmiştir. Anlattığının, anlaşılmasını bekleyenlerden birisiydi. Her düzeyden dinleyicinin kendisini anlaması için gayret ederdi. Gösteriş ya da bilgiçlik nedeniyle terminoloji ve kavramlar kullanmazdı. Her kullandığı kavram ve kategori mutlaka işlevseldi. Bu da sanırım Aydınlanmacı tavrından geliyordu.

Katı bir Aydınlanmacı değildi kanaatimce. Kaldı ki, Soykan konuşma ve yazılarında anarşist olduğunu söylemekten çekinmedi. Kedince mizah yazıyor, bunu da günlük tutarak yapıyordu. Türkiye toplumunun mizah içerikli bir toplum olduğuna inanıyordu. Birinde yaşamımızın kara mizah olarak algılanması gerektiğini söylemişti. Bir nevi denemelerinden oluşan bir çalışmaya Bir Anarşistin Seyir Defteri adını vermiş olmasını, bu çerçevede değerlendirmek yanlış olmaz. Yine de ülkemizin düşünme iklimi dışına çıktığını sanmıyorum. Siyasal olarak Marksist ya da sosyalist değildi. Batılı anlamda sosyal demokrat olduğu söylenebilir. Muhafazakar çevrelerin Soykan’ı kendilerine yakın bulmaları, bir yanılgının ürünüdür. Zira mistik ya da idealist değildi.

Varlık Felsefesinde Materyalist Unsurlar

Soykan’ın varlık felsefesi (ontoloji) açısından da özgün bir yerde durduğu ileri sürülebilir. Varlığı; fiziksel varlıklar, fiziksel varlıklarla bağlantısı kurulan varlıklar ve üçüncü olarak da içi boş varlıklar (kavramlar) olarak sınıflandırması, sanırım pek çoklarımızın ilgisini çekmiştir. Fizik nesnelerden herkesin anladığı, taş toprak türünden olanları anlıyor. Bir de taş toprak gibi maddi değil ama bu maddi varlıklarla ilişkisi kurulabilir olanlar var: Aşk, duygu, demokrasi, yönetim, ağrı, iyimserlik, üzüntü… matematik terimler de böyledir. Bunların da ikinci türden varlıklar olduğu düşünülüyor. İçi boş olan kavramlar da bir ölçüde teolojik kavramlar veya zihnin uydurduğu kavramlardır. Tanrı, şeytan ve melek gibi kavramlar da içi boş kavramlar olarak değerlendiriliyor. Bu varlık tablosundan da anlaşıldığı gibi Soykan mistik, idealist olmadığı gibi bir ölçüde materyalist bile sayılabilir.

Materyalist bir felsefe kurduğunu iddia edemesek de gündelik yaşamda maddeciliğe inanarak yaşadığı ileri sürülebilir. Yine de yukarıda da değinildiği gibi pozitivist sıfatı ona daha uygun görünmektedir. Şu yazdıkları onu materyalizme ve daha çok da pozitivizme yaklaştırmaktadır: “İnsan, düşünceleriyle birlikte de bir doğa parçasıdır. Bir düşüncenin bir başka düşünceye dönüşmesi, yavaş yavaş, derece derece ve zahmetle olur; tıpkı, muhtemelen, bir hayvan türünün yeni türlere derece derece geçişi gibi. İnsan, ilk doğa bilgilerini yarı bilinçli ve bilinçsiz olarak edinir (…) O, tıpkı hayvan gibi, çalılıktaki hışırtıdan, kendisinden korktuğu düşmanı kurgular, meyvenin kabuğundan çekirdeğine varır (Manzaralar-2, s. 34).

Sanat Felsefesindeki Özgünlük

Aktüel sorunların felsefesini yapmak yanında dil felsefesi, tarih felsefesi, bilgi teorisi ve bir ölçüde siyaset felsefesi gibi disiplinlerle yakından ilgilenen Soykan, son zamanlarında estetik ve sanat felsefesine yoğunlaşmıştı. Gerçi sanata ilgisi biraz da hocası İsmail Tunalı’nın etkisiyle eskiden beri sürmekteydi. Soykan, Kant’a benzeterek estetik, etik ve bilgi konularında ayrıca bir “üçlü” yazmak düşüncesindeydi. Ne var ki ömrü ancak sanat kitabını yazmaya yetti. “Beğeni yargısı özneldir” başlıklı dersler verdiğini, konuşmalar yaptığını unutmamak gerekir. Estetik tavır, yargı; estetik özne ve süje gibi kendine özgü terimlerle sanat alanına katkıda bulunduğu iddiası yabana atılamaz. Kitap sayılarının önemli olduğunu düşünenler için söyleyeceksek, yirmi civarında yayınlanmış eseri bulunuyor. Kitaplar çeşitli yayınevlerine dağılmış durumdadır. Bu kitaplarda master veya doktora çalışması yapılmak üzere, bir kısmını bu yazıda yansıttığım bir hayli düşünsel ürün bırakmışa benzemektedir. İlgililerine duyurulur! Batı’dan teori bekleyen ve bu teoriler üzerine hatta bu teorilere düşülmüş herhangi bir dipnota bile önem verilerek tezler yazılırken sıra Soykan’ın eserlerine gelir mi derseniz, bunun yanıtını vermek kolay değil.

Müziksel Dünya Ütopyasında

Adorno ile Bir Yolculuk

Bazı çevrelerin Soykan’da postmodern unsurlar bulmasının bir karşılığı vardı elbette. Nihayetinde çalıştığı kürsü Mimar Sinan gibi postmodernizmin mekan bulduğu bir üniversitede yer alıyordu. Oysa onun eserleri yakından incelendiğinde postmodern olmadığı, olsa olsa bazı postmodern unsurlar taşıdığını söylemek gerekir ki, o da düşünürü zenginleştiren türdendir. İzlediğim kadarıyla tipik bir postmodern olmadı hiçbir zaman. Kendisiyle hemfikir olduğum tarzda aydınlanma, bilim ve akıl eleştirisi yapmaktan da geri kalmadı. Bu eleştiriler, onun anarşist tutumundan kaynaklanmaktaydı şüphesiz. “Usun, Bilimin ve Aydınlanmanın Yeniden Sorgulanması Üstüne” başlıklı yazısı bu konudaki görüşlerini yansıtıyor. Aklın, Aydınlanmanın ve Bilimin “vesayetiyle” günümüzün “sosyal vesayeti” arasında bir bağ kurduğu yorumunu sanırım yapmamıza izin vardır.

“Müziksel Dünya Ütopyasında Adorno ile Bir Yolculuk” başlıklı kitabındaki içeriği de bu çerçevede düşünmeliyiz. Zira Adorno da felsefenin merkezi kavramlarının ve ayrıca tonal müzikteki hakim sesin egemenliğine son vermenin açıklamasını yapıyordu. Soykan’ın şu ifadeleri sözünü ettiğimiz düşünceye gönderme yapıyor: “…ana ton aynı zamanda egemen tondur; çoklukta birliği sağlayan ögedir. Bu tonal düzeni yıkarak kromatik dizideki on iki notaya yeni bir sıralama getiren Schöberg, 20. yüzyıl müziğini temelden etkiler” (Age. s. 83). Burada kullanılan egemenlik, düzen ve düzeni yıkmak gibi kavram ve anlayışlar müzik alanından sosyal dünyaya transfer edilmiş oluyor.

Galilei, Descartes ve Nietzsche Hayranlığı

Galilei ve Descartes gibi bilim felsefesine temel oluşturarak söylemlerini oluşturan düşünür ve filozof kesimlerine de derslerinde ve kitaplarında yer vermiştir. İki filozofu da korkak olarak değerlendirmekle birlikte düşünen şey ve yer kaplayan şey (res cogitans ve res extencia) ayrımını yaptığı için Descartes’a toz kondurmazdı. Cismin en temel özelliği yer kaplamasıdır. Bunu da ilk vurgulayan Descartes olmuştur. Bu yüzden Soykan, Descartes sunumlarında “cismin yeri kapladığı mekandır” dedikten sonra bunun günlük yaşamda çokça ihlal edildiğini de belirtirdi. Buna göre denilebilir ki, Descartes gibi Soykan açısından da cismin değişmeyen tek özelliği yer kaplamasıdır.

Alman felsefesine ayrı bir düşkünlüğü vardı Soykan’ın. Son yüzyıllarda felsefenin Almancada yapıldığını ileri sürüyordu. Elbette Alman idealist diyalektiğini (Ficthe, Schelling, Hegel) kastediyordu. O diyalektik, sıklıkla felsefede, olduğu gibi dil ve estetik çalışmalarında da etkide bulunuyordu. Schelling adlı kitabında düşünüre dayanarak şunları yazmaktadır: “O halde felsefenin ilkesi öyle bir ilke olmalıdır ki onda içerik biçim ile ve buna karşın biçim içerik ile koşulludur ve biri diğerini değil, fakat her ikisi karşılıklı olarak birbirlerini şart koşar.”

Doktorasını Almanya’da yapan Soykan, Husserll, Heiddegger yanında Nietzsche’ye de meraklıydı. “Güç istenci” ve “üst insan” anlayışını ballandıra ballandıra anlatır ve savunurdu. Bu alanda da çatıştığımızı söylemeliyim. Zira Nietzsche demokrasi ve sosyalizm düşmanıydı. Ayrıca kadına hakaret etmekte onunla kimse yarışamazdı. Soykan’ın aynı hayranlığı neyse ki, Heiddegger için söz konusu değildi. Varoluş felsefesi anlatırken Heiddegger’i özetlemekle yetinirdi.

Felsefenin Ayrım Noktalarının Saptanması

Felsefede çoğunca soru ve sorunsallar belirlemek yanıtlar vermek, açıklamalar yapmaktan daha merkezidir. Sorulmamış sorular oluşturuyor ve bunlara özgün açıklama, yorum getiriyor ve yanıtlar veriyordu. Soykan’ın felsefeyi bilimle, sanatla, dinle, mitolojiyle karşılaştırması da kendine özgü bir karakter taşımaktadır. Ona göre felsefe, kendi tarihini içeren bir etkinliktir ve kavramlarla yapılmaktadır. Bilim nesnel yollarla yapılıyor ve kavramlar yerine deney, gözlem, alet ve ölçme teknikleri kullanıyor. Sanat öznel çerçevede bir etkinliktir; tipler, karakterler, figürler söz konusu olmaktadır. Din, Tanrı’nın varlığını ileri sürüyorsa bunu kanıtlamak zorundadır. Çünkü Soykan bakımından “ispat” iddia makamına aittir. Sonuçta, etkili bir pedagojik yöntemle felsefenin ayrım noktaları saptanmış oluyordu. Dolayısıyla Soykan’ın felsefe repertuarı hukuk felsefesinden matematik felsefesine dek geniş bir çerçevede oluşmuştur diyebiliriz.

Meydana Gelen Meydandan Gider

Sevdiğim ve özleyeceğim felsefecilerden birisiydi Naci Soykan. Maddi ve manevi desteğini gördüğüm de birisiydi. Bir defasında eğitim giderimi ödediğini, bir iki defa da cep harçlığı verdiğini sanırım unutmayacağım. İnsan ve toplumla her zaman ilgili oldu. Ne var ki dünyanın değiştirilmesi konusunda Marksizmi ciddiye almadı. Genel olarak tarih ve özel olarak da felsefe tarihimiz Soykan’ı ne denli ciddiye alacaktır, bilemiyorum. Yazdıkları okunmaya devam edecek midir, okunanlar bir etki bırakacak mıdır, bunu da bilmek kolay görünmüyor. Yine de ülkemizin yeni kuşak felsefecileriyle kıyaslandığında en azından bir ya da birkaç adım önde olduğunu çekinmeden söyleyebiliriz. Hiç değilse felsefe tarihindeki pek çok sorunsalın ele alınıp öğrenilmesinde, sonuçlar çıkartılmasında Soykan’ın miras bıraktığı felsefenin ve kitaplarının da bir payı olacağını anımsatmak gerekir. Eğer kendisine olağan bir ilgi olmayacaksa unutmayalım ki, böyle bir geleneğin oluşmaması konusunda tüm düşün ve bilim iklimimiz yanında Soykan’ın da sorumluluğu vardır.

Her ölüm gibi erken ölüm oldu onunkisi. Antikçağ felsefesi söz konusu olduğunda Soykan’ın, Anaksimandros’a başvurarak kullandığı ifadelerden birisi “meydana gelen meydandan gider” ifadesiydi. Hiçbir varlık, hiçbir düzen ve hatta hiçbir diktatör, felsefenin Antikçağ’da ortaya koyduğu bu ilkeye direnemezdi. Soykan da direnemedi. Geride kalanlarımız da direnemeyecek. Önemli midir, bilmiyorum ama onun ölümü gerekli ilgiyi görmedi. Basında neredeyse yer bile almadı, sosyal medya da olmasaydı, belki birçoklarımızın haberi bile olmazdı vefatından. Cenazesine de nitelikli bir çoğunluğun katıldığı söylenemez. Meslektaşları, öğrencileri, arkadaşları ve yakınları olmak üzere yüz civarında katılımdan söz edilebilir. Açık sözlü olduğunu çoğu insan bilir Soykan’ın. Bir sohbetimizde “benim sevenim azdır” dediğini hatırlıyorum. Yukarıda da belirtmiştim, hoca-öğrenci hukukunu aşan bir yakınlığımız vardı. Son görüşmelerimizden birisinde Malatya İnönü Üniversitesi’nin kuruluşunda bulunduğunu söyledi. Tanıdığım felsefecilerde olan narsist damar onda da ziyadesiyle vardı. Berlin, Hamburg ve benzeri üniversitelerdeki deneyimlerini yad etmişti. Takiyettin Mengüşoğlu’nu önemsiyor, geri kalan felsefecileri ise çok da verimli bulmadığı anlaşılıyordu.

Soykan’ın ya da Felsefenin Ölümü

Soykan’ı, ülkemizde yapılmakta olan felsefeyle özdeşleştirmek şüphesiz ki abartılı bulunacaktır. Hiç değilse felsefi söylemimizin en yüksek çıtalarından biri olduğunu söylememize sanırım izin vardır. Ülkemizde filozof tipine uyan en tipik kişilerden birisi olan Soykan’ı kaybetmiş olmamız, tekrar etmek gerekir ki önemli bir kayıptır. Ana akım filozof tipi de olsa yeri kolayca doldurulamayacak biridir. Geçim derdi nedeniyle felsefeyi seçmiş biri değildi. Çünkü varlıklı bir aileden geliyordu. Üne ve unvana düşkünlüğü olmakla birlikte insana, topluma, dünyaya filozofça bakan biri olduğuna kuşku yoktu. Felsefe bilgisi asla kuru ve sığ değildi. Binlerce yılın felsefe bilgisi onun zihninde diri, yoğrulmuş, özümsenmiş ve yeni bir formla ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla felsefe öğretmenliği ya da felsefe profesörlüğünü aşan kimi özellikleri de söz konusuydu.

İyi ve yetkin bir hoca olduğuna yeterince kanıt sunulabilir Soykan’ın. Schelling ve Wittgenstein çevirileri, alanında ilk örnekler olduğu için ve ayrıca öğrencileriyle yaptığı çalışmaları kitaplara dönüştürmesi bu bahiste anılması gerekir. Sanat Sosyolojisi ve Edebiyat Sosyolojisi adlı iki ciltlik eser öğrenci-hoca dayanışması içinde ortaya çıkmış eserlerdir. Bu eserlerde de felsefi kaygılarını sürdürdü. Yazdığı giriş yazılarında sanatın kaynağını, amaçlarını, üretimle ilişkilerini, tarihçesini ve sanat sosyolojisinin düşünme yöntemlerini mercek altına aldı. Soykan’a göre “Sanat yaşam tarzının bir ifadesidir. Bu açıdan toplumların sanatlarına baktığımızda, onların nasıl yaşadıklarını, yani dünyayı, doğayı, toplumu, insanı nasıl algıladıklarını sanatlarından çıkarıyoruz.” (Sanat Sosyolojisi, s. 11).

Soykan, erken öleceğini düşünmüyordu. Ailesinin genetik verilerinden yola çıkarak uzun yaşayacağına inanıyordu. Demek ki bilime eleştirel bakmakta haklıydı. Genetik veriler kendisinde de aynı sonucu vermedi. Yine de ölümünün “güzel” olduğu düşünülebilir. Hastalanması ve ölümü en fazla iki ay sürmüş. Eşinin dediğine göre iki ay önceki bir düğünde keyfine göre yiyip içiyor, dans ederek oynuyor. Sonraki süreçte de hastalanıyor ve daha tedaviye başlanmadan dünyaya veda ediyor. Doğayı, kırı ve doğa felsefesini sevdiği dikkate alınırsa Soykan’ın ölümü adeta Stoalıların ölümünü andırıyor. Doktorasını Schellin’in doğa felsefesini araştırarak yapmıştı, kendi köyüne de bir vakıf kurup felsefe sempozyumları yapma planı içindeydi. Anlaşılan o ki, doğa daha fazla izin vermeyince Soykan da ona karşı direnmeyerek doğanın bağrını tercih etmiş oldu. O doğadır ki her varlığın olduğu gibi insanın da evi ve yurdudur hatta ana yurdudur. Zira kendinden çıkanı tekrar kendine almayı temel şiar edinmiştir.

____________________________________________________________________________________________________________________________

 

Sovyet Devrimi ve Sosyalizm Konusunda
FİKRET BAŞKAYA’NIN YANILGISI
Mehmet Akkaya

Önce şunu belirteyim ki; çalışmalarımı, konuşma ve paylaşımlarımı yaparken izleyenlerin hatırlayacağı gibi Türkiye’deki kültürel iklimi yakından izlemeye çalışıyorum. Düşüncelerini takip ettiklerim, sosyal bilim alanlarından politikaya, sanata ve felsefeye dek görece geniş sayılabilecek bir alandan oluşuyor. Yakından izlediğim entelektüellerden birisi de Fikret Başkaya’dır. Diğer konusunu ettiğim entelektüeller gibi Başkaya’nın da entelektüel alana belli bir etki/katkı yaptığını belirtmem gerekiyor. Ortaya konan katkı ve etkilerden yaralanmamak mümkün mü?

Bu yazıda Başkaya’nın sosyalizme ve Sovyet Devrimi’ne ilişkin görüşlerinden kısaca söz etmek istiyorum. Zira Başkaya, bu haftaki yazısında SSCB’deki uygulamaları değerlendiriyor ve eleştiriler getiriyor. Bu eleştirilerin birçoğunun doğruyu yansıtmadığı kanaatinde olduğumu şimdiden belirtmek istiyorum.

Son zamanlarda Sovyet Devrimi ve sosyalizm üzerine yapılan düşünce üretimlerinde bir artış olduğunu, kültürel dünyayı az çok izleyen herkes görüyor. Yalnız politik metin ve açıklamalar değil, bilimsel, estetik ve felsefi sunumlar da ortaya seriliyor. Ekim Devrimi’nin 100. yılı esprisinden kaynaklanan bu sunumlardan/metinlerden birisinin de imzacısı –bu hafta içinde- Fikret Başkaya oldu.

Konuya ilişkin metinlerin yoğunluğunu anlamak zor olmasa gerek. Zira Büyük Ekim Devrimi’nden bu yana 100 yıl geçti. Hegel ‘Minerva’nın Baykuşu akşam karanlığında uçar/öter’ demişti. Yani bir “şey” olur biter, aradan yıllar geçer toplum ondan mesafe alır ve asıl rasyonel (akıllı) değerlendirmeler öyle başlar. Çünkü sıcak ortamlarda duyguların, aklın önüne geçme olasılığı vardır ve fazladır. Başkaya da 100 yıl aradan sonra meseleye rasyonel baktığı iddiasındadır. Kurucusu olduğu Özgür Üniversite sitesinde ve sosyal medyada paylaştığı metin “Sovyet Devrimi’nin Serüveni Üzerine” başlığını taşıyor. Metnin lehinde ve aleyhinde birkaç noktanın altını çizmeyi gerekli görüyorum.

Liberalizmle Birlikte
Resmi İdeoloji Eleştirisi

Geçmeden, Başkaya’yı tanımayan ya da yeterince tanımayanlar için onun düşünüş tarzını ve mantığını anımsatmak gerekebilir. Aykırı, etkin, özgün ve kışkırtıcı bir içerik ve biçimde yazıyor. “Paradigmanın İflası” adlı çalışması oldukça dikkat çekicidir. Onu, Özgür Üniversite’deki eğitime getirdiği katkıdan ve ayrıca kurum bünyesinde yayınlanan kitaplardan dolayı da anmak gerekiyor. Kendisi, kurum ve kurumun yayınları bir bütün olarak düşünüldüğünde Başkaya, resmi ideolojiye günümüzde en etkili eleştirileri yapan kişi sıfatını kazanmıştır denilebilir. Resmi ideoloji derken ülkemiz koşullarında yönetimin yüzyıllık niteliği ve evrensel planda da liberalizmi anlıyorum. Dolayısıyla son zamanlardaki düşüncelerinde anlaşıldığı gibi “iflas” eden yalnızca Türkiye’nin yüz yıllık rejimi değil kapitalist-emperyalist sistemin tümüdür. Dünya sisteminin çökmüş olduğunu iddia eden her Marksistin Ekim Devrimi’yle ilgilenmesi kadar daha doğal bir anlayış olamaz. Başkaya da metninde günümüzdeki “iflas”ın (kendisi uygarlık krizi diyor) ancak yeni Sovyetik devrimlerle aşılabileceği kanaatinde.

Sovyet Devrimi dendiğinde veya genel olarak komünizmi işaret eden bir devrimden söz edildiğinde, egemen sınıflar perspektifinden bakanlar, devrimi boğmanın açıklamasını ve politikasını yaparlar, sol perspektiften bakanlar ise “eşsiz” bir değiştirme yapıldığını belirttikten sonra kurulan yeni bir dünyayı tasvir etmekteler. Oysa en güçlü bakış eleştiren, sorgulayan, olay ve olguların pozitif ve negatif yönlerini birlikte görmeye özen gösteren bakıştır. Aslında bu tarz düşünmenin adına diyalektik düşünce tarzı diyoruz. Başkaya da Sovyet Devrimi’ne diyalektiğin penceresinden bakmayı tercih ediyor. Ona göre Sovyet Devrimi, tarihte ilk defa insanlığın, sömürücü sınıfları yenebileceğini gösterdiği için asla unutulmamalıdır. Fransız İhtilalı, Paris Komünü ve Çin Devrimi’ni andığı yerde şu ifadeleri kullanıyor: “Rus Sovyet Devrimi, insanlık tarihinin önemli kırılma noktalarından biriydi.”

Fikret Başkaya’nın Yanılgısı/Yanılgıları
Devrimi Halk Yapar Örgüt Yapmaz

Başkaya; devrim ve sosyalizm konusunda Manifesto’da ifade edilenlerle aynı kanaatte olduğunu yaptığı alıntılarla ifade etmiş oluyor. Yaptığı açıklama ve analizlere ayrıca tarihçi ve iktisatçı kimliğinin de belli bir katkısı olduğu anlaşılıyor. Sınıf mücadelesi teorisi açısından da Sovyet Devrimi’ni destekliyor. Metninde sınıf mücadelesi anlayışına bağlı olarak devrim teorisine dair de açıklamalarda bulunuyor. Devrimde tarih verilmez, devrimi yapan kitlelerin de, devrimin hedefi olan egemen sınıfların da böyle bir tarihi bilemeyeceğini ileri sürerken bunu temellendirmek üzere de ‘devrimin tarihi bilinseydi, o devrim gerçekleşmezdi’ diyor. Ne var ki Devrim’e dair bu belirleme ve Sovyet Devrimi’ni olumlamadan sonra yazısının bir yerinde şu ifadeleri kullanıyor: “Aslında devrim Şubatta oldu ve Çarlık otokrasisini çökertti. Ekimde (1917) ise Bolşevik Parti devleti ele geçirdi.”

Partinin, devrime önderlik etmek üzere ön plana çıkmasının yanlış olduğunu düşünen Başkaya, en başından Marksizmin insandan toplumu anladığını, toplumdan da bilinçli ve organize olmuş kesimlerin anlaşılması gerektiğini göz ardı ediyor. Diğer yanılgısı ise şubattaki devrimin arkasındaki güç ya da Şubat Devrimi’nin itici gücünün görünmez bir biçimde Bolşevikler (diğer muhalif sol yapılarla birlikte) olduğunu fark etmiyor oluşudur. Aynı yerde kullanılan şu ifadelerin de tartışılmaya muhtaç olduğu açıktır: “Zira devrimi halk yapar, örgüt yapmaz.” Halk ile örgüt/parti arasında, analitik düşüncelerin iddia ettiği gibi ontolojik bir ayrım olduğu kanaatinde değilim. Burada “halk mı, örgüt mü?” tartışmasının da Aristotelesçi mantık düzeyinde kalmak anlamına geleceğini hatırlatmak isterim.

Marksist Teori:
Determinizm + Voluntarizm

Diyalektik mantık bize her ikisinin de gerekli olduğunu, kaldı ki bunları birbirinden ayıramayacağımızı emrediyor. Emrediyor diyorum, çünkü olguların da düşüncenin de doğası bu diyalektiğe tekabül etmektedir. Diyalektikte “ya ya da” yerine “hem hem de” ilkesi geçerli olduğu için aklın doğrularıyla olgunun doğruları örtüşür. Bu ilkenin de yol gösterdiği üzere çağımızda aydınların olduğu gibi muhalif organizasyonların da (Komünist Partisi) toplumsal tabanının halk/halklar olduğunu düşünebiliriz. Fakat halkı da ayrıştırmak gerekir. Onun içindeki en dinamik sınıfın proletarya olduğu söylenir ki, doğrudur. Halkın içinde mülk sahibi tabakalar da vardır. Mülk sahibi de olsa (F. Engels misali) bu kesimler partinin doğru politikalarıyla ancak Sovyetik karakterli devrimlerden yana olabilirler. Partinin veya bilinçli öznenin rolü olmaksızın, bu kesimlerim kendi sınıf çıkarlarına göre davranış ve düşünüş eğilimi sergileyecekleri aşikardır. Partinin/öznenin olmadığı yerde vülger ekonomik determinizm söz konusu olur. Marksizm ise determinizm ile voluntarizmin (süje: özne) sentezinden oluşuyor. Marx’ın Feuerbach üzerine Tezler’inin tümü ekonomik determinizmin gölgesinde kalmış süjeyi öne çıkarma kaygısıyla kaleme alınmıştır.

Başkaya’nın metnindeki ikinci bir gerilim de Sovyetlerdeki yönetim, devlet ve bürokrasi meselesidir. Sovyet Devleti’nin diğer Batılı kapitalist-emperyalist devletlerle yarışa girmesi sorunlu ve yanlış bulunuyor. Bu yarışta Sovyetlerin de Batılı devletlere benzediği iddia ediliyor. Doğrusu, yazarın söylediğini belgeleyecek pek çok örnek bulunabilir. Özellikle ekonomik kalkınma açısından, pratikte de görüldüğü gibi “devlet” hızla zenginleşti ve adeta “süper bir güç” haline geldi. Devlet bürokrasisinde de Başkaya’yı haklı çıkaran yeni tipte bir burjuva sınıfı ortaya çıktı. Bunun böyle olduğunu ortaya çıkan sonuçlardan da berrak bir biçimde öğrenebiliyoruz. İtiraz edilecek bir durum da görülmüyor. Ancak! Ancak burada da Başkaya’nın, çok da eleştirdiği ana akım burjuva düşünürlerinde olduğu gibi tek yanlılık görülüyor. Zenginliğin halka –sınırlı da olsa- yansıdığını, başta barınma, korunma, sağlık, eğitim ve ulaştırma olanakları açısından Sovyet halkına bu “beğenilmeyen devletin” olanaklar sunduğunu kim inkar edebilir? Dolayısıyla Başkaya, Sovyet Devleti’nin olumlu yanlarını olumsuz yanları içinde buharlaştırmış oluyor. Çünkü neredeyse Osmanlı-Türk resmi ideolojisini eleştirdiği gibi Sovyetik devletleri eleştiriyor. Bu arada yazarın, Osmanlı-Türk tarihini ve bu tarihe eşlik eden ideolojik sistemini nasıl ele aldığını bilmek isteyenlere yazarın bir başka eseri olan ve bazı açılarda Paradigmanın İflası’ndan da kapsamlı olan Yedi Yüz adlı kitabının okumasını öneriyorum.

Yeni Ekonomik Politika
1928’de Kültür Devrimi

“Sovyet Devrimi’nin Serüveni Üzerine” başlıklı yazıda Marx’ın ve Marksizmin temel argümanlarıyla ittifak edildikten sonra 20. yüzyıla geliniyor ve Ekim Devrimi’nin merkezi sorunlarının altı çiziliyor. Başkaya açık ve anlaşılır bir tarzda şunları yazmaktadır: “Oysa, sosyalist, dahası komünist perspektife sahip olan bir rejim, sınıflı toplumun asıl bileşenleri olan devleti, parayı, mülkiyeti ve ücretli köleliği sorun etmesi gerekirdi.” Kaynağından geldiği itibariyle sosyalist teori, Başkaya’nın altını haklı olarak çizdiği kurum ve uygulamaların tasfiye edilmesini ve/veya dönüştürülmesini öneriyordu. Bu önerilerin -yazarın da belirttiği gibi- hiçbiri gerçekleşmedi. Fakat bunların gerçekleştirilmesi için hiç mücadele verilmediğini ileri sürmek, Başkaya’nın düşman kesimine gösterdiği eleştiriyi dostlara da yaptığı anlamına gelir ki, bu tutumun doğru olup olmadığı gözden geçirilmelidir.

Yeni Ekonomik Politikalar, 1928’deki Kültür Devrimi uygulamaları, 1930’lu yıllardaki “emeğe göre ücret” tartışmaları bu alandaki çabaların sembolik de olsa birer göstergesi olarak değerlendirilebilir. Bu çabalara rağmen Başkaya’yı haklı çıkaran durum Lenin’in merkezi bir anlayışında da (Sosyalizm: Elektrifikasyon + Sovyet) kendini açık hale getiriyor. Devrim, Lenin’in öngördüğü iki hedeften “elektrifikasyonu” gerçekleştirmiş, “Sovyetleşmeyi” ise gerçekleştirememişti. Dolayısıyla metnin eleştirel ruhuna katılarak ‘Marx ne söylediyse doğru söylemiştir, Sovyetlerde ve diğer Sovyetik yönetimlerde de ne yapılmışsa doğru yapılmıştır’ denilemez.

Sosyalist Devlet Bir Silahtır
Hızla Sönümlenmesi Gerekir

Metinde devrimle birlikte devletin, devletleştirmenin ve demokrasinin üzerinde bilhassa duruluyor. Sosyalleştirmenin devletleştirmeden ayrı olması gerektiği söyleniyor ki, aktüel olması bakımından da değerli bir saptamadır. Halen ülkemizde ‘devletleştirilsin de ne olursa olsun’ kabilinden anlayışlar bulunuyor. Kapitalizm koşullarındaki devletin niteliğinden dolayı bu devletleştirmenin niteliği abartılıyor. Başkaya buradan hareket ederek feodal-kapitalist-emperyalist nitelikli devletlerle sosyalist devletleri –anarşizmde olduğu gibi- özdeşleştiriyor. Sovyetlerde yapılan feodal-burjuva özel mülkiyetinin sosyalleştirilmesini kapitalizm koşullarındaki millileştirmeyle aynılaştırıyor. Bu yüzden de Marksizm içinde devlet teorisi, üzerinde durmayı gerektirmektedir. Nasıl ki felsefe, politikanın kavramsal çerçevede gerçekleşmesi ise devlet de felsefenin maddi bir araç/silah formunda vücut bulmasıdır. Bu felsefenin toplumcu karakterine vurgu yapıldığında devletin de toplumcu/sosyalist karakterine vurgu yapmak zorunlu olur.

Marx’ın devlet teşkilatına bakışında, bir düalizmin söz konusu olduğu dikkat çekmektedir: Devlet, proletaryanın elinde bir silahtır ama, hızla sönümlenmesi gereken bir silah. Yani Marx, diğer maddi unsurlar gibi sosyalist devleti de proletaryanın elinde fiziksel bir güç olarak değerlendiriyordu. Sosyalist devlet gibi kurumlarını da, felsefenin belli bir tarzının (toplumcu/sosyalist felsefe) somutlaşmış bir biçimi olarak değerlendirmek gerekiyor. Bu felsefenin de, buna tekabül eden devletin de ortadan kalkması, daha doğrusu nitel bir dönüşüme uğraması bazı tarihsel koşulların gerçekleşmesiyle mümkün olabilir. Yine de Başkaya’nın sosyalist de olsa devlet eleştirisinin, ülkemizdeki “devlet solculuğuna” ya da “milliyetçi solculuğa” bir tepki olarak ortaya konduğu düşünüldüğünde anlam ve önem kazanacağı söylenebilir. Çünkü resmi ideolojinin paralelindeki bu akım ve anlayışlar, metinde üzerinde durulduğu gibi sosyalizmi özel mülkiyeti -büyük oranda- devletleştirme/millileştirme olarak anlamaktadır. Milliyetçi ve devletçi sol bir yana, metinde ortadan kaldırılması gereken burjuva-feodal devletlerle “sönümlenmesi” önerilen sosyalist devletler ayrımı yapılsaydı daha dikkatli tartışılmış olurdu.

Burjuva Demokrasisi Değil
Proleter/Halk Demokrasisi

Başkaya’nın demokrasi kaygısının da altını çizmek gerekiyor. Dünyada olduğu gibi ülkemiz sol yapılarında da bir demokrasi efsanesi her zaman kendine yer buluyor. Üstelik kastedilen burjuva demokrasisidir. Başkaya Sovyetlerde bunun bile uygulanmasında yetersiz kalındığını ileri sürüyor. Metinde Manifesto’dan alıntı yapılarak burjuvazi için şunlar dile getiriliyor. “Feodal toplumun yıkıntıları arasında filizlenip yükselen modern burjuva toplumu sınıf karşıtlıklarını ortadan kaldırmamıştır. Modern burjuva toplumu eski sınıfların yerine yeni sınıflar, eski baskı koşullarının yerine yeni baskı koşulları, eski mücadele biçimlerinin yerine de yeni mücadele biçimleri getirmekten öteye gitmemiştir.” Alıntıda görüldüğü gibi burjuvaziye “ilerici” ya da “devrimci” gibi ekler ilave edilerek övülmüyor. Başkaya Manifesto’nun belki de en radikal kısmına temas ediyor. Burjuvazi gibi modern bir sınıfın uygulayacağı demokrasinin de Sovyetlerde sergilenmesini beklemek bana paradoksmuş gibi geliyor.

Aşırı baskı uygulamalarının olduğunu söyleyerek bunları eleştirirken demokrasiden –burjuva karakterli olduğu gerekçesiyle- vazgeçilmesini eleştiriliyor. Maddeler halinde sıralanan metnin altıncısında şunlar söylenmektedir: “Zamanla rejim boğucu bir baskı rejimine dönüştü. Demokrasi, “burjuva demokrasisi” denilerek lânetlendi. Elbette burjuva demokrasisi kapitalist sınıflar tarafından sahnelenen sahte bir oyundan ibarettir ama bu demokrasiyi, özgürlükleri küçümsemenin gerekçesi olamazdı” Devlet sorunsalında olduğu gibi burada da burjuva demokrasisiyle sosyalist demokrasi (halk ve proleter demokrasisi de denilebilir) ayrıştırması yapılabilirdi. Bu türden demokrasilerin uygulanmadığı için Sovyetik yönetimlerin eleştirilmesi daha doğru olurdu. Metinde demokrasi yoksunluğuna, baskı ve yasaklamalara vurgu yapılıyor ki, önemli iddialardır. Bu iddiaları doğrulayan pek çok bilgi ve belge de mevcut görünüyor. Makalede bunları politik ve estetik diye ikiye ayrıştırarak tartışılmış olsaydı daha isabetli olurdu.

Sovyetlerde Baskılar Oldu
Sovyetlerde Özgürlük de Vardı

Başkaya’nın yazısında daha çok da düşman sınıflar olarak görülen kesimlere yapılmış politik baskılardan söz ediliyor ki, bunu doğrulayan pek çok veri bulunmaktadır. Yazar baskının yalnız sömürücü sınıflara değil halk sınıflarına, aydınlara, muhaliflere de uygulandığını ima ediyor. Üstelik bu baskılar, baskı sınırlarını aşıyor ve münferit olmaktan da çıkarak toplu kıyımlara kadar varıyor. İktidarda olan bir Komünist Partisi’nin, hukuk sisteminde idam cezasının olması kabul edilebilir mi? Tüm bunlar Başkaya’nın kaygılarında haklı olduğunu gösteren uygulamalar olarak değerlendirilebilir.

Oysa estetik ya da düşünce özgürlüğü konusunda benzer uygulamaların da olduğunu söylerken Başkaya, genel ve gevşek bir belirlemede bulunuyor. Aslında politik alandaki anti demokratik pratiklere bakarak düşünce ve estetik alanda da bu sorunların yaşandığı iddiasında bulunuyor. Ona bakılırsa “Hiç bir muhalefete, hiç bir farklı düşünceye, muhalefet partisine, muhalefet odağına, hiç bir derneğe, vb. izin verilmedi, yaşama şansı tanınmadı.” Halbuki Sovyetlerin her döneminde düşün ve sanat alanında zengin bir ortam olduğuna dair, sanatın pek çok dalında kapitalist toplumları geride bırakacak gelişmelere ilişkin, dil felsefesinden sanat ve edebiyat teorilerine dek geniş bir literatürden bahsetmek yanlış değildir. 20. yüzyılın düşün ve özellikle de sanat alanında en yüksek bilinçleri Sovyetik toplumlarda ortaya çıkmıştır.

Sekizinci maddede ise Başkaya şunları söylüyor: “Sovyetlerin macerası, başarısız oldu ama bu sosyalizmin başarısız olduğu anlamına gelmiyor.” Doğru bir saptama. Zira büyük ölçüde Marksist teorinin doğrulanması, sınanması için de bir işlev görüştür Ekim Devrimi. Bu teori ise kendisini sınıflı toplumlar üzerinden temellendiriyor. Eğer toplumda ezen ve ezilen sınıflar var olmaya devam ediyorsa teori de doğruluğunu sürdürür anlamına gelir. Başkaya’nın belirlediği gibi emekçi sınıflar, iyi bir pratiğe tanık olmuşlar, üstelik devrimde pratiğin/devrimin özneleri olarak da rol almışlardır. Bu yüzden de söz konusu yazıda belirtildiği gibi “İnsanlar hiç bir zaman ve asla özgürlük, sosyal eşitlik, haysiyet ve gerçek demokrasi idealinden, hedefinden ve mücadelesinden vazgeçmezler, vazgeçemezler.” Metinde bu ifadeleri beslemek üzere başta Anadolu ve Mezopotamya coğrafyası olmak üzere dünyanın birçok yerindeki sınıf ve halk hareketlerine gönderme yapılsaydı, örneğin Rojava tecrübesinden de söz edilseydi alıntıdaki varsayım daha da güçlendirilmiş olurdu.

Eleştiri Devrimi Güçlendiriyor:
İşçiler, Köylüler, Kadınlar ve Gençler

Katılalım veya katılmayalım Başkaya’nın yürüttüğü polemik/tartışma Marksizmin ve sınıf mücadelesi teorisinin pek çok konu, kişi, kavram ve kategorilerini güncellediği için kıymetlidir. Bu kavram ve kategorilerin negatif veya pozitif olarak gündemleştirilmesi son derece önemlidir. Unutmayalım ki, insan bildiği, duyduğu, konuştuğu kavramlara bağlı olarak düşünür ve pratikte bulunur.
İnsan başkalarının hata ve yanlışlarını görmedeki gücünü kendi hata ve yanlışlarını görmekte gösteremez. Bu yüzden eleştiri kurumu, sosyal yaşamı olduğu gibi teori üretimlerini de tetikleyici bir etkide bulunur. Bu açıdan benzer eleştiriler gibi Başkaya’nın kaygı, sitem ve eleştirileri de birer saldırıymış gibi algılanamaz. Sosyalizm ve devrim adına geçmişi tekrar edeceğini ileri süren bilinçlerin, sorunlu bilinçler olduğuna dair kuşku yoktur. Kendini tekrarın, olgusal düzeyde imkanı olmadığı akıldan çıkartılamaz. Olgusalın “sabit” kaldığı düşünülse bile ona dair açıklamalar zaman ve mekan farkından dolayı değişmek, değiştirilmek ve yenilenmek durumundadır.

Paris Komünü nasıl ki tekrar edilmediyse, Ekim Devrimi’nin “aynısını” tekrar etmek hem mümkün değildir, hem de çağın gereklerine uygun, gerekli ve doğru da değildir. Dolayısıyla Başkaya’nın ve benzer kişi ve kesimlerin, anılan metindeki türden eleştirileri üzerinde düşünmek, yeni ve güzel bir dünyanın inşasını savunan herkes için zorunlu görülüyor. Başkaya metnini devrimin yaratıcısı olan kahraman işçileri, erkekleri, kadınları, gençleri, köylüleri, askerleri selamlayarak bitiriyor. Bitirirken biz de vurgulayalım ki, Sovyet Devrimi’ni gerçekleştiren bu kuşakların, feodal ve kapitalist-emperyalist dünya var oldukça daha nice Sovyetik devrimlere önderlik edeceklerini anımsatıyor ve selamlanmayı ziyadesiyle hak ettiklerini düşünüyoruz.

______________________________________________________________________________________________________________________________________

 

SESİNİ SULARA BIRAKANLARIN ŞİİRİ
Mehmet Akkaya

“Ben her rüzgara sürgünüm
Her rüzgar iklimine götürür”

Şiir, sanat disiplinleri içinde fonetik/işitsel denilen, yan yana değil de arka arkaya gelen türler içinde görülür. Sanatın olduğu gibi şiirin de en ilginç özelliği eskime olgusundan muaf oluşudur: Sanatta ve şiirde eskime olmaz.

Yirmi yıl veya daha evvel okuduğum bir şiir kitabını konu etmek istiyorum bu yazıda: Şarkılar Ülkesi, Piya Şiir Kitaplığı 2. Baskı – 2003). Kitabın yazarı Emirali Yağan. Kitap, şairin ilk şiirlerinden oluşuyor denilebilir. Çünkü şiir yaratımı eldeki kitaptan sonra da devam ediyor.

Şarkılar Ülkesi’ni bugün okuyanlar ya da okuyacak olanlar, ondan ilk yayınlandığındaki yansıttığı ruha temas etmekte zorluk çekmezler. İyimser ve şarkılı türkülü bir gelecek tasarımı olan şair ve onun şiirinden söz ediyoruz. Folklorik unsurlara sıklıkla temas eden şiirler, ülkemiz şiir geleneğini bugüne ve geleceğe bağlamada önemli bir işlev görüyor. EmiraliYağan’ın şiirleri, kısmi lirik ve dramatik ögelerle birlikte asıl olarak epik-destan çizgisindedir.

Sanatta ve şiirde ritim ve akıcılık, ses armonisi ve bütünlük sorunsalı merkezcil bir sorunsaldır. Pek çok şairin şiirleri sırf bu noktalardaki taşıdığı zaaflardan dolayı kendini kolay ele vermez, okuru sıkar. Şarkılar Ülkesi, işte bu kriterler açısından sanatı ve şiiri ilerleten, uyumsuzluğu uyumla, dengesizliği dengeyle birlikte yansıtan şiirlerden oluşuyor.

Şiirlerde söz ve sesten (müzik) oluşan dizelerin yapay ve doğal yoldan olmak üzere iki tür kurulumu vardır. Doğal yolla kurulmuş dizelere gülümseyen ve gülümseten dizeler, yapay yoldan kurulmuş dizelere sırıtan dizelerdemek mümkündür. Doğal yolla kurulmuş dizeler, şairin zihninde bir çırpıda ve bir bütün olarak kurulmuş dizelerdir. Usta şairlerin işi böyledir. Acemi/amatör şair ise bir bilgiden, düşünceden, kavram veya sözcükten hareketle dize kurma peşinde olan kişidir.

Şarkılar Ülkesi’nden seçtiğimiz “sesimi nehirlere bırakın” veya “gece kar gibi erir” dizeleri, herhangi bir kavram veya düşünce sistemine bağlı olmaksızın kurulmuş şiir dizeleridir. Elbette her sanat eserinde olduğu üzere her şiir dizesinin de bir fikri gerçekliğe dokunduğu muhakkaktır. Bu açıdan bakıldığında Yağan’ın şiirlerinin daha da ileri giderek toplumsal ve hatta toplumcu/sosyalist bir karakter taşıdıklarını vurgulamak gerekir.

Ülkemizin şiir geleneğinde Nazım Hikmet, Necip Fazıl ve Faruk Nafiz ekolünden söz edilir. Bunlara sırasıyla toplumcu, mistik/dinci ve romantik/duygucu diyebiliriz. Nazım Hikmet’in şiiri A. Kadir’den geçerek E. Gökçe, Ahmet Arif ve Nihat Behram gibi isimlere kadar genişler. Destansı şiirler olması bakımından ilk ikisinin altını çizmek ve Emirali Yağan’ın şiirlerini de bilhassa Ahmet Arif çizgisinde değerlendirmek yanlış olmasa gerek.

Sanat ve şiir çokça söylendiği üzere bilim, politika veya felsefe yapmaya benzemez. Bununla birlikte okuru, düşün ve bilim dünyasına taşımayan, yeni coğrafyalara, hayali dünyalara, tarihsel olgulara götürmede yetersiz kalan şiirlerin de derinliğinden bahsetmek olası değildir. Yağan’ın şiirlerindeki genişlik bu bakımdan okunduğunda Hindistan’dan Güney Amerika’ya Avrupa’dan Asya’ya dek şiirsel bir gezintiye çıkmanın nedeni de anlaşılır hale geliyor. Bu gezinti, şairin optiğinde “inkarın inkarına” kadar vardırılıyor ve felsefi tarz şiire taşınıyor. Bu da kavramla anlatılanla dizeyle anlatılan arasındaki “kardeşliği” göstermektedir.

Sanatın değilse bile sanatçının bir yurdu vardır denilir. Bu gerçeklik sanatın ve şairin ayaklarının yere basması, insana temas etmesi, yüzünü topluma ve insanlığa dönmesi anlamına gelir. Yağan’ın şiirlerinde asıl mekan Türkiye ve Türkiye’nin kırlarıdır. Daha doğrusu Anadolu ve Mezopotamya asıl uğrak alanıdır. Anılan coğrafyalar, şairin ve şiirin güç biriktirdiği, yorulduğunda nefeslendiği, zihin, dikkat ve bellek yeteneği kazandığı alandır. Ancak bu alanın kapısından hareket edenler dünyanın merkezine hücumlar yapabilirler.

Dünyanın temel sorunları, şiir dizesi olarak sorunsallaştığı, savaş ve barış olduğu için eşitlik ve özgürlük sorunsalı da dizeler olarak görünüşe çıkıyor. Şöyle sesleniyor şair: “uzak bir ezgiydi / radyo dalgalarında Lili Marleen / o bizim insan halimizdi / yıkımlara yangınlara sürdüğümüz” (s.30). Aynı şiir, sonra da yüzünü Doğu’ya dönerek devam eder: “oysa masallar kadar güzeldi / Babil’in Asma Bahçeleri / ah Mezopotamya kanlı beşiğim.” Görüldüğü gibi ülke ve dünya gerçekliği çeşitli özellikleriyle şiir dizelerine dönüşerek güncelleştirilmiş oluyor.

Konu zenginliği, Yağan’ın şiirlerinin bir başka özelliğini gösteriyor. Elbette en evvel söylenmesi gereken bu şiirlerin “adanmışlar”ın şiirleri olduğudur. Bu adanmışları, “sesini sulara bırakanlar” olarak da betimleyebiliriz. Dünya görüşünü adanmışlık felsefesi üzerinden temellendiren şair, “Gün başlar” şiirinde askerin, “Seydo”da Kürt’ün, “UrmiyeMavisi”nde mahkumun, “Küçük Adam”da ihanetin şiirini yazar. Bu şiirlerde de güçlü imgelerle kurulmuş dizeler okuyoruz. “Sesimi sulara bıraksam” dizesi olsun “Davudi sesine kuşlar konardı” dizeleri veya “buzul uykusuna çekiliyorum” dizeleri yalnızca birer örnektir (s.47).

Pek çok radikal şairin şiirlerinde olduğu gibi Yağan’ın şiirleri de “boş zaman doldurmak” üzere okunması gereken şiirlerden değildir. Düşünceden şiir yapılmamış olmakla birlikte her şiirin belli bir düşünce yükü bulunduğunu anımsatmak isterim. Yağan’ın şiirleri, okura “iç dünya zenginliği” katmış olmakla da sınırlı görünmüyor. Bunlara “iddialı şiirler” de denilebilir. Yine de iddiaları yüksek sesle icra eden şiirlerin başarılı olduğu söylenemez. İddianın, şiir estetiği içinde sessizce kendisini duyurması gerekir. Zira iddia, şiir estetiğinin bir parçası olmakla beraber onun önüne geçmesi halinde şiir -tabir yerindeyse- çöker.

Sanatçıları ve şairleri; insanın ve dünyanın sorunlarını kendi sorunları sayanlarla bu sorunların uzağında kalmayı kendilerine yaşam felsefesi edinenler olarak iki öbeğe ayırmak günümüz gerçekliğine ters değildir. Kendilerini, sorunlarla birlikte düşünen şairler gibi Emirali Yağan da dünya sorunlarına burnunu sokmayı görev sayıyor. Siyasal ve hapishane tecrübesi de şiirlerine ve dizelerine yansıyor. Şairin aynı zamanda Munzur’dan hareket eden sesinin eski Yunan değerlerinden geçerek felsefe profesörü Başkan Gonzalo’ya dek uzanması başka nasıl açıklanabilir?

______________________________________________________________________________________________________________________________________

 

 

MODERNİZM VE ÇAĞDAŞ SANAT ÜZERİNE
Mehmet Akkaya

Üst başlığı Sınırları Aşındırmak olan bir kitaptan söz etmek istiyorum. Nusret Polat’ın, Belge Yayınları’ndan çıkan çalışmasının alt başlığı ise Modernizm ve Çağdaş Sanat Üzerine (2017). Sınırları Aşındırmak’ta yazar, sanatın yakın tarihine “belli bir perspektiften” hareketle açıklamalar, tespitler ve yorumlamalar getiriyor. Bakış açısına felsefi bir ruhun da eşlik ettiği dikkat çekiyor. Felsefe, sanat, sanat tarihi ve sanat teorisi gibi disiplinlerin yol, dil ve yöntemleri sunumlarda kendilerine mekan buluyor. Yazarın, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ndeki (MSGSÜ) bekraundu dikkate alındığında, kitaba postmodern bir etkinin neden yansımış olduğu sorusu da yanıtını buluyor. Bu etki, ana akım sanat anlayışına da, felsefi bakışlara da belli bir eleştiriyi kaçınılmaz kılıyor.

Her Düşün ve Sanat Anlayışının,
Sınır Sorunsalı vardır

Sınırları Aşındırmak adlı çalışmaya verilen adın zihinleri tahrik edici türden olduğunu anlamak zor değil. Hangi sınırlar? Neden aşındırmak? Aslında düşünce/felsefe tarihine bakıldığında bu anlayışın bir gelenek olduğu görülecektir. Büyük filozoflar, kendi çağlarının özgün çağlar olduğunu ve kurdukları felsefelerin de özgün olduğunu iddia etmişlerdir. Her düşünce sistemi kendince sınırlardan söz etmiş ve bunları aştığını ileri sürmüştür. Nusret Polat ise daha ihtiyatlı davranarak ele aldığı sanat anlayışlarının ve sanatçıların mevcut sanatsal gelenekleri aştığını değil de aşındırdığını ileri sürmektedir. Yazarın sunumları yaparken, hocalık formasyonunun da etkisiyle didaktik bir yol izlediği de belirtilmelidir. Bu bilgilendirmelerin bir kısmını burada ele almak kitabı ve yazarın mantığını tanımak için öğretici olabilir.

Platon’dan Günümüze Gerçekçiliğin Öyküsü

Eldeki kitap çeşitli makalelerden oluşuyor. Makalelerin merkezi sorunsalı, modern ve çağdaş sanatların özgünlükleri. Yeni sanat anlayışlarının, mevcut ya da geleneksel sanata nasıl etki ettikleri ve aşındırmanın boyutları ele alınırken hem kronolojik hem de sistematik bir yol izleniyor. Haklı olarak da çalışma, epistemoloji (bilgi felsefesi) ile başlıyor. Bilgi felsefesi yapmak, sanat anlayışları ne olursa olsun, bunlara ilişkin konuşmak, yazmak ve düşünmek için zorunlu görünüyor. Yazar, modern epistemolojiden hareketle edebiyattaki ve sanattaki realizmi mercek altına alıyor. Gündelik yaşamda, entelektüel alanın dışındaki insanın sıkça kullandığı “gerçek” kavramının tarihsel arka planı, kavramın pek de kolay anlaşılır bir kavram olmadığını gösteriyor. Platon’da idealarda aranan gerçeklik, Ortaçağ’da da aynı anlamda kullanıldı. Yani bugünkü mantığın tersine bir anlayış. Platon ve Ortaçağ’da gerçek, bir bakıma duyu organları dışında olandı. Üzerinde yaşadığımız, gördüğümüz, duyduğumuz nesneler ve somut dünya gerçek değildir, gerçek olan idealardır. Yani çağımızda gerçek olarak gösterilen, eskilerde gerçek olmayan, gölge ya da kopya olandı. Gerçekliğin ayakları yere basınca sanatın her alanında olduğu gibi romanda da insan ve toplumsal ilişkiler belirginlik kazandı (s. 19).

Bilimin Sanata Etkisi Yadsınamaz

Nusret Polat, eski gerçeklik anlayışın kırılmasında, daha doğrusu tersine dönmesinde Rönesans mantığının etkili olduğunu ileri sürüyor ve Montaigne kuşkuculuğunun da altını çiziyor. Yine bu çağlarda kurulmaya başlayan modern bilimin gerçekçilik anlayışında olduğu gibi genel olarak sanat anlayışında da bir kırılma yaptığını düşünmek gerekiyor. Zira yazarın da dikkat çektiği gibi bilim veya düşün alanındaki bir farklılık düşüncenin diğer disiplinlerinde de değişiklik yaratır. Optiğin gelişmesi, teleskopun, mikroskobun icadı, matbaa uygulaması, tüm bunlar sanatın alanını da dinamik hale getirir. Bu çerçevede altı çizilen sorunsallardan birisi de perspektiftir. Yazara göre bu bilimsel gelişmeler sayesinde “metafizik mistik görmenin” yerini “fiziki görme” almıştır. (s.31). Bilhassa plastik sanatlara perspektifin girmesi, başta plastik sanat pratikleri olmak üzere sanatın tüm kategorilerini, domino etkisi yaparcasına mobilize eder. Aslında bu da Marksist terminolojiyle söylenecek olursa ekonomik, bilimsel ve teknolojik değişikliklerin estetik alanda da belirgin değişikliklere yol açtığı anlamına geliyor.

Resimlerde Eşcinselliğin Çığlığı: F. Bacon

Postmodern düşünce, ana akım düşünüşlerce geri plana itilmiş birçok sorunsala ışık tutması açısından çok sayıda düşün ve sanat insanının ilgisini çekmiştir/çekmektedir. Bu anlamaya göre akıl da gerçekçilik de, büyük felsefelerde yüzlerini her zaman makro dünyaya çevirdiler. Mikro dünyada olup biteni ya görmediler ya da bazı hallerde üzerine perde çektiler. Bu bakıştan hareket eden araştırmalara F. Bacon gibi eşcinsel ressamların konu olması da anlamlı olsa gerek. Filozof Bacon’dan değil 20 yüzyıl ressamı Bacon’dan söz ediyoruz. Emekçi sınıflar gibi eşcinselliğin de baskı altında olduğu Avrupa’da, bir sanatçının kendi kimliğiyle sanata müdahale etmesinin elbette bir değeri olmalıdır. Yazarın şu belirlemesinin biz de altını çizmek isteriz: “Bacon’ın resimlerindeki çığlık, hayatın temel gerçekliğini ifade eder” (s. 115). Bacon analizinden çıkan sonuçlardan birisi de, gerçekliğin sınırlarının genişletildiği oluyor. “Klasik gerçekçiliğin” yok saydığı ve görmediği insan sorunları “eşcinselin optiğinden” sanatın konusu haline geliyor. Sanat ve edebiyatta konu genişlemesi, sanata bakışı da sanatçının eserlerine içerik olan temaları da derinden etkilemiştir. Sanatta konu genişlemesi, 20. yüzyılda akımlar enflasyonuna yol açarken sanat saçmaya kadar götürülmüştür.

Duchamp’ın Pisuvar’ından
Andy Varhol’un Konserve Kutularına

Sanatta sınırların aşınması hatta aşılması, gerçekçiliğin modern bir anlam kazanmasıyla başlamıştır. Kanaatimce sanatta ilk köklü değişiklik ve mevcut sınırların aşılması Marksist düşünceyle birlikte gelmiştir. Yöntem de konu da değişmiştir: Bütünlükçü bakış ve emek kategorisi sanata girmiştir. Gerçekliğe diyalektik bakış ve sanatın konuları arasına emek kategorisinin girmesi Marksizm ile birlikte olmuştur. Her şeyden önce sanata konu olan sosyal dünya gerçekliğinin yaratıcısının emek olduğu vurgulanmıştır. Gerçekliğin algılanmasında, gerçekliğe bakışta ve sanatın konusunda adeta paradigma değişikliği olmuştur. Bu açıdan eleştirel bir ifadeyle söylersek, yirminci yüzyılın modern, kavramsal, çağdaş ya da güncel sıfatlarıyla ifade edilen sanat anlayışları, büyük bir ölçüde Marksçı sanat anlayışına karşı konumlanmaktadır. Polat’ın kitabında detayları da verilen bu sanat anlayışları mikro alandaki kimi uygulamaları güncelleştirdiği için Marksizme paralellik arz etse de son çözümlemede –deminde belirttiğim gibi- sanat, saçamaya kadar vardırılmıştır. Duchamp’ın “pisuvar”ından Margırtte’in “bu bir pipo değildir”, Maleviç’in “siyah kare” adlı eserleri, kendini edebiyat ve tiyatroda da gösterir. Pisuvar modern sanatın şaheseri olarak lanse edilirken “Marcel Duchamp’ın redy-made’leri ilk kavramsal sanat örnekleri olarak değerlendirilmiştir” (s. 152).

Marcel Duchamp’ın adı, güncel sanat ya da kavramsal sanat terimleri geçtiğinde öncelikle anılır. Sözünü ettiğimiz kitabın genel mantığına baktığımızda 20. yüzyılın sanat tarihini yazmanın zorluğu vurgulanırken bunu kanıtlamak üzere çok sayıda kavramın tartışması da yapılıyor. Bizim de bir kısmını burada yansıttığımız anlayışların birbirine çok benzer olduğu anlaşılıyor. Yine de yeni bir geçekçilik anlayışından söz edilebilir. Kavramsal, çağdaş, güncel, pop art, posmodern sıfatlarıyla anılan sanat anlayışının ve sanat eserlerinin birbirine benzer olduğu gözden kaçmıyor. Tüm bu sanat anlayışları kendilerince gerçekler imal ettiler, ediyorlar. Duchamp sehpa üzerine bisiklet lastiği koyarak düşünce/kavram sanatı yaptığını söylerken Andy Varhol’da pop art’ın içinden yola çıkarak konserve kutularından sanat eseri üretiyor. 20. yüzyılın andığımız bu sanat türü için geleceğin sanat tarihi neler yazacaktır şimdiden bir söz söylemek mümkün değil. Şimdilik bizim söyleyeceğimiz ise şu olabilir: Nasıl ki akılcılık çağına yani modernizme karşı romantizm bir tepki olarak doğduysa andığımız sanat akımları da çağın gerçekçilik anlayışına karşı bir tepki sanatı olarak ortaya çıkmıştır.

Modern, Güncel ya da Kavramsal Sanat,
Göründüğü Gibi Muhalif Değildir

Nusret Polat’ın yazdıklarına bakılırsa gerçekçilik modern anlamda ilk defa 1835 yılında kullanıldı. Kavramsal sanatın spesifik olarak ifade edilmesi içinse 1967 beklemek gerekmiştir. Ülkemizdeki sanatın serüvenine bakılırsa Batı’yı izleyen bir eğilim gösterdiğini anlamak zor değildir. Bir yanıyla klasik gerçekçiliğe, klasik moderne hatta bir yandan da kapitalizme tepki olarak ortaya çıkan güncel veya çağdaş sanatlar 1980’li yıllarla birlikte Türkiye’de baskın olmaya başladı. Yüksel Arslan’dan Füsun Onur’a ve Altan Gürman’dan Cengiz Çekil’e dek çok sayıda sanatçının icraatlarının ele alındığı yazıda bizim dikkatimi çeken ise sermaye kurumlarının, bankaların bu dönemde sanata, bilhassa da güncel sanata büyük ilgi duymuş olmalarıdır. Ayrıca bu sanatın muhalif görünmesine rağmen egemen sınıfların çıkarlarına hizmet etme dışında çok az yaratıcılık gösterdikleridir. Başa dönersek MSGSÜ’ne tekrar gönderme yapmak gerekiyor. Zira çağdaş, güncel ya da kavramsal denilen sanat anlayışının ithal edilmesinde veya inşa edilmesinde, yaygınlaşmasında bu üniversitenin payı en büyük olmuştur. Yazarın da yansıttığı gibi kavramsal sanatçıların büyükçe bir kısmı –Avrupa görmüş olmakla birlikte- üniversite bünyesindeki -tarihi de- diyebileceğimiz Akademi’de yetişmişlerdir (s.211).

___________________________________________________________________________________________________________________

 

MÜZİK SANATI VE SOSYOLOJİ
Mehmet Akkaya

Sanat ve sanat eserleri üzerine yazılmış kitaplar da, çoğu zaman sanat eserlerinin kendileri kadar ilgi çekici olurlar. Bu tür kitap çalışmaları, sanatın anlaşılır ve etkili kılınmasında merkezi bir işleve sahiptir. Bir müzik albümündeki eserin yalnızca müzikten, tablodaki bir resim figürünün yalnızca görünen figürden, bir şiir dizesinin yalnızca kitap yaprağındaki dizeden ibaret olduğunu düşünmek meseleye derinlemesine bakmadan yönelmek anlamına gelir. Sanat eserini anlama, anlamı derinleştirme, eserin taşıdığı duygu ve düşünce yükünü çözme ve geliştirme faaliyetini de eserin bir parçası olarak değerlendirmek yanlış değildir.

Sanat Bir Şeyin Veya Bir Fikrin Sanatıdır

Yapılmış bir eserin basit ve yüzeysel bir biçimde izlenmesi, okunması ya da görülmesi sanatçıyı da eseri de ikna etmekten yoksundur. İşte bu yoksunluğu gidermek için sanatın dışından olmakla birlikte sanata eklemlenen pek çok sanat kurumundan/disiplininden söz edilebilir. Sanat eleştirisi, sanat psikolojisi, sanat felsefesi ve sanat sosyolojisi bunlardan bazılarıdır. Sanat sosyolojisinin alt birimleri de giderek kendi rüştünü ispatladıktan sonra kültür dünyasında bir dinamik haline geliyor. Güneş Ayas’ın yeni çalışması olan “Müzik Sosyolojisi” adlı çalışma da bu çerçevede oluşturulmuş özgün bir kitap (Doğu Kitabevi, 2015). Kitap bağlamında, eserin içeriğini de yansıtan bazı fikirlere değinmek istiyorum.

Sanatlar üzerine düşünme, yazma ve tartışma konusu yeni bir entelektüel olgu değil. Antikçağ’ın Platon ve Aristoteles gibi büyük düşünürlerini de kapsamak üzere, düşünce tarihi bu konudaki pek çok literatüre kaynaklık ediyor. Sanat konusunda düşünen ve yazanların, filozof ve araştırmacıların hemfikir olduğu söylenemez elbette. Örneğin Platon sanatı, varlığın basit kopyaları olarak görüyor ve sanatçıyı da dışlanması gerekenler arasında değerlendiriyordu. Hegel için sanat, içeriğin (geist) görünüşe çıkmasıdır yani form kazanmasıdır. Buna göre nasıl ki bilinç bir şeyin bilinci ya da fikriyse sanat da bir şeyin veya fikrin sanatıdır. Çehov da ‘her sanat eseri bir fikri açıklıyor’ derken aynı doğrultuda düşünmektedir. Fikirle form ilişkisine biçim ve öz sorunu diyoruz.

Fotoğraf Veren Sanatlar

Fotoğraf Vermeyen Sanatlar

Biçim ve öz sorunsalı Güneş Ayas’ın kitabına da yansımız görünüyor. Resim, mimari ve heykel/yontu gibi plastik sanatların formu/biçimi anlaşılmaz değildir. Sinema, tiyatro ve opera gibi dramatik ya da sahne sanatı denilen türleri de görsel olarak izlemek olası. Fonetik sanatlar içindeki roman ve şiir de bir ölçüde tasvir edilebilir ama müziği tasvir etmek o denli kolay görülmüyor. Schelling ve Lessing gibi Alman estetikçiler, form kazanan sanatları uzam sanatları, müzik gibi forma uygun olmayan sanatları da zaman sanatları olarak kavramlaştırmışlardır. Ayas’ın tırnak işareti içinde de olsa rasyonel ve irrasyonel sanatlardan söz etmiş olması ilginçtir. Dolayısıyla fotoğraf vermeyen sanatları –müziği- değerlendirmek kolay değildir.

“Müzik Sosyolojisi” adlı kitapta birçok konu kavramsal çerçevede tartışılmış olsa da yazar kendi mesleki alanından hareketle daha çok sosyal bilim açısından soruna bakıyor ve pek çok sosyal düşünüre gönderme yapıyor. Onlarla ittifak ediyor, bazen de polemiğe giriyor. Yerel düşünürlerden başlayan ilgi E. P. Fischer’den geçerek Pierre Bourdieu’ya ve Frankfurt Okulu’nun ünlü siması olan Adorno’ya dek genişliyor. Ne var ki –yazarın da belirttiği üzere- tüm bu “büyük” düşünürler birçok soruna olduğu gibi müzik sorununa da Batı Müziği ya da klasik müzik üzerinden baktılar (S.129).

Batı merkezli bakışın (Oryantalizm) handikaplarını müzik sosyolojisi bağlamında da izlemek mümkün görünüyor. Oysa diğer modern sanatlar gibi modern Batı müziğinin kökeninde de geleneksel ve popüler sanatlar ve müzikler bulunuyor. Modern olan bir bakıma “Antik” olanın üzerine inşa ediliyor. Üstelik günümüzde, Batı’da veya Doğu’da, geniş halk kitlelerinin klasik müzikle pek de barışık olmadığı biliniyor. Bunlardan hangisinin estetik niteliği yüksektir sorusu kolay yanıtlanır bir soru gibi durmuyor.

Müziğin toplumsal yapılarla ilişkisi, beğeni hiyerarşisi, müzikte anlam ile sosyal inşa ve benzeri sorunsalların deşildiği kitapta yazar, birçok kişi ve görüşle bazen ittifaklar kuruyor, bazen de polemiklere başvuruyor. Bu ittifak ve polemikler çerçevesinde gündeme gelen sorunlardan birisi de sosyoloji ve müzik ilişkisi. Sosyolog ya da sosyolojinin sanatın alanına, bu örnekte müziğin alanına girmekte ne denli haklı olduğu sorusu yanıtlanmaya çalışılıyor. Yapılmış, icra edilmiş, izleyici tarafından dinlenmiş bir müzik eserine sosyolojinin müdahale etme hakkı var mı, varsa bunun sınırları nedir?

Müzik Sosyolojisi mi, Müziğin Sosyolojisi mi?

Sanatın insan ve toplumla ilişkisine, tarihsel süreçte pek çok kişi ve kuram yanıt aramıştır. Eldeki kitaba da bazı unsurları yansıyan Marksist teori, kanaatimce bu alana dair en kuşatıcı açıklamaları getirmektedir. Yazar, pek çok yerde olduğu gibi “Türk Müziğine Çok Yönlü Yaklaşımlar” başlığıyla dile getirdikleri içinde de bu teoriye gönderme yapıyor (S. 250). Bu teoriye göre ekonomik ve toplumsal ilişkiler bir bütündür. Sanat ve genelde kültürel etkinlik olarak görülen entelektüel ürünler de, bu ilişkilerin temel unsurları arasında yer alır. Bir tez olarak ortaya çıkan sanat, izleyici ve eleştirici çerçevede anti tezlerini karşısında bulmadığı sürece gelişemez. Kaldı ki, diğer kültürel disiplinler gibi sanat da, konumuz olan müzik de bu diyalektik ilişki içinde bugünlere gelmiştir. Bu yüzden yazarı da rahatsız eden müziğin, adeta ‘ben müzikten ibaretim’ anlamına gelen ve sosyolojiye dirsek gösteren tavrı kabul edilemez.

Güneş Ayas, kitabına “Müzik Sosyolojisi” diyor yani “Müziğin Sosyolojisi” değil. İkisi arasındaki kavramsal tartışmaya da değinmeden edemiyor. Oysa yaptığı çözümlemeye göre kitabın adı “Müziğin Sosyolojisi” olabilirdi. Çünkü müziğin sosyolojik unsurları saptanıyor. Sosyolojinin müziği ete kemiğe büründüren bir disiplin olduğu gösteriliyor. Sanatsal etkinlikte antropolojinin, psikolojinin veya felsefenin değil de sosyolojinin dinamik bir disiplin olduğu iddiası var. Müzik Sosyolojisi dendiğinde ise vurgu sosyolojiye değil müziğe ilişkindir. Bu anlamada müziğin belirleyiciliği söz konusu edilir.

Kolektif Faaliyet Prensibi

Alman düşünür I. Kant, sanattın yine kendisi için yapıldığını savunmuştu: Sanat, sanat içindir. Marksist teori sanatın, kamu için yapıldığını ileri sürüyor. Buna göre sanatın yalnız kamu için yapıldığını söylemek de yetmez. Aynı zamanda sanatın, kamuyla birlikte yapıldığı diyalektik düşünüş tarzının merkezi iddiaları arasındadır. Zira her ürün gibi müzik de kolektif bir üründür, toplumla ilgilidir. Geleneklerden geleceğe uzanır. Alaaddin Yavaşça’nın konu edildiği kısımda, sanatçının geleneğe ve diğer müzik insanlarına gönderme yapması, onları “pınar” ve “kaynak” gibi metaforlarla da olsa anması da bu kolektivizme işaret etmektedir (S. 355).

“Kolektif Faaliyet Olarak Müzik” başlıklı çözümlemede de müziğin, müzikten ve sanatçıdan ibaret olmadığına vurgu yapılıyor. Ayas’ın bu konudaki referansı ise Amerikalı sosyolog H. S. Becker’den başkası değildir. Becker ‘kolektif faaliyet prensibi’den söz ediyor.  (S. 192). Demek ki sanat tek başına müzisyenin ürünü olarak ele alınamadığı gibi varlığın üstyapıda basit bir yansıması olarak da ele alınamaz. Bu konunun Marksist teori içinde zengin sayılabilecek çeşitlilikte ekolleri vardır. Bunlardan birisi de eleştirel okul olarak bilinen Frankfurt Okulu’dur. Sanatı aktif bir unsur olarak ele alan anlayışlar açısından olduğu gibi eleştirel okul için de “Müzik Sosyolojisi” tanımlaması isabetli bir tanımlama olmaktadır. Ayas’ın sıklıkla bu okula referans vermesini de bu bağlamda okumak gerekiyor.

Frankfurt Okulu’nun ünlü düşünürü Adorno, tonal müziğe karşı atonal müziği önermişti. Buradan hareketle de baskın sese izin vermeyerek seslerin eşitliğiyle kurulmuş bir senfoniyi öneriyor. Uygulayanlar olarak da Strawinsky, Schonberg, Alban Berg gibi müzisyenlerin adını anıyor. Bunları müziğin devrimcileri olarak görüyor. Nihayet yazarın da belirttiği gibi Adorno, müziği ‘toplumsal yapıların bir yansıması değil, bizzat toplumsal yapıları dönüştürme gücü olan bir bilinç’ olarak ele alıyor (S. 123).

__________________________________________________________________________________

EKONOMİK VE KÜLTÜREL KRİZLER

Mehmet Akkaya

Özgür Üniversite’nin 21-22 Ekim 2017 tarihinde (bu hafta sonu) Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Evi’nde “Neden Kapitalizmin Bir Geleceği Yok” başlıklı düzenlediği sempozyumdan söz etmek istiyorum bu yazıda. Sosyal bilimler içinde çalışma yapan yirmiye yakın bilim, düşün adamı ve akademisyenin konuşmacı olduğu sempozyumda “Neden kapitalizmin geleceği yok? sorusuna yanıt arandı. Özgür Üniversite kurucusu Fikret Başkaya’nın açılışını yaptığı Taner Timur, Sibel Özbudun, Alaeddin Şenel ve Erdoğan Aydın gibi isimlerin de konuştuğu sempozyumda konu ekonomik krizlerden hareketle sosyal, politik ve etik krizlere dek genişledi.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, ekonomik alan ile kültürel alan ikiz kardeş olmakla birlikte ekonomik ilişkiler, kültürel etkinlikleri önceler. Bu belirleme vurgusuna rağmen bilim, sanat, felsefe ve politika olarak özetlenebilecek kültürel alanın da pasif bir yansıma olduğunu düşünemeyiz. Çünkü düşünce ürünleri de ekonomik ilişkiler üzerinde etkide bulunduğu gibi bazı tarihi momentlerde belirleyici hale bile gelebiliyor. Kaba bir determinizmden söz edemeyiz.

Marksçı teori açısından krizler/bunalımlar kapitalizmin yapısal bir özelliğidir. Bu durumdan dolayı da her an bu sistemin çökmesi söz konusudur. Kapitalizm, bu kriz ve çöküşlerden kurtulmak için Birinci ve İkinci emperyalist savaşlarda olduğu gibi dünyayı kana boyayacak denli büyük uygulamalara başvurabilir. Sol anlayışlara göre bunun önünü kesebilecek yegane güç de emekçilerin, çalışanların, dünya proletaryasının, duruma müdahale ederek kapitalizme son vermesidir.
Hegel modern toplumu (kapitalizmi diye okuyun) sivil alan ile politik alan olarak ayırmıştı. Yani tabanda üretimin de yapıldığı ve burjuva dünyası da denilen sivil alan ile bu alanın belirlediği politik yani siyasal alan bulunuyor. Marx’ta ve Marksizmde ise bu terminoloji alt yapı (ekonomik temel) ve üst yapı olarak ifade edilmektedir. Belirleyici ve öncel olanın da ekonomik temel olduğu bu anlayışa eklenmektedir. Üst yapının sınırları da Marx tarafından genişletilmiştir. Sibel Özbudun’un konuşmasında etik krizleri “İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu” adlı eserde dile getirilenlerden başlatarak günümüze ve Diyarbakır’ın arka sokaklarına kadar yansımış olduğunu dile getirmesi, oldukça didaktik olmuştur.

Marx’ın ve Marksizmin en temel iddiası, ekonomik alandaki krizlerin kaçınılmaz olduğu ve bunun da zorunlu olarak üst yapıda krizlere yol açmakta olduğudur. Bu krizlerin yalnızca siyasal krizlerden ibaret olduğu düşünülemez. Çünkü üst yapı siyasetle birlikte bilim, sanat, felsefenin de yer aldığı alandır. Bunlara hukuk ve din gibi kurumları da eklemek mümkündür. Buna göre çağımızda bilimin de, felsefenin de, estetiğin de bir kriz/bunalım içinde olduğunu düşünmek zorlama değildir.

Krizlerin yalnız günümüzden ibaret olduğunu söylemek ne denli tarihi gerçekliği yansıtır? Ekonomik, sosyal ve siyasal krizlerin yalnız kapitalizme özgü olduğunu söylemek, eski sömürücü toplumlara meşruiyet verir mi? Her şeyin kapitalizmle ve ansızın başlamadığını, bunun tohumlarının eski toplumlarda içkin olduğunu düşünmek tarihsel materyalizme ters değildir. İnsanlığın eşitlikçi toplumlardan sınıflı toplumlara geçtiği süreçte, krizlerin de kendini göstermeye başladığı ve yayıldığı ileri sürülebilir. Lakin eski toplumlarda yerel ve konjoktürel olan krizler, kapitalizmle birlikte yani sermayecilik çağında yapısal ve sistemik bir boyut kazanmıştır.

Sempozyumda, kapitalizm lehine bir tek cümle bile kullanılmamış olması ilginçtir. Daha önceleri, burjuvaziye kısmen de olsa teolojiyi geriletti diye övgüler düzen, konuşmacılardan eser kalmamış olması dikkat çekicidir ve olumludur. Mesela Taner Timur’un “Manifesto”da, erken söylenmiş ifadelerin bulunduğuna vurgu yapması buna yalnızca bir örnektir. Doğrusu da budur. İnsanlığa sömürü, savaş ve ölümlerden başka bir hak getirmeyen burjuva sistemi neden ilerici olsun? Buna göre denilebilir ki, krizler yalnızca tekelci kapitalizm (emperyalizm) çağında değil serbest rekabetçi çağda da söz konusu olmuştur.

Sempozyumda üzerinde durulan ekonomik krizlere paralel olarak ortaya çıkan ilkim ve ekoloji krizlerinin de, günümüzden ibaret olduğunu söylemek eksik kalır. Aslında buharlı makinenin icadıyla (James Watt: 1774) birlikte ekonomik ve ekolojik krizlerin başladığını söylemek mümkündür. Hatta ilk fabrikayla birlikte, o fabrikadan dumanın çıkmaya başladığı andan itibaren kapitalizm de krizler dönemi başlamıştır. İlkim ve ekolojik sorunlar, bu açıdan doğa felsefesinin de konusu olmaktadır. Buharlı makineler ve fabrikalar, toplumun değil de sermayenin tekelinde olduğu sürece, doğayla olan ilişkiler sürekli kriz halinde kendini gösterir ve yaşamın tüm alanında krizler kaçınılmaz hale gelir. Sermayenin tekelleşmesiyle de yapısal bir özellik kazanır.

Yalnız tekelci kapitalizmin değil, yalnız uygarlığın da değil sınıflı toplumlarla birlikte tüm uygarlıkların ekonomik, sosyal ve kültürel krizler içinde yaşadığı iddiası üzerinde de düşünmeliyiz. Bununla birlikte krizleri, toptancı bakışla değerlendirip emekçi sınıfları da bu krizlerden sorumlu tutamayız. Uygarlıklar olumlu ve olumsuz değerleri bünyelerinde barındırırlar. Dolayısıyla doğru, iyi ve güzel değerlerin mimarları olarak emekçi sınıfları, ekonomik krizlerle birlikte sömürü, savaş ve katliamların mimarları olarak da sömürücü sınıfları görmek gerekir. Kriz kapitalizmin krizidir. Kapitalizmin bilim, sanat, politika ve felsefesi büyük bir kriz/bunalım içindedir. Emekçiler cephesinden önerilen politik, etik ve estetik değerlerin, çağı aydınlatacak nitelikte olduğunun altını çizmek gerekiyor. Bir sosyal bilimcinin dediği gibi umut, dünyanın lanetlilerindedir.

Ekonomik, sosyal ve kültürel krizlerin aşılmasında yeterince örnek olduğu düşünülebilir. Toplumsal krizlerin aşılmasında emekçi sınıflara düşen görevleri işaret eden sembolik hareket ve isimlere Roma’dan başlanması yanlış değildir. Spartaküs’ün önderlik ettiği köle ayaklanması, Roma egemen sınıflarının iktidarını bir hayli sarsmıştır. Ortaçağ’daki örnek olarak ülkemiz tarihinde Şey Bedreddin Ayaklanması ve Avrupa tarihinde de Thomas Münzer’in önderlik ettiği yoksul köylü ayaklanmalarını anımsamak gerekir. İlki Osmanlı egemen sınıflarına Münzer ise Alman ve Avrupalı sömürücülere karşı bayrak olmuştur. 20. yüzyılda ise Marksizmin teorik zenginliğinden de yararlanarak Rusya halkını ve Lenin’i tanıyoruz. Bolşevik Devrimi’ni ise birçok Doğu Avrupa halkı ile birlikte Çin’de de Mao Zedung izlemiştir.

Fotoğraf: Hidayet Kalınlıoğlu

 _________________________________________________________________________________________

FELSEFENİN MİLADI OLARAK MARX
Mehmet Akkaya

Doğan Göçmen, sosyal medyada görüşlerini topluma açan, düşüncelerini paylaşan ve tartışan ender felsefecilerden birisidir. Bu haftaki paylaşımının başlığını ise “Karl Marx ve Felsefe” olarak belirlemiş. Göçmen bir paragraflık kısa yazısında bir dizi soruyla bilinçleri bir hayli kışkırtmış olmalı. Benim yazım ise Göçmen’in yazısını alıntıladıktan sonra, gündemleştirilen sorulara yanıtlar vermeye çalışıyor.

Şöyle yazıyor/soruyor Doğan Göçmen: “Marx’ın felsefede devrimi. Marx bir filozof mudur? Marx’ın felsefesi var mıdır? Eğer Marx’ın felsefesinin varlığından bahsedeceksek, bu nasıl bir felsefedir ve bu felsefe temellendirilmiş midir? Eğer Marx’ta temellendirilmiş bir felsefeden bahsedeceksek, bu felsefenin felsefe tarihi açısından anlamı nedir? Kısacası; Marx’ın (ve Engels’in) olduğunu ileri sürdüğü felsefesini yeni tip bir felsefe olarak tanımlayabilir miyiz? Böyle bir savın anlamı nedir, böyle bir sav ileri sürebilmenin önkoşulları ve mümkün felsefi sonuçları nelerdir?”

Ne Kadar Filozof varsa
O Kadar da Farklı Felsefe var

Yukarıdaki sorulara yanıtlar ararken öncelikle belirtilmesi gereken, sınıflı bir toplum ve dünyada yaşadığımız gerçeğidir. Bu da her felsefenin belirli bakış biçimlerine ve sınıflara tekabül ettiğini işaret eder. Bu açıdan denilebilir ki, ne kadar filozof varsa o kadar da felsefe anlayışı vardır. Diğer hatırlatılması gereken de, felsefede bir milat olan Marx’ın özgünlüğünü ve felsefede yaptığı paradigma değişikliğini anlamak için egemen akım felsefelerin niteliğini de yansıtmak gerekir.

Düşüncenin en yoğun olarak yaşandığı alan olan felsefe, bir açıdan sorgulayan, bilen, anlayan ve yorumlayan bir etkinlik olarak ele alınıyor. Bu tarz felsefeye, ana akım felsefe de diyebiliriz. “İde”, “töz”, “cogito”, “monad”, “kendinde şey” ve “geist” türünden sözcük ve terimleri “imal” eden ya da “uydurarak” zihinlere “etiketleyen” felsefeyi kastediyorum. Bu felsefe, Marx’a kadar etkisini sürdürmüştür. Bu türden egemen felsefelerde teolojik unsurlar da saptamak mümkündür. Başka bir açıdan ise felsefe bu çabaları da kapsayarak temelde “değiştirme” ve “devirme” faaliyeti olarak bilinçleri kuşatıyor ve başka bir dünyanın inşasını öneriyor. Buna da felsefi materyalizm deniliyor. Felsefi materyalizm, zihne “etiket” yapıştırmak yerine somut insan, toplum ve dünya gerçekliğinden hareket ederek dinamik ve devrimci tarzda kuruluyor.

Marx’ın felsefe/düşünce sistemine göre Platon ve Aristoteles de dahil olmak üzere, en büyük filozoflar, soru sormaya, araştırma yapmaya, sistem kurmaya, sorun çözmeye, düşünceden veya –ekonomi politik terimiyle söylersek üst yapıdan- ve “dolaşım süreci”nden başladılar. Bu da filozofları anlamak ya da öğrenmekle yetinen “yorumcular” haline getirdi. Oysa asıl olan “üretim süreci”nden hareket etmekti. Üretim sürecinden hareket etmek demek, dünyayı dünya yapan zenginliğin ortaya çıkma koşullarını, eşitsizliğe neden olan ücretli emeğin ekonomik alandaki pozisyonunu deşmek ve gözler önüne sermek anlamına gelir. Bu açıdan Marx’ın felsefesi ana akım felsefenin –neredeyse- tersidir ve elbette ki yenidir. Bu yeni düşüncede/felsefede Engels’in de payı olduğu asla unutulamaz.

Marx, Yeni Tarzda Bir Filozoftur

Marx’a göre ancak ekonomik alanda olup bitenleri fark edenler, “gerçek düşünceye/felsefeye” temas edebilir ve halihazırdaki felsefeye de kaynaklık eden bu dünyanın değiştirilmesi görevini üstlenebilirler. “Onbirinci Tez” olarak bilinen önermede bu görüş açıkça dile getirilmiştir. İşte bu düşünüş biçiminin bir devrim olduğunu söylemek, kesinlikle abartı değildir. Asıl “Kopernik Devrimi’nin Kant’a değil Marx’a ait olduğunu hatırlatmak isterim. Kant, diğer büyük filozoflar gibi dahiyane bir felsefe kurmuştur; ama öncekilerden bir epistemolojik kopuş yaptığını söylemek zordur. Dolayısıyla Göçmen’in sorusuna benim açımdan verilecek yanıt net: Marx, ana akım felsefeden epistemolojik bir kopuş yaparak felsefenin eksenini değiştirdiği için bir devrim yapmıştır. Bu çerçevede şüphe yok ki bir filozoftur.

Ana akım felsefenin epistemoloji, estetik, ontoloji ya da etik’e dair söyledikleri elbette ki, içinde bulunduğumuz dünyanın konumuna göredir. Bu felsefe, dünyanın bugünkü durumunu zorunlu bir seçenek olarak görmektedir; başka bir dünyanın da mümkün olmadığına inandığı için küçük müdahalelerle de düzeltilirse, olası dünyaların en iyisi olacaktır diye düşünüyor. Alman filozofu Leibniz, ta 17. yüzyılda dünyanın olası dünyalar içinde en iyisi olduğunu ilan etmemiş miydi? Dahası var.

Hegel gibi çağın en “devrimcisi” de diyebileceğimiz filozofu, kadını eve, köleyi işe kilitleyerek sanatı, felsefeyi hatta tarihi Prusya devletinde sonlandırıyor. Ona göre özgürlük siyasal bir karakter kazanarak devlet yoluyla çağa egemen olmuştur. Bu felsefe için ‘başı üzerinde duruyordu, ayakları üzerine yerleştirdim” diyen birinin filozof olduğunu; ama terim yerindeyse yeni tarz bir filozof olduğunu söylemek yanlış olmaz. Çünkü “siyasal özgürlük”le yetinmeyip bilhassa onun yanına/yerine “ekonomik eşitliği” koyan Marx’ın felsefesi yalnızca Hegel’i tersyüz etmekle sınırlı kalmadı, onun Hegel şahsında kendisinden önceki tüm felsefeleri de ters yüz ettiği anlaşılıyor.

Felsefe, Marksizmin Temelidir/Kaynağıdır

Marx, mesleki olarak felsefecidir. Politikaya ve iktisada yönelmeden önce felsefe doktoru payesine sahip birisidir. Doktora tezinde, Antikçağ filozofları olan Demokritos ile Epikuros’un doğa felsefelerini karşılaştırmıştır. Felsefenin Sefaleti adlı eserinde olduğu gibi pek çok felsefe anlayışını eleştirmiştir. Marx, spekülatif dediği bu felsefelerin miadını çoktan tamamladığını ileri sürmektedir. Kaldı ki Marx’ın ilk kuşak yazdığı metinlerin büyük çoğunluğu direk felsefi metinler olarak değerlendirilecek niteliktedir. Lenin de Marx’ın düşüncesine üç kaynak ya da bileşen bulurken, İngiliz ekonomi-politiği ve Fransız sosyalizmi yanında Alman felsefesinin altını çizerek bu tartışmaya adeta önceden rehber olmuştur.

Marx’ın ilk dönem eserlerinden birisi olan Alman İdeolojisi adlı eserde, mealen söylüyorum, şu ifadeler kullanılır: ‘Toplumsal varlığımız toplumsal bilincimizi belirler.’ Görüldüğü üzere tipik bir felsefi ifadedir. Bu yüzden ‘Marx’ın felsefesi var mıdır’ sorusunu yanıtlarken filozofun yazdığı çalışmaları akılda tutmak gerekir. Bu çalışmalar; olası sanat, bilgi, insan, bilim, toplum, siyaset ve özellikle de tarih felsefelerine olanak vereceği gibi doğrudan felsefi karakterli metinler olarak da görülebilirler. Ayrıca Marx, diyalektikçi ve bütünlükçü biri olduğu için bu disiplinleri, analitik felsefelerde olduğu gibi birbirinden kesin çizgilerle ayırma yanlısı değildir.

Marksist Felsefe Değil
Sovyetik Sistemler Yıkıldı

Marx’ın felsefesi, varolandan hareket edildiği için ikna edici düzeyde temellendirilmiştir. Ona göre felsefe, varlık alanını izler. Varlık-felsefe özdeşliğinden söz edilse veya son çözümlemede ekonomik varlık alanı bu felsefenin temellendirilmesinde belirleyici olsa da bunları mutlaklaştırmak doğru değildir. Doğan Göçmen’in, sorular dizisinde sözünü ettiği temellendirmenin gücündendir ki, Sovyetik yönetimler yıkılalı, yıllar olmasına rağmen Marx’ın felsefesi (Marksist teori) meydan okuyuşunu sürdürüyor.

Bu felsefenin diğerlerinden benzersiz oluşu, yalnız entelektüel dünyayı meşgul etmesinden değil en geniş halk kitlelerini bile harekete geçirmesinden de bellidir. Felsefe tarihini bilenlerin hatırlayacağı gibi kitleleri bu denli harekete geçiren başka bir filozof bulunmuyor. Marx’ın izleyicileri de az değildir. Korsch, Plehanov, Luxemburg, Sartre, Lukacs, Gramsci Harvey ve Politzer gibi isimlerden başlar ve Doğu’da Lenin ve Mao Zedung’a dek uzanır. Felsefenin; politika yanında bilim ve sanatla da bütünleşerek kitleselleşmiş olması, felsefe tarihinde yenidir. Bu da felsefenin bundan sonraki tarihinde bir Kant ya da Hegel büyüklüğünde filozofun çıkmasının zor olduğunu insanın aklına getirmektedir.

Teolojinin dönemi nasıl ki sona erdiyse (büyük oranda diye eklemek lazım), ana akım felsefenin de sona erdiği ya da eninde sonunda sona ereceği söylenebilir. Marx, felsefe gibi tüm bilim ve düşün disiplinlerinin sınıfsız bir toplumda (komünizm) şu andaki biçim ve içeriğe veda etmiş olacağını ileri sürmektedir. Her felsefe ya da düşünce sistemi çok büyük bir oranda kendi çağının ürünü olduğuna göre yeni çağlarla birlikte felsefenin de nitelik değiştireceğini söylemek gayet makul görünüyor. Buna göre sosyal tarihin miladı olarak İsa örneği verildiğine göre felsefe tarihinin miladı olarak da Marx’ın adını verebiliriz.

 

______________________________________________________________________________________________________________________

YÜZ YILLIK BAHAR
Mehmet Akkaya

Sovyet Devrimi’nin yüzüncü yılı, emekçi sınıfların tarihteki ilk kapsamlı zaferi olması bakımından kutlama biçiminde birçok alan ve çevrede yapılıyor. Bir “yenilgi”yi de peşinden getirdiği için, anmalar biçiminde etkinlikler de bu kutlamalara koşut olarak sürüyor.

İnsanlık tarihinde çok önemli ve merkezi bir yere sahip olduğu için düşün ve sanat insanları da meseleye duyarsız kalamıyor. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de kültürel etkinlikler kapsamında çeşitli faaliyetler organize ediliyor. Paneller, sempozyumlar ve sergiler birbirini izliyor.

Bu organizasyonlardan birisi de Muzaffer Oruçoğlu’nun “Yüz Yıllık Bahar” adını verdiği resim sergisidir. Sergi bugün basın ve kamuoyuna duyurularak açılışını gerçekleştirdi. Avcılar Belediyesi Sergi Salonu’nda sergilenen Ekim Devrimi temalı resimler, 17-27 Ekim tarihleri arasında ziyaret edilebilir.

Açılışta yapılan sunuş ve konuşmaları da programı da burada özetleme niyetinde değilim. Bunun yerine açılışta çekilen birkaç görselle birlikte Muzaffer Oruçoğlu’nun sergi açılışına gönderdiği mesajı paylaşmakla yetiniyorum.

Değerli arkadaşlar, sevgili sanat ve resim dostları;

Öncelikle sergiye olan ilginizden dolayı tümünüze teşekkürlerimi sunuyorum. Serginin düzenlenmesinde emeği geçen Avcılar Belediyesi Başkanı sayın Dr. Handan TOPRAK başta olmak üzere tüm emeği geçenlere; Onur Vakfı’na, sergilerimi düzenleyen arkadaşlara teşekkürlerimi sunuyorum.

Ekim Devrimi’ni tüm yönleriyle resmetmeyi çok isterdim. Burada bulunan devrimle ilgili tablolar, devrimin önderlerini, devrimin ilham kaynaklarını, neferlerini öne çıkarmayı amaçlayan tablolardır. Benim zaten amacım, yüzüncü yıl vesilesiyle seyircilere devrimin belli başlı renklerini sunmaktı. Yetmişinci yaşımın eşiğinde bunu ne derece başarabildim, bilemiyorum.

Ekim Devrimi bizlere, bir devrimcinin her günün bir devrim günü olduğunu; devrimci bir yaşamın, devrim günleriyle inşa edilen bir yaşam olduğunu telkin ediyor. Bu da hiç kuşku yok ki sürekli bir aşma hareketidir; miskinliği cevvaliyetle, geriyi ileri olanla, eskiyi yeni ile aşma…
Öneri ve özellikle eleştirilerinizi bekliyor, tümünüzü sevgiyle selamlıyorum…

 

_________________________________________________________________________________________________________________

RÜZGARDA YALPALAYAN BULUTLAR

Mehmet Akkaya

Dünyayı ve dünya üzerinde olup biteni dile getirmenin, olup bitenlere eklemlenmenin, onu değiştirip dönüştürmenin bir tek yolu vardır denilemez. Eğer öyle olsaydı, insanoğlu fiziksel dünyanın yanında ikinci bir doğa yani hayvanda olmayan “sosyal bir doğa” kuramazdı. Dolayısıyla da felsefe, bilim, sanat ve politika ortaya çıkmazdı. Edebiyat yapılmamış, şiirler yazılmamış olurdu.

Genel olarak sanatın özelde de edebiyatın ve şiirin yazılmadığı, buna ek olarak okunmadığı bir yaşam yaşanmaya değer mi, bilemiyorum. Şair olmasam da şiirle ilgili olan her gelişme beni yakından ilgilendiriyor. Yeni şiir kitapları ise bu gelişmelerin başında gelmektedir. Paslı Ev’den söz etmek istiyorum. İsmet Alıcı’nın yeni şiir kitabının adı (Pencere Yayınları – 2017).

Alıcı’nın, şiirlerinde öncelikle, çağın meseleleri olan baskı, korku, şiddet ve nihayetinde savaş ve sömürünün yol açtığı yaraları dizeleştirmek kaygısı güttüğü söylenebilir. Şairin, sorunsallaştırdığı temalar, şiirde nasıl bir anlam ve karşılık bulur? İsmet Alıcı, bunu yaparken kendine özgü şiir dizeleri inşa ederek umutlu günlerin de resimlerini çiziyor. Bunu şarapların, rakıların kaldırıldığı, umutlu tabloların çizildiği birçok şiirden ve şiir dizesinden anlamak mümkündür. Demek ki, Paslı Ev’de, aşkın ve mücadelenin şiirleri, kıyım ve karanlığın koşullarını dengeliyor.

Şiiri Yalın Simgelerle Kurmak

Paslı Ev şiirinde şair, mutsuz ve yabancılaşmış bir durumu betimliyor. Bir sisli kuyuya benzettiği dünyadan kurtulmanın yollarını arıyor. Görüldüğü gibi “pas metaforu”, şairin dizelerinde bildik anlamda ev’e yüklenmiş olmakla birlikte onu bir simge olarak düşünmek de yanlış olmaz. Zira yaşadığımız dünya, pasın ve kirin içinde “arınma mücadelesi” vermektedir. Metaforlar ve simgeler bakımından düşünüldüğünde şairin şiirlerinde iki eğilim kendini gösteriyor.

Birisi pek çok şiirini “yalın” simgelerle kurmuş olmasıdır, ki bunlara imgeyle şiir yazmak da denilebilir. Yani sözcük, deyim ve benzeri ifadeler “gerçek” anlamlarıyla kullanılır. İkincisi de çağdaş (modern) düzeyde şiir yazmak ya da kurmak biçimindedir. Burada yalınlıktan değil de karmaşık simgelerden söz etmek gerekir. İsmet Alıcı’nın “Bir Baudelaire Betimlemesi” adlı şiirinde bir simge şairi olan Baudelaire’e atıf yapması, bu simge merakıyla ilgili olmalıdır (s. 74).

Tarihsel süreçte olduğu gibi günümüzde de düşünce, çeşitli biçimler alarak öncelikle sosyal dünyada olmak kaydıyla entelektüel dünyada kendisine mekan bulur. Hegelci felsefeden bakıldığında bu öncelik de ortadan kalkar aslında: Varlık ile düşünce özdeş hale gelir. Özdeşliği mutlaklaştırmadan denilebilir ki, İsmet Alıcı’nın şiirleri de varlığa ya da varlık tarzlarına tekabül ederek gerçekçi bir karakter kazanmaktadır. Yaşama, bireye ve dünyanın tümüne temas edercesine şöyle sesleniyor bir şiirinde: “Çalılar, sazlıklar içinde / bir ay çiçeğiydin / ışığını arayan” (s. 50).  

Şair Gözü ve Politika Gözü

Paslı Ev’e yakından bakıldığında, İsmet Alıcı’nın felsefeye ve politikaya yakın ve yatkın bir şair olduğu da dikkati çekiyor. Arayış, Korku, Yasa, Aşkın Diyalektiği, Sorgu, Oluş, Umut ve Yabancılaşma başlıklı şiirleri örnek olarak gösterilebilir. Böylesi şiirler, felsefeye bir ilgiyi gösterse de şairin, felsefeden hareketle şiir yazdığını düşünemeyiz. Alıcı’nın şiirleri politika gözü açısından da okurun dikkatini çekecek cinstendir. Bunun etkisiyle o da birçok toplumcu şair gibi Eylül’e odaklanıyor. Eylül’ün, ülkemiz siyasal tarihinde önemli bir yeri var çünkü: “Gün işçinin kanının emildiği / Güllerin, karanfillerin, menevşelerin / Demir ökçelerle ezildiği gündü” (s. 146).

Gerçi toplumcu-gerçekçi çizgideki tüm sanatçı ve şairlerin politika gözünün güçlü olduğu biliniyor. Burada önemli olan felsefe ve politika merakı değil, şair gözünün yerini politika veya felsefe gözünün almasıdır. Dolayısıyla İsmet Alıcı’nın şiirlerinde şiirin politikaya ve felsefeye “kurban” verildiği söylenemez. Varlık bir bütün olarak görülür bu şiirlerde. Alıcı’nın “Oluş” adlı şiirinde bu birliği izlemek kolaydır. Şiirde kaoslardan, yağmurlardan, bitkilerden örümceklere doğru bir akış ve oluş anlatılır adeta (s. 32).

Felsefe ve politika gibi sanat ve onun alt alanları olan roman, resim ve şiir türünden ürünler, düşüncenin aldığı farklı biçimlere karşılık gelir. Biçim terimi varlık, bilgi, mekan ve nesne için geçerli olduğu kadar sanat eseri için de geçerlidir. Hatta söz konusu sanat eseri olduğunda, biçim kavramı meselenin odak noktasına bile yerleşebilir. Her sanat eseri için; özün (düşünce), biçim ya da Batı dillerinden geldiği etimolojisiyle form kazanmasıdır denilebilir. Formun içeriğe ya da öze uygun olmadığı yapıtların, şiirlerin niteliğinden kuşku duyulur. İsmet Alıcı’nın kitabında formun içerikle örtüştüğü şiirlere rastlansa da bunu tüm şiirleri için söylemek zor görünüyor. Bu uyumsuzluğu şairin tek tek dizelerinde de işaret etmek mümkündür.

Form-İçerik Diyalektiği

Felsefede olduğu gibi sanat alanında da öz ile biçim sorunu, düşün ve sanat insanlarının asıl uğraş alanıdır. Çünkü özgün eserlerin mimarları olarak düşünülen bu kişilerin kimlikleri, bu soruya verdikleri yanıt veyahut da bu mesele hakkında aldıkları tavırla açıklanır. Teorik bir mesele olarak görülen bu anlayış aslında, sanatçı ve kendi örneğimizde şair için de geçerlidir. Her biçim ya da form, her öze veya içeriğe uyar mı?

İşin kolayında takılıp kalan sanatçı ve şairler için bu sorunun yanıtı “evet”tir. İsmet Alıcı’nın ise bu meseleyi şiirinde aşmanın yolunu konu genişlemesi yapmakta bulduğu anlaşılıyor. Toprak, doğa, bitki ve böcek gibi şiir adları ya da dizelerde dile getirilen sözcükler olsun, genel bir doğa teması olarak düşünülen boyut olsun bunu açıklamaktadır. Temanın geniş tutulduğu şiirlerde olduğu gibi zaman ve mekanın genişletildiği eserlerde de form-içerik diyalektiğini geçerli kılmak sanatçı ve şaire büyük olanaklar sağlar.

Paslı Ev, şairin toplumsal meselelere duyarlılık göstererek şiirler yazdığını; ama bununla yetinmediğini gösteren şiir ve dizelerle yüklü. Gezi günleri, Kürt sorunu ve adalet gibi temaları bu çerçevede anmak gerekir. Eserdeki pek çok şiire bakıldığında, şairin insan dünyasını doğa yönünde genişlettiği, insan sevgisine doğa sevgisini de kattığını görmek zor olmayacaktır. Doğanın Acısı, Çıldırırdı Toprak, Yitik Doğa, İlk Yapraklar, Fırtınadan Önce başlıklı şiirler, şairin doğa-dostluğuna işaret eder.

Yazıya başlık yaptığımız “Rüzgarda yalpalayan bulutlar” adlı dizesini de ayrıca anmak gerekiyor. Çünkü üç boyutundan söz edilebilir rüzgarın. Birincisi rüzgar, gerçek anlamı dışında da düşünülmüştür. İkincisi şiir dizesinin kendisi -yalpalama dolayımıyla- eleştirel bir karakter taşımaktadır. Yalpalama ise yalnızca siyasal alanda değil yaşamın sosyal veya kişisel pek çok alanında insanlığa karşı büyük bir beladır.  Üçüncüsü de rüzgar bir doğa ögesi olarak ele alınmıştır (s. 145).   

Yerelin Penceresinden Bakmak

Paslı Ev adlı eserinde şair, modern ve geleneksel diyalektiğine uygun davranmaya da özen gösteriyor. “Viyola” isimli şiirde dile getirilenleri, ayrıca Viyola’yı, kemen ve ekonomi-politik’in izlemesini paranteze alırsak yine de yerelin ağır bastığını iddia etmek yanlış olmayacaktır. Kitabın kapağındaki görseller de dahil olmak üzere şiir içerikleri, şiir adları ve eserin adı olan Paslı Ev türünden özellikler şairin gelenekselle olan bağının göstergesidir. Örneğin Garibanın Biri, Rahip, Keklik Pınarı, Dilek Ağaçları, Hamallar adlı şiir ve söyleyişlerde bu yerelliğin kokusunu ve tadını almak kolaydır.

Alıcı’nın şiirlerinde modern unsur ve temalar da yer almakla birlikte şairin dize kurmada yine de yerelde kaldığı söylenebilir. Böyle durumlar için dünyaya yerelin penceresinden bakmak deniliyor. Yerelin penceresinden evrensele bakmak bazı açılardan avantaj sağlasa da son tahlilde risklidir. Bunun yerine gerek üzerine basılan varlığı, gerekse sorunları tanımak ve bunların sanatla ilgisini kurmak ancak yerelden hareket edilerek mümkün olabilir. Yerelden hareket etmeseydi, İsmet Alıcı şiirin acılardan süzüldüğünü, “sanatın arındıran gücü”nü şiirleştirebilir miydi? Mesela şu dizeleri kurgulayabilir miydi?: “Derler ki sanat / Kızıl uçlu hançer / Çıbanları deşer” (s. 33).

_____________________________________________________________________________________________________

RESMİN VE RESSAMIN SİYASETLE DANSI
Mehmet Akkaya

“Yüz Yıllık Bahar” adıyla yeni bir resim sergisi açılıyor. Tablolar çoğunlukla Ekim Devrimi’ni konu ediyor diyebiliriz. Bu yüzden tablolar tanıdık. Tablolar kadar ressamın da tanıdık olduğunu hatırlatalım: Muzaffer Oruçoğlu. Serginin adı da Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılına gönderme yapılarak konulmuş, dolayısıyla sergi adı da “bizden” diyebiliriz.

Sanat ve düşün ürünleri anıldığında üç dünyanın varlığından söz etmek, olgu durumlarının mantığına ters düşmese gerek. Fiziksel dünyadan, sosyal dünyadan ve düşünce dünyasından söz ediyoruz. Bu gerçekliklere filozofça bakanlar, düşüncenin karşısına nesneyi koyarak düalist bir anlayışa işaret ederler. Sanat eserleri başta olmak üzere politik eserler için de “düşüncenin form kazanması” ifadesini kullanabiliriz. Resim sanatı da bu anlamadan ziyadesiyle payını almaktadır.

Yüzüncü yıl dolayısıyla yapılan pek çok kültürel ürünün politikleşmiş düşünce ürünü olduğu ileri sürülebilir. Bekraundunda politika olan Muzaffer Oruçoğlu türünden sanat ve düşün adamları ise politikanın estetik planda yürütülmesi mevzubahis olduğunda, daha özgün isimler arasında yer almaktadır. Bu özgünlüğü, sanatçının yeni sergisinde de izlemek zor değildir. “Yüz Yıllık Bahar” adlı yeni sergideki tablolar biçim ve içerik açısından anı tazelemek, bellekleri kışkırtmak kadar gelecekten de izler taşımaktadır.

Dans metaforu, karşılıklılığa ve düalizme işaret eder. Marksçı literatürde bunun adına diyalektik deniyor. Dolayısıyla resmin ve ressamın bir ayağı toprağa basarken diğer ayağı kavramsala temas etmek durumundadır. Kavramsal olan bu örnekte devrim düşüncesinden farklı bir anlama gelmez. Her sanat eseri gibi resim tablolarının da bir fikri yansıttığı dikkate alınacak olursa, Oruçoğlu’nun eserlerinde bu fikirlerin siyasal bir form kazandığı ileri sürülebilir. Nihayetinde devrim, politikanın en yoğunlaşmış ve nitel sıçramaya dönüşmüş bir biçimidir diyebiliriz.

Bilim ve felsefedeki fikirler gibi sanattaki fikirler de asıl olarak varlığın derinlerinde yer almaktadır. Sığ sanatçı, müzisyen, romancı veya ressam olsun, çoğu zaman varlığın yüzeylerinde gezinir. Riskleri göze almaz. Bilinmezin derinlerine de dalmaya cüret etmekten çekinir. Ekim Devrimi konulu sergideki eserlerin bu açıdan tartışmalar yaratması ilginç olabilir.

Resim ve ressamın en yakın dostları arasında boya ve renk de bulunuyor. Kuşkusuz her renk aynı duygu ve düşüncelerle ilgili değildir. Örneğin Aşkın, çalışma yaşamının renkleri ile seyahatin, ailenin, düğün alayının renkleri birbiriyle örtüşmez. Doğaldır ki devrimin de kendine özgü rengi ve renkleri vardır. Renk olgusu, pek çok ressam gibi Oruçoğlu için de merkezi bir mesele olarak görülmektedir.

Muzaffer Oruçoğlu’nun resimlerinin “genel tarihi”ni bilenler, resmin giderek renklendiğini fark etmişlerdir. “Yüz Yıllık Bahar” adlı serginin tablolarına da renklilik büyük bir güçle ruhunu vermektedir. Aleksandra Kollontay tablosunda çok belirgin olarak görülen kırmızının egemen renk ve onun çeşitli tonlarının ise tabloların geneline sirayet etmiş olması ilk elden hatırlatılması gerekir. 

 

________________________________________________________________________________________

KİTLESEL ORTAM, BİREY VE PSİKOLOJİ
Mehmet Akkaya

Hafta sonu, yüzlerce insanın katıldığı bir piknik ortamındaydım. Her durum ve ortam, belli bir zihinsel açıklamaya, sosyal ilişkiye ve psikolojiye karşılık gelirken kendisine uygun bir düşünceyi zorunlu kılar. Düşünceyi; felsefe, politika, sanat ve bilim olarak dört öbekte düşünürsek her ortam ve durumun aynı zenginlikte bu düşünüş tarzlarına olanak vermediğini de belirtmek gerekir. Mesela toplumun muhalif kesimlerinin hareket tarzı üzerinden yapılan bir sosyolojik araştırma, geleneksel kesim üzerinden yapılan bir araştırmaya göre -bilim adına- daha ileri bir sonuç doğuracaktır.

Toplumun gelişme dinamikleri neredeyse, toplum mühendisi de neşterini oraya dokundurmak durumundadır. Psikolog da toplum mühendisinin –bir ölçüde- yolunu izler. Buna benzer olarak aşk ilişkileri üzerinden yapılan birey sorgulamaları da, psikolojik gözlemlerde ve entelektüel çalışmalarda gerçeğe denk düşen sonuçlar doğurabilir. Aşk duygusu açık ve yıkıcı bir duygu olarak kendini gerçekleştirir. Kitlesel ortamların, organize olmuş toplulukların ve özellikle de değiştirmek üzere organize olmuş halk yığınlarının bilim, politika, sanat ve felsefeye verecekleri materyal az değildir. Piknik ortamları da bu açıdan yeterince zengindir.

Pikniği Yaşam Ağacı Derneği düzenlemiş. Eski yeni tanıdık pek çok dost ve arkadaşla birlikte olmanın sevincini yaşadık. İlginç, geniş gözlemlere açık, sosyal ve psikolojik araştırmalar yapmaya imkan verecek çok sayıda pratiğe, düşünceye, davranış tarzına tanıklık edildi. Böyle ortamları bilgi nesnesi yapmayı başaranlar, pek çok kitap okumaktan daha iyi entelektüel neticeler elde edebilirler.

Sakin ve yağışsız bir sonbahar günündeyiz. Çimenli, yeşili ve oksijeni bol, manzarası güzel, karşıda sıra dağların ve ormanların izlendiği bir ortamdır tasvir edilen. Atların koşuştuğu, horozların ötüştüğü, ağaçların gölgelediği, bitişiğinde gençlerin voleybol oynadığı, güneşin sırtımızı hafifçe okşadığı bir pazar gününden söz ediyorum. Kitapların bakıldığı, bazılarının satıldığı, grupların kurulduğu, dedikoduların yapıldığı, yenilerin birbirini tanıdığı hoş, sıcak ve samimi bir atmosfer vardı.

Ağlamakla Gülmek İkiz Kardeştir

Yengiyi, yenilgiyi defalarca yaşamış ve daha da yaşayacak olan, dirisinden çok ölüsüne ağlayan, geleceğinden ziyade geçmişe odaklı bir kitledir betimlenen. Kadın erkek, genç yaşlı bu insan topluluğu acısını da sevincini de İstanbul şehrinin kıyısındaki bir yeşil alanda sergiliyor. Gülmez Ana’nın yanık ve yankılı sesi, bir ağıta, bu ağıt bir rüzgara dönüşerek Güzel Ana’nın ve Serdar Can’ın peşinden gidiyor. Rüzgara karışan ağıta, buruk bir hüzün, ağlayan ve ağlamaklı birtakım gözler eşlik etse de umudun, isyanın ve ihtilalin de sesi gelmiyor değil. Bir ozanın dediği gibi ‘ağlamakla gülmek ikiz kardeş’ olarak poz veriyor.

Açıklamalar ve nasihatler formunda cereyan eden ağıtlar, yerini genç müzisyenlere, ihtilal kokan seslere bırakmakta gecikmiyor. Gençleri olgun müzisyenler izler böylesi birlikteliklerde. Sonra, sesini yıllarca beton duvarlar arasında muhafaza etmiş ve ipe gitmekten kılpayı kurtulmuş Muzaffer Öztürk aldı sahneyi. Kuşku yok ki böyle ortamlarda, egemen felsefelerin öldü, bitti dediği “büyük anlatılar”a da fazlasıyla yer vardır. Bu yüzden de ülke ve dünya gündemlerini değerlendiren konuşmalar yapılır.

“Büyük anlatılar”ın söz konusu edildiği yerler aslında, halen bilim ve düşün disiplinlerine kaynaklık etmektedir. Zira ortam canlıdır, görünürde sabit olduğu düşünülen her olgu ve olayın, aslında hareket halinde olduğu besbellidir. Bilim ve düşünce gibi politika ve sanat da asıl olarak hareket edeni merkezine alır. Daha doğrusu her şeyi hareket halinde görme eğilimi taşır bu disiplinler. Doğada olduğu gibi toplumda ve insan doğasında da sabitlik yoktur. Kolektif ortamların hareketli olduğu kadar karmaşık ve “anlaşılmaz” olduğunu da unutmamak gerekir. Düşün ve bilim insanı ise karmaşığı yalınlaştırdığı oranda özgündür.

Karar ve Kural Yıkıcılar

Birey ve toplum/kitle ilişkisini görmek ve anlamak için devinim halinde olan mekanlar dikkate değerdir. Birey, tek kişiden ibaret olmadığı gibi kitle veya toplum da yalnızca kendisinden menkul değildir. Bireyi topluma karşı gösterdiği davranış tarzı içinde ele almak ve tanımlamak, kitlesel ortamlarda zor değildir. Tersine toplumu da bireye verdiği değer veyahut da tepki dolayımıyla anlamak mümkün olur. Elbette bunları analitik felsefede olduğu gibi birbirinden izole ederek ayırmıyoruz. Diyalektik idealizmde olduğu gibi özdeş de görmüyoruz. Diyalektik materyalizme uygun olarak bireyin toplum içinde eritilmeden ele alınarak anlaşılacağını ileri sürüyoruz. Yine de bilinir ki, birey özgürlüğe, toplum ya da kitle ise kurallara, kararlara ve dahası kanunlara işaret etmektedir. “Kurallar kötüdür” yargısının gerçeği yansıtıp yansıtmadığı tartışma kaldırır. Bu bağlamda yalnızca Hikmet Şenses’in açış konuşmasını, değerler için önerdiği bir dakikalık saygı duruşunu hatırlatmak isterim.

Konuşmalar kadınlarca dengelenir kolektif mekanlarda. Kadın sesi, oldum bittim bana içli, etkili ve gizemli gelir. Kadının kendisinin de içli, etkili ve gizemli olduğunu ileri süren felsefi ya da psikolojik ekoller vardır. Bu açıdan Anadolu ve Mezopotamya kadınının daha da özel olduğunu söylemenin bir karşılığı var mıdır, bilemiyorum. Bu yüzden piknik alanında, sırma saçlarıyla kürsüye çıkan, çocuklarını kaybetmiş bir serçenin çığlığıyla ve ağlamaklı sesleriyle varoluşlarını gerçekleştiren kadınları da vurgulamak gerekir. Dolayısıyla yalnız insanlara değil Dersim ve Diyarbakır başta olmak üzere -adeta tüm doğaya- karşı haykıran Meral ve Zöhre’nın karar ve kural yıkan sesinden söz etmemek olmaz. Ahmet Cihan’ın, karşıdaki ufuklarla birlikte tüm cihana seslenen konuşmasına rağmen piknik atmosferinin, sanatsal bir terimle söylersek, kreşendosu kadınlara aitti denilebilir.

Kolektivizmin Baskın Olduğu Mekanlar

Yemek kuyruğuna girmek kitlenin uyması gereken kurallardandır. Şarkıcıların, ağıtların ve konuşmaların da bir sırası ve kuralı vardır. Uyulması gereken politik tavırlar ve estetik anlayışlar yanında geleneklere de riayet edilmesi gerekir. Önerdiğimiz anlayışın yanıtlaması gereken soruları da sıradan değildir. Örneğin herkese yemek olduğu halde, yemeğin de sırayla verilmesine rağmen yüzlerce kişinin kuyruk oluşturması nasıl açıklanabilir? İlk akla gelen yanıt: Yemek bahane maksat muhabbet. Demek ki insan oturan; ama bazen de ayakta durarak kendini gösteren, kendi varoluşunu, özgürlüğünü gerçekleştiren varlık olarak diğer canlılardan ayrılıyor. Keza piknik ortamında ata binen çocuklar, genç kızlar sosyal ve psikolojik analizlere imkan verir. Bu sahnelere kimi rakı masalarındaki anne ve babaların eşlik etmesi de ilginç bir sosyal psikolojik olgu olsa gerek.

Destek ve dayanışma duygusunun yoğun olarak yaşandığı alandır birlik ortamları. Kişilerin farkında olmadan sınandığı ve başkalarını sınadığı bir mekan olduğunu da çoğu kişi hissetmez. Gerçek yaşamda bencil olan birçok kişi, kolektifin baskın olduğu yaşam alanlarında ortama uyarak tanınmaz hale gelebilir. İlişkilerin cömertliği ve “adanmışlık kültürü”, ortama yeni katılanları içten içe utandırıp mahcup da edebilir. Böyle ortamlar insana diploma vermez elbette ama bir eğitim kurumu rolü oynarken dünyaya kendince bir mikro evren modeli sunar. Ana akım sosyal bilimler, bu ortamların analizinden hareket etmezler. Tersine egemen düşüncenin yaygın olduğu mekan ve zamanlarda araştırmasını tamamladığı için kitle ya da toplum gelişmeye kapalı, birey de doğası gereği bencil olarak tanımlanır. Bu da ana akım sosyal bilimlerin sefaletini göstermektedir.

Sosyal Bilimlerin sefaleti

Sosyal bilimlerdeki (sosyoloji, psikoloji, antropoloji vs.) sefaletin kaynağında yöntem sorunu yatar. Mesela ana akım psikoloji, bireyi kişi olarak ele alır ve onun toplumla ilişkisini, hatta onun toplumdan geldiğini ve geri dönüp toplumu yansıttığını göz ardı eder. Egemen burjuva sosyolojisinin durumu da farklı değildir. Toplumu, yapısalcı felsefelerde olduğu gibi kendine özgü bir yapı olarak değerlendirir, bireyle ilişkisini paranteze alır. Daha da önemlisi bireyi ve toplumu devinim içinde değil statik yapılar çerçevesinde ele almak istemektedir. Hatta Fransız sosyolog A. Comte’ta “dinamik” kategorisi yanında bir de “statik” kategorisi yer almaktadır. Sanki statiklik (durağanlık) mümkünmüş gibi.

Bu türden sosyolojik, psikolojik veya felsefi düşüncelerin yanlışı, ev ve piknik ortamları da dahil olmak üzere, her alanda insanın “üretim”le olan ilişkisini ıskalamasından ileri gelmektedir. Toplum ve bireyle gerektiği ölçüde bağ kuramamak ve en “pasif” ortamda bile ortaya çıkan hareketi, enerjiyi tespit edememek ana akım düşünce sisteminin çıkmazıdır. Toplumun ve bireyin kendilerini, düşünsel araştırmalara iyi şekilde açtıkları ortamları bilen kişiler, gerçeklere ilk önce temas edecek olan filozoflarla birlikte bilim, siyaset ve sanat insanları olabilir. Bu türden kişiler, yalnızca gerçeklere temas etmekle yetinenler değil, aynı zamanda bu gerçekleri kavrayıp eleştirerek, gerektiğinde de yıkıp devirerek aşma potansiyeli taşıyan kişilerdir.

 

_________________________________________________________________________________________________________

 

DÖNDÜM, DALDAN KOPAN KURU YAPRAĞA
Mehmet Akkaya

Kapitalizmin kırsala yönelik tavrını iki boyutuyla ele almak mümkündür. Zaten buna uygun olarak Marksist teoride iki farklı ekol birbiriyle çatışıyor veya yarışıyor diyebiliriz. Kırsal nüfusun köyde kalması tercih edilir; küçük üretimin, sanayiye hammadde üretiminin devam etmesi beklenir. Aynı zamanda proleterleşme sürecinin durdurulması ya da sınırlandırılması istenmektedir. Çünkü köylü nüfusun proleterleşmesi, sınıf mücadelesinin daha yüksek bir nitelik kazanması anlamına gelir. Yani proleterleşen kırsal nüfus, kapitalizmin mezar kazıcısı haline gelir.

Öte yandan iş gücü (emek) sömürüsüne ihtiyaç duyarak köyü boşaltmaya çalışan burjuvazi, feodal karakterli ne varsa buharlaştırma ve tavsiye etme politikası gütmektedir. Kanaatimce burjuvazinin kırsala bakışını bu iki eğilimin sentezinde bulmak olanaklıdır. İki özelliği bir çizgide buluşturmaya özen gösteren burjuvazi, bir yandan köylüyü kentleştiriyor (proleterleştirme) bir yandan da onu kır koşullarında kentlileştirme niteyi güdüyor.

Kırsalın Kendine Özgü Etik ve Estetik Değerleri

En bariz açıklamasını Amerikalı düşünür/antropolog Henry Morgan’ın dile getirdiği komünal uygulamaların izlerini, kırsal yaşam alanlarında bulmak olasıdır. Kentlerde olduğu gibi kapılar kilitli, kameralı, sitelerde olduğu kadar da bekçili, korumalı betonlarla korunaklı değil. Komünal uygulamalar kendisini, kimi zaman misafir şeklinde bazen de “toplayıcı” biçiminde gösterebiliyor. Bağ ve bahçelerde de sıkı bir koruma olmadığı gibi “olanın olmayana verdiği” bir alışkanlıktan az da olsa bir mirastan söz edilebilir. Kilitsiz ev ve bahçelere, yabancı birisinin girmesi asla kentteki kadar sorun olmuyor, hırsızlığın da sınırlı olduğu ileri sürülebilir. Paris Komünü de dahil olmak üzere çağdaş komünlerin kırsaldaki “eşitlikçi” uygulamaları belli bir ölçüde kendisine rol model olarak aldığını söylemek yanlış değildir.

Üretim alanında eşit ve özgür bir temel oluşmadıkça eşitlikçi ahlaki değerleri yaratmak veya olanı korumak da mümkün değildir. Mülkiyetin kişisel ve insani olmayan karakteri insanlığın önündeki en büyük beladır. Daha fazlasını kazanma ve sermayeye olanak verme hırsı, kültürel değerlerden evvel maddi değerleri etkisi altına alıyor, yaşamın can damarlarını kurutuyor. Sütün, ayranın, balın, bağın ve bostanın yerini paketlenmiş ürünler, Coca-Cola türünden içecekler alıyor.

Tüfek İcat Oldu Mertlik Bozuldu

Eşitlikçi ilişkiler doğaldır ki, kendisine uygun etik uygulamalara tekabül eder. Bu açıdan da kentsel ve kırsalın kendine özgü etiklerinden söz etmek zorlama sayılmamalıdır. Yine de unutmamak gerekir ki mülkiyetçi bir çağda yaşıyoruz. Halk ozanı ve bilgesi Köroğlu “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu” derken yeni bir çağa işaret ediyor ve modern etiği eleştiriyordu. Şimdi de çok sayıda köylünün ağzından “süt, bal, sebze ve meyve eski tadı, doğal lezzeti vermiyor” sözünü duyabilirsiniz. Böyle düşünenler için ilaç gelince, yapay yemler icat olunca bütün çiçekler ilaçlanınca arılar ne yaşayabiliyor ne de “doğal bal” yapabiliyor. Bundan ayran ve süt gibi ürünler de nasibini ziyadesiyle alıyor.

Tüfek metaforunun anlamını geniş düşünmek gerekir. Kapitalizmin saçtığı zehirler yanında, avcılar ve bilhassa da bilinçsiz avcıların otomatik silahlarla yabanıl hayvanlara adeta savaş açtığı görülüyor. Kapitalizmin bencil, menfaatçi psikolojisiyle doğaya açılan bu savaşta kelebek, kertenkele ve serçeden bıldırcına, karga ve sığırcıktan tavşan, ördek ve sudaki balığa dek doğanın pek çok denge unsurları olan canlılar zarar görüyor.

Mani ve Deyişlerden Dizilere

Kentleştirme, kendisini üretim ilişkilerinde göstermekle birlikte daha çok üst yapısal alanlarda gerçekleşiyor. Mesela eski kuşaklarda, yaşlı kadın ve erkeklerde kendini gösteren estetik özellikler ve uygulamalar giderek sınırlanıyor. Masal anlatan, şiir ve mani söyleyen kadınların yerini, dizi izleyen, televizyon ve telefon başında vakit harcayan kadın tipi alıyor. Şarkı söyleyen, dans eden, yaratıcı özellikler gösteren, tartışan, iyi kötü düşünen, halk türkülerini ezbere bilen kadını da köylerde bulmak giderek zorlaşmaktadır. Devrimci, demokratik özellikler gösterdiği birçok uygulamadan anlaşılan dedelerin etkisinin de ya azaldığı ya da tümden tasfiye olduğu görülüyor. Dedelik, ozanlıkla birleştiğinde halk türkülerini anımsatır. Halk türküleri ki, halkın ne denli yaratıcı olduğunu gözler önüne sermektedir. Kırın estetiği de bu çerçevede oluşuyor. Söylenen maniler yanında bilmece ve bulmacaların, şarkıların, masal ve destanların, dansların, halayların, semah ve deyişlerin, destanların tümünü anmak gerekir. Bu kaynakların kurutulmasına karşı gerekli önlemlerin alındığı ne yazık ki söylenemez.

Sesine, Sazına ve Sözüne Yabancılaşmak

Kırsalın etik ve estetik değerlerini anlamak için Sabahattin Ali’nin eserleri de öğretici kaynaklar arasında sayılabilir. Kapitalizmle birlikte kırsalın etik ve estetik değerlerinin nasıl yabancılaştığını pek çok eseri yanında “ses” adlı öyküsünden de anlayabiliriz. Öykü, bir köy çobanının; etkileyici sesini, sazının tınısını, müziğinin ritmik ve ezgili melodisini, Ankara’da konservatuar sınavında nasıl kaybettiğini ve sesine yabancılaştığını anlatmaktadır. Popüler adıyla “Leylim ley” olarak bilinen halk türküsü de bu eserde çobanın/ozanın ağzından söylenir ve daha ilk dizesinde tezimizde öne sürdüklerimiz dile getirilir: “Döndüm, daldan kopan kuru yaprağa”.

Yani kır koşullarında kendi yurdunda hayat dolu bir ruh haline sahip olan çoban kent koşullarında, sınav tezgahlarında, mekanik ilişkilerin, katı kuralların cenderesinde kendisine, o güzelim sazına ve sesine yabancılaşmıştır. Kent yaşamında, kendisini bu psikoloji içinde hisseden sayısız örnek bulunabilir. Böyle bir psikolojiyi sanata ilk olarak taşıyanın Sabahattin Ali olduğu düşünülebilir. Sabahattin Ali, toplumsala önem vererek sanat yapan birisi olmakla ilgimizi çeker. Onun için, kırsalın devrimci ve demokratik değerlerini evrensel planda liberalizme karşı, yerelde de resmi ideolojiye karşı savunan ilk sanatçıdır denilebilir.

 ______________________________________________________________________________________________

 

NENEMİN MASALLARI’NDAKİ
TARİHSEL GERÇEKLER 
Mehmet Akkaya

Pek çok yazar, sanatçı ve politik aktivist gibi Serdar Can da estetiği yalında kurmaya özen gösterenlerden oldu. O da sanatın ve teorinin simge yığınlarında boğulmasına, aynı zamanda karmaşık kalıplarla anlaşılmaz hale getirilmesine karşıydı. Hayatın gerçekleri ile sanatın gerçekleri arasındaki diyalektik bağın da farkındaydı. Bu farkındalık, sevgili Serdar Can’ı halk kaynaklarına yöneltmişti. Serdar Can açısından çok ünlü bilim ve düşün adamları, doçentler ve profesörler kuşkusuz ki önemliydi. Bu kesimin bilgileri, bulgu ve belgeleri de bir o kadar değerliydi. Can için aslında daha da önemlisi halk kaynağıydı. Onun estetik düşüncesinde, bu kaynakları görmek kolaydır. Eserine seçmiş olduğu içerikler ve Nenemin Masaları ve Üç Bin Yılın Destanı biçiminde isimlendirmeler yapmış olması da bunu kanıtlamaktadır. Serdar Can için, nenelerin anlattığı hikayelerdeki hakikatler, “belgeyle” konuşan pek çok “uzman”ın söylediklerinden ve yazdıklarından daha değerlidir.

Kendisiyle bir panel ortamında tanıştık. Bakışıyla, duruşuyla adeta konu ettiği masalları anlatan neneleri andırıyordu. Görmüş geçirmiş bir hali vardı. İçten ve samimi olduğuna, temas ettiği herkese güven vereceğine kuşku yoktu. Siyasi faaliyetlerde bulunduğunu, zindan görmüş birisi olduğunu da bu süreçte öğrendim. Sosyal medyada yumruklu fotoğraflarını gördüğümde de, yumruğu sıkış tarzı üzerinde düşünmedim değil. Gerçekte de pek çok sıkılı yumruk içinden hemen ayırt edilebilecek denli farklıydı. İnsanın anlındaki, yüzündeki, gözündeki ifadeyle örtüşen sıkılı yumruk görmek kolay değildir. Çoğu sıkılı yumruğa bakıldığında, yumruğun farklı bir ruh halini yansıttığını; kaşın, gözün ve yüzün ise yumrukla örtüşmeyen bir ruhsallığı işaret ettiğini hissedersiniz. Sizleri bilemiyorum ama ben Serdar Can’ın yumruk sıkışını yalnızca Yılmaz Güney’in yumruk sıkmasına benzetmişimdir. Bu yüzden yumruğun nasıl sıkılması gerektiğini merak edenler Serdar ile Yılmaz’ın ellerine ve hallerine bakmalıdır.

Serdar Can, yaşasaydı görmek istediğim kişilerden birisiydi, bu yüzden de onu kaybetmiş olduğumuz için üzgün olduğumu belirtmeliyim. Kısa süre içinde eşi Zehra’yı da (Zöhre) tanımıştım. Mitoslaştırmak da istemem ama; gizemli bir çift gibi göründüler bana. Birliktelikleri de dikkat çekiciydi, biçimsel olarak çok ayrılardı; ama özde bir olmuşlardı, soyadlarındaki gibi bir Can’a dönüşmüşlerdi. Şimdi o Can’dan bir parça kopuk gitmiş oluyor. Sosyal medyadaki mesaj, paylaşım ve haberlerin yoğunluğuna bakılırsa Serdar Can, yalnız Zehra’nın değil pek çok dost, arkadaş ve yoldaşın da canından parçalar götürmüştü. Sevgili Serdar Can’a, onun anılarını, düşüncelerini yaşatma sözü vermekten başka bir şey gelmez elden, ona yakınlık duyan herkesin başı sağ olsun…

________________________________________________________________________________________________________________

ESKİDEN FAKİRDİK AMA MUTLUYDUK

Mehmet Akkaya

 

Benim doğduğum köylerde

Ceviz ağaçları yoktu, 

Ben bu yüzden serinliğe hasretim

Okşa biraz! 

Benim doğduğum köylerde

Buğday tarlaları yoktu, 

Dağıt saçlarını bebek 

Savur biraz! 

Romantizmi en iyi özetleyen sözlerden birisi de ‘eskiden fakirdik ama mutluyduk’ ifadesidir. Bu sözü kırda şehirde, Doğu ülkelerinde olduğu gibi Batı ülkelerinde de sıklıkla duyarız. Asıl olarak moderniteye ve liberalizme bir tepki olarak ortaya çıkan romantizmin mevcut sistemi aşma ve yeni bir toplum ve dünya kurma amacı da potansiyeli de bulunmuyor. Gelecek yerine geçmişe, toplum yerine bireye, modern olana karşılık da antik olana hayranlık duyar romantizm. Onu savunanlara bakılırsa kirletilmiş bir gelecek yerine insancıl bir geçmiş, bencilleşmiş ve yabancılaşmış bir toplum yerine kendisini başkalarından da sorumlu duyan birey, doğayı ve hayvan dünyasını kendi çıkarına göre biçimlendiren bir modernizm yerine suyu, havayı, ateşi ve toprağı ön planda tutan, onları kutsayan antik ve antika daha değerlidir. Cahit Külebi’nin de yukarıdaki şiiriyle böyle bir romantizme eşlik ettiğini söyleyebiliriz.

Romantik anlayışların eskiden olduğu gibi günümüzde de, ülkemizde olduğu gibi dünyada da baskın bir anlayış olduğunu en basit araştırma sonuçlarıyla saptamak kolaydır. Romantizm, yeni dönemin gayri insani yönünü eleştirirken haklı olsa da gerçeklerden kaçış konusunda üstüne yoktur. İçinde bulunduğu koşulları değiştirmek yerine, değişimi mekan ve zaman değişikliğinde aramaktadır. Bu açıdan bakıldığında çağımızın insanında az veya çok romantik özelliklerin bulunduğunu söylemek yanlış olmaz. Romantizm, özgürlüğü farklı yer ve zamanda ararken modernizme kızar; modernmizmin yanıtı da gecikmiyor: ‘Eskiye rağbet olsaydı bit pazarına nur yağardı.’

Hiçbir Hayvan, Kapitalist Gibi Doymaz Değildir

Marksist teori pek çok düşünce biçiminden, kuram ve ekollerden yararlandığı gibi romantizmin eleştirel tutumundan da yararlanır. Bunu anlamak için eski değerler içindeki devrimci unsurlardan yaralanmak gerektiğini örnek olarak anabiliriz. Bu değer ve dinamikler içinde, köy ve kır yaşamında sürmekte olan destek ve dayanışma alışkanlıkları hatırlatılabilir. Çok sayıda aile bireyinin bir arada üretmesi, aynı kaptan tüketmesi halen yaşayan bir olgudur. Kararların aile meclisinde alınması da, evliliklerde, boşanmalarda, eğitim ve meslek edinme sorunlarında ailenin neredeyse tüm üyelerinin söze karışıyor olması ilginçtir. Belki de ‘yeteneğe göre üretime katılma ve ihtiyaca göre tüketme’ ilkesinin izlerini bulmak için birkaç kır topluluğunu mercek altına almak yeterli olacaktır. Elbette bu ilkenin baskın olduğu söylenemez, ayrıca bu komünal ilkenin kapitalizm koşullarında büyük oranda aşındırılmış olduğu da açıktır.

Gelecekteki komünal toplumun pek çok ilkesinin minyatürünü köy/kır yaşamında kalıntı düzeyinde de olsa bulmak zor değildir. Kır ve köy yaşamı doğayla büyük oranda barışıktır. Su, hava, toprak ve ateş başta olmak üzere tüm doğal unsurlar yaşamın bir parçasıdır. Hayvan dünyasıyla da büyük bir dostluk içinde olan kır ve köy insanı, onları yalnızca pragmatik nedenlerle değerlendirmiyor. Yine de insanla hayvan toplulukları arasında bir hiyerarşi vardır. Önce evin insanları yemeğe oturuyor. Yemekten artakalanlar çöpe atılmıyor, evin köpeğine veriliyor. Hiçbir hayvan kapitalist gibi doymaz değildir. Dolayısıyla köpekten artanı da kedi veya kediler yiyor. Bununla da kalmıyor, kediden artanı da tavuk ve horozlar gagalıyor. Beslenmenin “organik” değilse de “yarı organik ürünler”le olduğunu bilmem hatırlatmama gerek var mı?

Kır Ve Kentte Yeni Bela: “Tüketim Çılgınlığı”

Günümüzde köy ve kır yaşamında çalışma koşulları çok kötü, insanların birçoğu bu ağır çalışma koşullarından dolayı bel, diz, boyun ağrısı başta olmak üzere sağlık sorunu yaşıyor. Aslında kendilerine yetenini üretecek düzeyde bir üretim yapılabiliyor. Fakat yeni çağın belası olan “tüketim çılgınlığı” kentleri olduğu gibi kırları da vurmakta gecikmiyor. Pek çok köy ve kır emekçisine göre bu “tüketim çılgınlığı” kontrol altına alınabilse hayat yaşanabilir hale gelecektir. Çünkü markalar, modalar, sahte ihtiyaçlar, medyayla şırınga edilen reklamlar, eldeki zor koşullarda ortaya çıkarılan kazançları bir çırpıda çekip alıyor. Tabii tüm bunları yakılıp yıkılmamış köyler için düşünmek gerekiyor. Zira tek tarz bir kır ve köylülükten söz edilemez.

Köy ve kır emekçilerinin bir kesimi de yeni nesilden şikayetçidir. Yeni nesil gerçeklik yerine sanal gerçekliği koyarak yaşayan bir kuşaktır. Aslında bu açıdan kır ile kentin benzer özellikler gösterdiği ileri sürülebilir. Kırın da kentin de gençlik kesiminde romantik bir ruh halinin kendini sıklıkla gösterdiğini saptamak zor değildir. Bu içinden çıkılmaz durumda romantik bir özdeyiş dillere dolaşmaktadır: ‘Eskiden fakirdik ama mutluyduk.’ Oysa tekrar etmek gerekir ki çözüm eskiye meyletmekte olmadığı gibi yer ve zaman değiştirmekte de değil. Mevcut ekonomik ve sosyal koşulları değiştirmektir. Bu açıdan kır ve kent arasındaki diyalektiğe vurgu yapmak önemlidir.

Eskinin Devrimci Değerleri

Fransız düşünür Descartes ‘geçmişe fazla sarılanlar gidecekleri yolu’ unuturlar derken tarih bilimini ıskalıyor ve bir ölçüde ilerlemeciliğe vurgu yapıyordu. F. Bacon da geleneksel değerlerden adeta nefret ediyordu. Oysa Marksçı düşüncenin kurucuları K. Marx ve F. Engels’e göre ‘geçmiş, bir kabus gibi üzerimize çökmektedir’. Lenin ve Mao Zedung gibi düşünür ve eylem adamları da geleceği kurmanın, kentlere özgürlük getirmenin ve dünyayı proletaryanın lehine kuşatmanın politikasını yaparken geçmişin ve eski toplumların devrimci değerlerinden hareket ettiler. Sanayinin gelişkin olduğu Batı ülkelerinden değil feodal üretim ilişkilerinin henüz varlığını sürdürdüğü Rusya gibi hatta feodal değerlerin baskın olduğu Çin gibi ülkelerden hareket ettiler. Çin Kültür Devrimi’nin 50. yılının yaşandığı ve Ekim Devrimi’nin 100. yıldönümünü yaşadığımız bu günlerde yine dünyanın kırlarından sesler yükseliyor.

_________________________________________________________________________________________________

KENTLERİN HAVASI ÖZGÜRLÜK KOKAR (!)
Mehmet Akkaya

Ortaçağ’da söylenmiş bir Alman atasözü, Ortaçağ Avrupası’nda kırsal yaşam içindeki köylülerin özlemini şu şekilde dile getiriyordu: Kentlerin havası özgürlük kokar. Böyle bir sözü, tarih sahnesine yeni çıkmış olan burjuvazinin elbette desteklediği düşünülebilir. Hatta bu atasözünü burjuvazinin icat ettiği ama toplumun ezilen emekçi kesimlerine mal ettiğini de iddia etmek yanlış olmasa gerek. Kentlerin gelişim sürecinde eski üretim biçimlerini eleştiren yeni tipte filozoflar da ortaya çıkmak da gecikmedi.

Kentlerin gelişmesi; sermayenin büyümesinden, üretimin merkezileşmesi, endüstriyel bir nitelik kazanması ve yaygınlaşması sorunundan ayrı ele alınamaz. Bu uygulamaların yoğunluk kazandığı dönemi, 15. ve 16. yüzyıllar olarak saptamak zor değildir. Yeniçağ’ın yeni düşünme biçimini de modern düşünme olarak genelleştirmek mümkündür. Bu düşüncenin mimarlarına örnek olarak İngiliz bilim adamı Francis Bacon ve Fransız filozof Rene Descartes gibi düşün insanları verilebilir. Her iki düşünürün de; varlığı, doğayı ve insanı parçalı bir mantıkla (Bacon) ve mekanik (Descartes) olarak ele aldıkları görülüyor. Hatta bu parçalı bakışa toplumu da eklemek olasıdır: Emek ve sermaye sınıflarının ayrımını meşru görmek. Bu ayrıma karşılık gelen iki felsefi-ideolojik, politik dünya görüşü bulunduğunu söylüyoruz: Liberalizm ve Marksizm.

Liberalizm, Yeniçağ’ın üretim biçimlerini, düşünüş tarzlarını, davranış özelliklerini, etik ve estetik değerlerini, kapitalizmin lehine övmeyi ve yaygınlaştırmayı kendisine görev edinmiş ideolojinin adıdır. Bu ideolojiye göre yeni olan her şey değerlidir, eski olan ne varsa kötüdür, negatiftir. Bacon’un gelenek (idola) eleştirisi, eski olan tüm uygulamalara düşmanca yönelmiş ve devrimci tavır yerine yıkıcı bir tavır almış olması buna en iyi modeli oluşturmaktadır. Günümüzde, bilhassa bizim gibi ülkelerde kent ve kır/köy yaşamını inceleyen her çalışma, yeniler içinde gerici unsurlar, eskiler içinde de ilerici unsurlar bulmakta zorluk çekmeyecektir.

Organik Ürün mü Yarı Organik Ürün mü?

Kentlerin havasının özgürlük kokmadığını, sanayinin çarklarında ömür törpüleyen işçi sınıfı ve geniş emekçi kesimler bizatihi yaşayarak görmektedir. Bunun karşısına romantizmde olduğu gibi köy ve kır yaşamının özgürlük koktuğu düşüncesini koymak da bir o kadar gerçekleri yansıtmayacaktır. Kaldı ki Bacon ve Descartes gibi düşünürlerin parçaladığı doğada, natürel olan her ögenin yerini endüstriyel olan almaya başlamıştır. Dolayısıyla kentlinin “organik ürün” olarak adlandırdığı bir ürün türünün de köküne kibrit suyu dökülmüştür. Buna göre “organik ürün”den değil olsa olsa “yarı organik ürün”den söz edilebilir. Bunun sorumlusu, köylünün de kentlinin de kolaylıkla fark etmediği sermayedir. Sermayenin; suyu, havayı, toprağı ilaçladığını biliyoruz. Bununla kalmadığı, suni gübrelerle üretim mekanlarını kirlettiği, daha fazla kar için hormonladığı, yüksek verim almak için doğaya savaş açtığı ve planlı, plansız ilaçladığı da apaçık ortadadır.

Romantizmin Moderne Tepkisi ve İtirazı

Kent ve kır yaşamı söz konusu olduğunda anılması gereken bir terimdir: Romantizm. Bu terim, bazı durumlarda geleneksel ve muhafazakar olanla bazen de olup bitene tepki göstermekle aynı anlama geliyor. Kapitalizm koşullarında, savaş, sömürü ve açlık olgusunun güncel olduğu sürece de hem kent yaşamında hem de kır yaşamında sığınılan bir liman işlevi görmektedir romantizm. Çok sayıda kır emekçisinin özgürlüğü kentlerde gördüğü gibi çok sayıda kent emekçisinin de kır ve köy yaşamına özlem duyduğunu romantizm olarak değerlendirmek, yaşanan gerçeklere uygun görünüyor.

Romantizm; doğal olanın modernize edilmesine, organik üretimin endüstrileşmesine ilk tepkiydi ve haklıydı da. Ne var ki romantizmin tepkisi haklı olsa da önerisi, tutucudur, hatta öneri getirecek yetenekten bile yoksun olduğu iddia edilebilir. Bu anlayış, sanat alanında da yerel ve evrensel planda savunucular bulmuştur. Bu açıdan Sabahattin Ali’yi örnek vermek uygun olur. Kuyucaklı Yusuf romanında romanın kahramanı, eserin bitiminde atını kasabadan dağlara doğru sürer. Sanatçı bir şiirinde de şu dizeleri söylüyor: “Şehirler bana bir tuzak / İnsan sohbetleri yasak / Uzak olun benden, uzak / Benim meskenim dağlardır.”

Kent-Kır Sorunsalında Devrimci Çözüm

Diğer meseleler yanında kent-kır sorunsalında da devrimci öneriyi Marksizm, doğayla barışta ve büyük insanlığın eşitliğinde buldu. Kısaca diyeceğim şu ki feodalizm, kapitalizm ve emperyalizm koşullarında kentlerin havasına özünü ve rengini veren özgürlük değildir. Kentler büyük oranda çöp, duman, kir ve egzoz gazı kokuyor. Bu yaşamın havasına; ağır çalışma koşulları, azgın sömürü, eşit ve demokratik olmayan uygulamalar hakimdir. Çok övülen endüstri de kent emekçisinin çalışma koşullarını kolaylaştırmadığı gibi kır emekçisinin çalışma koşullarını da sanıldığı düzeyde rahatlatmış değildir. Sorun kır ve kent yaşamı arasındaki çelişkinin ortadan kalkması ve kaldırılması olarak da ele alınamaz. Üretenlerin; üretim süreçlerine egemen olmasına, ürünlerin eşitçe paylaşılmasına, her türden değerin toplumsallaştırılmasına (komünal yaşam) ihtiyaç vardır.

 

_____________________________________________________________________________________________________

MEZAR YÜRÜDÜ DÜN GECE
Mehmet Akkaya

Yukarıdaki başlık hukukçu-yazar arkadaşım Feyzi Çelik’in bir şirinin başlığı. Şiir gerek ölülere, gerek cenaze törenlerine gerekse de mezarlara yapılan saldırılara karşı duygu ve düşünceleri içeriyor. Estetik kaygıdan daha fazla toplumsal kaygılarla yazıldığı ileri sürülebilir. Böyle kaygılarla yazılan şiirlerin özelliği estetiği yalında bulmasıdır. Bazı durumlarda yalın şiirlerin ve daha geniş çerçevede sanat eserlerinin etkisinden ve kalıcılığından söz etmek de yanlış olmaz.

Fransız sosyolog A. Comte “dirileri ölüler yönetiyor” derken toplumu gözler önüne seren ve apaçık sergileyen köklü bir argüman ortaya koyduğundan belki de habersizdi. Marx ise farklı bir bağlamda tarihin, “mevcut verilere göre yazıldı”ğını ileri sürerken Comte’u öncelemiştir. Buna göre ölünün, ölüden ibaret olmadığı ileri sürülebilir. Bunun gibi, tarihin de yalnızca geçmişten, olmuş ve bitmişten ibaret olmadığını biliyor ve anlıyoruz. Her iki filozofun bakışı da meselenin evrensel niteliğine işaret ediyor. Dolayısıyla ölüye ve mezara saldırının yalnızca günümüze ve Kürt toplumuna özgü olduğu iddiası gerçekleri yansıtmaz. Öte yandan bu genelleme, soruna en çok muhatap olanların son yıllarda Kürtler ve resmi ideolojinin ötekileştirdiği sınıf, tabaka ve inanç grupları olduğu gerçeğini de ortadan kaldırmaz.

Tarihin, cenaze ve mezarın sanıldığı gibi statik ve pasif olgular değil dinamik ve aktif olgular olduğunu egemen sınıflar da iyi bilirler. Mezarların, mezarlıkların toplumlar açısından çekim merkezi olması her ne kadar eski toplumlara özgü bir özellik olsa da, ezilen sınıflar açısından bu özellik geleneksel sebeplerle de olsa canlılığını sürdürmektedir. Şiirdeki “mezar yürüdü”, “ceset yürümedi” dizelerini de bu çerçevede ele almak gerekiyor.

Mezarlıklar, birçok antropolojik araştırmada da ortaya konulduğu gibi göçebe yaşamında, göçerlerin dönüp dolaşıp geldikleri baba, ana ve ata topraklarıdır. Şiirde geçen Anadolu ve Mezopotamya sözcükleri de sorunun arkayik nitelikli olduğunu göstermek için seçilmiştir. Sömürücü sınıflara özgü resmi ideolojiler (liberalizm), halkları burjuvazinin ideolojik çıkarlarına uygun olarak manipüle etmek için onları köklerinden koparmak ister. Liberalizm, herhangi bir etik, estetik kaygı gözetmeden bu koparma, imha ve yok etmeyi, bizim gibi ülkelerde doğrudan değil ırkçı, milliyetçi, ulusçu, devletçi, dinci, faşist gruplar aracılığıyla yapıyor.

MEZAR YÜRÜDÜ DÜN GECE
Feyzi Çelik

Aç gözündeki karanlığı
Gülen yüzün görünsün
Mezar yürüdü dün gece
Neyi beklersin
Ellerin de açık

Aç gözündeki karanlığı
Haksızlığı hakkı
Yapanı yapılanı yaptıranı
Bir ve gör ki
O ceset yürümedi

O ceset yürümedi
Koştu
Seyyidin
Bilinmez mezarına kavuştu
Günahsızın ahı büyüdü
Gör artık

Sapladın bıçağı
Güne gündüze kendine
Bir de
Çokluk

Mezar yürüdü dün gece
Hatundu 
Besê oldu
Sakin ve Sakine

Mezar yürüdü dün gece
Tahir’in çığlığı
Aysel’in yüreğinde

Bilinmez mezarlar
Öbek öbek
Yırt gözündeki karanlığı
Karanlıktaki ışık
Işıktaki karanlık
Anadolu

Mezar yürüdü dün gece
Aydınlık ne güzel
Mezopotamya’m
Meyveler gülümser
Çok tatlı bu mevsimde

_______________________________________________________________________________________________________________________________________

 

 

Siyaset Felsefesinin Konusu Olarak
12 Eylül 1980 ASKERİ DARBESİ
Mehmet Akkaya

Askeri darbeye dair kültürel kategorilerde pek çok çalışmanın yapıldığı bilinse de, konu felsefe açısından, bilhassa siyaset felsefesi açısından temel özellikleriyle henüz ele alınmış değil. Askeri darbenin faşist niteliğine vurgu yapan kişi ve kesimler de dahil olmak üzere ülkemizde düşünür kimliği edinmiş nesiller açısından, süregelen faşizmin de felsefesi yapılmış değildir.

Askeri darbeye karşı, belli bir direncin gösterildiği daha ilk günlerinden beri ortaya konulmuştur. Bu direnişler, sınıf mücadelesinin mantığına uygun olarak sürmüş ve günümüzde de farklı formlar kazanarak sürmektedir. Darbe, dikey motivasyonlar/nedenler açısından ve yatay nedenler/ilişkiler açısından “bilme nesnesi” yapılmadığı sürece, onun üzerindeki perdeyi yeterince ortadan kaldırmak zordur. Dikey motivasyonlar/ilişkiler tarih felsefesi ve tarih bilimine yönelmeyi gerektirir. Yatay nedenler araştırması ise darbenin, ilişiği olan iktisadi, sosyal ve siyasal sorunlar yanında ülke ve dünya sorunlarıyla ilgilidir. Çünkü askeri darbe yalnızca ülkemize ve sadece 1980’lere özgü bir sorun olmamıştır. Konunun sovyetik yönetimlerle, ekonomik olgunlaşmayla ve öznenin rolüyle de yakından ilişkisi olduğu besbellidir.

Askeri darbe ve onunla yeni bir biçim kazanan sermaye düzenine karşı entelektüel/kültürel alanda da belli bir tavır sergilenmiş ve düzenin saldırıları bu çerçevede de dengelenmiş ve bazen de geriletilmiştir. Bu alandaki mücadele özellikle politik alanda, kısmen bilim alanında, yoğun bir ölçüde de sanat/estetik çerçevesinde yapılmıştır. Sınıf mücadelesinin evrensellik kategorisi, bunun felsefe planında da yapılmasını gerektirmektedir. Bunun gerçekleşmemesinde Türkiye sol hareketinin amatörlükleri etkili olmuştur diyebiliriz.

Felsefenin Yanıtlaması Gereken Bazı Sorular

Darbeler, sınıf mücadelesi teorisinden ayrı ele alınamayacağına göre darbeyle birlikte yaşanan süreci de bu teori bağlamında değerlendirmek gerekir. 12 Eylül, çokça söylendiği gibi bir “yenilgi” midir? Yenilginin sınıf mücadelesi teorisindeki yeri ve anlamı nedir? Yenilgi, bir teorinin yanlışlığının kanıtı olarak görülebilir mi? Yenilgi politik ve örgütsel düzeyle mi sınırlı kalmıştır? Darbeyle birlikte felsefi-ideolojik çerçevede bir yenilgi de yaşanmış mıdır? Yenilgi yerine “geri çekilme” kavramlaştırması, olgu durumuna daha uygun bir adlandırma sayılır mı?

Tarih filozofu G. Vico; corso ve ricorso ifadesini kullanmıştı. Bu terimler tarihsel süreçte “yükseliş”leri ve “düşüş”leri imlemektedir. Velhasıl darbe, diyalektiğin temel ilke ve kategorileri açısından ele alındığında neler söylenebilir? Darbe yadsınma açısından, nicelik-nitelik ilişkisi bakımından nasıl okunmalıdır? Diyalektiğin temel yasalarından olan çelişki, başka bir deyişle içsel ilişkiler felsefesi bakımından darbe neyi ifade etmektedir? Soruların çoğaltılacağı açık, yanıtlarıyla birlikte başlı başına bir felsefi eser yazmayı gerektirir.

Darbeyi Konu Alan Sanat Eserleri

Askeri darbe bağlamında, siyaset, bilim ve sanat alanındaki çaba ve çalışmaların felsefeyle beslendiği ve büyütüldüğü söylenemez. Oysa uzun, ayrıntılı siyasal çalışmalara, makale ve kitaplara rastlamak olasıdır. Sosyal bilimler bazında da yazılmış ve yayınlanmış eserler az değildir. Sanatın pek çok dalında da askeri diktatörlük sorunsallaştırılmıştır. Romanda, sinemada, tiyatroda, resim ve heykel gibi plastik sanat dallarında faşizm ve 12 Eylül faşizmi işlenmiş, yorumlanmış ve estetiği çıkarılmıştır. Yazılan çok sayıda şiirin bestelendiği, türküleştirildiği dikkate alınacak olursa bir “entelektüel enflasyon” ya da “sanatsal enflasyon”dan bile söz edilebilir.

12 Eylül Askeri Darbesi’nin felsefeye konu olmaması, onun felsefesinin yapılmamış olması, darbenin yeterince kavranmadığı anlamına gelir. Darbenin yapılıp bitmediği, başladığı ve sömürücü düzenin yeni unsurlarıyla birlikte devam ettiği anlaşılıyor. Unutulmasın ki konu, sorun, olay ve olguları devamlılık biçiminde inceleme ve kavramlaştırma işi asıl olarak felsefenin ve diyalektik yöntemin işidir. Her ikisinin de birçok alanda olduğu üzere 12 Eylül Darbesi konusunda da yeterince yürürlükte olmadığı anlaşılıyor.

Emperyalizm ve Faşizm: İçsel Olgu

Dünyada olduğu gibi ülkemizde de günümüz sorunlarını, günümüzden ibaret olarak ele alma alışkanlığı, felsefe ve diyalektik yöntem yoksunluğuyla yakından ilişkilidir. Günümüzde olup bitenler günümüzden ibaret olmadığı gibi 12 Eylül Darbesi’nin de nedenleri kendisinden önceki süreçte aranmalıdır. Feodal ve burjuva yönetim biçimlerinin adı ne olursa olsun, işçi ve yoksul üretici köylü kitlelerine karşı uyguladıkları yönetim anlayışında, faşizmin içkin olduğunu vurgulamak gerekir. Yani Mahir Çayan’ın işaret ettiği üzere nasıl ki emperyalizm bizim gibi ülkelerde “içsel olgu” ise faşizm de adına cumhuriyet denilen yönetimler de dahil olmak üzere tüm burjuva yönetimlerinde içsel olgudur.

Süreçten çok sonuçla ilgilenildiği için aktüel olarak olup bitenler karşısında, pek çok anlayış “şaşkınlık” yaşıyor. Süreçler yeterince bilince çıkartılmadığından eskiye değer verme, kötü olanı yalnızca güne özgü uygulamalar saymak, romantizme düşmektir. Oysa dünyada olduğu gibi ülkemizde de “demokrasi”, “modern toplum” “laiklik” “cumhuriyet” gibi kurum, değer ve yönetimler, asıl olarak darbeleri, cuntaları, nihayetinde faşizmleri perdelemek için bulunmuş, imal edilmiş dahası şişirilmiş balonlardır.

Vurgulamaya bile gerek yok ki, askeri darbe –çağımızda- sermaye olgusundan, emek-sermaye çatışmasından ayrı olarak ele alınamaz. Bu anlamda darbeyi, sermayenin daha şiddetli silahlar biçiminde görünüşe çıkmak olarak tanımlamak mümkündür. Darbe ve cuntaların asıl hedefinin de emek ve emek cephesinin yürüttüğü mücadele olduğu açıktır. Bununla beraber askeri, sivil veya iki darbenin birlikte hedeflediği alan, çağımızda ve ülkemizde bununla da sınırlı değildir. Bugünkü askeri ve sivil darbelerin hedeflediği gibi, 12 Eylül Askeri Darbesi de, emekçi mücadelesiyle birlikte aydınları, kadın hareketini, Kürt ulusal mücadelesini, gençliğin devrimci kesimlerini, ötekileştirilmiş inanç gruplarını, akademik çabaları bastırmayı hedeflemiştir.

Eğitimcilerin Eğitilmesi: Sermaye Sisteminin Değiştirilmesi

Darbenin uygulamaları ve geride bıraktıkları da Marksist felsefe açısından yeterince incelenmiş ve bilince çıkartılmış değil. Bu yüzden de sorun, nedenleri açsından değil sonuçları bakımından öne çıkarılmış, böyle olunca da örneğin işkence olgusu, “insan hakları” meselesi ya da silahlı güçlerin “eğitilmesi” sorunu olarak görülmüştür. Bu da “eğitimcilerin eğitilmesi” demek olan sistemin aşılması anlayışını görmezden gelmeye neden olmuştur/olmaktadır.

Bugünü anlamak için 12 Eylül’ü anlamak, hatta daha öncesini anlamak, 12 Eylül’ü anlamak içinse bugünü anlamak gerekiyor. İnsan, bugünü öğrenmek istiyor; çünkü geçmişi bilmek için bu zorunludur. Öte yandan insan, geçmişi bilmek istiyor; çünkü günümüzü bilmek ve kavramak için bu çaba da zorunlu görünüyor. Eski ve yeni değerlerin aşılması ise ideolojik-kültürel silahlarını felsefede bulan –enternasyonal- proletaryanın temel görevlerinden birincisidir.

Hapishane ve işkence olgusundan, düşünceyi ifade özgürlüğü ve idam uygulamalarına dek pek çok boyutu bulunan askeri darbenin yıldönümündeyiz; insan hakları felsefesine olduğu kadar hukuk felsefesine de yeterince sorunsalın miras kaldığı anlaşılıyor. İnsanı “asılması” ya da “beslenmesi” gereken bir varlık olarak ele alan ve insana ilkini reva gören askeri darbe, pek çok kıyıma, eşi benzeri görülmemiş uygulamaya neden oldu.

Fransız/ Sovyet İhtilalleri ve Askeri Faşist Darbeler

Yine de askeri cunta, çok sayıda sanatçının, darbeyi konu eden estetik eserler üretmesine engel olamadı. Daha da ilginci, insanlık dışı uygulamalara karşı direnişlerin ve destanların yazılmasını da engelleyemedi. Yazın etkinliğini, eşdeyişle teoriyi pratiğin estetik ve düşünsel çerçevede devam etmesi olarak okumak gerektiğine göre sürecin yeneni ve yenileninin henüz belli olmadığı ileri sürülebilir. Nasıl ki evrensel planda Fransız ve Sovyet Devrimleri gibi büyük toplumsal alt üst oluşların başladığını, yükseliş ve düşüşler biçiminde yol aldıklarını ileri sürüyorsak, yerel planda da 12 Eylül Askeri Darbesi’nin yapıldığını ama sona ermediğini, ezen sınıflar ile ezilen sınıflar arasındaki düşüş ve yükselişler formunda devam ettiğini söyleyebiliriz.

 ________________________________________________________________________________________________________________________________________________

 

Şeyh Bedreddin Bağlamında
ALEVİLERİN MÜCADELECİ KİMLİĞİ

Ali TURA (Araştırmacı yazar-şair)

3 Eylül 2017’de Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Malatya-Akçadağ-Ören şubesinde bir panel düzenlendi. Panele felsefeci-yazar Mehmet Akkaya, gazeteci Duran Özkan ve Erdoğan Ünverdi katıldı. Bu yazıda yalnızca Akkaya’nın konuşmalarına dair yazıyorum. İkinci bir yazım da diğer konuşma ve panelistler hakkında olacak.

Daha önceden de tanıdığım ve konuşmalarını kitaplarını bildiğim felsefeci Mehmet Akkaya, açık ve anlaşılır bir dille eşitlikçi düşüncenin ve halkların filozofu dediği Şeyh Bedreddin’in politik ve felsefi fikirleriyle eylemlilikleriyle halkları on beşinci yüzyılın başlarında peşinden sürüklediğine vurgu yaptı. Akkaya’ya göre Bedreddin egemen sınıflara mensup olduğu halde felsefi, sosyal ve ekonomik tercihlerini ezilen halklardan yana kullanmıştır. 
Mehmet Akkaya; Şeyh Bedreddin’in, Hurifilerden Begomillere, Ortaanadolu’da Ahilerden Ortadoğu’daki Karmatilere, Avrupa’daki Katarlar ve daha pek çok halkın gerçeğinin Bedreddin olduğunu söylemekle birlikte, bunların Bedreddin hareketi için yeterince kaynak ve model anlamına geldiğinin altını çizdi.

Mehmet Akkaya açısından Şeyh Bedredin, felsefesi ve düşünümü unutulmuş birisi olarak ele alınıyor. Oysa o varlık felsefesi açısından, tarih ve toplum felsefesi bakımından da önemli birisidir. Bedredin, varlık felsefesinde özgün bir yerde durmaktadır. Varlık felsefesi; Varlık bir bütün mü yoksa parçalı mıdır sorusunu yanıtlamaya çalışır. Tanrı ile Doğa arasındaki ilişki için Suni yapılanmalar (İnanç kurumlarını kast etmektedir) ayrı yerdedir der, oysa Alevi inanç toplulukları, Tanrı Doğa Bütünseldir derler. 
Bedreddin felsefesi saptanırken, kendini doğa felsefesi olarak gösteren varlık felsefesi, batini anlamda tarih felsefesi ve yine batini anlamda toplum felsefesinden söz edilir. Bedreddin’in en ünlü eseri Varidat’ta filozof, varlığın birliğini görüyor ve kısmen de olsa maddeci unsurlara gönderme yapan şu satırları yazmaktadır: “Bütünün bütünde olması kuşkudan, işkilden uzaktır. Bütün varlıklar, öz bakımından birlik içindedir; her nesne her nesnede vardır, görmüyor musun tohumda bütün ağacın var olduğunu, bütün ağacın o tohumdan oluştuğunu; bunun gibi ağacın ayrıntılarından her birinde tohumun bulunduğunu.” Akkaya bu düşüncenin Spinoza felsefesiyle de ilişkisini kuruyor. Akkaya’ya bakılırsa Bedreddin 17. yüzyıl filozofu Spinoza’yı öncelemiştir.

Vahdeti vücut anlayışı olarak değerlendirilen bu ifadelere göre Bedredin’in varlık felsefesinden hareket ettiğini görüyoruz. Mehmet Akkaya; Varlığın mutlaklığı ve bütünlüğü çerçevesinde düşünülürse Halac-ı Mansur,’da ön plana çıkan Enel Hak,.. taptıklarınız ayaklarımın altındadır diyen Muhittin ibn Arabi, İranlı filozof Suhreverdi, Seyid Nesimi’nin düşüncesinin Bedreddin’le devam ettiğini belirti…

Felsefeci-yazar Akkaya; on beşinci yüz yılda Anadolu ve Trakya’da o güne kadar birikmiş felsefenin Şeyh Bedreddin şahsında somutluk kazandığını, o nedenle Alevilikte bir Rönesans hareketini başlatan bir filozof olduğunu açıklayarak konuşmasını sonlandırdı. Panelin ikinci yarısında da salona söz verildi ve tartışma, eleştiri ve sorularla program devam ederek bitirildi.

 

________________________________________________________________________________________________________________________

 

GÜLŞAH EROL OLAYI VE SANAT DÜŞMANLIĞI
Mehmet Akkaya

Birçok kişinin ve çevrenin sanat ve sanatçı düşmanlığını günümüze ve ülkemize özgü bir sorun olarak değerlendirdiğini sanıyorum. Kuşkusuz ki böyle düşünenler büyük oranda yanılıyor. Çünkü toplumlar sınıflara bölünenden beri bütün kurulu düzenler, ana akım düşünceler ve hatta düzenin filozofları bile sanatı ve sanatçıyı düşman olarak görmekten kaçınmamıştır. Dolayısıyla müzisyen/sanatçı Gülşah Erol’a yapılan saldırı ne ilktir ne de son olacaktır. Çünkü sanatın ve sanatçının, sınıf mücadelesinde merkezi bir rol oynadığı bütün sınıflı toplumlar tarihince çok iyi bilinmektedir. Peki sanatı ve sanatçıyı radikal kılan nedir? Platon neden ütopik devletinde sanatçıları ülkeden kovmayı düşünmüştür?
Muhammed neden resim sanatını yasaklamıştır? İslam coğrafyasında 10 ile 14. yüzyıllarda ortaya çıkan felsefe, tüm Antik Yunan felsefesini, Arapçaya çevirdiği halde neden Yunan sanatını çevirmeyi düşünmemiştir? Darbeler, cuntalar neden öncelikle sanat eserlerini yasaklar, filmleri yakar; tabloları kırar; gitarlara, kemanlara, çellolara düşman kesilir? Keza kitaplar yakılır, müzik, şiir, heykel ucube ilan edilir ve içine tükürülesi şeyler olarak algılanır. Bu soru ve açıklamalara bir cümleyle de olsa yanıt vermek olasıdır: An itibarıyla dünyadaki bütün sömürü ve zulüm düzenlerinin en büyük yıkıcısı sanatın ve sanatçının taşıdığı potansiyelde bulunmaktadır. Bu yüzden de Gülşah Erol ve taşıdığı çello, egemen sınıfların gözünde bomba, hatta “patlamaya hazır bir bomba” olarak görülüyor.
Olay basitçe bir asayiş meselesi ya da “kötü polisler”in işgüzarlığı kabilinden de ele alınamaz. Gülşah Erol örneğine bakılırsa bir kadından söz ediliyor. Egemen sınıfların gözünde bir müzik aletinin ya da genel olarak bir sanat enstrümanının bir kadında bulunuyor oluşu, çok daha büyük bir tehlike olarak görülür. O kadının genç olması durumunda “tehlike” daha da artar. Nihayetinde otuzlu yaşlarda bir kadın sanatçıdan söz ediliyor. Gülşah Erol’un sosyal medyada paylaştığı haberlere göre sanatçı, 2 Ağustos’ta (2017) Kadıköy metro girişinde polislerce durdurulmuş, yanındaki çello suç aleti, bomba muamelesi görmüş, kendisi de suçlu ilan edilmiş, karakola götürülmüş, tartaklanmış. Sunulan görsellere bakılırsa sanatçının vücudunda, söylenenleri doğrulayan yara bere izleri de bariz bir şekilde görülüyor.
Eskinin yıkılmasında yeninin inşa edilmesinde en radikal rolü sanat ve sanatçı oynuyor. İyiyi, doğruyu ve bilhassa güzeli sanatın alanında buluyoruz. Bu yüzden ‘insanlığı ve dünyayı güzellik kurtaracak’ diye düşünmüştür Dostoyevski. İnsanı, insansal değerlere yükselten de, ona etik ve estetik incelik kazandıran da sanat ve sanatçıdan başkası değildir. Yani bilim, politika ve felsefe de kuşkusuz ki değerlidir, insanileşme sürecinde büyük rol oynamışlardır. Yine de iş bunlarda öncelik aramaya indirgenirse ilk sırayı sanatın alacağını görmek zor olmasa gerek. Zira diğer düşün ve bilim disiplinlerindeki eksiklikler insanlığı, daha ziyade maddi yaşam standartları açısından ilgilendirir. Etik ve estetik kibarlığı ancak ve ancak sanat disiplini verebiliyor.
Bu yüzden de sanat ve sanatçının etkisi, sınıflı toplumlar tarihi boyunca bey, paşa, kral, padişah, peygamber ve asker ile polislerce hep sınırlandırılmıştır. Bunun yerine “profesyonel’ sporlar, dinsel alışkanlıklar, resmi ideoloji için eğitim kurumları, ırkçı ve milli değerler imal edilmiştir. Dahası insanlık için başbelası olan devletler ve buna bağlı olarak ordu ve polis kurumları piyasaya sürülmüştür. Oysa bunlar olmasa da insanın maddi ve kültürel standartlarında bir eksilme olmaz. Eksilme şöyle dursun, bu gayri insani kurum ve değerler olmamış olsaydı, insanlık, insanileşme yolunda daha ileri bir noktada bulunabilirdi. Halk ozanı Kul Ahmet, “insanlık ancak ordusuz ve polissiz bir dünyada özgür olabilir” derken yerden göğe haklıdır.
Kapitalist dünya sistemi, dünyanın her yerinde olduğu gibi ülkemizde de sanata karşı özünde aynı politikayı izlemektedir. Sanatçıya olanaklar sunan, sanat kurumlarını canı gönülden destekleyen, yenilerini açan pratikler, sermayenin defterinde yazmaz. Sanata imkan yaratmak, yeni sanat anlayışları ve kurumları kurmak yerine “yeni devlet” kurmadan dem vuruluyor son günlerde. Gülşah Erol olayıyla eşzamanlı olarak gündeme gelen “yeni devlet kurma” meselesi konumuz açısından da ilginç olsa gerek. İnsanı zenginleştiren, kendisiyle barıştıran “devlet” kurumu gibi siyasal değerler değil estetik değerlerdir. Kısacası egemen sınıflar, dünyada olduğu gibi son zamanlarda ülkemizde de Yeni Dünya Düzeni anlayışına bağlı olarak ve dini referans alarak “yeni devlet” kurma girişiminden söz etmekteler. Söylenecek tek söz kalıyor galiba: Eski yeni, kurduğunuz ve kuracağınız bütün devletleri alın başınıza çalın!
Çağımızın sömürücü sermaye sınıfları, Gülşah Erol’un ve taşıdığı enstrümanın gücünü çok iyi biliyorlar. Sosyal tarih araştırmaları da sanatın gücünü gösteren veriler sunarken bu alandaki yaratıcılığa dikkat çekiyor. Alman filozofu Schelling’in dediği gibi insanlık bugüne dek iki yaratıcı tanıdı: Tanrı ve sanatçı. Gülşah Erol olayından hareketle üçüncü bir yaratıcıyı da biz ekleyebiliriz: Kadın. Komünal toplumda asıl yaratıcının –doğurma özelliğinden dolayı- kadın olduğu biliniyor. Yani Tanrılardan evvel Tanrıçalar vardı. Sınıflı toplumlara özgü klasik dinlerin Tanrılarının asıl yaratıcıları, sınıfsız toplumlara özgü olan pagan dinlerinin Tanrıçaları idi. Çağımızın erkek egemen sömürücü toplumlarının, kadını yeniden eski statüsünde görmek istemeleri beklenemez.
Günümüzde sanatçı kimliği her hangi bir erkekten ziyade bir kadında toplanmışsa, bu tüm egemen sınıfları çileden çıkaracak büyük bir probleme dönüşür. Gülşah Erol’un, vücudundaki morluklara, çiziklere ve darp izlerine bakıldığında, bu çileden çıkmışlığı daha yakından anlamak zor olmuyor. Çünkü sömürücü sermaye sınıfları, sanatçının elinde taşıdığı enstrümanın, kendi ellerinde taşıdıkları tank, top, tüfek, kelepçe ve muhtelif işkence aletlerinden –kıyaslanmayacak kadar- daha güçlü olduğunu çok iyi biliyor. Nitekim Shakespeare’e (Şekspir) dayandırılan bir düşünceye bakılırsa ‘bir toplumun sanatını yapanlar, o toplumda yasaları yapan ve devlet düzenini kuranlardan daha güçlüdür’. Sanat korkusu ve sanatçı düşmanlığı bundandır.
Gülşah Erol’un elindeki müzik aletinin bir bomba olarak algılanması, tarihi koşullarda yadırganacak bir durum değildir! Gün, dünün devamıdır. Seyyit Nesimi’nin derisini yüzdürenler onun şiirlerindeki dizelerin gücünü nasıl ki çok yakından bilmişlerse Gülşah Erol’u darp edenler de, sanatçının elindeki enstrümanın gücünü çok iyi biliyorlar. Dolayısıyla ilk defa yaşanan bir olay değildir sanat düşmanlığı. Pir Sultan Abdal neden Osmanlı egemen sınıflarınca astırıldı dersiniz? Şair Lorca neden kurşuna dizilmiştir? Ünlü gitarist Viktor Jara’nın parmaklarını kim kesti? Ülkemizin “beş büyükleri” dediğimiz, Nazım Hikmet neden zindanlara konuldu? Sabahattin Ali’yi kimler katletti? Ruhu Su neden hapislere atıldı, susturuldu? Yılmaz Güney’e bunca zulüm neden layık görüldü, kitapları, filmleri yasaklandı? Muzaffer Oruçoğlu, neden devletin korkulu rüyasıdır? Bu soruların sonu gelmeyeceği açıktır.
Demek ki sermaye, Gülşah Erol’un elindeki enstrümana basitçe bir müzik aleti olarak bakmıyor. Bakmamakta da haklıdır! Çünkü insanı kucaklayan; duyum, duygu ve düşünce bütünlüğü içinde insanı kavrayan bir etkinliktir sanat. Bu bir. İkincisi böyle bir etkinliği ortaya çıkaracak kişinin ve taşınmakta olan aletin bir erkekte değil de kadında oluşu polisimizi daha da kıskandırmış olmalıdır. Üçüncüsü de böyle bir sanat dehasının “genç” bir kadında toplanmış olması muhtemeldir ki, hırsı, kıskançlığı ve saldırganlığı daha da körüklemiştir. Diyarbakır Newroz’una katılan ve katledilen “güzel sanatlar öğrencisi” Kemal Kurkut bahsinde de konunun gençlik boyutuna dikkat çekmiştim. O gencin şimdi bir de kadın olarak egemen sınıfların karşısına çıkmış versiyonu olması, öfkelenen sermayenin kanını beynine sıçratmış olmalıdır.
Sanat gibi dinamik kurumlarla devlet ve düzen gibi statik kurumlar arasındaki ilişki, sınıflı toplum tarihi süresince bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de hep çatışmalı olmuştur. Dolayısıyla da Gülşah Erol olayında da olduğu üzere böyle sorunlar karşısında asker, polis, savcı, bunların sözcüsü medya, mahkeme, bakan ve başbakan tüm yöneticiler sermayeyle ittifak halindedir. Bu yüzden de dava açılacağını, birilerinin ceza alacağını düşünmek saflık olur. Sonuç olarak denilebilir ki, sanatçının en önemli özelliklerinden birisi yaratıcı dehasından dolayı bedel ödemeyi göze almasıdır: Ya sanatlar icra etmek uğruna bedel ödemeyi göze almak ya da bedel ödemeyi göze almayarak sanat alanının dışında kalmak!

=================================================================================================================

YÜZ ÇIÇEK AÇSIN KÜLTÜR MERKEZİ
LONDRA (04-05-2017).
Kültür merkezinin düzenlediği panel geçtigimiz hafta sonu Londra da yapıldı.
Ressam-Yazar Muzaffer Oruçoğlu, Felsefeci Mehmet Akkaya ve Siyasetçi-Yazar Kazım Cihan’ın tartışmacı konuklar olarak katıldıkları panelde ilk konuşmacı sevgili Muzaffer Oruçoğlu oldu.

“Yaşayan herkes sanat yapıyor aslında. Sanatın görevi gerçeği bire bir anlatmak değildir. Öyle bir sanat zaten olmadı. Sanatçı gerçeğe bakarak kendi gerçeğini yaratır ve bende öyle yapıyorum. Her sanatçı kendi dilini yaratır. Her sanatında kendi dili vardır. Burada tayin edici olanın yaratılan eserin dönüştürücü özelliği olmasıdır. Orijinalitesi ileri olan, yeni olan eserdir dönüştürücü olan. Kimin yazdığından ziyade sanatın dönüştürücü özelliğe sahip olmasıdır” dedi. “Devrimci hareketin sanatı daha kaliteli hale getirmesi için daha iyi siyaset yapabilmesi için sanatın kıyısında değil, tam içinde olması gerekli olduğuna inanıyorum. Modern bilimin kurucu eserlerinin içinde kalınıyor sadece. Diyalektiği okuyor ve bu noktada çatışan taraflardan birinin görüşlerini veya ileri sürdüklerini okuyor ama çatışmanın diğer ucunda yer alanın görüşlerini doğrudan okumuyor. Onu görmüyor. Sanat ve edebiyatla derinden ilişkili bir devrimci hareket insanı değiştirmede güçlü olur. Tahlil gücü kaliteli olur. Sadece siyasetle sınırlı kalmak, siyaseti sanatla beslememek kötürüm hale getirir” dedi.

İkinci konuşmacı ise felsefeci-yazar Mehmet Akkaya yaptı. Vize verilmediği için tartışmaya Messenger yoluyla katılmak zorunda kalan sevgili Mehmet Akkaya, “1-Marksist teori, şimdiye kadar politika disiplinini odak yaparak kuruldu ve ilerledi. Teorinin politikadan ibaret olduğu söylenemez elbette. Bilim, felsefe ve sanat disiplinleriyle bu teorinin daha da zenginleşeceğini düşünüyorum. Marx, Engels, Lenin, Stalin ve Mao Zedung gibi uygulamacı da olan teorisyenler asıl olarak sanat, bilim ve felsefeyle ilgilenen politik aktörler oldular. Yani Marksist teorisyenler sanat ve felsefeye de mesai harcamalarına (kültür devrimi) rağmen bu çabanın yeterli olduğu söylenemez. Marksist teorinin sanat yönünü geliştiren pek çok sanat ve düşün insanından söz edilebilir. Ülkemizde de bunun örnekleri vardır. Evrensel klasik beş büyüklere benzeterek yerel klasik beş büyükleri anmam gerekiyor. Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Ruhi Su, Yılmaz Güney ve Muzaffer Oruçoğlu. 2- Düşünce tarihi boyunca sanat ile politika arasında bir gerilim her zaman var olmuştur. Mesela Platon, sanatı ve sanatçıyı yasaklamıştır. Sovyetik yönetimlerin de bu konuda iyi bir sınav verdiği tartışma kaldırır. 3- Felsefe ve sanattan hareket etmek, ekonomik-sosyal alan yerine kültürel üst yapıdan hareket etmek anlamına gelmez. Marx, kapitalizm analizi yapmak icin üretim sürecinden yani ekonomiden yola çıkmıştı. Marksist sanat, bilim ve felsefenin de buna uygun çerçevede yapılması gerekir. 4- Muzaffer Oruçoğlu’nun eserleri, bu açıdan ilgimizi çekmektedir. Onun eserleri “sanat bitti” tezine verilen bir yanıttır. Estetik krizi aşmanın yolu da bu türden eserlerle mümkün olacaktır” dedi.

Üçüncü ve son konuşmayı ise yazar sevgili Kazım Cihan yaptı. Sanat cephesi olmaksızın düşman karşısında başarılı olmanın zor olacağını ve sanatın yer almadığı bir devrimin problemlerine değinerek, “ Mao’nun devrimde sanat cephesinin önemi üzerine söyledikleri ortada olmasına rağmen, eski sosyalist uygulamalarda büyük başarıların yanı sıra önemli problemler de vardı. Partili sanatçılar elbette olacaktır ancak her sanatçının mutlak partili olarak ele alınması saçmadır. Sanatın değiştirme ve dönüştürmede çok büyük rolü vardır. Mesela Tohum romanı partiye ve onun tarihinin bir kesitinin kavranması ve yeni nesillerin partiyi ve tarihini anlamalarına oldukça büyük katkıları olmuştur. Ismarlama sanattan vazgeçmeliyiz. Sanatı özgür bırakmalıyız. Hoşumuza gitmeyen, beğenmediğimiz eserleri bile serbest bırakmalıyız. Yüz Çiçek fikriyle donanmak, yanlışları sebepleriyle birlikte anlayarak aşmak için böyle yapmamız gereklidir. Bastırmalı, yasaklı bir çizgi bizim çizgimiz olamaz. Halkın saflarında politik mücadele olamaz. Olacak tek şey fikir mücadelesidir” dedi. Bu arada sorulan bir soru üzerine, 24 Nisan çıkışının tarihsel önemi üzerine güçlü vurgularda bulundu. “24 Nisan komünist tarihimizde yeni, nitel bir manifestodur” dedi ve neden böyle olduğunu başlıklar halinde aktardı.
Panel, konuşmacılara gelen sorulara verilen cevaplarla son buldu.

======================================================================================================================================================

ROTERDAMLI ERASMUS VE DELİLİĞE ÖVGÜ

Bir Mayıs akşamından beri yeni mekan Lahey ve Roterdam oldu. Hollanda’nın Amsterdam dişındaki iki onemli kentidir. Londra paneli sırasında politik otoritenin Thomas More’u katletmiş olduğunu hatırladım. Şimdi Atlantik’in bu yakasında yeni bir kimlik var: Roterdamlı Erasmus. İlkinin ünlü eseri Ütopya’dır, ikincinin ise Deliliğe Övgü.

15 ve 16. yuzyıllarda düşünce dünyasında yeni olmak, alışıldığın dışına çikmak kolay degildi. Gerçi şimdi de kolay olduğu söylenemez ya. Siyasal otoriteler, aynı rolü oynayan kilise ve silahlanmiş dinsel kurumlar duşun ve sanat dünyasının korkulu ruyası idi. Oysa ne korkunun ecele faydası vardı, More’un katliamı gibi. Ne de duşun ve sanat insanları bu korku ve baskılara aldırış ediyordu. Çünkü düşünceleri yeni yol, hüner ve yöntemlerle açıklama yeteneğindeki filozoflar az degildi. Bugun de az degildir. Erasmus ve More bunlardan yalnizca ikisidir.
Erasmus ve More’un arasinda kapitalizmin yarattigi bir rekabet yoktu. Tersine destek ve dayanisma duygusu aralarındaki hukuka temel teşkil etmişti. Erasmus’un Delilige Övgü adlı kitabını More’a ithaf etmesi bunun en açık göstergesidir.

Düşünsel ve sanatsal yaratıcılığı More ve Erasmus’un eser adlarından anlamak zor degildir. Thomas More siyasal otoritenin saldirisini uzerine cekmemek icin kitabındaki tasvir ettigi yonetimi “yok ulke” anlamina gelen Utopya’da kurmustu. Erasmus ise olup bitenleri delilikle ilişkilendirerek Humanizmanin kapisini aralamistir. Çok gecmeden bu humanizmanin karşısına yeni bir sömürücü sınıf daha çıktı: Burjuvazi. Simdi insanlik bu sömürücü sermaye sınıfını ortadan kaldırmak için mucadele ediyor…

________________________________________________________________________________________________________________________________

 

Paris¨ten selam.

EMPATİ YETENEĞİ VE KAPİTALİZM

Empati yeteneginin anlamı ve gelişim seyri üzerine yapılan bir toplanlantıdaydım önceki aksam. Türkiyelilerle birlikte Almanların da katıldığı bir toplantıydı. Genç bir Alman kadın arkadaş sunum yaptı. Almanca yapılan sunumdan birkaç argüman da bana tercüme edildi. İlk söylenmesi gereken şudur: Marksist teoriye yeterince aşina olmayan kesimlerin ve bir ölçüde de Avrupalı genç nesillerin soruna toplum üzerinden değil de birey üzerinden yönelmiş olmalarıdır.

Empati yetisinin gerekliliği, insanı toplum içinde ele almayı gerektirir. Bireyin, diğer insanlardan sorumlu olması gerektiğine işaret eder. Kapitalizm ise kendini diğer insanlardan sorumlu duyan insan tipine düşmanlık göstermektedir. Birey ve toplumu birbirinden ayıran ve bireyi hem kendine hem de topluma yabancilaştıran da sermayecilik düzeninden başkası degildir.

Toplantıda dile getirildiğine göre empatinin gereksizliğinde pek çok katılımcı hem fikir. Bu bakisin çağımızda egemen olan sömürücü sınıfların bakışı olduğunu anlamak zor degil. Üstelik empatinin karsisina konulan da bencillikten ve daha da ötesi narsizmden baskası degildir. Empatinin karşısında yer alan ve adına “bireysellik“ denilen bencil insan tipi; destek ve dayanişma duygusuyla donanmiş, kendini “adayan“ fedakar insan tipini boğmak içindir.

Marksist teorinin, „“bireyi ihmal ettiği“ klişesi liberalizmin bir yakıştırmasıdır. Çünkü Marksist teori her şeyden önce birey derken toplumu, toplum derken bireyi anlar. Topluma ragmen bireyin varlığından söz etmek hayali olanı gerçek yerine koymak anlamına gelir. Bu da toplumsal ve evrensel sorunlarin kökeninde sermayecilik sistemini değil bireyi görmek anlamına gelir ki, bu da kitlelerin gözüne kalın ve demir bir perde indirmek anlamına gelir.


 

 

KÖLN’DE (ALMANYA) 1 MAYIS 2017

Yağmurlu bir güne denk gelmiş olsa da 1 Masıy, Köln’de (Almanya) bu sene de büyük bir katılımla, coşku içinde başladı ve sürdü. Kim ne derse desin Avrupalı emekçiler gidişattan memnun değil. Memnuniyetsizliğin giderek de arttığını söyleyebiliriz.

Avrupalı halkları özellikle de Avrupa proletaryasını son 100 yıllık süreçte iki olgu çok etkiledi. 1-Sömürgelerın yarattığı olanaklar sayesinde Avrupa proletaryası ‘nispeten’ iyi koşullarda yaşadı. 2- Sovyetik yönetimlerin korkusuyla Avrupa burjuvazisi, buradaki emekçilere ’sus payı’ vererek onları kısmen de olsa sakinleştirebildi.

1990’lardan itibaren Avrupa burjuvazisi, sosyal, siyasal ve özellikle de ekonomik hakları sürekli buduyor. Buradaki emekçilerin anlatımlarından, bazı ekonomik politikalardan ve siyasal uygulamalardan dolayı bunu anlamak zor değil.

Hakları budamanın önemli nedenlerinden birisi, sovyetik sosyalist yönetimlerin ‘emsal’ olmaktan çıkmış olmasıdır. Sömürge olgusu henüz varlığını sürdürdüğü için bunun emekçilere sınırlı bir olanak halen yansımaya devam ettiği anlaşılıyor.

Avrupa sermayesi; doğrudan sömürü yaparak, sermaye ihracı yoluyla ve eşitsiz ticaret biçimleriyle zenginleşmeye devam ediyor; bu zenginleşmeden Avrupalı emekçilerin de yararlanmış olması mümkündür.

Lenin, Mao ve benzeri teorisyenlerin söylediği gibi sömürge durumundaki ülkelerde devrimler olup da Avrupa’ya akan zenginliklerin önü kesildikçe buradaki emekçi sınıfları küçük olanakları da kaybetmekle karşı karşıya gelecektir. Avrupa’da yeni bir toplum ve yeni bir dünya talebi, bir ölçüde böyle bir gelişmeye bağlıdır.

================================================================================================================================

 

AYDINLANMA,

BİLIM, FELSEFE, DİN VE TÜRKIYE
Darmstadt Halkevi

Darmstadt Halkevi`nin bu haftaki konuklari Felsefeci ve yazar Mehmet Akkaya ile Darmstadt Üniversitesi ögretim görevlisi ve yazar Yener Orkunoglu idi. Panel ve tartma formunda organize edilen etkinlik dinamik ve tartışmalı bir atmosferde geçti. Konu başlıgından da anlaşılacağı gibi hem kavramsal hem de aktuel yönleri geniş ve derin sunumlar yapıldı.

Panel başlamadan önce, Halkevi Başkanı Meral arkadaş kısa bir “hos geldiniz“ konuşması yaptıktan sonra herkesi 24 Nisan 1915 Ermeni Soykırımı nezdinde tüm soykırımlar ve katliamalara uğramış halklar İçin 1 dakikalık saygı duruşuna davet etti. Ve bir kez daha Ermeni halkının yaşadığı bu büyük felaketi lanetledik.
Halkevi önceki başkanı Kelime Temiz arkadaşımızın moderasyonundaki panelde Yazar ve düsünür Yener Orkunoğlu ilk olarak sunuma basladı. Yener arkadaşımız felsefe, bilim, dünya görüşü üzerine kısa bir sunumun ardından din sorunu, din-bilim çatışması, burjuva aydınlanması ve kendisinin sosyalist aydınlanma diye ifade ettiği konular üzerine anlatımlar da bulundu. Aydınlanmanın teolojiye karşı mücadelesini savunmakla birlikte asil olarak sosyalizme vurgu yaptı.

Sosyalist aydınlanma diye ifade ettiği görüşlerinde ise; verili sosyalizm deneyimlerinde; sosyalistlerin ulus sorununda başarı sağlayamadığını, sosyalist teorinin bugünün ulus sorununa cevap olamadığını, aşılması gerektiğini ifade ettikten sonra, kendi önermesi olarak; sosyalist düşüncenin insan aklını ulus ve milliyetçilikten kurtarması gerektiğinin altını çizdi. Orkunoglu`nun tezlerine göre devlet ve ulus/milliyet birbirinden ayrılmalı; nötr olmalı. Devletin resmî dili, dini kimliği olmamalı. Konuşmacı, Amerika, İsviçre ve Belçika’nın resmî dilinin olmadığını örnek vererek sunumunu sonlandırdı.

Yener Hoca’nın ardından Mehmet Akkaya sunuma başladı. Ana akım düşünce sistemleri ve kültürel alışkanlıklar, konusmacının eleştirdiği temel konular arasındaydı. Akkaya`nın ana vurgu olarak; bilginin, bilimin kaynağı kimdir? Aydın ve aydınlanma nedir? türünden sorulara yanıtlar aradığı gözlendi.

Akkaya`ya göre bilginin ve bilimin kaynağı halktır, emekçilerdir, emektir. Resmî ideolojinin, resmî tedrisatın aydın ve aydınlanmasına karşı olunması gerektiğini anımsatan Akkaya şunları belirtti: Bilginin ve bilimin asıl kaynağı halk, emek, doğadır; bunlar arasındaki ilişkileri yadsıyan aydın ve aydınlanmayı reddediyorum. Gerçek aydın ve aydınlanmanın yeri halkın bağrı ve sınıf mücadelesidir.

Tartışma kısmında ise Orukunoğlu`nun ulus konusundaki düsünceleri, Akkaya`nın da aydınlanmaya negatif bakışı eleştirildi. Pekçok arkadaş tartışmalara eşlik edince karşılıklı konuşmalar, ortamı zaman zaman hararetlendirdi. Sorular ve cevaplarla devam eden panelimiz toplam da 3 saat sürerek verimli bir tartışmayla sonuçlandı. Kitap sergisini de unutmamak lazim.

Yazarların kitaplarının tanıtımına ve imzaya da yer verilen programda en genç izleyicilerimizden sevgili Emre`yi de, sergideki katkısından ve ekteki fotograf karelerini çekmesinden dolayı unutmak olmaz.

____________________________________________________________________________________________________________________________________________________________

 

AVRUPA`DA DOSTLARLA BİR ARADA TARTIŞMA

Mehmet Akkaya

Konuşmayı, tartışmayı seven bir toplum olduğumuzu söylemek yanliş olmasa gerek. Okumayı, düşünmeyi ve sorgulamayı daha az önemseyen bir toplum olduğumuzu da biz ekleyebiliriz. Dinselliğin ve milliyetçi, statükocu geleneklerde bu durum daha da belirgindir. Modernizmin de giderek düsünme, okuma ve sorgulama alışkanlığından uzaklaştığını ileri sürmek mümkündür. Günümüzde yeni bir paradigma değişikliğinden söz etmek ise olanaklı görünüyor. Bilginin bilim düzeyine sıçramasında, konuşma ve tartışmanın yaratıcı ve değıştirici düşünce düzeyine yükseltilmesinde söz sırası emekçi sınıflarda ve onların aydınlarında, düşün ve sanat adamlarındadır diyebiliriz. Ekteki fotograflarda bu iddiada olan birkaç arkadaş bir arada görülüyor. Tartışma konuları muhtelif. Konular bağlamında birkaç söz söylemekle yetinmek istiyorum.

Kavramlardan yola cikarak yapilan analizlerin zayıflığını söylemeye bile gerek yoktur. Çünkü kavramlar ile gerçek varliklar arasinda bir tekabüliyet ilişkisinden söz etmek mümkün görünmüyor. Yine de bu durum kavramların, kavramlarla yapilan analizlerin önemini ortadan kaldırmaz. Kaldi ki felsefenin temel araclari kavramlardan baskasi da degildir. Sorun da kavramlarla onlarin karşılık geldiği olgu durumlari arasindaki iliskiye verilen anlamlarin farkında yatiyor. Bu farktan dolayı da fikirlerin anlaşılması, yanıtlanması çoğu zaman kolay olmuyor. Aynı fikirler, kavram ya da terminoloji farklılığından dolayı değişikmiş gibi bir muamele görüyor. Dolayısıyla olay ve olguların hangi terim ve kavramlarla karşılandığı noktasında kültürel bir uzlaşmanın olması zorunludur. Nihayetinde dilsel iletişim böyle bir uzlaşmaya dayanır.

Fikirler; tez ve anti tezlerin çatışmasıyla ete kemiğe bürünüyor denilirse önemli bir gerçeğe temas edilmiş olur. Kavram ve terimlerden olusan tez ve antitezlerde anlam sorunsali merkezi bir önemdedir. Anlam ise kavram ve terimlerin temel özelliklerini yansitmak durumundadir. Kavram ve terimlerin temel anlamlari konusunda toplumsal uzlaşma yoksa böyle ortamlardaki tartişmaların verimli oldugu söylenemez. Üstelik konular, bilim, politika, sanat ve felsefe gibi içeriği ve kapsamı geniş olan konularsa durum daha da zorlasir. Ihtiyatlı, planli ve bilinçli konusmak zorunlu hale gelmektedir böyle durumlarda. Marksist teori ve bu çerçevedeki alt başlıklarla anılacak konularda da hararetli tartişmaların olduğu sıklıkla görülmektedir. Hararetin normalleşmesi daha üst bilinç durumlarının kurulmasına paralellik gösterir. Bunun gerceklesmesi ise aklın; duygu, sezgi ve içgüdü türünden yetilerden azami seviyede beslenmesiyle olasıdır.

=======================================================================================================================================

 

 

ANA AKIM SANAT VE EDEBİYAT ELEŞTİRİSİ
Hakan Kizir

Felsefeci-yazar Mehmet Akkaya’nın konuşmacı olduğu konferans/söyleşi bu hafta sonu Onur Vakfı’nda gerçekleştirildi. “Epistemolojik Kopuş” başlığını taşıyan konferans/söyleşi 1 Nisan 2017 tarihinde saat 16.00’da Kadıköy’de bulunan Onur Vakfı’nda yapıldı. Söyleşi/konferansın moderatörlüğünü ise Vakıf üyelerinden Sadife İlen yaptı.

Zengin bir anlatım tarzıyla konuşan felsefeci-yazar Mehmet Akkaya, Muzaffer Oruçoğlu’nun 14 romanı başta olmak üzere 32 kitabı ile şiir, heykel ve resimlerini inceleyerek kaleme aldığı “Epistemolojik Kopuş” adlı kitabı ile Filozofça serisinden çıkan diğer kitaplarına ilişkin bir sunumla okurlarının karşısındaydı. En ilginç olan özellik, sunumun tartışma biçiminde gerçekleşmesiydi, dolayısıyla da salona interaktif bir atmosfer hakimdi. Sunumda öz olarak ana akım sanat ve edebiyat eleştirisi yapıldı ve aşılması önerildi diyebiliriz.

Konuşmacı ilkin yaklaşık 45 dakikalık bir sunum gerçekleştirerek felsefeye yönelik yaklaşımının yanı sıra, sistematik felsefe dalında yürütmüş olduğu çalışmalara ve felsefenin gelişim aşamalarına ilişkin fikirlerini özetledi. Akkaya, Filozofça serisindeki kitaplarının kapsadığı konulara dikkat çekerek Muzaffer Oruçoğlu’yla ilgili hazırladığı kitaba gelmeden önce yaptığı araştırmalar ve yayınladığı kitapların felsefi arka planına değindi. Mehmet hocamızın Filozofça üst başlığıyla yayınlanan kitaplarının isimlerini sıralamakta yarar var: Filozofça-Portreler, Filozofça-Bakış, Filozofça-Söyleşiler Düşünceler, Filozofça-Politikanın Evrimi, Filozofça-Hayat ve Sanat, Filozofça-Dil Felsefesi, Filozofça-Epistemolojik Kopuş.

Sunumunda son 10-12 yıldır felsefe alanındaki üretimlerini kitap çalışmalarıyla farklı bir aşamaya taşıdığına dikkat çeken Akkaya, Muzaffer Oruçoğlu’nun sermayenin insanlara dayattığı yaşam tarzından köklü bir kopuş gerçekleştirdiğini, buna bağlı olarak da edebiyat, sanat, bilim ve felsefe alanında yapmış olduğu çalışmalarla bir devrim yaptığı iddiasında bulundu. Akkaya’ya göre sanatsal ve düşünsel üretimler nedeniyle Oruçoğlu ülkemizdeki beşinci büyük sanatçılar kuşağı içindedir. Yılmaz Güney, Ruhi Su, Nazım Hikmet ve Sabahattin Ali’nin yanı sıra Muzaffer Oruçoğlu’nu da bu beş kişi arasında değerlendiren Akkaya, Oruçoğlu’nun epistemolojik bir kopuş gerçekleştiren sanatçılar arasında olduğu fikrini ortaya attığını, bu sonuçlara, yapmış olduğu incelemeler ve okuduğu kitaplar üzerinden ulaştığını dile getirdi.

Oruçoğlu’nun üretimlerini sanatsal ve felsefi açıdan değerlendirdiğini ve yapmış olduğu analizler üzerinden bu sonuçlara ulaştığını ifade eden Akkaya, Oruçoğlu’nun romanlarına da kısaca değinerek yazarın kitaplarındaki kahramanların hiçbir toplumsal sistem içerisinde değerlendirilemeyeceğini kaydetti. 4 kitaplık Grizu romanlarındaki karakterlerden Recep, Abbas, Cuma, Zehra ve Cebeli karakterleri ile Tohum romanındaki Naciye, Çıplak ve Özgür’de Gülcan, Kangurular’da Vong Veli karakterinin günümüz dünyasında nereye konulacağının önemli bir tartışma konusu olduğunu dile getirdi.

Buradan hareketle felsefeci Akkaya’nın, “Diyalektik toplumcu sanat” gibi alışık olmadığımız bir ifade kullanması da oldukça dikkat çekiciydi. Devamla Çıplak ve Özgür, Kangurular ve Brunwick Delileri romanlarındaki sıradışı kahramanların yaşam içerisinde çok fazla gerçekliği olan karakterler olmadığını dile getiren Akkaya, bu romanlardaki felsefi arka planın kavranması gerektiğine önemle vurgu yaptı. Sorulara verdiği yanıtlar sırasında Oruçoğlu’na eleştiriler de yapan Mehmet hocamız, kimi tip ve karakterleri inandırıcı bulmadığını dile getirdi. Örnek olarak da romanlardaki şiddet sahnelerini ve Cebeli’yi işaret etti.

Osmanlı’dan günümüze edebiyatımızdaki yazarların kitaplarının ideolojik ve felsefi arka planı çeşitli sınıflandırmalar üzerinden değerlendirildi. Felsefeci-yazar Mehmet Akkaya’nın, Ahmet Mithat’tan Hüseyin Rahmi’ye Namık Kemal’den Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Reşat Nuri Güntekin’e kadar birçok yazarın, ya feodal, küçük burjuva ya da komprador burjuva yaşam tarzını yansıtan romanlar yazdığını söylemesi de izleyicilerde şaşkınlık yarattı. Akkaya’ya göre bunlar ana akım romanı temsil ediyor, mesleki olarak bilgiyle yazılmış olsalar bile kurulu düzenden yanadırlar.

Sunumdan anlaşıldığına göre anılan romancılar, ana akım romanlar esasında kendi dönemi içerisinde değerlendirdiğimizde epistemolojik bir kopuş ve devrimci bir yaklaşım geliştirmemişlerdir. Toplumcu gerçekçi yazarlar arasında sayabileceğimiz yazarların romanlarında anlattığı yaşamların arka planının ideolojik ve felsefi arka planını da çözümleyen Akkaya, Oruçoğlu’nun bu yazarlardan farklı bir üretim gerçekleştirerek bu yaşam tarzından köklü bir kopuşla, devrim niteliğinde üretimlere imza attığını anlattı.

Akkaya, konuşması sırasında felsefe tarihini de özet olarak değerlendirerek Aristoteles’ten Platon’a, Aydınlanma Felsefesi’nden Batı Felsefesi ve Marksizme kadar pek çok konuda fikirlerini dile getirerek fikirlerimizin gelişimine etki eden düşünce tarihi süreçlerini değerlendirdi. Ancak esas önemsenmesi gereken fikirlerin, Aristoteles gibi köleliği savunan ve kadınları eksikli gören bir filozofun felsefesi olmadığını, esas felsefi derinliğin Spartaküsler’de ve Şeyh Bedreddinler’de olduğunu söyledi.

Akkaya devamla, savunulması gereken felsefenin; Wat Teyler, Thomas Münzer, Babek ve Baba İshaklara kadar sınıfsal mücadelenin gelişim aşamalarında aranması gerektiğini belirttikten sonra, bu mücadelenin halk kültüründen beslenerek devrimci karşı koyuşları geliştirildiğini dile getirerek sınıf mücadelesinin önemine dikkat çekti. Bu mücadele pratiklerinin felsefenin gelişimine etki eden yeni alanlar açtığını kaydeden yazar, ezilen halkların mücadelesinin kazanımlarının anlaşılmasının önemine vurgu yaptı.

Muzaffer Oruluçoğlu’na ve Epistemolojik Kopuş’a Sol’un ve geleneğin yönelme tarzını da büyük oranda sorunlu bulduğunu vurgulayan Akkaya’ya bakılırsa bu kesimler egemen sanat anlayışının kuşatmasından çıkamıyor. Bu yüzden de Oruçoğlu’nun sanat ve düşünce derinliğini fark edemiyor. Muzaffer Oruçoğlu’na ilişkin çalışmasının önemsenmeyerek küçümsenmesine, sıradanmış gibi algılanmasına da şaşırdığını söyleyen yazar, Oruçoğlu’nun romanlarının, şiirlerinin, resimlerinin ve heykellerinin okunup araştırılmasını, bunun dikkatlice ve tekrar yapılmasını ısrarla vurguladı. Romanların okunması durumunda daha verimli tartışmaların çıkacağına bilhassa vurgu yaptı.

Mehmet Akkaya’ya göre Oruçoğlu’nun eserlerinin arka planında güçlü bir insan, ahlak, toplum ve bilgi felsefesi yer alıyor. Sorulan sorular üzerine Oruçoğlu’na ilişkin bu çalışmayı yıllar öncesinden yapmayı düşündüğünü kaydeden Akkaya, bu çalışmayı yapmayı düşündüğü zamanda Grizu romanlarının henüz yazılmadığını, bu romanların yazılıp okumasının ardından daha da bütünlüklü analizler yaparak yeniden bu kitabı gündemine aldığını dile getirdi. Bu fikri geliştirmesine “Hayat ve Sanat” kitabının etki ettiğini de kaydetti. Konuşmasında yedi kitabının da sözünü ederek, kitap içeriklerini birer cümleyle de olsa izleyicilere aktardı.

Grizu romanlarına eleştirel baktığı anlaşılan bir katılımcı da, bu romanların epistemolojik kopuşu gerçekleştiren bir özellik taşımadığını iddia ederek, roman kahramanlarının işçi sınıfını temsil eder bir pozisyonunun bulunmadığını söyledi. Oruçoğlu’nun romandaki anlattığı gerçeklikle, esas olanın farklı olduğunu öne süren konuşmacının eksikliğini gerek söz alan diğer katılımcılar, gerekse de Mehmet hoca dile getirerek bu eleştirilerin yersiz olduğunu kaydetti.

Tezlerin ve anti tezlerin birbirleriyle mücadele etmesinden doğru fikirlerin çıktığını ileri süren ve felsefi tartışmaların yararına da dikkat çeken Akkaya, gerek Oruçoğlu’nun romanlarına, gerekse de felsefi düşünceye ilişkin tartışmaların belli fikirlerin olgunlaşmasına etki ettiğini dile getirdi. Bu bölümde tartışma Marksist teori ve sınıf meselesine dek genişledi. Akkaya’nın ‘Tolstoy ve Balzac gibi romancılarda işçi de işçi mücadelesi de yoktu’ biçimindeki açıklaması da dikkat çekti.

İzleyicilerin tartışmayı Türkiye romanından hareketle sürdürmesi üzerine Akkaya, çok övülen Yaşar Kemal ve özellikle de Orhan Kemal’in değerli romancılar olduğunu ama epistemolojik kopuş yapamadıklarını da sözlerine ekledi. Politika ile sanat arasındaki gerilimin de sorunsal olduğu söyleşide/konferansta Akkaya’nın sanat lehine pozisyon aldığı dikkatlerden kaçmadı. Felsefeci Akkaya’ya göre dünyada da ülkemizde de Marksist teorinin politika ayağı görece iyi ve zengin ama felsefe ile sanat ayağı zayıftır.

İşte Muzaffer Oruçoğlu bu eksikliğe Türkiye cephesinden bir katkı yapmıştır. Dolayısıyla Oruçoğlu’na fraksiyoner bir bakış, eksik bir bakış olur, çünkü bu katkı tüm toplum adınadır ve evrensel bir özellik de taşımaktadır. Konferansın/söyleşinin bitiminde Akkaya, bir kez daha Muzaffer Oruçoğlu’nu tanımak, anlamak ve eleştirmek isteyenlere öncelikle onun romanlarını okumalarını önerdi. Söyleşi, düşünülenden uzun sürdü, kitapların imzalanması sırasında da devam etti…

========================================================================================================================================

 

SANATÇI, MASUM, YETENEKLİ VE YAKIŞIKLI

Mehmet Akkaya

 

Sevgili Kemal, yakışıklı hemşerim,
Katledildiğini duyduğumda basından ayrıntılarını öğrenmek istedim. Acaba yeterince bilgi var mı diye kaygılanırken sosyal medyada yoğun bir bilgi paylaşımı oldu. Kimliğine, kişiliğine, yeteneklerine baktım: Tepeden tırnağa suçlusun! Dünyada da olduğu gibi bizim gibi ülkelerde de sanatçı dokusu taşıyanları yaşatmıyorlar. Hukukçuyu, düşünürü, aydını, gazeteciyi de… Üstelik sen yeteneklisin de. Yetmezmiş gibi Newroz kutlamasına katılıyorsun, üstelik Diyarbakır’a gidiyorsun. Kürt değilsen bile oraya gitmen Kürt olduğun anlamına gelir. Sevgili Kemal, bunların tümü bu ülkede suçtur!

Elinde keman olan fotografına bakıyorum, bunları yazarken. Gözlerindeki çocuksu tebessüm, yüzündeki hüzün, elindeki kemanla birleşince sanki Leonardo’nun fırçasından tuvale çizilmiş bir tablo ortaya konmuş. Yüz hatlarından duygusal biri olduğun anlaşılıyor. Belki de öfkeli birisin. Soruyorum: Bu denli duygu yüklü, masum bakışlara sahip olan birisini bu topraklarda yaşatırlar mı sandın? Yüz yıllık, bin yıllık tarihimizde nice masum yüzlü, yetenekli insanımızı kurban verdik cellatlara. Kemal kardeşim; yaşına, boyuna bosuna bakılırsa gençsin. Genç olmak! Sömürücü zulüm düzenleri için her genç, potansiyel suçludur! O genç Kürt, komünist veya kadınsa ya da Ermeni veya Kızılbaş (Alevi) ise yaşama şansı daha da zayıflar. Dünyanın egemen sınıfları bu konuda ittifak halindedir. “İnsan hakları” sadece laftadır. Hani, görüyoruz işte, ne bir kınama var ne de bir yergi. Nerede insan hakları?

Üniversitede, güzel sanatlar okuyormuşsun, öğretmen olmak istediğini yazdı basın-yayın organları. Üniversitede öğrenci olmak, mezun olunca da öğretmen olmak, bunların tümü suç! Ülkemizin tarihi nice öğretmen ve öğrenci kıyımlarıyla doludur. Bunlardan haberin var mıydı, bilmiyorum. Ya o alanda, polislerin ortasındaki direnen haline ne demeli? Gözü kara, delice, kendinden emin hareketlerin var. Abartmıyorum, Spartaküs’ü anımsadım o fotoğraf karelerinden. Sevgili Kemal unutmayalım ki, bu çağda Spartaküs’ü hatırlatan hiçbir davranış biçimine de düşünüş biçimine de izin verilmez. O denli kendine güvenen, kendinden emin kişiyi yaşatmazlar bu topraklarda!

Gülümseyen, masum yüzüne uygun bir de adın var. Kemal güzel bir isim. Aileni kutluyorum, Kemal sözcüğü seninle uyuşuyor. Bu uyuşma önemli; çünkü çok kişinin adı kendisiyle uyumlu değildir. Adı “Umut” ya da “Barış” olan birisinin subay ya da komiser olması gibi. Kemal; bilgi ve erdem bakımından olgun insan, yetkin insan anlamına gelir. Ha… bu arada söyleyeyim, benim de Kemal adında bir kardeşim var. Sana yazmamda belki bunun da payı olmuştur, kim bilir? Kemalleri çoğaltmak gerek, bu mayası (özü) bozuk dünyayı devirmek için. Sermaye düzenine para sinmiş, saldırı ve zorbalık onun karakteri haline bürünmüş. Sevgili Kemal bu karakteri, büyük ve güzel insanlığın “kader” haline getireceğini hiç sanmıyorum: Devirecektir. Zira büyük insanlık devire devire ilerledi. Bu kanun çağımızda da değişmiş değil.

Sevgili Kemal; şimdiki dünya, sömürücülere ve cellatlara yaşama hakkı veriyor. Yetkine, olgun insana, sanatla ilgili olana, estetik incelik kazanmış olana yaşama hakkı vermiyor. Etik değerleri, eşitlik ve özgürlük arzularını daha tohumken yok etmenin politikasını üretiyor, tekrar üretiyor, bunu sürekli yapıyor sistem. Sömürü ve zulüm düzeni, bu insani değerlere düşman bir kesimi sürekli hakim, savcı, asker, polis, bey, paşa kılığına sokuyor, büyük filozofların da söylediği gibi kendine ve türüne yabancılaştırıyor. Kendine ve türüne yabancı hale gelenleri, etik ve estetik incelik kazanmış insan topluluklarının üzerine sürüyor. Yani Kemal kardeşim, anlayacağın çağımız, “aslanın kediye boğdurulduğu” bir çağ. Ülkemiz de bundan ziyadesiyle nasibini almış bulunuyor.

Güzel Sanatlar Fakültesi Müzik Bölümü’nde okuduğun söylendi. Be kardeşim beste yaptığını da yazıyorlar. Beste demek yaratıcılık demek, dahası beste yapana yaratıcı denir. Hakim sınıfların nezdinde yaratıcı demek kral/padişah ve Tanrı demektir. Besteci, krallardan ve Tanrılardan yaratıcılığı “çalan” anlamına gelir. Oysa senin, çalan kişiye ateş hırsızı dendiğini duymuş olduğunu sanmıyorum. Duysaydın –belki- daha ihtiyatlı olurdun. Tarihte bu ateş hırsızına Prometheus örnek verilir. Onun başına gelen de dillere destandır. Kemal’cığım yine de karamsar olmaya gerek yok derim; çünkü hiçbir sömürücü sistem ve saltanat, varlığını sonsuza kadar sürdüremedi!

Ya çantandan çıkanlara ne demeli? Yedek elbise, not defterin ve şiir kitabı çıkmış söylendiğine göre. Yeterince incelmemiş bir dünyada, zerre kadar yontulmamış, sömürmek, vurmak, öldürmek dışında herhangi bir insani değerle tanışmamış güruhların şiire ve şaire izin vereceğini mi zannettin? Yalnız şiir ve şair de değil, tiyatrocusu, ressamı, müzisyeni de makbul değildir sermaye düzeninde. Taa… Ankara’ya gitmişsin bir de. Toplumsal sorumluluk bilinciyle hareket eden birisin, belli. Sen de bunu hep yapıyorsun be kardeşim. Biraz yavaş ol diyen olmadı mı sana?

Barış mitingine katılmışsın, suç! Newroz’a katılmışsın suç! Sevgili Kemal dünyanın da, insanlığın da işi zor, bunu bilmemiz lazım. Yine bir filozofun dediği gibi dünya tersine duruyor: Baş aşağı yani. Ters olanın düzeltilmesi, yalnızca sanatçının, bilim insanının, filozofun, politikanın gücüyle olmaz. Yalnız çalışan ve üretenlerin temel gücüyle de değişmez bu dünya. İnsanlığın bir bütün olarak çabası gerekli. Bu çabaya, görevi insan katletmek olanların bile destek olması gerekir. Çünkü onlar da insan evladı, halktan kişiler, çoğunluğu sermaye düzeninin mağduru. Neyse sözü uzattım Kemal kardeşim!

Gittiğin yerde de yalnız olmayacaksın! Kendini adamanın güzel örneklerini göreceksin orada! Yüreği insan sevgisiyle dolu, senin kadar cesaretli olan genç yaşlı, kadınlı erkekli o güzel, masum yüzlü insanların yurduna göç ettiğin için kendini mutlu bile duyabilirsin. Geride kalanların, tasvir edilen o güzel dünyanın yeryüzünde de kurulması için bütün güç ve yeteneklerini seferber edeceklerinden emin olabilirsin. Unutma ki insanlık binlerce yıldan beri, önceki kuşaklardan aldığı mücadele mirasını yeni kuşaklara bırakarak tarihsel yolculuğunu sürdürüyor.
Bitiriyorum! Beste yaparak, keman çalarak yürüdün herkesin yürüyeceği yere…
Işıklar içinde uyu sevgili Kemal, yetenekli hemşerim…

======================================================================================================================================

 

TİYATRO: ANLATMA DEĞİL GÖSTERME SANATIDIR

Mehmet Akkaya

Bi’Takım Oyuncular’ın sahnelediği “Şey” adlı oyun sanatta anlatma ve gösterme sorunsalı üzerine düşünmemizi gerektiren bir özelliğe sahip. Oyun, tiyatronun anlatma yerine göstermeyle ilgili olduğunu “göstermesi” bakımından ilgi çekici.

Anlatma ile gösterme, içerik ve biçim tartışmasını akla getirir. Bunları birbirinden ayırmak zor olsa da açıklama yapmak, analiz ve eleştiri için bu ayrıştırmalara ihtiyaç olur. Sinema, tiyatro, opera, bale gibi türleri göstermeci (görülen) sanat olarak değerlendirmek yanlış değildir. Plastik (resim, heykel, mimari) sanatlar ise zorunlu olarak yani doğaları gereği “görülen” sanatlardır. Roman, şiir ve müzik türünden olanlar ise daha çok anlatılan (duyulan) sanatlar kategorisine girer. Yine de sanatları bir bileşik olarak düşünmek, Voltaire’nin benzetmesiyle kardeş olarak değerlendirmek yanlış olmasa gerek. Bu anlayış, varlık felsefesindeki şeylerin birliği meselesine dek gerilere götürülebilir. Oyunun adının “şey” olması da çoğul olana gönderme yapıyor.

“Şey” adlı oyun, adını Muzaffer İzgü’nün “Apollon’un Şeyi” adlı eserinden alıyor. Eser, Muzaffer İzgü’nün kısa hikayesinden yola çıkarak, oyunun rejisinde de yer alan Türev Sarıkurt tarafından yazılmış. Büyük ölçüde anlam değişikliğine uğratılmış ve güncelleştirilmiş. Önce şu saptamayı yapmamıza izin verilsin: Birçok eleştirinin ve analizin; filmi ya da oyunu konu ederken oyun ya da film yerine senaryoyu veya oyunun metnini özetlediğini, dolayısıyla içeriği ve içerikteki olay ve olguları anlattığını görüyoruz.

İşte “Şey”, eleştiride düşülen bu yanlışın giderilmesi için oldukça özgün bir karakter teşkil ediyor. Buna göre eleştiride yanlış olan bir metodolojinin ortaya çıkmasına ve yayılmasına eserlerin kendilerinin de davetiye çıkardığı düşünülürse “Şey”in altını bu bakımdan da çizmek gerekir. Çünkü senaryoyu ya da metni sahnede veya sette anlatmak, dile getirmek, bu yapılanı film veya oyun yapmaya yetmez. Bunun gibi oyunun metnini, olaylar dizisini özetlemek de tiyatro yani oyun eleştirisi değildir. Böyle bir eleştiri –ki oldukça yaygındır- olsa olsa edebi metin eleştirisidir.

Metnin sahnede veya sette diğer sanatsal araç ve bileşenlerden de yararlanılarak “oynanması” gerekir. Bu yüzden de eleştiri; oyunu, metni veya senaryoyu özetlemek yerine gösterme etkinliğindeki zayıf ve güçlü yanları belirlemekle sorumludur. İçeriğin “nasıl” sunulduğuna yoğunlaşmak durumundadır eleştirmen. Görsel sanatlar alanında eleştirinin biçim analizine yoğunlaşması, fonetik (ses) sanatlarda ise eleştirinin içeriğe yönelmesi bir genel ve gevşek genelleme olarak söylenebilir. Bi’Takım Oyuncular’ın sunumuna da bakıldığında görselliğin içeriğe değil içeriğin görselliğe eşlik ettiğini görüyoruz. Dolayısıyla “Şey”deki oyunculuğa bakıldığında “anlatma göster!” komutuna uyulduğunu izlemek zor olmuyor.

Görsel sanatlarda içeriksel olanın, görsel olana eşlik etmesi yani içeriğin biçimi izlemesi onun başarısını gösterir. Ernest Fischer ve benzeri toplumcu sanat kuramcılarının içeriği –özü- biçimden daha önemli bulmalarını kabul ediyor ve bunu ayrı bir tartışma konusu yapmadığımdan üzerinde durmuyorum. Zira sözün içeriği aşması, içeriğin biçime oranla devrimci olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Oyun/Şey, kasaba ya da bir köyde geçiyor, köylülerden birisi tarlasında bir heykel bulup da polise ve kaymakama haber verince işler umulanı aşarak büyüyor. Toplumsal sınıf ve tabakalara mensup karakterler de içerik kazanıyor. Yoksul köylüsünden gazetecisine, arkeoloğuna dek pek çok kahraman oyunda kendine yer buluyor. Geçerken hatırlatalım ki, oyunun adı “Heykelin Şeyi” biçiminde de olabilirmiş. Çünkü oyun, heykelin olmayan cinsellik organını odak noktasına almış ve şey’den kasıt da heykelin olmayan cinsel organıdır.

Metin ve senaryo yerine, oyun ve görsellik üzerine yoğunlaşan eleştirinin ortaya çıkarması gereken bir özellik de tiyatro oyununda rejinin rolüdür. Çünkü oyun son çözümlemede rejinin (yönetmenin) olsa da onu sahnede gösteren oyuncudur. Bu yüzden de “sinema yönetmenin tiyatro oyuncunundur” da diyebiliriz. “Şey”i dikkatli izleyenler bu tespitin karşılığını, oyuncuların sahnedeki serbestliklerinden anlamışlardır. Bu rahatlıkta, reji ile oyuncuların uyumunun rolü de vardır. Polislerin, komiserle olan ilişkilerinde, köylünün komiserle ve kaymakamla olan diyaloglarında da bu rahatlığı görebiliyoruz. Denilebilir ki, reji ve oyuncular metnin gücüne değil kendi yeteneklerine, yaratıcılıklarına ve kendi güçlerine güveniyor.

“Şey” adlı oyun komiklik kategorisi üzerinden yürüyor. Tarihsel sürece bakıldığında trajik olan komik olanı öncelemiştir. Bunu tiyatro tarihinden de biliyoruz. “Son gülen iyi güler” misali komik olan, trajik olanı izler. Sophokles’in Aristophanes’i öncelemesi gibi. Oyunda kaymakam rolünde görülen ve ayrıca rejide ve oyunun dramaturjisinde yer alan Yusuf Sarıkaya özgün bir kaymakam tipi çıkarmış. Özgünlüğü, iyi bir gözleme dayanması ve karikatür bir tipleme de olsa gerçeklikle örtüşmesinde yatıyor. Komiser rolündeki Orkun Eker, oyunun merkezinde yer alarak, oyun içindeki oyunculuğuyla bir anlamda oyunu yönlendirmekte. Antikacı rolüyle İlker Çetinkaya, polis rollerinde Gökhan Ezer ve Sadettin Okumuş, köylü karı-koca rolünde Mehmet Arslan ve Miray Üstüngör’ün performansları oyuncu ve rol ilişkisinin güzel bir uyumu olarak dikkat çekiyor.

Komiklik kategorisinin “Şey”e olumlu olarak yansıdığı söylenebilir. Ülkemizin ve çağın insanının gülümsemeye çok ihtiyacı olduğu bir süreçten geçtiğini dikkate aldığımızda oyunun ruhunu ve maksadını daha iyi anlayabiliriz. Trajik olsun komik olsun bu türden unsurlar, her zaman bilhassa da olağandışı dönemlerde görselleştirilmeye elverişli bir iklim bulurlar. Bi’Takım Oyuncular’ın oynama mantığına bakıldığında bunu daha da etkili kılmak için Brechtvari birtakım yabancılaştırma tekniklerinden de yararlandıkları söylenebilir. Basın toplantısında gazetecilerin izleyici sıralarında yer alması iyi düşünülmüş sahnelerden biridir.

Gerek sosyalist düşünce gerekse sınıf dinamiğini dikkate alan sanat anlayışları açısından sanatta star tiplerin çıkartılması, merkezi bir sorunsal olarak ele alınmaktadır. Toplumdaki tek veya birkaç kişiden ibaret olan sömürücü ve sermayeci kesim, sanat eserinde ön plana çıkartılan ve star haline getirilen tek veya birkaç kişilik starlara karşılık gelir. Bİ’Takım Oyuncular’ın bilerek veya bilmeyerek bu anlayışı da kırdıklarını gözlemlemek zor değildir. Her ne kadar kimi karakterler (kaymakam, komiser) ön planda görülse de on kişilik oyuncu ekibinin tümünü çeşitli bağlamlarda sahnede görmek mümkün olabiliyor. Bu dinamik duruma süre itibariyle ya da metin gereği geri planda olan oyuncuları da ekleyebiliriz. Oyunculuğun dinamik sunumu, komik ögelere başvurma, içeriğin derinliği, oyunun akışını müthiş hızlandırmaktadır. Oyunun, müzik, dekor ve kostüm gibi unsurlar yönünden analizini ayrıca yapmak gerekir. Şu kadarı söylenebilir ki, “Şey” bu unsurlardan büyük oranda yalıtılmışa benziyor. Mesela müziğin oyuna bir katkı yaptığı anlaşılamıyor.

En kötü tiyatro oyunu, metni sahnede –adeta okuma tiyatrosunda olduğu gibi- anlatmak düzeyinde kalandır. Tiyatro, hem metnin dinlendiği hem de içeriğin gösterildiği mekan olarak betimlenir. Bunu söylemek tiyatronun asıl görevinin, içeriği göstermek olduğunu söylememize engel değildir. Dolayısıyla “Şey”de de izleyicinin bulduğu fark içeriğin anlatılması değil gösterilmesidir. Bu yüzden Bi’Takım Oyuncuların gücü de metni anlatmalarından değil oynamalarından ileri gelmektedir.

=============================================================================================================================

 

UMARIM SON SÖZÜ KADINLAR SÖYLER

Mehmet Akkaya

Sınıf mücadelesinde emekçilerin rolü, son iki yüz yıl boyunca nasıl ki sürekli yükseliş tirendi içinde oluyorsa, kadınların da yaşamdaki ve haklar mücadelesindeki rolü buna paralel olarak giderek büyüyor, zenginleşiyor ve yayılıyor. 8 Mart “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” dolayısıyla İstanbul-Bakırköy’deki (5 Mart 2017) kadın buluşması ve mitinginde dile getirilenler, taşınan pankartlar, atılan sloganlar söylenenleri kanıtlar niteliktedir.

Kadın her geçen gün kendi biyolojik ve sosyal özelliklerini tanıyor ve tanıdıkça da bilinçlenip aydınlanıyor. Bu aydınlanma sürecinde üç kurumu çok iyi tanıması gerektiğini de ihmal etmiyor: Mülkiyet sistemi, ona jandarmalık ya da tetikçilik yapan devlet kurumu ve elbette ki tüm toplum için hapishane işlevi gören aile.

Bu üçlü sistemin ve bu sistemin yönlendirdiği sözüm ona bilim, felsefe, sanat ve politikalar tarihsel süreçte kadının biyolojik farklılığını öne sürerek sosyal farklılığını da meşru göstermeye çalışıyor. Bunun anlamı, doğanın kadına yüklediği rolün istismar (suistimal) edilmesidir. Ulus devletlerin faşist sistemlerine bağlı olarak kadın, doğuran bir varlık olarak betimleniyor. İşe koşulan, askere sürülen, vergi ödeyen erkekler doğursun isteniyor.

Aristoteles gibi büyük filozoflar bile emekçiyi (köleyi) insan yerine koymadığı gibi kadını da “eksikli varlık” olarak değerlendirdi. Egemen sınıflar açısından kadının yeri, “çapulcu ve aptal” olarak değerlendirilen emekçinin yanı oldu. Oysa insanlık tarihinin kanıtladığı bir realite vardı ki, bütün maddi ve entelektüel zenginliği ortaya çıkaranlar toplumun, bu ötelenmiş büyük çoğunluğudur. Yani çalışan veya çalışmayan kadınlar ve erkek emekçiler. Yaratıcılığın birinci sırasında ise belki de kadınlar gelmektedir.

Erkek ya da toplum, yaratıcılığı kadından öğrenmiştir diyebiliriz. Oysa sınıflı toplumlar boyunca o yaratıcı varlık giderek kendine yabancılaştırıldı ve biyolojik açıdan cinsel objelere dönüştürüldü. Böyle bir obje olduğuna kadınların da inanması için ideolojik manipülasyonlara başvuruldu. Teoloji, ulus devlet milliyetçiliği ve gelenekler devreye sokuldu. Sonuçta egemen sınıflar emekçilerin sınıfsal konumları gibi kadınların da pasif konumlarının, onların fıtratlarından/ doğalarından geldiğini büyük “bilimsel” araştırmalarla ispatladılar! Oysa bu açıklamalarda sahtelik olduğu kesindir; dolayısıyla kadınların tarihi, bir ölçüde suistimal edilmenin tarihi olarak da okunabilir.

Lenin üzerinden anlatılan bir anekdotu anmak sanırım yararlı olacaktır. Kaynak gösteremediğim için anekdot diyorum: Savaş yıllarında pek çok Rus/Sovyet kadınının tecavüze uğradığı ve hamile kalıp doğurduğu ortaya çıkar. Genç Sovyet hükümeti önlem almak ve çözüm bulmak üzere harekete geçer: Kadının beyanı esas alınacaktır. Kadın, kimin “baba” olduğunu söylerse çocuk onun üzerine kaydedilecektir. Bu kararda Lenin belirleyici olmuştur. Bir süre sonra aynı soruna maruz kalmış kimi kadınların işi iftiralara kadar vardırdığı anlaşılır. Bazı kadınların durumu suistimal ettiği Lenin’e iletildiğinde Lenin “bin yıldır biz onları suistimal ettik, biraz da onlar bizi (erkekleri) suistimal etsin” der.

Bir çok siyasal çevrenin “yeni kadın”dan söz etmesi tesadüfi değildir. “Yeni kadın” feodal, burjuva sistemin kendine yüklediği rolü reddeden kadın tipi olarak geleneksel kadın tipinden ayrılmaktadır. Kendi yeteneklerinin bilincine varmış olan bu kadın için, toplumsal “değişim ve devrimlerin olmazsa olmazı” ifadesini kullanmak abartı olmasa gerek. Bu ifadeyi ve değerlendirmeyi besleyen pek çok başarıya imza atan bu “yeni kadın” tipi sınıf baskısını olduğu gibi cinsel, ideolojik, fiziksel ve her türden baskıyı da engelleyecek güçtedir.

Kendisiyle birlikte erkeklerin de özgürleşmesinde devrimci bir rol oynayacağı “hayır” kampanyalarından, Kürt mücadelesinde oynadığı rol gereği, üretim alanlarındaki gösterdiği dinamizmden de anlaşılabiliyor. Tarihte son söz var mı bilinmez; ama eğer varsa o sözü belki de kadın söyleyecek! 

 

 

SANAT DEVİRME VE DÖNÜŞTÜRME KÜLTÜRÜDÜR

Mehmet Akkaya

Heykelleri yapanların, resimleri çizenlerin, tiyatroları yazanların, türküleri söyleyenlerin, kısacası sanatı yapanların yasaları yapanlardan daha güçlü olduğu söylenmiştir. Sosyal dünyada olduğu gibi fizik dünyada da bu türden yasalar pek çok çeşidiyle mevcuttur. Doğadakine benzer şekilde yaşamın dinamizmi bir alanda bastırılınca diğer alanlarda filizleniyor. Sanat ve Hayat dergisinin yeni sayısı insanın aklına ilk elden bunu getiriyor. Dergi geniş alanlara nüfuz eden konuları, zengin ve derinlikli içeriğiyle dikkat çekiyor. Sanatı, sanatçıyı, sanat izleyicisini ve sanat üzerine konuşan/yazan kimliklerin sentezi oluyor. Bu içeriğin ve çerçevenin belirlenmesinde elbette ki son yıllarda özellikle siyasal alanda yaşanan sermaye, devlet ve bir bütün olarak sistem saldırıları var.

Dergideki metinler, yorum ve analizlerin dikkatle okunduğunda ise son yıllarda siyasal otoritenin politik alanda gösterdiği kıyımlara, sanatsal bir dille yanıt verildiği görülüyor. Felsefe, bilim, politika dergileri gibi sanat dergileri de yalnızca dergiden ve sanattan ibaret değildir. Sanat dergileri sanattan ve dergiden daha fazla bir değeri ifade ederler: Sınıf mücadelesi. Sanat, sanat yazıları, sanat kuramları ve sanat üzerine yazılmış tüm metinler sınıf mücadelesinin estetik planda ve estetik araçlarla sürdürülmesi olmaktadır. Kuşkusuz ki sanatın dili, üslubu hatta konusu diğer kültürel kategorilerden farklılık gösterir. Bu yüzden de sanatı yapmak, okumak ve üzerine konuşmak yeni bir yabancı dil bilmeye benzer.

Sanatsal etkinliğin tarihi, politikanın tarihi kadar hatta sosyal hayatın tarihi kadar eskidir. Çoğu zaman hayatı ve otoriteyi temsil eden politikayı değiştirmenin mücadelesini verir sanatsal çaba. Dolayısıyla sanat yalnızca olup biteni anlatma, yorumlama, betimleme, gösterme çerçevesinde uğraş içinde olma değildir. Sanat, asıl olarak dönüştürme, devirme ve değiştirme kültürünün adıdır. Bu yüzden de her tarihsel süreçte politika/iktidar ya da otoritelerle gerilim yaşayan bir disiplin olmuştur. Politik alanda mevzi kaybeden dinamiklerin bazı durumlarda sığındıkları bir liman olmakla birlikte, sanat temelde politik alanda yitirilen enerjinin biriktiği, potansiyele dönüştüğü bir kaynak haline gelir. Her potansiyel olanın uygun şartları bulduğunda harekete dönüşmesi kaçınılmazdır.

Ülkemizde ve dünyada yaşananlar, sınıf mücadelesi teorisini doğrulayan yeterince veri sunuyor. Bu mücadelenin tarafları, politika/iktidar silahıyla birlikte bilim, felsefe ve sanat silahını da zorunlu olarak kullanıyor. Bu nedenle iktidarda olmayan emekçi sınıfların, siyaset/iktidar silahını kullanma olanakları da yeterince olmadığından, sanatın yarattığı imkanları daha fazla değerlendirmek gibi bir sorumluluğu bulunuyor.

Sanatçıların, bilim insanları ve en son akademisyenlerin siyasal ve kamusal alanlardan uzaklaştırılmaları bir moral-değer yitimi olarak okunamaz. Çünkü mücadele politikanın daha kritik alanlarında ve tarzlarında devam etmekle birlikte sanat, felsefe ve bilim disiplinlerinde yoğunlaşma olarak kendini gösterir. Bu disiplinleri önemsemek gerekiyor; zira bilim, felsefe ve konumuz açısından bilhassa sanatta etkili olamayan hiçbir iktidar gerçek anlamda sınıf mücadelesinin kazananı olamaz. İnsanlığın tarihi tecrübeleri bunun örnekleriyle doludur.

=============================================================================================================================

 

 

SANAT FELSEFESİ VE POLİTİKA

 

14 Ocak 2017 tarihinde kısa adı Onur Vakfı olan Toplumsal Tarihsel ve Kültür Vakfı’nda bir panel gerçekleştirildi. Vakfın Kadıköy’deki lokalinde düzenlenen panele Muzaffer Oruçoğlu ile birlikte katıldık. Oruçoğlu, Avustralya’da politik sürdün olduğu için tele-konferans yoluyla sunumunu yaptı. Panelde dile getirdiğim konulardan birkaç başlığın özetini aşağıya ekliyorum.

Biyolojik Güzellik Duygusu

Canlılar içinde yalnız insanların değil, hayvanların da güzel buldukları objeler karşısında haz aldıkları ileri sürülür. Özellikle yüksek yapılı hayvanların doğal olarak hoşlanma duygusuna sahip oldukları düşüncesi pek çok tecrübeyle de kanıtlanmıştır.

Üretim, Büyü ve Sanat

İnsanı diğer canlılardan ayıran en merkezi özelliklerin başında üretim yapması gelmektedir. Bu özelliğin yanına toplumsal olmayı da eklemek gerekir. Marksist teorinin, insan dediği zaman asıl kastettiği toplumdur. Çünkü insan, ancak toplum içinde vardır. İnsan, çevresini değiştiren bir varlık olarak üretim yapmadan yaşayamaz, varolamaz. Üretimin koşulları, sihir ve büyü türünden ilkel alışkanlıklarla koşullanır. Üretimin artması, avda şansın yaver gitmesi için sihirsel ve büyüsel etkinliklere başvurulur. Avlanacak hayvanlar, sözlü ya da hareketlerle tasvir edilir. Diğer yandan da bu hayvanların resimleri duvarlara çizilir. Simgesine sahip olan, aslına da sahip olur mantığı geçerli ilkel mantıktır. Sanatın kökeninde bu türden alışkanlıkların yattığını ileri sürmek, pek makul görünmektedir.

Sanat ve Diğer Disiplinler

Kültürel disiplinleri bilim, politika, sanat ve felsefe olarak dört kümede toplamak mümkündür. Bunlardan hangisinin zaman sıralamasında ve değerce öncel olduğu tartışma kaldırır. Yine de bu tartışmada sanatın diğer disiplinleri öncelediği iddia edilebilir.

  1. A) Sanat ve Din İlişkisi

Sanatın din ile ilişkisini sihirsel ve büyüsel alışkanlıklardan dolayı kurmak olasıdır. Daha da önemlisi ikisinde de hayal gücüne ihtiyaç duyulur. İkisinde de akıl yerine duygulara seslenmek baskındır. Bu nedenle politika, hem dini hem de sanatı, her tarihi koşulda manipüle etmek istemiştir.

  1. B) Sanat ve Bilim

Sanat, söylendiği gibi duygu ağırlıklı bir etkinlikken bilim, bunun tersine akıl ağırlıklı bir etkinliktir. Gerçi sanat akıldan vazgeçmiş, bilim de duygudan vazgeçmiş değildir. Bilimde parçalılık ve uzmanlaşma baskınken sanatta bütünsellik söz konusudur. Örneğin bilim, insanı hatta insanın bir organını, kalbi araştırma konusu yaparken sanat insanı bir bütün olarak değerlendirir. Sanatta öznellik belirleyici olmasına rağmen bilimde nesnellik belirleyicidir.

 

  1. C) Sanat ve Felsefe

Sanatın araçları, figürler, tipler, kahramanlar, boyalar, sesler, renklerdir. Felsefe ise kavramlarla etkinlikte bulunmaktadır. Terimler, düşünceler birbirini izler. Kavramlara yeni anlamlar verilir. Keşifçidir felsefe. Nesnel planda araştırma yapar. Sanat öznel planda varlığa yönelirken icatlar ortaya koyar. Oblomov, Madam Bovary gibi romalar; Umut, Potemkim Zırhlısı türünden filmler, Dokuzuncu Senfoni misali müzik eserleri icattır.

Sanatsal Tavır ya da Sanatsal Bakış Nedir?

Sanatsal/estetik tavrın kendine özgü özellikleri vardır. Bu tavır genellikle bilgisel, dinsel, cinsel, tarihsel, hukuki, etik tavırlarla karıştırılır. Kuşkusuz ki, estetik tavrın bu anılan kategorilerle yakın ilişkisi vardır. Sanatsal tavır, dinsel ya da bilgisel tavra indirgenemez; ama bilgi ve dinsellik duygusu ve düşüncesi olmadan da bu tavırdan söz edilemez. Bunun gibi sanatsal tavrı etik değerlerle karıştırmak hatalıdır; ama sanatsal tavır etik değerleri de göz ardı edemez. Bir eser hukuki açıdan verimliyse olumludur; lakin sanat eserinde hukukilik tali planda geçerlidir. Sonuç itibariyle sanatsal tavır, bu anlayışları aşan bir tavrın adıdır.

Duyumsal Psikolojik Hoşlanma/Haz mı?

Hayvanları olduğu gibi insanları yaşama bağlayan çeşitli hazlar ve bunlara temel olan haz kaynakları bulunmaktadır. Bunları duyumsal ve psikolojik haz kaynakları olarak değerlendirmek uygundur. İnsanlar haz almadan yaşayamaz; bunlar duyumsaldır temelde. Yeme, içme başta olmak üzere pek çok haz kaynağı fizikseldir. Doğa seyirleri, sohbet ortamları, gündelik aktiviteler bunlardandır. Yaz günü içilen soğuk içecekler, damak tadına hitap eden bir kebap ve benzeri besinler insanların çoğu için vazgeçilmezdir. Bunlarda koku, ses, tat, görme gibi tüm duyu organları devrededir. Cinsel hazlar da aynı özelliktedir. Freud açısından insan için en büyük haz kaynağı cinsel hazdır. Oysa o da doyurulduğunda etkisi söner. Bu hazlar gelip geçicidir, dolayısıyla da sanatsal haz kaynakları değildir. İnsanı değiştiren ve dönüştüren bir özellikleri bulunmuyor.

Sanatsal Hoşlanma/Haz mı?

Estetik hazzın en önemli özelliği, insana etik ve estetik bir incelik kazandırarak onu yeniden inşa etmesidir. Bu hazzı edinmek için sanatsal etkinlikler içinde olmak şarttır. Hatta bu konuda eğitimli olmak büyük imkanlar sağlar. Genellikle sanatsal haz da, tüm duyu organları değil görme ve duyma baskındır. Kısmen de heykel için olmak üzere dokunma duyusu söz konusudur. Duyumsal ve psikolojik hazdan farklı olarak etkisi uzun süre devam eder. Yorgunlukta haz veren bir fincan kahvenin, yorgunluk sonrasında etkisi biter. Oysa izlenen bir filmin etkisinin bir ömür boyu sürdüğü bilinmektedir.

=====================================================================================================================================

 

 

 

HALKLARIN FİLOZOFU BEDREDDİN SEMPOZYUMU SONA ERDİ

 

Sanat ve Hayat Dergisi ile BEKSAV’ın birlikte düzenlediği “Şeyh Bedreddin Sempozyumu” sona erdi. Cezayir Toplantı Salonu’nda (Taksim-İstanbul) iki oturum biçiminde organize edilen Sempozyum geniş bir ilgi gördü. On civarında konuşmacının olduğu ve bildirilerin sunulduğu, tartışmaların yapıldığı Sempozyum’da Bedreddin Hareketi seküler, devrimci ve komünist fikirler taşıması bakımından tarihsel mirasımız olarak değerlendirildi. Sempozyum’un içeriğine dair bir yazı ve ayrıca konuşmalardan bazı fotoğraf kareleri ilişiktedir.

 

ŞEYH BEDREDDİN’İN EYLEM FELSEFESİ

 

Mehmet Akkaya

 

Doğum ve öldürülme tarihleri yaklaşık olarak 1359-1421 yıllarına karşılık gelen Osmanlı Kazasker’i Şeyh Bedreddin’in, erken özelliklerini göstermesi açısından iki konunun altının çizilmesi gerekir: Okuyarak kendini eğitmek ve bu eğitimi entelektüel seyahatlerle zenginleştirerek toplumsal sorunlara odaklanmak. Bu eğitim ve gezilerin ürünü olan Bedreddin’in düşünceleri de diğer düşünce sistemleri gibi tarihsel, toplumsal ve iktisadi süreçlerin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Müslüman bir babadan hukuk eğitimi alıyor, Hıristiyan bir anneden Grekçe öğreniyor. İki kültürün temel özelliklerini erkenden içselleştirdiği söylenebilir. Kültür farklılıklarını, sınıf dinamiğini, Osmanlı yönetiminin halk karşıtı niteliğini, eğitimine paralel olarak gözlemleme olanağı buluyor.

Edirne’de, baba ocağında ve hocası Molla Yusuf’tan aldığı eğitimin yetersizliğini görünce “felsefe yolda olmaktır” misali harekete geçiyor. Bursa’da eğitimini sürdürüyor, burada Muhittin İbn Arabi’nin ışık felsefesiyle yani felsefeyi teolojiden üstün gören Kabalizm düşüncesiyle tanıştığı anlaşılıyor. Bu felsefe daha evvel edindiği fıkıh bilgileriyle tutarsızlığa düşmesine de neden olmuştur. Buradan sonra Konya’da daha da geliştiriyor kendini. Feyzullah Hurifi’nin düşünceleriyle de zenginleşiyor. Konya medreseleri de yeterli gelmeyince Kahire’de soluğu alıyor.

Burada Şeyh Hüseyin Ahlati ile tanışmıştır, bu bilgi pek çok kaynak tarafından altı çizilerek anılmaktadır. Zira büyük bir bilim ve felsefe insanı olduğu anlaşılan Ahlati, Bedreddin’i önemli oranda etkilemiştir. Şeyh sıfatı da işte bu hocasından mirastır. Etkilerle, gücünü artıran Bedreddin Tebriz’e dek geniş bir coğrafyayı tanır, -rivayet odur ki- Timur’a elini öptürür. Egemen sınıfları tanıdığı gibi halk sınıf ve kahramanlarını da yakından gözlemler, onlarla ittifak kurmayı acil görevleri arasında görür. Bu özelliklerinden dolayı da örneğin Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal olmadan Bedreddin’i anmak yanlış olur.

Şey Bedreddin’deki Felsefi Unsurlar

Varlığın mutlaklığı ve bütünlüğü çerçevesinde düşünülürse ‘taptıklarınız ayaklarımın altındadır’ diyen Muhittin İbn Arabi (1165-1240), İranlı filozof Suhreverdi (1153-1191), Seyyid Nesimi (1370-1417) ve Hallaç-ı Mansur’da (857-922) ön plana çıkan “enel hak” (Ben Allah’ım) düşüncesinin Bedreddin’le de devam ettiği anlaşılıyor. Dinlere ve onların önerdiği ibadet tarzlarına ve peygamberlere kuşkuyla bakan, Tanrı’nın varlığa içkin olduğunu savunanları ikiye ayırmak olasıdır:

Resmi otoriteyi yanlarına alanlar ile ona karşı olanlar. Şüphesiz ki Bedreddin, devleti ve resmi otoriteyi karşısına alan bir devrimci olması itibariyle örneğin Muhittin İbn Arabi, Yunus Emre ve Mevlana gibi isimlerden ayrılıyordu. Bu yüzden onun düşüncesini “eylem felsefesi” olarak adlandırmak isabetli olur. Bu anlayışın felsefe tarihinde değişik biçimlerle sürdüğünü görüyoruz.

İdealist unsurlarla birlikte, Nazım Hikmet’in de “Şeyh Bedreddin Destanı” bağlamında yazdığı yazıda adını zikrettiği Spinoza ve Hegel, varlığın bir bütün olduğu düşüncesini sürdürmüşlerdir. Hegel gerçeği rasyonele eşitlerken, Spinoza da her “natura naturans’ı, natura naturata” olarak değerlendirirken varlığın bütünselliğini kabul ederler.

Spinoza ve Hegel gibi Bedreddin’in de Tanrı’yı ya da varlığı açıklamak için maddi dünyaya ihtiyaç duyduğu ve dinsel olanı dünyevileştirdiği anlaşılıyor. Bunu, Herakleitos kuşağından sonra diyalektiğin yeni yorumu olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü Herakleitos ve Platon gibi filozoflarda idealist bir özellik gösteren panteizm düşüncesi, “Vahdeti Vücut” felsefesiyle daha materyalist bir karaktere kavuşmuştur. Diğer “bütüncü” düşünürler gibi Şeyh Bedreddin de bu bütünlük anlayışını deyim yerindeyse toplumsallaştırıyor. Marx ise diyalektiği hem toplumsallaştırmış hem de tarihselleştirmişti.

Bedreddin Hareketi ve Eşitlikçi Düşünceler

Eski, komünal toplumlara özgü eşitlikçi anlayışların Bedreddin ile devam ettiği anlaşılıyor. Bu düşüncenin komünal toplumlardan bir miras olarak kaldığını düşünebiliriz. Eşitlikçilik düşüncesine, ya büyük bir dehayla olup bitenler gözlemlenir ve sonuca ulaşılır. Ya da eşitlikçi toplumların varlığına dair bilgiler, yazılı ve sözlü kaynaklar aracılığıyla öğrenilir ve örnek alınır. Bedreddin’in aldığı eğitimin, yazılı ve sözlü kaynakları bilecek türden olduğu anlaşılıyor. Grekçe, Arapça ve Türkçe biliyor en azından. Onu etkileyen eşitlikçiliğin kaynakları arasında sözlü kaynaklar da merkezi bir yer tutuyor. Ayrıca Platon’un kitaplarındaki görüşler, Stoa felsefesinden alınanlar, İncil gibi kutsal kitaplarda sözü edilen anlayışlar eşitlik konusunda ufuk açmış olmalıdır.

Elbette tüm bunların kaynağı da komünal toplumlardaki uygulamalardan miras kalmıştır. Mesela bütün Ortaçağ boyunca eski halk kaynaklarının, bilhassa da Yunan ve Latinlerin entelektüel kaynaklarının kısmen de olsa unutulduğu halde, halkların hiç bir zaman unutmadığı ve talep etmekten vazgeçmediği düşünce eşitlik, özgürlük ve kardeşlik düşüncesi olmuştur. Dolayısıyla Bedreddin’in düşünceleri, bir anda ortaya çıkmış düşünceler olarak ele alınamaz. Bir düşünce zincirinin ileri halkalarından birisidir.

Resmi İdeoloji, “Bedreddin Devrimi”ni Çarpıtıyor

Ders kitapları başta olmak üzere resmi ideolojinin yönlendirmesindeki tüm tarih çalışmaları 1415’in gücünü boğmak için işbirliği yapıyor. Ayaklanmayı “isyan” olarak gösterdikten sonra nedenini de Osmanlı’nın Timur tarafından zorda bırakılmasına bağlıyor. Bu ayaklanmada elbette anılan Ankara Savaşı’nın rolü vardır. Oysa bunun tek başına hiçbir değeri yoktur. İkincisi Osmanlı’daki taht kavgalarına, şehzade savaşlarına bağlayanlar da az değil. Bunlar da ilkine bağlı olarak 1402-1413 arasında gerçekleştiğini iddia ettikleri ve “Fetret devri” olarak ifadelendirdikleri anarşik ortamla açıklamaya çalışmaktadırlar Bedreddin hareketini. Elbette böyle bir iç sorun ve çatışmaların halk ayaklanmalarıyla ilgisi vardır. Oysa bunun da diğer etkenler gibi iç dinamikler, ekonomik olgular ve sınıf gerçekliği dikkate alınmadan hiçbir değeri bulunmaz. Tüm bu türden nedenlerle “Bedreddin devrimi”ni açıklamaya çalışmak egemen sınıfların çarpıtma amacı güttüklerinin en iyi kanıtıdır.

Şeyh Bedreddin ve onun adıyla anılan hareket, düşünce sistemi ve ayaklanma, üzerine çokça tarihçinin yöneldiği bir kimliğin adıdır. Birbiriyle tutarsız pek çok yöne çekilerek anılan Şeyh’e ilişkin tarihsel analizlerin asıl nedeni belki de onun çok yönlü olmasıydı. Ona bakışı ikiye indirgemen olasıdır: Olumlayanlar ve olumsuzlayanlar. Mesela Osmanlı ve Türk hakim sınıflarının lehine yazanlar, genellikle Bedreddin’i, yoldan çıkmış bir asi, ün ve unvan peşinde koşan bir kendini bilmez, Tanrı’ya ve dine karşı çıkan bir zındık, devlete başkaldıran bir kanun tanımaz türünden değerlendirirler. İsmail Hakkı Uzunçarşılı’dan, Hilmi Ziya Ülken’e; Mehmet Yaltkaya’dan Ahmet Yaşar Ocaklı’ya dek birçok tarihçinin Bedreddin’i bu istikamette okuduğu ve değerlendirdiği anlaşılıyor. Bu bakışın Batı ve benzeri ülke tarihçileri için de geçerli olduğu söylenebilir. Bedreddin’in torunu olan Hafız Halil’den yine Bedreddin ile aynı çağlarda yaşamış Bizanslı tarihçi Dukas’a, Alman tarihçi Ernst Werner’e dek kimi tarihçiler de bunlar arasındadır.

Emekçilerin ve Halkların Bedreddin’i

Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in Osmanlı egemen sınıfları tarafından katledilmeleri, egemen sınıfların sınıf çıkarları gereği idi. Bu türden mirasları sahiplenmek de emekçi sınıfların çıkarı gereğidir. Dolayısıyla Bedreddin’e ve yoldaşlarına asıl ilgi, sahiplenme ve onları olumlama Osmanlı-Türkiye emekçi sınıfları ve ezilen halklar ve ötelenen inanç gruplarınca olmuştur. Çünkü Şeyh Bedreddin, “yarın yanağından gayri her şeyin ortak olması”nı savunurken eşitlikçi bir toplumun müjdecisi olarak algılanmış ve içselleştirilmiştir.

Müslüman, Yahudi ve Hıristiyan halklar tarafından da destek ve ilgi görmüştür. Çünkü “dinler arası diyalog”un yüzyıllarca önce gerekliliğini görmüş ve hakim sınıfların farklı dinler aracılığıyla emekçi sınıflarını bölmesini engelleyecek bir yol izlemiştir. Elbette bu dinler içinde bilhassa baskı gören inanç gruplarınca daha da önemsenmiş, bu yüzden de Alevi-Bektaşi toplulukları başta olmak üzere pek çok dinsel topluluk tarafından onaylanmıştır. Bu onay giderek de büyüyor ve yayılıyor. Balkanlar’dan Anadolu ve Ortadoğu’ya kadar uzanan geniş yelpazede Bedreddin’in mirasını sahiplenen, onun eşitlikçi ilkelerini rehber sayan, ayrıca direniş ve devrim geleneğiyle zenginleşen halkların varlığını, söylenenlerin kanıtı olarak değerlendirmek mümkündür

=============================================================================================================================================

 

SANAT – FELSEFE İLİŞKİSİNE BAKIŞ

 

20 Aralık 2016 tarihinde Ataköy -Taşlık Sahaf’ta felsefenin sanatla ilişkisini araştırmak üzere gerçekleştirilen sunumdan kısa bir bölümü şöyle dile getirmek mümkündür.

Filozofların kendilerine özgü terimleri vardır. Mesela “su” Thales için son derece merkezi bir kavramdır. Keza Anaksimandros için “apeiron” ve Anaksimenes için “hava” temel terimlerdir. Herakleitos deyince “ateş” ve “logos” terimlerinin altını mutlaka çizmek gerekir. Demokritos ve Epikuros’ta atom ön plandadır, Protogaras’ta “her şeyin ölçüsü insandır”, Platon’da “ide”, Aristoteles’te “kategori” terimleri ana terimler olarak felsefelerinde yer alırlar. Plotinos’da “bir”, Anselmus’ta “anlamak için inanıyorum” ifadeleri mutlaka anılmalıdır. Bu gelenek devam etmiştir. Descartes’da “cogito”, Spinoza’da “natura”, Leibniz’de “monad” Yeniçağ felsefesinin santral kavramlarıdır. Kant’ta “aklın antinomileri”, Hegel’de “geist”, Marx’ta “madde” ve Nietzsche’de “übermensch” yakınçağ felsefesinin gidişatını belirlemişlerdir.

Böyle bir gelenek sanatta başka türlü gerçekleşmiştir. Her sanatçı ya ürettiği sanat eserinin adıyla ya da ortaya koydukları tiplerle anılmışlardır. “Monna Lisa” deyince Leonardo, Donkişot deyince Cervantes’in akla gelmesi boşuna değildir. İlahi Komedya deyince Dante, Hamlet deyince Shakespeare, “9. senfoni” deyince Beethoven’in akla gelmesi de aynı paraleldedir. “Şarlo” deyice Charlie Chaplin, “Umut” ya da Çirkin Kral deyince Yılmaz Güney, “İnek Şaban” deyince Kemal Sunal, İnce Memed deyince Yaşar Kemal akla gelir. Bovarycilik deyince Gustave Flaubert, “Eiffel kulesi” deyince Gustave Eiffel, Oblomovculuk deyince Gonçarov’un anılması gerekir. Donkişotçuluk terimi de Cervantes’in dünyaca ünlü eserinden türemedir. Antik Yunan tiyatro eserleri olan Kral Oidipus ve Elektra adlı eserlerden hareketle de psikoloji, oidipus kompleksi ve elektra kompleksi gibi terimler üretmiştir. Adeta felsefeyle yarışan sanatçıların olduğu vurgulanmalıdır ve bu sanatçılara sanat filozofu demek yadırganmamalıdır. Sanat-felsefe ayrımını maddeler halinde özetlemek gerekirse;

Bir, felsefe açıklama yapar, kavramları kullanır veya kavramlar icat ederek bunu yapar. Sanat ise betimler. Kavramları kullansa bile asıl olarak figürleri, tipleri, karakterleri ve kahramanları kullanır. İki, felsefe geneldir, birinin yaptığı felsefeye eleştiri ve katkı yapılabilir. En eski görüşler değiştirilerek, eksikleri giderilerek yeni felsefeler kurulur. Sanat eseri biriciktik, ona katkı yapılamaz. Bir sanat eserine katkı yapılırsa o tepeden tırnağa değişmiş olur. Örneğin “Mona Lisa” tablosunun bir kısmı görmezden gelinemez. Özellikle plastik sanatlarda bir parçası kesilen ya da koparılan heykelin veya resmin orijinalitesi bozulur, romanın ve öykünün bir kısmı çıkartılamaz ve ona ek yapılamaz yapılırsa eser gücünü yitirir. Ama felsefeye yeni veriler ışığında ekler yapılabilir, felsefi metnin içinden bir bölüm çıkartıldığında eser sanattaki kadar/gibi bozulmaz. Sanata iki kişi imza atamaz ama felsefi metne Sokrates ve Platon’da olduğu gibi Marx ve Engels’te olduğu gibi ortak imza atılabilir.

Üç, felsefe insan, toplum ve dünya olaylarını açıklarken buluşlar yapsa bile daha çok keşifler yapar, sanat eseri ise baştan sona bir icattır, bir kurgu ya da imalattır. Sanatta keşif yoktur. Gonçarov olmasa idi Oblomov romanı yazılmayacaktı. Yılmaz Güney olmasa “Umut” filmi çekilmemiş olurdu. Ama Platon olmasa da onun Devlet teorisine benzer eserler yazılabilirdi. Marx’ın birçok tezi birileri tarafından ortaya konurdu, örneğin artı değer eninde sonunda keşfedilirdi. Yerçekimi de keşfedilirdi, Amerika kıtası ortaya çıkarılırdı, daha doğrusu Avrupa’nın insanı Amerika’yla tanışırdı. Oysa Sergey Ayzenştayn olmasa “Potemkin Zırhlısı” filmi yapılmazdı. Dört, felsefede aklın kullanımı yoğunken, sanatta akılla birlikte duygular, sezgiler de sürece katılır.

Bu anlamda felsefe nesnel bir sürece gönderme yaparken sanat hem nesnel hem öznel sürece gönderme yapar. Beş, felsefe bütünü kavramsal düzeyde ve nesnel olarak ele alır. Sanat ise bütünü öznel ve nesnel planda ele alırken hem felsefeden hem de bilimden ayrılır. İnsanı ya da objeyi parçalı olarak ele almaz. Mesela yalnız insanın kalbini ya da kas yapısını ele alan bilimden ayrılır. Sanatçı saf bir renk çiçek üzerinden sanat yapıtını kurmaz, tüm çiçekler aynı değerdedir. Yani bir felsefe ya da özellikle bilimde olduğu gibi uzmanlık alanı belirlemez. Altı, felsefede merkezi olan özdür, düşüncedir. Sanatta ise düşünce ile birlikte üslup da önem kazanır. Yani filozof için nasıl söylediğine bakılmaz ne söylediğine bakılır asıl olarak. Fakat sanatçının ne söylediğine bakılsa bile son çözümlemede nasıl söylediğine bakılır.

==================================================================================================================

 

thumbnail_1-117-img_20161120_140716 thumbnail_3-1-58083-640x426

 

MODERN FELSEFENİN TEMEL SORUNU*

(TÜYAP FELSEFE TARTIŞMALARI)

Mehmet Akkaya

 

Genel olarak felsefenin özelde de modern felsefenin temel sorununun, varlık ile düşünce arasındaki ilişki sorunu olduğunda çoğu filozof ve düşünce akımı sanırım hemfikirdir. Bir araştırma biçiminin, tartışma içeriğinin, dil ve üslubun felsefe olup olmadığını belirleyen kriterin de bu çerçevede aranması gerekir. TÜYAP Felsefe Tartışmaları’nda da felsefeciler ve ele aldıkları konular nedenli birbirinden bağımsız olsa da yine de madde ve düşünce arasındaki ilişkiye bakışlarını yansıtmaları bakımından ortak felsefeyi, temel bir payda olarak aldıkları gözlerden kaçmamıştır. Baştan belirtmek gerekir ki, TÜYAP Felsefe Tartışmaları, felsefenin üniversite duvarları arasından kısa bir süreliğine de olsa çıkmasına vesile olduğu için işlevsel olmuştur. Yapılan etkinliklerde şiir, edebiyat, hukuk yanında çocuklar ve gençlerin de merkezi plana taşınması muhakkak hatırlatılması gerekenler arasındadır.

  1. Engels’in altını çizerek belirttiği felsefede varlık-düşünce diyalektiği meselesi, özünde insan ve özellikle de toplum sorunundan başka bir anlama gelmez. Kanaatimce TÜTAP Felsefe Tartışmaları’nda gözden kaçan nokta da burası olmuştur. Dokuz gün boyunca süren tartışmaları bir çırpıda değersizleştirmemek ve dolayısıyla harcamamak için şöyle de denilebilir. Bilgice, içerikçe yapılan derinlikli sunumlar, ayrıca ortaya serilen konuca zengin tartışmaların arasında insan, toplum ve dünya sorunlarının eritildiğini hatırlatmak olasıdır. Bir bütün olarak varlığın, gerçeklik ve somut olarak da insanın, toplumun ve dünyanın “özüne” neşter atılacağına bunların –ifade yerindeyse- ilinekleri üzerine yoğunlaşma olmuştur. Diyebiliriz ki, felsefe tarihi yinelenmiş, bir bakıma Amerika yeniden keşfedilmiştir. Konuyu kısaca da olsa açmak gerekiyor.

Felsefenin tarihine baktığımızda, bir doğa araştırması olarak başladığı genellemesi yapılabilir. Thales’ten Anaksimandros’a ve Demokritos’tan Empedokles’e dek ilk kuşak felsefeciler bunu yaptılar. Buna gevşek bir yaklaşımla da olsa varlık araştırması diyebilirsek, felsefenin varlık felsefesi olarak başladığı da bir varsayım olarak ileri sürülebilir. Yine de bu dönemde dahi, Herakleitos ve benzeri düşünürler siyasal ve toplumsal sorunlarla ilgilenmişler ve aşırı bir saptamayla denilebilir ki, her filozof kendi sınıf çıkarlarına göre düşünmüştür. Mesela bir aristokrat olan Herakleitos’un, demokratların iktidarda olduğu bir sırada aristokrasiyi savunmakla aynı anlama gelecek şekilde “her şey değişir” demesi, yine benzer doğrultuda bir düşünceyi içeren “bir ırmağa iki defa girilmez” ifadesini kullanması başka nasıl açıklanır? Doğa araştırması ile toplumsal insan araştırması arasındaki kopmaz bağın akılda tutulması gerekir. Toplumsal insan araştırmasının diğerine öncesel olduğunu da yapılan bu analize eklemek yanlış değildir. Bu analiz bağlamında denilebilir ki, TÜYAP Felsefe Tartışmaları’nda varlığın özüne daha az değinilmiş, entelektüel enerji, asıl olarak onun ikincil denilebilecek özelliklerine yönelmiştir.

Doğa araştırmaları, daha doğrusu doğa felsefesi bir metafizik felsefe olarak da görüldüğü için bilhassa Sokrates, Platon ve Aristoteles’in de içinde olduğu sonraki kuşak felsefeciler sözüm ona felsefeyi gökyüzünden yeryüzüne indirmiştir. Hemen belirtmek gerekir ki bu söz yakın zamanlarda, eski felsefelere yakıştırılarak söylenmiştir. Çünkü felsefe, gökyüzünden yeryüzüne inmek için “yeni felsefe”yi yani ‘diyalektik ve tarihi materyalizm’i beklemiştir. Dolayısıyla insan deyince somut insan ve somut insan sorunları “yeni felsefe”yle akla gelmeye başlamıştır.

Aristoteles’in “zoon politikon” olarak tanımladığı insan, ancak Marksist düşünce sayesinde ete kemiğe büründürülmüştür. İnsanın bir toplumsal varlık, dahası toplumun bir ürünü olduğu keşfedilmiştir. Bu anlamaya göre insan üretim yapan bir varlık olarak ikinci bir doğa kurmuş, diğer canlılardan ayrılmıştır. Üretimin sonucu olarak da sınıflar ortaya çıkmış, emek-sermaye arasındaki çatışma tüm insan, toplum ve dünya sorunlarının bir yandan motoru, bir yandan da belirleyeni olmuştur. Şimdi sorabiliriz: TÜYAP Felsefe Tartışmaları, bu sosyal gerçeklikler karşısında nasıl bir pozisyon almıştır? Kuşkusuz bu gerçekliği hiç görmemiştir denilemez; ama deyim yerindeyse teğet geçilmiştir.

Felsefenin yeryüzüne indirilmesi, doğa araştırmasından yani ontolojiden ya da Türkçe isimlendirmeyle varlık felsefesinden bilgi felsefesine (epistemoloji) geçildiği anlamına gelir. Yeniçağ felsefesine ve modern felsefeye (Descartes, Leibniz, Spinoza) damgasını vuran da bu felsefedir. Bu felsefeyi de şüphesiz ki salt bir bilgi araştırması olarak değerlendirmek gerçekleri yansıtmakta yetersiz kalır. Sermayenin ilkel düzeyde de olsa birikmeye başlaması, bu felsefenin asıl motor gücünü oluşturmuştur. Teolojik düşünüş tarzının geriletilmesi, daha geniş olarak da idea, ruh ve töz benzeri ruhani unsurların yerini gözlem, deney ve bunlarla ittifak eden ölçme ve bununla birlikte matematiksel düşüncenin gelişmesini sermayenin ihtiyacından ayrı olarak ele alabilir miyiz? Ayrıntısı bir yana yalnızca F. Bacon’un bilimsel çalışmaları bile bu soruya “hayır” dememiz için yeterli veri sunmaktadır.

“Bilgi güçtür” önermesini temellendirmek üzere Novum Organon’u (Yeni Araç) öneriyor, tümevarımı biricik bilimsel yöntem olarak görürken analitik düşüncenin de kurucuları arasına girmiş oluyor. Bacon’ın da sermayeci düzenin (kapitalizm) yöneticilerinden olduğunu anımsamak gerekir. Siyasal nedenlerle başının derde girdiğini de not düşmek didaktik olabilir. Konuyu TÜYAP Felsefe Tartışmaları’na bağlarken, bu tartışmaların felsefe tarihinden alınması gerekenleri değil alınmaması gerekenleri alarak felsefi söylemler kurulduğunu ileri sürmek zorlama bir yargı değildir. Yani yapılan analiz, eleştiri, saptama ve yorumlarda; insan ve toplum sorunları sanki toplumsal ve iktisadi ülke ve dünya gerçeğinin birer ürünü değil de kimi yönetimlerin veyahut da beceriksiz kimi yöneticilerin yüzünden olmaktadır. Oysa bunlar sonuçtur, gerçek bir felsefi söylemin sonuçlardan değil nedenlerden ve süreçlerden hareket etmesi gerekir. TÜYAP felsefe tartışmalarında eksik olan budur denilebilir.

Felsefe tarihinde, birinci dönem olarak varlık felsefesinin, ikinci dönem olarak bilgi felsefesinin altını çizdikten sonra şimdi üçüncü döneme bakabiliriz. Bu dönemde dil felsefesini (Saussure, Wittgenstein, Chomsky) görüyoruz. Bu üçlü döneme projeksiyon tutarken Felsefeci Betül Çotuksöken’i anmak gerekir. Çünkü ona göre felsefe dışdünya – düşünme – dil arasındaki ilişkilere yönelirken bir yandan da -bu üçlü yapı- (Ontoloji, epistemoloji, linguistik) kronolojik olarak bizim analizimize de yol göstermiş oluyor. TÜYAP Felsefe Tartışmaları’nda dile yoğunlaşan etkinliklerin de ilgi gördüğünü söylemeliyiz. Feyza Hepçilingirler, bunun örneklerinden birisiydi. Ayrıca dolaylı olarak dille ilişkili toplantılar da izleyici buldu. Bu toplantılar pek çok konuda derinlikli sunumlar biçiminde kendini gösterdi. Kaldı ki felsefeden hareketle organize olmuş tüm toplantıların bilgi içeriklerinin yüklü olduğunu belirtmeye bile gerek yoktur.

Sanırım pek çoklarımız için dil felsefesine sorulacak soru şudur: Dilden hareket ederek o dili konuşan insan ve toplumların sorunlarını saptamak ve bu sorunların çözümlerine dair önerilerde bulunmak mümkün müdür? Evrensel felsefenin olduğu gibi ülkemiz felsefinin de çıkmazını burada görebiliriz. Çünkü ana akım felsefe bu soruya “evet” yanıtını veriyor. Gerçekte ise varlık felsefesi ve bilgi felsefesi gibi dil felsefesi de, kendisini ortaya çıkarak ekonomik, tarihsel ve toplumsal olgulardan hareket etmedikçe yaptığı yorum, açıklama ve analizden ibaret oluyor. Kanaatim odur ki, evrensel felsefenin alışkanlıklarına uyarak ülkemizde yapılan dil felsefesi de benzer sorunu yaşadığı için bir türlü “toplum felsefesi” diyebileceğimiz bir düzeye yükselemiyor. Kronolojide de görüldüğü gibi varlık, bilgi ve dil merkezi kavram ve konular olarak felsefenin belirleyeni oluyor, bunlar toplumun alt unsurları ya da ürünleri olarak ele alınacak yerde felsefi söylemlerin merkezi kategorileri oluyor.

Varlık–düşünce sorunsalında varlık merkezli kurulan felsefenin insanı görmesine rağmen Ayşe, Fatma veya Hasan ve Hüseyin somutunda meseleyi görmesi zordur. Kadını görmekle birlikte feodalizmin, dinin ve kapitalizmin ezdiği Zeynep ve Şengül’ü görmesi de kolay değildir. Tümel insanı “gören” felsefe ezilen ulus ve halkları görmekte zorluk çeker, ezilen ulusları görse de örneğin Kürt’ü görmez, Kürt’ü tür olarak görür; ama somut olarak yerle bir edilmiş Sur’u, Şırnak’ı Silopi’yi… görmez. Dahası var. Varlık temelli felsefenin, insanı görse bile işçi ve emekçi konumundaki insanı görmesi de beklenemez. Öyle ki bu felsefe işçi ve emekçiyi görse bile “emek” kategorisini görmesi olası değildir. Buradan hareketle bir eleştirel sonuç çıkartarak yazıyı noktalayabiliriz.

Türkiye felsefesinin, birçok yönü bakımından TÜYAP Felsefe Tartışmaları’na yansıdığı düşünülebilir. Bu çerçevede bakıldığında felsefemizin içeriğinin, bilgi bakımından zengin olduğu söylenebilir. Buna paralel olarak felsefemizin sorunlara filozofça bakmasında, analizlerinde ve sonuçlar çıkarmasında da geride kaldığı düşünülemez. Bu açıdan da başarılı olduğu ve cesaret gösterdiği söylenebilir. Oysa aynı başarıyı ve cesareti mevcut varlık ve düşünce gerçekliğini aşmada gösterdiği söylenemez. Bu metinde asıl vurgulanmak istenen de burasıdır.

Bitirirken kadın felsefecileri anmama sanırım izin vardır. TÜYAP Felsefe Tartışmaları’nın, kadın felsefecilerin ön plana çıkması açısından özgün bir yerde durduğunu bilmem belirtmeme gerek var mı? Birkaçını anmak gerekirse, TÜYAP’ın ilgisini çeken ve konusunun “Felsefe ve İnsan” olarak belirlenmesine vesile olan İonna Kuçuradi’yi öncelikle hatırlatmak lazım. Fuar’ın mirası olarak elimizde bir de eser bulunuyor. Türkiye felsefesinin birçok bakımdan karakterini yansıttığı için eseri uzun adıyla da olsa anmak gerekir: “İnatla ve Umutla İnsan ve Değerleri Peşinde İONNA KUÇURADİ”. Bilgi felsefesi çalışmalarıyla tanınan Sara Çelik, Betül Çotuksöken, Nurhan Direk, yüksek lisans yıllarımda hocam da olan genç felsefeci Ahu Tuncel ve Gülriz Uygur izlediğim ve aklımda kalan kadın felsefecilerimizden yalnızca birkaçı.

*TÜYAP Felsefe Tartışmaları bağlamında yazdığım 5. metindir, diğer metinler için Facebook sayfama ve Filozofca.com adlı WEB sitesine bakılabilir.

=============================================================================================================================

thumbnail_4-15135803_1769975193254152_290393202804043426_nthumbnail_15134589_1769975239920814_7331417041114924860_n  

 

 

 

35.İSTANBUL KİTAP FUARI SONA ERDİ

Mehmet Akkaya

 

Konusu, entelektüel çevreler için oldukça ilgi çekici olan 35. İstanbul Kitap Fuarı, 12-20 Kasım 2016 tarihleri arasında İstanbul – Beylikdüzü’nde gerçekleştirildi. Bu kısa yazıda Fuar’ın nasıl geçtiğine dair, “şekilsel” sayılabilecek bazı gözlemlerimi aktarmakla yetinmek istiyorum. Ayrıca galerileri ve yapılan sanatsal etkinlikleri de, yazıyı daha da uzatacağı gerekçesiyle paranteze alıyorum. Şekilsel diyorum; çünkü içeriğe dair yazmak başka bir çalışmanın konusu olacak. İlk hatırlatılması gereken, elbette ki Fuar’ın konusudur: Felsefe ve İnsan. Oysa çoğu insan ve Fuar gezgininden edindiğime göre ziyaretçiler konudan habersizler. İkinci hatırlatılması gereken de galiba kadın felsefeciler daha baskındı.

Geçen yıl olduğu gibi Fuar’ın girişinde panzer, polis ve tomaların olmayışı dikkatlerden kaçmadı. Buna rağmen izleyici kitlesinde belli belirsiz bir kaygı kendini sessizce de olsa hissettirdi. Baskı ve korku politikalarının etkili kılındığı koşullarda toplumun akın akın Fuar’a gelmesi beklenemezdi elbet. Yine de önceki yıllardan daha az sayılmayan bir katılım olduğunu söyleyebiliriz.

Her zaman olduğu gibi popüler yazarlara ilgi daha fazlaydı. Popüler yazarları olmayan yayınevleri, Fuar’dan aradığını bulamadığını söylese de, genelde bir memnuniyet vardı. Yazarları zindanda olan yayınevlerine ise her şeye rağmen ilginin devam ettiği görüldü. Tutuklu yazar, gazeteci ve akademisyenler için birden fazla gösterinin düzenlenmesi, bu gösterilerin ilgi görmesi ve alkışlanması moral vericiydi.

Fuar, yazarlarla okurların buluşması için en ideal ortamlardan biridir. Buna göre kitap imza etkinlikleri Fuar’ın olmazsa olmazıydı, bundan kendimin de nasiplendiğini belirtmek isterim. Teknoloji çağının engellediği ve yabancılaştırdığı bu “somut ilişkilerin” hem okuru hem de yazarı moralize edeceğini elbette belirtmek gerekir. Bu açıdan kitap fuarları için “bir direnç ve temas mekanı” ifadesini kullanabiliriz.

Fuar’ın, felsefe temalı genel konusunun içinde edebiyat, hukuk, kadın, şiir ve en önemlisi de çocuk ve gençlik boyutunun yer alması oldu. Ne yazık ki bu çocuk ve gençlik programlarına yeterince katılım olduğunu söyleyemeyiz. Mizahi bir üslupla söylemek gerekir ki, çoğu zaman bu toplantıların izleyicileri de yetişkinler olmuştur. Gerçekte ise okullardan binlerce, onbinlerce çocuk ve genç getirilmesine rağmen bunların verimli diyebileceğimiz etkinliklerden soyutlanarak Fuar’da var olmaları ciddi bir araştırma konusudur.

Fuar tanıtım afişinden de anlaşıldığı kadarıyla yaklaşık 250 tane toplantı, panel, konferans organize edilmiştir. Bunların direk ve dolaylı olmak üzere tahminen 50’si felsefeye ilişkindi. Bu etkinliklerin yapıldığı salonların bazen tıklım tıklım olduğu bazen seyreldiği, bazen de boş kaldığı söylenebilir. Konuşmacıların gelmediği için iptal edilen, bazen de izleyici olmadığı için yapılmayan toplandılar da vardı. En fazla katılım 200-300 civarındaydı diyebiliriz.

Fuar’a katılan yayıncı ve izleyici kitlesinin politik görüntüsü üzerine somut bir bilgi verilebilir mi? Bunu, iç içe girmişlik yüzünden yapmak kalay değil. Yine de kaba bir analizle dörde indirgenerek söylenebilirse birinci sırada liberal-demokrat diyebileceğimiz büyük çoğunluk yer alıyor. İkinci sırada kendini sol ve sistem (kapitalizm/devlet) muhalifi olarak tanımlayacak kesimler yer alıyor. Üçüncü ve dördüncü sırada ise dinci, mistik, ulusalcı/milliyetçi çevrelerin konumladığını hatırlatabiliriz.

Siyaset sosyolojisinden hareketle ya da daha dar anlamda Marksist bir yorumla denilebilir ki, asıl felsefi-ideolojik çatışma ilk ikisi arasında olması gerekirken, resmi ideolojinin (sermaye diye anlayın) manipüle etmesi sebebiyle bu çatışmanın üçüncü ve dördüncü kesimler arasına taşındığı anlaşılıyor. Kitap meraklılarının ilgisi, konu başlıkları, konuşan kişilerin kimlikleri, sunumlarda içerilmiş düşünceler ana hatlarıyla bu yorumda etkili olmuştur. Bu yorum doğru kabul edildiğinde Fuar’ın, ülkemizdeki siyasal eğilimleri de büyük oranda yansıttığı ileri sürülebilir.

20 milyon olduğu iddia edilen bir kentte, ancak yılda bir defa düzenlenen kitap fuarına, bu nüfusla kıyaslanmayacak denli sınırlı insanın katılmış olması araştırılması gereken önemli sorunlardan biridir. Olumlu olan ise kentin yaklaşık 50-100 kilometre dışında düzenlenen fuara uzak yolculuğa, metrobüs ücretine ve zor koşullara rağmen duyarsız kalınmamış olmasıdır. Kent nüfusu ve Fuara’a katılım konusunda önemli olan, ziyaretçilerin hangi sayıda kitap edindikleri ve daha da önemlisi, edinilen kitapların hangi verimlilikte okunacaklarıdır.

Onur yazarı olarak felsefeci İonna Kuçuradi’nin, onur sanatçısı olarak da Gülsün Karamustafa’nın seçildiği Fuar’da konuk ülke ise Almanya idi. Kanaatimce “sanat fuarı”, kitap stantları ve toplantıları kadar ilgi görmedi. Bunun da nedenini siyasal otoritelerin toplum üzerindeki baskısında aramak gerekir. Bu otorite kendini tüm fuar etkinliklerinde doğrudan, daha çok da dolaylı olarak göstermiştir. Ayrıntısı bir yana, birçok etkinliğin konu başlıkları, konuşmacı bileşenlerinin kimler olduğu dikkate alındığında, mesele kolayca anlaşılabilir. Konusu felsefe diye, sporun, modanın, şifanın felsefesini araştırmaya çalışan programlar bunlara yalnızca birer örnek.

========================================================================================================================

thumbnail_15109555_1768870603364611_3278183021240446456_n

FELSEFEDEKİ EDEBİYAT

EDEBİYATTAKİ FELSEFE 

Mehmet Akkaya

Felsefenin diğer düşün ve sanat disiplinleriyle ilişkisi üzerine bu seneki Kitap Fuarı’ında pek çok program organize edildiğini önceki yazımda belirtmiştim. Bu disiplinler içinde en ilginci belki de felsefenin, geniş anlamda sanatla, dar anlamda ise edebiyatla olan ilişkisidir. Fuarı izleyenler, sanırım bu konuda birden çok programın organize edilmiş olduğunu gözlemlemişlerdir. Şair-yazar Tevfik Taş’ın konuşması da bu konuya ayrılmıştı.

Değerli arkadaşım Taş’ın, konuşmasında felsefe-edebiyat ilişkisini yatay düzlemde ele alıp ayrıntılı denilebilecek araştırma sonuçlarını izleyiciyle paylaştığını söyleyebiliriz. Belli başlı filozofların metinlerine gönderme yaparak, kullanılan çok sayıda ifadenin edebi değerinden söz etmesi isabetli olmuştur. Toplantıda da dile getirdiğim felsefe-edebiyat ilişkisini dikey açıdan ele alarak belli başlı tarihsel dönemlere dikkat çekmek istiyorum.

Felsefe-edebiyat ilişkisi söz konusu olduğunda birçoğumuzun aklına ilk gelen konu, kronolojik olarak bunların hangisinin öncesel olduğudur. Edebiyat tarihini Homeros, Hesiodos ve Sapho gibi şairlerden başlatanlara göre edebiyatın felsefeyi öncelediği besbellidir. Zira çocuklara da öğretildiği gibi ilk filozofun Thales olduğu düşünüldüğünde edebiyat tarihçilerine hak verilebilir. Tabii, benim için daha önemli olan sorun edebiyatın gücünün nereden geldiğidir.

Edebiyatın gücünü ve önceliğini gösteren bir başka örnek de ilk kuşak filozofların, düşüncelerini –adeta- şiir dizeleriyle yazdıklarıdır. Thales’ten Herakleitos’a, Anaksimandros’tan Empedokles’e dek uzanan yelpazedeki filozofların dizeleri şiir tadındadır. Mesela “Meydana gelen meydandan gider denmiştir”, bir başkasının “Bir ırmağa iki defa girilmez” biçimindeki dizelerini okuyoruz.

Çağdaş dönemde de filozoflar, geniş anlamda edebiyat, dar anlamda şiirle ilgilerini sürdürmüşlerdir. Marx olsun, Mao olsun veya 20. yüzyılın Sartre gibi çok sayıda düşün kişisi filozof-sanatçı diyebileceğimiz karakterde olmuşlar ve eserler vermişlerdir. Şiirler, tiyatrolar, romanlar yazmış pek çok filozof bulunmaktadır. Bunu tersinden de söylemek olasıdır: Pek çok edebiyatçının filozof kimliğine sahip oldukları da bir realitedir. Bu gerçekliğin en eskilere dayandığını saptamak zor değildir. Zira felsefe diğer disiplinleri de içinde barındıran “büyük disiplin” olduğu için bu içiçeliği yalnızca edebiyat için düşünmek yanıltıcı olabilir. Yine de bilim ve politika dahil, daha farklı alanlara göre felsefenin yakınlığı edebiyat alanında daha belirgindir diyebiliriz. Güçlü bir mikroskopla baktığımızda bu yakınlığı düşünce tarihinde gözlemlemek oldukça kolaydır.

M.Ö. 9. yüzyıldan itibaren Homerosların açtığı kapıdan felsefenin ilerlediğini öne sürmek, tarihi gerçeklerle tutarsız değildir, örtüşür. Tragedya yazarları olan Aiskilos, Sophokles ve Euripides’in açtığı kapıdan giren Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi üç büyükler diye anılan filozoflar, tarihin en güçlü felsefelerini kurdular. Edebiyatın bu etkisinden dolayı onu, bir yol açan, buzkıran olarak değerlendirmek abartı olmasa gerek.

Düşünce tarihinde merkezi bir konumda bulunan Rönesans’ta da genel olarak sanatın, özelde de edebiyatın açtığı kapıdan felsefenin ilerlediğini söylemek tarihi gerçeklerle uyumludur. Mesela Ortaçağ’dan çıkış da felsefeyle değil –temelde- edebiyatla olmuştur. Bilhassa İtalya’da “Ön Rönesans” diyeceğimiz Petrarca, Boccaccio ve Dante gibi isimlerin, kendilerinden sonraki edebiyatçılarla yani Cervantes, Shakespeare ve Rabelais ile birleşerek 17. yüzyıl felsefesinin –adeta- önünü açtıklarını saptayabiliyoruz. Montaigne ise bir ölçüde felsefe ile edebiyatın sentezi olmuştur. Düşünürün, hem edebiyat hem de felsefe tarihi kitaplarında yer alması boşuna değildir. F. Bacon, T. More ve Campenella’nın ütopik eserlerinde de felsefe ve edebi olanı ayırtmak zordur. Descartes da şiirdeki hayal gücüne gönderme yaparken bir bakıma edebiyatın lehine pozisyon almıştır.

Aydınlanma çağında da felsefe ile edebiyatın yakın ilişkisini görüyoruz. Felsefe yapanların edebiyat yaptığına, öte yandan edebiyat yapanların da felsefe yaptığına tanık oluyoruz. Diderot, Voltaire ve J. J. Rousseau’nun her iki türde de eserleri olduğunu biliyoruz. Siyasal olayların ve baskıların arttığı dönemlerde diğer disiplinlerin, sanat ve edebiyata ihtiyaç duyduğunu görmekte zorluk çekmiyoruz. Çünkü sanat ve edebiyat, baskıları geriletmekte daha etkili bir yöntemi hayata geçirebiliyor. Zira felsefe kavramsal ve nesnel olana, sanat ve edebiyat ise öznele, kurguya ve figürlere dayanmaktadır. Siyasal baskı karşısında sanatın, kendisini öznel, kurgu ve figürleri gerekçe göstererek müdafaa etmesi -kısmen de olsa- daha kolaydır. Bunun olumsuz modeli Sokrates’tir kuşkusuz. Sanatın gücünden yararlanmamıştır. Dolayısıyla bir bakıma “felsefenin keskin dili” ve nesnelliği onun, siyasi otoritenin hışmından kurtulmasına engel olmuştur denilebilir. Olumlu uygulamaları ise Aydınlanma ve sonraki çağlarda daha fazla görmekteyiz.

Yakın tarihte de felsefe-edebiyat ilişkisini gösteren pek çok uygulamaya tanık olunuyor. Varoluşçu filozofların edebiyata merakını, Merleau Ponty ve J. P. Sartre örneklerinde görmek zor değildir. Edebiyatın, bir ölçüde felsefeyi öncelediği tezini doğrulaması bakımından tek tek ülke ve toplum örnekleri vermek de mümkündür.

Kendi tarihimize baktığımızda, 19. yüzyılda felsefenin değil de edebiyatın daha etkili olduğunu söyleyebiliriz. Ahmet Mithat Efendi, N. Kemal, Şinasi ve benzeri isimlerin, öncelikle şiirler ve tiyatrolar yazdığı bir gerçektir. Felsefi metinleri ilk defa çevirenler de bu kuşağın aydınları olmuştur. Keza modern anlamda roman ve öykü diyeceğimiz metinler de aynı yıllarda yazılmıştır. ‘Modern sayılan felsefe çalışmaları ise edebiyatı izlemiştir’ dersek sanırım tezimizi abartmış olmayız. Yine de onu yumuşatmak maksadıyla şu eklenebilir: Anılan dönemin entelektüelleri, edebiyat yaparken felsefe de yapmışlardır. Sonuç cümlesi olarak: Lokal veya evrensel planda bu türden sanat ve düşün insanlarının metinleri incelendiğinde edebiyat yaparken felsefe yaptıklarını fark etmek zor olmayacaktır.

 

=======================================================================================================================

thumbnail_15032907_1767628333488838_4811008004929105858_n

 

FELSEFENİN GÖRÜNÜR KILINMASI:

TÜYAP KİTAP FUARI AÇILIYOR

Mehmet Akkaya

Konusu ya da başlığı “Felsefe ve İnsan” olan İstanbul Kitap Fuarı, 12-20 Kasım tarihleri arasında Beylikdüzü’nde açılıyor. Onur konuğu ise önemli kadın felsefecilerimizden olan İonna Kuçuradi. Benim fuar tecrübesinden anımsadığım iki konu var. Birisi fuar merkezinin adeta kentin dışında kuruluyor oluşu, diğeri de yapılan etkinliklere, konu veya kişiler popüler değilse yeterli sayıda kimsenin katılmıyor oluşudur. İnsanların fuardan ne kadar kitap edindikleri, ne kadarını okudukları soruları da izaha muhtaçtır.

Yine de kitap olgusunu hatta kitap kavramını gündemine alan her çabayı desteklemek, teşvik etmek ve ucundan tutmak gerektiği de, bilhassa bizim gibi toplumlarda zorunludur. Üstelik bu defa kitap fuarının konusu daha da spesifik ve bir bakıma iddialı bir başlık taşıyor. Düşünce özgürlüğünün bir hayli zayıfladığı günümüz koşullarında, muhalif basın-yayın organlarının susturulduğu ortamda felsefenin ne denli kendini açacağı elbette tartışma kaldırır.

Felsefe derken teolojiye, milliyetçiliğe dahası sermayeye hizmet eden düşünce disiplininden mi söz ediliyor, öncelikle bunu anlamak gerekir. Herkesin felsefeden aynı şeyi anladığını düşünmüyorsak soru daha da anlamlı hale gelir. Ya da Sokrates, Platon ve Aristoteles misali felsefeyi tanımlayıp, herkesin ondan yani felsefeden bizim anladığımızı anladığını varsaymamız gerekir. Oysa sınıflı toplumlarda, –ayrıntısı bir yana- her türden eşitsizliğin dev boyutlarda yaşandığı zaman-mekanda bunun gerçekliği yansıtmadığı açıktır.

Felsefe için anılan benzer bir sorunsal, insan olgusu ve kavramı için de geçerlidir. Hangi insan? Amacı, sermayesini büyütmek ve yaymak olan insan mı, savaşlara, nükleer silah üretimlerine ve halkların boğazlanmasına karar veren insan mı?Dahası da var. “Kapitalist insan” mı, “emekçi insan” mı, hangisi? İnsan deyince savaş kararlarıyla halkları birbirine boğazlatanlar mı anlaşılacak, yoksa bu savaşlara zorla sürülerek yaşamları türlü trajedilerle sonuçlanan işçiler, emekçiler, gençler hatta aydınlar, sanatçılar, bilim adamları, filozoflar mı anlaşılacak? İnsan deyince kadınlar mı anlaşılıyor, yoksa ağırlıklı olarak erkekler mi kastediliyor? Eğer kadınlar da erkekler kadar anılıyorsa, çalışan kadınlar mı, sömüren kadınlar mı, yoksa her ikisi de mi anılıyor?

Andığımız sorulara verdikleri yanıtlara bakılarak tek tarz bir felsefenin olmadığını söylemek mümkündür. Bu durum, sorgulamak, sorular sormak, eleştirel bakmak, kavramsala bağlanmak gibi felsefenin temel ve ortak mantığını yadsımaz. Felsefenin pek çok tarzından söz edilse de bunları üçe ayırarak kategorileştirmek uygun görünüyor: Analitik felsefe, reformcu felsefe ve radikal felsefe. İlki yalnızca analiz edip yorum yapmakla yetinir, Marx bu tarz felsefeyi ünlü “Onbirinci Tez”de eleştirmiştir. Bunun siyaset sosyolojisi açısından karşılığı klasik liberalizmdir. İkincisi yorumladığını reformlar yoluyla düzenler ve yeni bir form önerir. Risk almayan felsefeci tipi, örneğin büyük Alman filozofu İmmanuel Kant, bu kategoride yer alır. Siyasal alandaki karşılığı sosyal demokrasidir. Üçüncüsü ise ilk ikisini içererek aşar, Hegel’in deyişiyle Aufhebung yapar. Bunun anlamı, mevcut dünya, toplum ve insan anlayışını aşarak yeni bir dünya, toplum ve insana yükselmektir amaç. Dünya görüşü olarak sosyalizme gönderme yapar bu felsefe anlayışı. Dolayısıyla Kitap Fuarı’nda yapılacak olan felsefe etkinliklerinde bunların hangisinin öne çıkacağı merak konusudur.

“Felsefe ve İnsan” biçiminde düşünülmüş bir başlığın oldukça genel ve dolayısıyla gevşek kaldığını tespit etmek zor değildir. Buradan bakıldığında konu başlığı olarak düşünülen ifadenin somutla bağını kurmak zor görünüyor. Dolayısıyla başlığın genelleştirilmiş olduğunu, bu genellik nedeniyle de gevşek bir gönderimi bulunduğunu rahatça söyleyebiliriz. Bu genelliğin ve gevşekliğin fuar boyunca yapılan etkinliklerle aşılabileceğini söylemek de mümkün görünmüyor. Zira demin de söylendiği gibi toplantılar biçimsel diyebileceğimiz nedenlerle de verimli olmuyor.

Gözlemlerime olduğu kadar tecrübeme dayanarak da belirtmem gerekir ki, toplantı bileşenleri genellikle birden fazla kişiden oluştuğu için, süre büyük bir sorun oluyor. Düzenleyen kurumlar ise çok sayıda yazarı, çok sayıda eseri bir bakıma “görücüye çıkarma” amacı taşıyor. Burada kurumun haklı olduğunu da düşünmek gerekebilir. Çünkü böyle ortamlarda rekabet, satış, stant kirası belirleyici olur. Bu olumsuzluklara bir de konuşmacıların olası negatif özellikleri eklenince beklentiyle, gerçekleşenin örtüşmediği ortaya çıkar.

Kaldı ki bu sene konu diğer yıllardan farklı olarak “felsefe” merkezli düşünülerek tercih edilmiş. Ülkemizde gelişmiş bir felsefe iklimi olduğunu, kitlelerin felsefe kitaplarına meraklı olduğunu –ne yazık ki- söyleyemeyiz. O halde etkinlikleri örgütleyen kesimlerin, konuşmacıların, yayınevlerinin şimdiden yeterli yoğunlukta tanıtım yapmaları, çağrılarla, önerilerle, bilhassa genç kesimleri, kadınları, çocukları, öğrencileri bu toplantılara çekmenin yollarını aramaları gerekirdi. Umarım yeterli çaba gösterilmiştir.

Felsefe etkinliğine gerekli çabanın gösterilmesi, yeterli katkının sunulması bizi yeniden felsefenin içeriğine götürür: Kimin için felsefe? Felsefeye en çok kimin ihtiyacı olur? Bana kalırsa insan, toplum ve dünya sorunlarını en çok yaşayan kişi ve kesimler felsefeye en çok ihtiyaç duyan kişi ve kesimlerdir. Mesela ekmek elden su gölden yaşayan beylerin, elini sıcak sudan soğuk suya sokmayan hanımların felsefeye fazla ihtiyaçları olduğunu düşünmek birazcık saflık olur. O halde lafı nereye getirmek istiyoruz?

Elbette ki, felsefeyi bir yorum düzeyine indirgeyenleri eleştiren Alman düşünür, eylem adamı ve filozof Karl Marx’a. Marx, felsefeye kimlerin ihtiyacı olduğunu çok iyi biliyordu: Emekçiler. Onun düşüncesine göre felsefe maddi güçlere geçerek kendisini görünüşe çıkartmalıydı, işte felsefe bu gücü ancak proletaryada bulabilirdi. Beri yandan proletarya somut ve pratik bir olgu olarak ruhunu, teorisini ya da can damarlarını ancak felsefede bulabilirdi. Bu demek değildir ki, felsefe yalnızca emekçi sınıflarında kendini açığa çıkarmaktadır. Bu noktadan itibaren ihtiyacı olan her toplumsal tabakaya ve kişilere yönelerek kendini gerçekleştirir felsefe.

Burjuva felsefeleri ise –özellikle Hegel- felsefenin burjuvazide kendini görünüşe çıkardığı iddiasındaydı. Geist, başlangıcından beri pek çok toplum, kişi ve düşün disiplininden geçerek Hıristiyan-Cermen dünyasında özgürleşerek, kendini açığa çıkarmıştı. Ülkemizdeki felsefe üretiminin, yapılış tarzının gidişatına bakılırsa, TÜYAP’ta da benzer olabilir, Hegel’den bu tarafa geçemeyeceği iddia edilebilir yapılan felsefenin. Buna göre bu defaki fuar etkinliklerinde felsefenin kitleleri ne ölçüde fuara çekeceği, bu felsefenin izleyicide nasıl bir etki bırakacağı, izleyicinin sunulan felsefede kendini bulup bulamayacağı, ülkemizin felsefi-entelektüel düzeyini yansıtmak açısından da işlevsel olacaktır.

Özetlemek gerekirse ülkemizde, felsefenin kitap fuarlarında da olsa ön plana çıkartılmasını, toplumun felsefeye ihtiyaç duyduğunun işareti olarak okumak gerekir. Bu yüzden de felsefede veya felsefece sözü olan kesimlerin, insan ve dünya sorunları altında ezilenlerin, bu sorunlara dair sorumluluk duyanların fuardaki toplantılara eşlik etmeleri zorunludur ve sorumluluk gereğidir. Toplantıların verimli geçmesi için buralara katılmalı; farklı fikir, analiz, yorum, soru, eleştiri ve saptamalarla katkı yapılmalıdır. Kaldı ki sunumlara, sözü edilen çerçevede tepkiler verilmedikçe yapılmış olan her felsefe toplantısı ve sunum yok hükmündedir.

Etkinlik programlarına bakıldığında, ülkemizdeki felsefecilerin pek çoğunun adını göremesek de çok sayıda panelin, konuşmanın, söyleşinin programlarda yer alması önemlidir. Akademi veya akademi dışı alanlardan, hatta tanınmış diyeceğimiz felsefecilerin varlığını hatırlatmak isterim. Konular açısından da zengin olduğunu gördüğümüz programlarda felsefenin sanat, edebiyat, bilim, hukuk gibi alanlarla ilişkileri araştırılıyor. Toplantı ortamları serbest ve özgürlükçü olduğu için “alternatif felsefelerin” dile getirilmesi bakımından da isabetli olacağını unutmamak gerekir. Dahası var: Günümüzde “bilgi sorunu”nda dogmatiklik belasından kurtulmak, fikirleri farklı fikirlerle sınamak bakımından da bir şans olarak düşünülebilir programlar.

Kısacası, ülkemizin uzak tarihinde felsefeye hor bakılmış, dinin hizmetçisi olarak rol verilmiştir. Yakın tarihimizde ise devlete ve kurulu düzene hizmet eden etkinlik olarak bakılmış, bunun dışında kurulan felsefeler ise dışlanmıştır. Pek çok felsefecinin sanık sandalyesine oturtulduğu, çok sayıda felsefe kitabının yakıldığı, yasaklandığı, bazen de sansür edildiği örnekler az değildir. Felsefenin, belki de ilk defa toplum kesimlerine açıldığını (görünür kılındığını) ve onlara ulaşma imkanı bulduğunu söyleyebiliriz. Bu yüzden değerini iyi bilmek gerekir; azami verimi almak için de yapılan sunumlara “ayık kafalarla” katılmak, pasif izleyiciler değil aktif felsefi özeneler olarak yer almak işin olmazsa olmazıdır.

 

 

15000742_1763254700592868_3992202179444457423_o

 

Felsefenin Maddi Unsurları Açısından

GÜNEŞİN ALTINDA YENİ BİR ŞEY YOK!

Mehmet Akkaya

Ülkemizde, ekonomik ve siyasal güçleri ellerinde tutan sömürücü sınıfların, seküler olsun dinci olsun, benzer politikalar izleyerek, birbirlerini tekrar ettikleri gözden kaçmıyor. Egemen sınıflar, 1990’lı yıllarda adına Kürt parlamenterler denilen devrimci-demokratlara yapılan uygulamanın aynısını bugünlerde yineliyor. Özgür basını susturuyor, muhalif parlamenterleri tutukluyor. Bilgi paylaşılmasın diye sosyal iletişim araçlarını kapatıyor. Dilin olanaklarını kötüye kullanmakta beis görmüyor. Olup bitenler diğer disiplinler için olduğu kadar felsefe için de pek çok olanak sunuyor, düşüncelerin sınanmasına imkan veriyor.

Dil felsefesi açısından düşündürücü ifadeler: “Kaçıyorlardı!”, “Yakalandılar!”, Halk sahip çıkmadı! Sözü edilen ve yakalandı denilen kişiler, “anlı şanlı meclisin” üyeleri ve elbette ki her an göz önündeler. Sahip çıkılmadığı söylenen kişiler, altı milyonluk bir kitlenin oyunu alan partinin üyeleri, yöneticileri eş başkanları. Dil, olgu durumunu yansıtır mı, sorusunu dil felsefesinin merkezine yerleştiren filozoflar için oldukça öğretici bir tecrübe olsa gerek.

HDP’ye saldırılar, teknolojinin gücünü ve kimlerin elinde olduğunu göstermesi açısından da bilhassa romantik ve anarşist felsefelerin bazı argümanlarını gözden geçirmeye imkan vermektedir. Sosyal iletişim ağlarının bir çırpıda düğmeye basılarak kapatılması, teknolojiyi savunurken dikkatli ve ihtiyatlı olmayı gerektiren bir sonuç ortaya çıkarmaktadır. Olup bitenlerin, siyaset felsefesi yönünden daha da özgün düşüncelere imkan verdiğini unutmamak gerekir.

Bölgemiz açısından “Kürt halkı” şahsında tüm halk katmanlarına uygulananların izahını kolaylaştırmak için ünlü bir eser olan, romandan uyarlama, “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yoktur” adlı filmi anabiliriz (Lewis Milestone). Yeni bir uygulamanın olmaması, asıl olarak burjuva sınıfının miadını, önerilerini ve daha da önemlisi ömrünü çoktan doldurduğunun kanıtıdır. Bu yüzden duygusal nedenlerle tek tek kurumları, kurumların başındaki zatları suçlamanın gereği de yoktur. Marx’ın ve Marksizmin proletarya sınıfını hem emekçileri hem de sömürücü sınıfları özgürleştirecek yegane güç olarak görmesi -bu nedenle- boşuna değildir.

Hegel, dünyayı en büyük varlık ya da varlık alanı olarak değerlendiriyor. Her şeyin bu varlık dünyasında olup bittiğine inanıyor. Bir yandan felsefe, varlık olarak görünüşe çıkıyor diğer yandan varlık, felsefe olarak soyutlaşıyor. Hegel’in optiğinde (Marksizme de uyar) bilim ve sanat gibi politika da varlığın görünüşe çıkmasıdır. Burada varlığın, diyalektik kavrayışa uygun olarak geist olduğu belirtilebilir. Her somut olan, geist’in görünüşe çıkması olarak anlam kazanır. Hegel’in sisteminde, geist’in kendini gösterdiği halklar ise “tarihsel halklar” adını almaktadır. Bu anlayışın zorunlu sonuçlarından birine göre de tarihte rol oynamayan halklar ise “tarihsiz halklar” olarak adlandırılır. Engels’in (Marx’ın da kabulüdür) konuya dair katkısını da unutmamak gerekir: Bir dönem tarihsel olmayan halk, başka bir dönemde tarihsel halk formunu kazanabilir. Bunun tersi de mümkündür.

Hegel, bugünkü olup bitenlere ve özellikle de Kürt halkının varlık durumuna baksaydı, çıkartacağı sonuçlardan birisi; yazımıza başlık yaptığımız sözde olduğu gibi, Güneş metaforuyla dile getirdiği olurdu sanırım. İkincisi de Kürtlerin, çağımıza etkisi bakımından, tarihsel bir halk olduğunu belirtmesi olurdu. Kürt toplumunun somut halini felsefenin maddi unsuru olarak görmek pratiği yansıtması bakımından uygun görünüyor. Yani felsefe maddi unsurlarını böyle bir toplumda görüyor. Bu toplumun, Kürtlerin, ufkunu ise ancak daha “büyük felsefeler” açabilir.

Böyle toplumların en büyük özellikleri “daha büyük” ya da “dinamik felsefeleri” de yaratma yeteneğinde oluşlarıdır. Bunu günümüz açısından, ulusal taleplerle, sınıfsal taleplerin sentezlenmesi olarak görmek yanlış olmaz. Kürt toplumunun, giderek bu sentez üzerine oturması, kitleselleşmesine, güçlenmesine ve nihayet kapitalist-emperyalist sistemi hedef alan devrimci bir yapıya kavuşmasına imkan veriyor. Dolayısıyla yerli ve yabancı sömürücü güçlerin, saldırısında asıl hedef yalnızca Kürtler değil, böyle bir devrimci toplumla ittifak halinde olan bölgenin tüm devrimci, sosyalist, demokratik ve bilcümle muhalif kesimleridir. Emek cephesine, basın organlarına yapılanlar hatırlanırsa ve bunlar birleştirilirse Güneşin altında yeni bir şey olmadığı tekrardan anlaşılır hale geliyor.

HDP’ye saldırılar, halka, aydınlara, gençlere, kadınlara, bir bütün olarak işçi sınıfına ve ezilen tüm halklara saldırı olarak düşünülmelidir. Merak konusu şudur: 1990’lı yıllarda 3-5 parlamenterin tutuklanmasından sonra, bu hareket 100’e yakın milletvekili ile tekrar siyasal arenada yerini aldı. Şimdi ise yüze yakın parlamentere saldırı ve baskıdan söz ediliyor. Bunların, yerini çok daha büyük bir kitlenin ve gücün alacağını düşünmek ütopya olarak görülebilir mi?

Parlamenterlerin tutuklanması, şimdiye kadar yapılmakta olan siyaset felsefesini ne denli etkileyecektir, onu zaman gösterir. Yine de ilk ifadelerden öğrenildiğine göre Selahattin Demirtaş’ın açıklamaları, üzerinde düşünmeyi gerektiriyor. İfade vermiyor, kendisini halkın ve seçmenlerin yargılayabileceğini söylüyor. Sorguyu yapanları, kınamıyor, herkesin kendi işini yaptığını düşünüyor. Kazanacağını belirtiyor. Altı milyon oy almış, üstelik her türden baskı ve saldırıyı gerileterek bunu yapmış bir parti var orta yerde. Böyle bir partinin liderini, üç kuruş maaş karşılığı, kendisine verilen talimatlarla yargılamaya çalışmak kolay olmasa gerek. İfade ya da açıklamadan ziyade “teorik bir tokat”ı anımsatıyor başkanın tavrı. Dolayısıyla bu boyutuyla siyaset bilimi derslerinde okutulacak bir belge niteliği taşıyor denilebilir. Cumhuriyet Web sitesinin yayınladığı “ifade” metninin tamamı şöyledir:

“İddia olunan suçlara ilişkin sorulacak sorulara cevap vermek istemiyorum. Bizler seçilmiş halk temsilcileriyiz. Şahsımızı değil bizi seçen seçmen kitlelerini temsil ederiz. Şu anda da yasamanın parlamentonun dokunulmazlığa sahip bir üyesiyim. Milletvekili sıfatıyla karşınızdayım. Benim temsil ettiğim bu kimliğe ve halkın iradesine saygısızlık yapılmasına izin vermem mümkün değildir.

Ben adil ve tarafsız bir yargı huzurunda hesap vermekten asla çekinmiyorum. Veremeyeceğim hiçbir hesabım da yoktur. Ülkemizde yargının saygınlığı ayaklar altında iken düğmesiz olan cübbelerini iliklemeye çalışan böylesi bir yargılamanın öznesi olmayı da asla kabul etmeyeceğim. Sizin şahsınıza ve kişiliğinize yönelik hiçbir tereddütüm ve saygısızlığım yoktur. Ancak şaibelerle dolu bir siyasi geçmişe sahip olan Erdoğan emretti diye başlatılan bu yargı tiyatrosuna figüran olmayı kabul etmiyorum. Soracağınız hiçbir soruya cevap vermeyeceğim. Yapacağınız hiçbir yargılama faaliyetinin adil olacağına inancım yoktur. Benim buraya getirilmem bile hukuk dışıdır.

Siyasetçilerin siyaset arenasındaki muhatapları yine siyasetçilerdir. Yargı mensupları değildir. Bu anlamda sizler evrensel ve demokratik hukuk ilkelerine ve Türkiye’nin imzalamış olduğu aynı zamanda bir Anayasa hükmü de olan uluslararası anlaşmalara bağlı olması gereken yargı mensupları olarak siyasi oyunların ve tezgahların parçası olmayı reddetmelisiniz. Sizden hiçbir talebim ve beklentim yoktur. Siyasi faaliyetlerim nedeniyle ancak beni seçen halkım ve seçmenlerin siyaseten sorgulayabilir.”

 

====================================================================================================================

thumbnail_14725744_1758659081052430_8983227880789756979_n thumbnail_14717260_1758659014385770_4136143642679382954_n

TÜRKİYE FELSEFESİNDEKİ KUŞAKLAR ÜZERİNE

Mehmet Akkaya

Genç bir arkadaş, ülkemizdeki eski kuşak felsefecilerimizle yeniler arasındaki ilişkiyi, sürekliliği, kopuşu, kısacası farkı soruyor. Her felsefe sorusu gibi uzun bir yanıtı gerektiriyor merak edilen. Üstelik yanıt yeni soruları doğuruyor, genç arkadaşın sorusunun sonu gelecek gibi değil. Felsefenin gerekli olup olmadığını ekliyor ansızın konuşmalarına. Türkiye’den başlamışken soruya, daha doğrusu sorulara, Avrupa’ya geçiyor, tekrar yerele dönüyor. Yerel felsefeci/filozof adlarını anarken bunlara Batılı felsefecileri ekliyor. Hegel’i, Marx’ı bilip bilmediğimi, beğenip beğenmediğimi soruyor sonra.

Soruların birçoğunun karışıklığı gibi genç arkadaşın, fikir yürütmelerinde de bir karışıklık kendini açığa vuruyor. Felsefenin para kazandırmadığına inandığını hatırlatıyor, ben sözümü henüz tamamlamamışken. ‘Sosyal ve ekonomik sorunların özüne uygun felsefeler yapılabilseydi, ülkemiz de dünya da daha yaşanılır bir yer olurdu’ biçimindeki cevabımla ilgilenmek yerine intiharın felsefesi üzerine konuşmamı arzu ediyor, Nietzsche’ye neden karşı olduğumu öğrenmek istiyor. Bu dağınıklık içinde yanıt verilebilir somutlukta olanı, bence ilk elden kurgulanan sorudur. Bu tarz bir felsefe konusunun da toplumsal ve ekonomik karakterli dünya sorunlarıyla ancak dolaylı bir ilgisi olabilir. Konuşmamız da bu noktaya doğru kaydığından, altını çizdiğim birkaç noktayı burada da anmak isterim.

Dünyada olduğu gibi ülkemizdeki felsefenin de doruk noktası, 18. yüzyılda yaşamış olan ünlü Alman filozofu İmmanuel Kant olmuştur. İlkçağ felsefesinde Platon ve Aristoteles’in etkisi ne ise modern dönemde de (Yeniçağ) Kant’ın etkisi öyle oldu. Her iki ekolü aşmanın da kolay olmadığını belirtmek gerekir. Felsefedeki tekrarlarda bu ekollerin rolü büyüktür. Eskisi bir yana, Kant’ın aşılması, Yeni Kantçılık, Hegelcilik, Marksçılık gibi yeni tarz felsefelere bile sıçramak kolay olmamıştır. Yine de Kant’ın aşılması Avrupa ülkelerinde kısmen de olsa söz konusu olmuş, diyalektik felsefenin gücü sayesinde Hegel ve Marx ile birlikte felsefe zenginleşme imkanı bulmuştur.

  1. P. Sartre’ın ‘Marksizm çağımızın aşılamaz felsefesidir’ demesi ve Selahattin Hilav’ın ‘Marksizm, çağımızın en yüksek bilincini temsil eder’ biçimindeki ifadesi, felsefenin Hegel ve Marx ile zenginleştiğini ve hatta yeni bir nitelik kazandığı anlamına gelir. Ne var ki, bu zenginleşmenin istisnalar dışında Doğu’da ya da Asya ve Afrika toplumlarında etkili olduğunu söylemek zor. İstisnası Rusya ve Çin olabilir, oralarda da radikal sosyal sonuçlar doğurmuştur felsefe. Felsefenin kişileri de toplumları da zenginleştirdiğini kanıtlayan sayısız örnek bulmak kolaydır. Lakin felsefe maddi zenginlik için yapılan bir etkinlik değildir. Kişisel nedenlerle yapıldığı da gerçeği yansıtmaz. Yine de onu insanın fiziksel ve entelektüel ihtiyaçlarından izole ederek ele almak, onu adeta bir ibadet biçimine dönüştürmek ve mitoslaştırmak doğu değildir.

Kanaatim odur ki bizdeki felsefe, imparatorluk yıllarında teolojinin etkisinde kalmıştı, dolayısıyla sunulanlar ve yazılanlar çağın değerleriyle zenginleşmiş bir felsefe değildi. Bu yüzden olsa gerek ‘Sibirya’da muz bizde felsefe” denmiştir (Fahri Fındıkoğlu). Felsefe diye çoğu zaman da felsefe tarihi nakledilmiş, tekrarlanmış, öğretilmiş ve sunulmuştur. Bu yapılanlar elbette yanlış değildir; ama yeterli de olmamıştır. Bu felsefe tarihinin içinde Cumhuriyet döneminde bile Hegel ve Marx büyük oranda görmezlikten gelinmiştir. Hilmi Ziya Ülken ve Takiyettin Mengüşoğlu’nun sunumlarına bakılırsa en fazla teolojik karakterli felsefeye karşı seküler bir felsefe yolu izlenmiştir. Daha fazlası yapılmamıştır.

Felsefe Tarihi adlı kitabın yazarı Macit Gökberk, hem üniversite düzeyinde felsefe yaptığı için, hem de günümüzdeki pek çok felsefe hocasına da hocalık yaptığı için anılmaya değerdir. Bedia Akarsu ve İonna Kuçuradi gibi kadın felsefecileri de tezimize uygun olarak (Kantçılık bağlamında) anmamız gerekir. Cumhuriyet dönemindeki felsefenin motivasyonu, modern değerlere özen gösteren, kısmen de olsa dinsellik karşıtlığı, aynı zamanda kurulu düzenden yana bir felsefe kurmak şeklinde olmuştur. Felsefenin iki özelliği olan kökene yönelme (arkhe araştırması) ve radikal sonuçlar alma anlayışına uygun bir gelişmeye mesafeli durmuştur. Yine bu felsefe, merkezi ve toplumsal sorunlardan hareket etmemekle birlikte toplumla bütünleşme ve kitleselleşme sorununu da aşamamıştır.

1970’li yıllardan itibaren felsefe yapmaya başlayanların yeni bir özelliğini saptıyoruz: Kimilerini yakından tanıma, dersler alma ve kitaplarını okuma olanağı yakaladığımız bu kuşak en üretken felsefecileri temsil ediyor. Üretken dediğim, yalnızca ders vermekle yetinmediler kitaplar yazdılar, dergilerde, gazetelerde makaleler, denemeler yayımladılar. Felsefeyi radyo ve televizyon ortamlarına da taşıdıkları düşünülebilir. Bu kuşak da Kant’tan kopamamakla birlikte yine de farklı felsefe disiplinlerine tekabül eden eserleriyle dikkat çektiler. Ülkemizdeki felsefenin, bunlarla birlikte görünüşe çıktığını söyleyebiliriz. Bunlar da öncekiler gibi Batı meraklısı olmakla ilgimizi çekerler, kendi kurdukları felsefeden daha çok Batı felsefesini önemsemekle tanınmaktalar.

Nermi Uygur, Ö. Naci Soykan, Afşar Timuçin, Betül Çotuksöken, Doğan Özlem, Ahmet İnam gibi isimler ilk aklıma gelenler. Bu adını andığım felsefeciler sanat, bilgi, bilim, dil, etik ve tarih felsefelerine dair sayıca onları bulan, bazen aşan kitaplar yayınladılar. Uluğ Nutku gibi isimlere rağmen bu kuşağın da, toplum sorunlarından hareketle felsefe kurduklarını bırakalım, Hegel ve Marxçı düşünüş tarzıyla bile zenginleşme yaşamadıkları anlaşılıyor. Bu zaafına rağmen ülkemizde yapılmakta olan felsefenin asıl yükünü, adları özetle verilen bu kuşak çekmiştir, çekmektedir diyebiliriz. 1965-1980 dönemindeki toplumsal mücadeleye paralel bir felsefi gelişim olmadığı, bu dönemin felsefesinin de yapılmadığı bir iddia olarak ortaya konabilir. Böyle bir felsefe, döneme tanıklık eden verimli kuşak olarak anılan bu kesimden beklenebilirdi. Görüldüğü kadarıyla sınıf gerçeğini paranteze almak, Türkiye felsefesinin bir başka temel özelliği olarak dikkat çekiyor.

1980’lerden sonra felsefe dünyasına girenlerin ise eser verme düzeyinde bile olsa hocaları kadar verimli olduklarını söylemek zor görünüyor. Yani verimli felsefecilerimizin Kant’ı aşamadıkları argümanını yeni kuşağa uygulayarak -biraz pesimist bir perspektifle- “hocalarını da aşamadılar” denilebilir. Yakın zamanlarda kaybettiğimiz Ahmet Cevizci adını paranteze almak sanırım yanlış olmayacak. Öncekilerde olduğu gibi yeni felsefecilerde de sınıf bakışı belirgin olmadığından ekolojik, kadın sorunu, etnik meseleler, cinsiyete bağlı sorunlara bir merak olmakla birlikte, köklü felsefi söylemler geliştirildiği söylenemez.

Bugün açısından, ülkemizdeki felsefede halen üç ekolden söz etmek mümkündür. Birisi, terimin geniş anlamında analitik olarak da ifade edilebilecek olan seküler felsefedir (baskın olanı budur). İkincisi biraz geriletilmiş olsa da teolojik (mistik ve ruhani) karakterli olanıdır. Üçüncüsü ise pek çok yeni kuşak felsefecide serpiştirilmiş olarak görülen, Hegel’i de içerecek tarzda, yapılmakta olan Marksçı felsefedir. Elbette çok sayıda moda düzeyinde felsefi akımlar da etkili oluyor. Postmodernizm bunlardan yalnızca biri; bu türden akımları ve söylemleri anılan ekollerden birisinin veya sentezlerinin altında toplamak mümkün görünüyor.

 

______________________________________________________________________________________________________________________

14915224_1760607120857626_902816448130508531_n 14568095_1760607267524278_6183310207916193952_n

 

YARATMAK YALNIZ ALLAH’A MAHSUS (DEĞİLDİR)

 

Çeşitli zamanlarda benim de yazılar yazdığım, röportajlar verdiğim, her ay düzenli olarak yayınlanan, alanında nitelikli sayılan ender yayınlardan biri olan kültür-sanat dergisi Evrensel Kültür de kapatıldı. Anlaşılan o ki, kültürün neredeyse her türüne duşman olan sömürücü ve soykırımcı bugünkü yönetici güruh, eskisini aratmayacak biçimde iyi ve güzel olan her değere saldırıyor.

Unutmayalım ki, yaratmak yalnız Allah’a mahsus değildir, emekçiler de, bilim ve sanat kişileri de buna dahildir. Halkların ve entelektüellerin onbinlerce yıldır ütettiği, yarattığı ve biriktirdiği bilgi zenginliği de, Evrensel Kültür’ün kendisi de, sayfalarını dolduran ürünler de bunun en güzel, en bariz kanıtıdır.

İlk kuşak filozoflar güzel söylemiş: Hiçbir şey yoktan var olmaz. Varlık da yok olmaz diye eklenmiştir. Buna 18. yüzyılda kimyacı bilim adamının adından esinle “Lavoisier yasası” denmektedir. Bunun yanında teolojinin tezi de güzeldir, eğlendiricidir, düşündürücüdür. Onun iddiasına göre de var etmek ve yok etmek Allah’a mahsustur. Teoloji ve onunla ittifak halinde olanlar unutuyorlar. Eskiden olduğu gibi günümüzde de yıkmak ya da yok etmek, aynı zaman da yoktan var etmek emekçi sınıflarına, çalışan halk yığınlarına, aydınlara mahsus bir yetenektir. Bu yeteneği defalarca kanıtlayanlar, düşün ve sanat insanları ve emekçilerin çıkarını savunmaktan başka çıkarları olmayan kesimler olmuştur. Nihayet Allah’ı yaratan da insanoğlunun bizatihi kendisidir.

Sermaye düzeni düşmanca uygulamalarla dergi, gazete ve benzeri yayınları kapatarak onların yok olduğuna, etkisinin sıfırlandığına inanarak ilksel insanın bile gerisine düştüğünü gösteriyor. Ya da hiçbir şeyin yok olmayacağını bile bile bunu yaparak bir açmazda, çıkmazda olduğunu söylüyor.

Emekçi sınıflar, dünyanın tüm zenginliklerini ürettikleri, dünyayı inşa ettikleri gibi kapatılan, yıktırılan her değerin yerine yenilerini koyacak/kuracak tek sınıf olduğunu bin yıllardır krallara, beylere, paşalara, padişahlara ve hatta Tanrılara olduğu gibi tüm insanlığa göstermiştir, halen de göstermektedir. Evrensel Kültür Dergisi de elbette yok olmaz. Dergiyi, gazeteyi kapatanların, kapatmaya gücü yetebilir; ama bu durum, asla onun yok edildiği anlamına gelmez. Bu türden yayınları ortaya çıkaran, imar eden, büyütüp yaygınlaştıran temel sınıf ve dinamikler halen dünyaya ağırlığını koyan sınıflar olduğuna göre bunu, andığımız somutlukta düşünmek yanlış olmasa gerek.

Hrant Dink ve benzeri davalar için “biz bitti demeden bu dava bitmez” denmişti. Bu ifadenin konusunu ve semantiğini değiştirerek kısaca şöyle diyebiliriz: Emekçiler, aydınlar, sanatçılar ve bir bütün olarak halk kesimleri “kapandı” demeden dergi, gazete, ekran, yayın kapatmak mümkün değildir.

Şimdi de sözü Evrensel Kültür’e bırakalım.

Evrensel Kültür kapatıldı.

Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılan ilk kültür sanat edebiyat dergisi olduk. Tam da 25. yılı geride bıraktığımız ay; 300. sayıya neler yapacağımızı konuşurken… Kapatma kararnamesinin altında bir sürü imza var. Eminiz, hiçbiri Evrensel Kültür’ün 299 sayısından bir tekini bile okumamıştır.

Tolstoy’un renkli bir fotoğrafı vardı bu ay kapağımızda. Tolstoy’u susturabilirler mi mesela? Kasım sayımızın arka kapağında “Ben Ulrike Bağırıyorum” oyunundan şu sözlerle Dario Fo var:“Çok güvenli görünüyorsunuz! Fakat sanmayın ki bu böylece devam edecek! Öfke ve nefret büyük geminizin makine dairesinde terden geberenlerle birleşecek, biliyorum. İspanyol, Türk, Yunan, Arap, İtalyan göçmenler ve Avrupa’nın tüm ezilenleri… Ve tüm kadınlar, ezildiğinin, aşağılandığının, sömürüldüğünün farkında olan tüm kadınlar neden burada olduğumu ve beni neden öldürmek istediğinizi anlayacaklar… Gardiyanlar, yargıçlar, politikacılar, hiçbiriniz umurumda değilsiniz. Asla beni delirtemeyeceksiniz!”

Bizi de delirtemeyecekler! Delirmeyeceğiz. Buradayız. Sümerce ilk dize tablete kazındığından beri buradayız.İlk mağara resmi duvara çizildiğinden beri buradayız.On bin yıldır buradayız.Hiçbir yere gitmiyoruz.Susmuyoruz.
Siz de susmayın…

EVRENSEL KÜLTÜR

 

 

MÜZİĞİN TAŞIDIĞI MORAL VE GRUP YORUM

Mehmet Akkaya

Sanat disiplinleri içinde eski ve merkezi bir öneme sahip olan müzik sanatıyla temas etmek kolay; ama onun felsefesini yapmak, psikolojik arkaplanını çıkarmak o denli kolay değildir. Müzik neyi anlatır, nasıl anlatır türünden soruları yanıtlamak tarih, sosyoloji ve psikoloji bilmeyi de gerektirir. Onun Doğu ve Batı toplumlarında üreticisi kuşkusuz ki halk ve köylüler olmuştur. Olup biteni açıklamak, paylaşmak ve aşmak için halklar diğer etkinlikler yanında müziğe de yönelmiş olmalılardır.

Elbette genel olarak sanatı ve özelde müziği, üretim olgusundan ayrı olarak ele almak zordur. Her türden üretimin artmasında, verimin yükselmesinde görünen ve görünmeyen araçların etkisi belirleyicidir. Bu araçları fiziksel ve düşünsel olarak ikiye ayırmak olasıdır. Müzik ise üretimin düşünsel, yaratıcı araçlarının başında gelir. Üretim güçlerine moral değer olarak eklenen müzik, insanlığın en güçlü icatlarından birisidir. Demek ki müziğin gücü, taşıdığı moraliteden geliyor. Moral değerlerini kaybetmiş hiçbir güç, hangi alanda olursa olsun yeniyi inşa etmekte başarılı olamaz. Bu yüzden de halk sınıf ve katmanları tarih boyunca birçok defa elde ettikleri, kazanımları kaybetmiş olmalarına rağmen morallerini korumuşlardır.

Sosyal tarihin gösterdiği tecrübelere bakılırsa morallerini koruyan güçleri yenilgiye uğratmak, geriletmek kolay değildir. Bu açıdan bakıldığında birçok müzisyeni, müzik topluluğunu ve Grup Yorum’u anmak kaçınılmaz oluyor. Grup Yorum’un müziği, varlık durumlarını hareket halindeyken anlatması bakımından özgün bir yerde duruyor. Keza notalara, seslere, melodilere dökülen müzik, varlığın adeta özüne nüfuz etmeye çalışıyor. Coşturan, eğlendiren, dinlendiren ve düşündüren bir müzik olması nedeniyle de egemen sınıfların hışmına uğruyor. Grup Yorum’un tarihsel serüvenine bakıldığında bir kopuş, tükeniş ve geriye çekilişin söz konusu olmadığı anlaşılıyor.

İktisaden ezen sınıflar, eski ve ortaçağlarda da olduğu gibi tüm ezilmişliklerine rağmen moralli olan, kendilerini mutlu etmeyi ya da mutlu duymayı becerebilen kitlelerin varlığından rahatsız olurlar. Kitleleri kıskandıkları bile iddia edilebilir. Bunun için birçok kralın, fırsatını bulup kırlarda, çimenlerde, kumsallarda “keyif süren” insanların üzerine şiddet unsurlarını saldırttığı bilinmektedir. Dolayısıyla sermayenin, tüm baskılara rağmen mutlu olmayı başaran, moralli kitlelerin, Grup Yorum konserlerinde ya da benzeri müzik etkinliklerinde halaylara durmasını, danslar etmesini, şarkıları, türküleri haykırmasını kabullenmesi zordur.

Bir üretime başlamak ve onun devamlılığı için her olanağı mobilize etmek egemen sınıfların nefretini kazanmak için yeterlidir. Grup Yorum’a baskıların nedenini bu devamlılıkta aramak yanlış olmaz. Burjuvazinin yalnız ekonomik bunalım içinde değil, estetik planda da bir bunalım ve verimsizlik içinde olduğu anlaşılıyor. Halkların sanatlarında olduğu üzere müzikte de onların karşısına bir alternatif çıkaramıyor. Böyle bir gücü ve yeteneği olsaydı, sanata ve müzik gruplarına, düşün ve bilim kişilerine baskı ve şiddeti uygun görmezdi. Kültürel planda yarışarak muhalif olan fikirleri, sanat ürünlerini, müzik kişilerini ve gruplarını yenmeye, etkisini azaltmaya çalışırdı. Burjuvazi eğer stadyumları, konser salonlarını Grup Yorum misali doldurabilen sanatçılar çıkarabilseydi, yüzbinlerce müzik severi mobilize edebilseydi Grup Yorum’un etkinliklerine müsaade edebilirdi.

Üretim güçleriyle ilgili olan her unsur sınıfsallığa, dolayısıyla sınıflar mücadelesine gönderme yapar. Bu nedenle de emekçi sınıflar, aydın ve sanatçılar kadar egemen sınıflar da sanatla ve konumuz olan müzikle yakından ilgilenmektedir. Egemen sınıflar iki yol izliyor, ilkin müziği manipüle ederek bozmak, rotasından çıkarmak, topluma yabancılaştırmak biçiminde etkili oluyor. Bu yolla müziğin sözlerini, melodisini ve ritmini bozarak etkisini azaltmayı yeğliyor. Bunu da kendi sınıf ideolojisine uygun “sanatçılar” yetiştirerek yapıyor. Bu durum, siyasal alana ilişkin bir örmekte olduğu üzere korucuyu Kürt’ün karşısına çıkartmaya benzetilebilir.

Egemen sınıflar müziğin gücünü bu yolla kıramadıklarında, ellerindeki şiddet aygıtlarıyla sanatın ve müziğin üzerine yürüyorlar. Grup Yorum’a ait enstrümanların kırılmasına ilişkin haberleri bu çerçevede değerlendirmek yanlış olmasa gerek. Bu nokta, insanlığa bir bütün olarak yabancılaşmış burjuva/sömürücü sınıfların müzik aletlerine, suç unsuru olarak baktıklarını göstermesi açısından öğreticidir. Gitarın, sazların, piyanonun kırılması, kimilerine el konulması, bunları yaratıcı bir tarzda kullananların tutuklanması, alıkonulması başka nasıl açıklanabilir?

Ne var ki dünyanın hareketi durdurulamıyor. Müziğin halkları coşturan sesi ve taşıdığı devrimci ruh, insanlığı geleceğe, güzel günlere taşımaya büyük bir cesaretle devam ediyor. Halkların sanatları gibi müzikleri de taşıdıkları moral bakımından dönerek büyüyen kartopunu andırıyor. Bu kartopunun büyüyerek egemen sınıfların üzerinde bir çığ etkisi yapıp yapmayacağını tartışmak gerekir.

Viktor Jara’dan Ruhi Su’ya kadar pek çok müzisyenin susturulduğuna tanık olunsa bile, emekçi sınıflar, halklar sanat ve müzik üretimini sürdürmüştür, sürdürmektedir. Çünkü Shakespeare’a mal edilen bir ifadeyle türküleri yapanlar her zaman yasaları yapanlardan daha güçlüdürler.

=========================================================================================================================

 

 

thumbnail_Filozofça Pablo

 

 

SANAT VE ŞİİR NASIL OKUNUR?

Mehmet Akkaya

Sorması kolay yanıtlaması zor bir sorudur sanatın ve şiirin nasıl okunması gerektiği. Her sanat disiplininin olduğu gibi şiirin de bir dili vardır. Her şiirin varlığa ve her nevi olgu durumuna bir bakış biçimi, algılama yöntemi, kavrama ve kucaklama yolu bulunuyor. Sanatın diğer disiplinlerinde de olduğu gibi şiiri okumak, bilmek ve açıklamak, dolayısıyla ondan haz almak ve etkilenmek için de yeni bir dili bilmek gibi sanatın ve şiirin dilini de bilmek gerekir. Yeni bir dili bilmek içinse nasıl ki, o dilin konuşulduğu, yaşandığı ortamda kalmak zorunlu ise sanatı ve şiiri okumak ve bilince çıkarmak için de sanatın ve şiirin içinde olmak, onunla yaşamak kaçınılmazdır.

 

Sanatçı ve şair etkili bir vuruş yapmaya özen göstererek yol alırken dili de keskin olduğu için anarşisti andırır. Şairin silahı, aleti, aracı elbette ki kullandığı dildir. Dili verimli, tutumlu kullanırken bir cimriyi andırsa da güçlü ve çarpıcı dizeleriyle bir gerillayı hatırlatır. Bir yandan ayaklarını doğduğu topraklara basar, gözüyle evrensel olanı izler. Koku alma, duyma, ve görme gibi temel duyuları ışık hızıyla yarışırcasına geliştiği için görünüşün arkasında ne denli gizlenmiş özler varsa, bunları imgelere döker, şiir dizeleri olarak sıralar.

 

Biraz abartarak söylersek, şiir yazan ya şairdir ya da bir hiçtir.  Şair, insanlık var olduğu sürece kendinden söz ettiren kişi olarak dikkatimizi çeker; çünkü şair insanın özünden yapılmıştır. İnsanın ve onu var eden toplumun ve dünyanın sorunlarından kendisini sorumlu gören kişi olarak geçmiştedir, şimdidedir ve gelecektedir.

 

Okur, şair ile aynı topraktan ya da özden yapılmadığı sürece şiiri okuması, çözmesi; okuyup çözse bile onu kendinden kılması şiirleşmesi kolay olmayacaktır. Aynı topraktan olmak, benzer atmosferde yaşamak, şairin huyundan suyundan olmak, şiirin girdisinden çıktısından, konu, kavram ve kategorilerinden haberdar olmak anlamına gelir. Sanat ve şiir, organizma gibidir, ilgi, çaba ve zaman ister. İlgilenildiğinde, kendisini ilgili kişi ve kesimlere açmada tereddüt etmez. Üretene, büyütene, yaşatana davetiye çıkarırken kötümserliğe, durağanlığa prim verenlerle yolunu ayırır. Sözü fazla uzattım galiba… Söylenenler daha iyi anlaşılsın diye sözü Pablo Neruda’ya bıraksak iyi olacak…

 

 

Yavaş Yavaş Ölürler

 

Yavaş yavaş ölürler

Seyahat etmeyenler

Yavaş yavaş ölürler

Okumayanlar, müzik dinlemeyenler,

Vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar

 

Yavaş yavaş ölürler

Alışkanlıklarına esir olanlar,

Her gün aynı yolları yürüyenler,

Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,

Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile

girmeyenler,

Bir yabancı ile konuşmayanlar

 

Yavaş yavaş ölürler

Heyecanlardan kaçınanlar,

Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı

görmek istemekten kaçınanlar

 

Yavaş yavaş ölürler

Aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,

Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,

Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına

çıkmamış olanlar

 

 

 

 

 

===============================================================================================================

 

thumbnail_Filozofça-Tembellik Hakkı

 

Bütün Ülkelerin Proleterleri

ÇALIŞMA HAKKI’NA KARŞI BİRLEŞİNİZ!

Mehmet Akkaya

Çalışma, çağımızda kapitalizmin emekçi sınıflara dayattığı bir zoraki etkinlik olarak tanımlansa sanırım yanlış olmaz. Bu etkinliğin, bir “hak” olarak savunulması, başta Fransız sosyalisti, düşünür Paul Lafargue’a ve bu istikamette düşünen kişilere aykırı görülmektedir. Lafargue, “çalışma hakkı”nın, işçi ve emekçilerin lehineymiş gibi görünmesine rağmen bu hakkın temelde sömürücü sınıflara hizmet ettiğini savunmaktadır. Düşünür ve eylem adamı Lafargue, konuya dair görüşlerini Türkçeye Tembellik Hakkı olarak çevrilen ve Ayrıntı Yayınları arasında yer alan çalışmasında sergilemektedir. Aynı kitapta B. Black da “İşin Yok Edilmesi Üzerine” adlı yazısıyla Lafargue’a paralel bir sunum yapmaktadır. B. Russell’in Aylaklığa Övgü adlı çalışmasını da konu bağlamında anmak gerekir.

Çalışma Özgürlüğü Değil!

Çalışmaktan Kurtulma Özgürlüğü!

Marksist teorinin en önemli özelliklerinden birisi üretime vurgu yapmasıdır. Üretim maddi ve kültürel tüm ürünleri kapsar. Bu türden bir üretimi ve bunun sonucunda ortaya çıkan ürünleri ise insanın zorunlu temel ihtiyaçları olarak değerlendirmek gerekiyor. Üretim temel veri olmakla birlikte bunun tek tarzından söz etmek tarihsel gerçekliğe uygun düşmez. Marksizm üretimin yanında üretimin tarzlarına da işaret eder ve bu tarzlar dinamiktir, değişkenlik gösterir. Özellikle sınıflı toplumlarda –bilhassa da kapitalist üretim tarzında- üretim doğal gereksinimler için değil, tam tersine doğal duruma ters düşecek şekilde kar, rant ve benzeri değerler için yapılır. Bu türden üretim ise insanın yabancılaşmasının temel nedenidir. Demek ki kapitalizm koşullarında üretime katılma, masum bir etkinlik olarak görülemez. İşte Lafargue, tam da bu noktadan hareketle “çalışma hakkı”na karşı çıkıyor ve bir bakıma “tembellik hakkı”nı savunuyor.

Lafargue’a göre insan ve toplum sorunlarının, yoksulluğun, işsizliğin, kötü yaşam koşularının nedeni tembellik ya da az çalışmak değil, tam tersine bu sorunların kaynağı “çok çalışmak”tır. Düşünür tezini çok aşırıya götürerek çalışma özgürlüğünü değil tabir yerindeyse çalışmaktan kurtulma özgürlüğünü savunuyor. Lafargue’ın temel çıkış noktasını ve savlarını anlamak için kitabın içine daha yakından bakmak gerekir.

Tembellik Hakkı adlı kitabı, Marksist literatür içinde değerlendirmek her ne kadar mümkünse de kimi argümanlar açısından sol komünist, anarşist ya da romantik ögeler barındırdığını da gözlemleyebiliyoruz. Kitapta ele alınan konu, çeşitli bağlamlarda Marksist veya liberal ya da hümanist kesimler tarafından da ele alınmıştır. Bu türden kaynakları Lafargue öncesi ve sonrası olarak iki kesime ayırabiliriz. Zorunlu çalışmanın ya da gereğinden fazla çalışmanın gereksizliği ve insanlığa verdiği zararlar üzerinde durmak, Yeniçağ başlarında Ütopya yazarları ile gündeme getirilmiştir. Örneğin Thomas Morus’un Ütopya’sında insanlar beş altı saat çalışıyor ve diğer zamanlarında yaşamın tadını çıkarıyorlar.

Engels de benzer bir konuya temas etmiş ve beş saat çalışmanın, insan ve toplumun ihtiyaçlarını karşılamaya yeter olduğunu belirtmiştir. Marx da komünizmde zorunlu çalışmanın yerini tabir yerindeyse insansal etkinlik alacağını ileri sürmüştür. Lafargue da üç saat çalışmanın yeterli olduğunu söylüyor. Bugünkü koşullarda en çağdaş olduğu iddia edilen toplumlarda halen günlük çalışma süresinin sekiz saat olduğu düşünülürse Lafargue ve benzeri düşünürlerin ne denli devrimci çıkışlar yaptıkları gözlerden kaçmayacaktır.

İş Buldum Hayatın Mahvoldu!

Kahrolsun İş!

Çalışma, günümüzde zorunlu çalışma anlamına geliyor ve kapitalizmin ayakta durması da buna bağlı. Sermaye, çalışma sürecinde üretim araçlarına ve emek gücüne dönüşür. Dolayısıyla emek gücü olmadan herhangi bir şekilde üretimden de söz edilemez. Çalışma ya da iş denilen zorunlu etkinlikle ilgilenilmesi, kapitalizme özgü olsa bile basit üretimin geçerli olduğu eski çağlarda konuyla ilgilenen düşünce insanları ve filozoflar da eksik olmamıştır. Lafargue’ın da işaret ettiği gibi Platon ve Aristoteles gibi büyük filozoflar, çalışmayı hor görmüşler ve “vatandaş” dışındaki kesimlere uygun olduğunu dile getirmişlerdir. Yani Yunan ve Roma dünyasında işin “aşağı” toplum kesimlerine özgü olduğu düşünülmüştür.

Latince “ceza” anlamına gelen Labor ve bugün de Batı dillerine geçen “labour” kelimesi iş ve çaba yanında zahmetli iş anlamına gelir. Türkçedeki “ücret”in de Arapçadaki “ceza” anlamına gelen “erc”den türediği düşünülürse çalışmanın, insan doğasına uygun olduğunu düşünmek zor görünüyor. Dolayısıyla eski kuşak filozoflar her konuda birbirleriyle ters düşseler bile işten tiksinme konusunda hemfikirdiler. Bilhassa el işine kendini veren kimseler, asla makbul kabul edilmezdi. Dolayısıyla işin yüceltilmesi, Yeniçağ’a özgüdür ve özellikle de kapitalizmle birlikte “imal” edilmiştir.

Lafargue’ın optiğinde işe girmek için girilen kuyruklar, gece gündüz süren çalışmalar, zenginlik için yapılan uğraşlar, makine başında harcanan yoğun emekler, işsizliğin ve yoksulluğun yanında insana ve yaşama yabancılaşmanın da temel kaynağını oluşturuyor. “Bir iş buldum, hayatım kurtuldu” diyen kimse bu anlayışın yaşamı kökten kurutan bir önerme olduğunu kavramadığı sürece gelecek, onun için karanlık ve bilinmez olacaktır. Oysa Lafargue’ın mantığına göre önerme şöyle kurulsa daha doğru olur: “Bir iş buldum, hayatım mahvoldu.” Proletaryaya “çalışma”dan başka seçenek bırakmayan sermaye düzeni, çalışmanın neden gerekli olduğuyla da yakından ilgilenir. Proletarya yalnızca mecbur olduğu için değil milli ve dini nedenlerle de çalışmaya yatkın hale getirilmektedir. “Milli menfaatler” için grevler ertelenir, bayramlar yasaklanır, ücretler düşürülür ya da yerinde sayar. “Çalışmak ibadettir” ya da “Allah çalışmayanı sevmez” türünden sözler de böyle bir durumu gerekçelendirmek için üretilmiştir.

Egemen sınıflar işi öyle kutsallaştırmıştır ki, iş insanın temel bir özelliğiymiş gibi gösterilir. Buna emeği, işi, işçiyi yücelten önermeler de eşlik eder. Mesela “Emek en yüce değerdir” denilir. Bu türden düşüncelerin egemen sınıflara hizmet ettiğine kuşku yoktur. Hatırlanacağı gibi emeğin yüce bir değer olmadığı, tarihsel bir kategori olduğu Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde Marx tarafından çürütülmüştür. Kısacası Lafargue açısından “herkese iş” veya “herkese iş garantisi” gibi talepler işçi sınıfının ve çalışanların aleyhine işlev gören taleplerdir. Bunun yerine İhya Kahraman’ın öne çıkardığı bir temanın altını çizmek gerekir: “Kahrolsun iş!”

Komünizm: Mümkünse Barışçıl Yoldan

Değilse Şiddet Yoluyla

Lafargue, kitabının önsöz’ünde burjuvazinin iki yüzlülüğüne dikkat çekerken eski ve yeni burjuvazinin tutumuna değiniyor. Lafargue’a göre 15. ve 16. yüzyılda burjuvazi ruhban sınıflarına karşı mücadele ederken onun ötelediği yaşama sevincini insana taşıdığı halde iktidara gelince tavrını değiştirdi. Lafargue, emekçilere yeniden çileli yaşamı reva gören kapitalizme itiraz ederken, onun yeniden teolojiyle ittifak etmesine, dolayısıyla da tensel haz ve zevkleri kınamasına itiraz ediyor. Çünkü burjuvazi Rabelais’lerin, Diderot’ların aydınlık fikirleri yerine emekçilere perhiz yapmalarını öneriyor. İnsanlığı, iş üreten birer makine haline getiriyor. Buna göre devrimci sosyalistlerin görevi, burjuvazinin yaydığı hurafelere karşı da mücadele etmektir.

Lafargue açısından sosyalistler “mücadeleye çağrılan sınıfın kafasına hakim sınıf tarafından sokulmuş ön yargıları yıkmak zorundadır. Bu dünyanın emekçi için artık bir gözyaşları vadisi olmayacağını ve ‘mümkünse barışçı yoldan, değilse şiddet yoluyla’ kuracağımız geleceğin komünist toplumunda insan tutkularının tamamen özgürleşeceğini tüm şu ahlakçı yobazların suratlarına haykırmaları gerekiyor.” (s. 24). Lafargue ahlakçı yobaz ifadesini, burjuvazinin felsefesini yapan hümanistler ya da liberaller için kullanıyor. Çünkü bunlar çocukları ve kadınları da üretimin içine çekerek, günde on beş saat çalıştırarak birçoğunun ölümüne neden olan sistemi aklamaktadırlar. Daha doğrusu bu kesimler, olup biteni meşrulaştıracak şekilde düşüncelere imza atıyorlar. Lafargue, bu çocuk ve kadın katili hümanistleri, sosyalistlerin çok yakından ve iyi tanımasını öneriyor.

Emekçiler, kendileriyle birlikte eş ve çocuklarını da “çalışma hakkı”ndan yararlandırmak ister. 1848’de Avrupalı işçiler silaha sarıldıklarında, taleplerinden birisi de –ne yazık ki- “çalışma hakkı” idi. Lafargue, bu “hakkın” insanlığa yarar getirdiğine burjuvazi ile birlikte sosyalistlerin de inanmasına itiraz etmektedir.

Çalışma: Ekonomik ve Sosyal Krizlerin Nedeni

Larfargue, Marksist teoriye uygun olarak, savunduğu tezin ekonomik krizle de ilişkisini kuruyor. Kapitalizm koşullarındaki her türden çalışmanın krize kaynaklık edeceğini savunuyor. Çünkü üretim, yeniden üretimi gerektiriyor, yeniden üretim ürün bolluğunu. Emekçiler, yeterince tüketim yapacak kadar güçlü olmadığı için yani mal bolluğu ve tüketim kıtlığı, fabrikaların kapanmasına yol açar. Açlık işçi kitlelerini bin parçalı kamçısıyla cezalandırır. Birçok kez piyasa fazlası malın yakıldığı ya da suya atıldığı belgelerle kanıtlanmıştır.

Zengin uluslarda halk ve emekçiler genellikle yoksulken yoksul toplumlarda halk ve emekçiler genellikle iyi durumdadır. Ayrıca da kapitalizm deneyimi göstermektedir ki, çalışan değil çalıştıran kazanmaktadır. Lafargue’a sorulacak olursa çalışanın kazandığı görülmediği gibi, çalışan ile hapisteki mahkum arasında büyük bir mesafe de yoktur. Emekçilerin yaşamında mutluluktan, hazdan ve neşeden söz etmek de pek nadirdir. Zira ekonomik ve sosyal krizler öncelikle emekçi sınıfları vurmaktadır.

Lafargue açısından çalışma faaliyeti ve çalışanlar sorgulanmalıdır. Dünyadaki tüm kötülüklerin kaynağı da burada yatmaktadır. Çalışma etkinliği, birilerinin elinde sermaye birikimine neden olmaktadır. Buna sahip olan sermayedarlar, çalışanın koşullarını daha da zorlaştıracak ilişki ve anlaşmalara giriyor. Büyüyen sermaye, başka alanlara da akma eğilimi taşıyor. O güne kadar kendi bağında bahçesinde serbestçe çalışmakta olan kesimler de, diğer işçilerce büyütülen bu sermayenin işgaline maruz kalıyor.

Yollar, makineler, demiryolları ve benzeri yapılar çalışmanın bir ürünü olarak ortaya çıkıyor ve kitleleri kuşatıyor. Böylece çalışanlar makinenin bir uzantısı olurken bir yandan da kendilerine adeta bir cezaevi duvarı örmüş oluyor. Bu duruma örnek olarak Lafargue’ın Fransız sermayesinin, Mısır’daki izini sürmüş olması mutlaka hatırlanmalıdır. Emperyalizm ve sömürücüler çalışanların birikmiş emekleri sayesinde emekçilere ve ezilen halklara baskı ve saldırı yapıyor, katliam uyguluyor.

Çalışan/İşçi, Patrona Saray

Kendine Kulübe Yapar!

Gelişen sanayinin, biriken sermayenin, buluş ve icatların, sanıldığı gibi ve sanıldığı kadar emekçilerin yaşantısına yansıdığı bilgisi gerçekleri yansıtmaktan uzaktır. Hatta Lafargue’a bakılacak olursa gelişen üretim araçları, emekçilerin yaşantısını daha da zorlaştırdı. Eskiden yaşanan düğünler, gelenekler ve bayramlar sırasında görülen “boş zamanlar” kapitalizm koşullarında yitirildi. Kapitalizm, bazı bakımlardan kiliseden daha da insafsız bir tavır geliştirdi. Tüm toplumu işçileştirerek, kendi doğalarına yabancı fertler haline getirdi. Bu koşullarda yapılan dinlenme ve tatiller ise yeniden işe dönüldüğünde daha verimli çalışılsın diyedir. Patron, bu dinlenme ve tatil sırasında elbette ki, işçiye bir eliyle verdiği ücreti öbür eliyle tekrar almak istemektedir.

Milyonlarca emekçinin, kendilerinin de çeşitli biçimlerde üretimine katkılarda bulundukları bombaların ve silahların kurbanı oldukları bilinir. Bir söylentiye göre Giyotin’i icat eden doktorun, bu giyotinde can vermiş olması oldukça trajik bir vakadır. Demek ki proletarya, her ne kadar geçimini sürdürmek gerekçeleriyle üretime katılmış olsa da, işkence aletleri ürettiğinin, kolunu, bacağını kaybedeceği savaşlara katkı sunduğunun, kapitaliste saraylar yaparken kendine kulübeler yaptığının bilincinde değildir. Kısacası Lafargue’ın nezdinde, çalışan ile kendi bindiği dalı kesen arasında bir fark yoktur.

Herkese Tembellik Yapma İmkanı!

Lafargue, “çalışma hakkı”na karşı çıkıyor ve üç saatlik bir çalışma öneriyor. “Çalışma hakkı’nı savunanlara karşı tavır alırken, bunun geri ve hatta gerici bir talep olduğunu ileri sürüyor. Çünkü burjuvazi bile emekçilerin “çalışma hakkı”nı kabul ediyor ve aynı zamanda çalışma saatlerinin azaltılmasını istiyor. Çünkü burjuvazi, birçok denemesinde, sınırlı çalışma yapan ve yeterince dinlenen emekçinin, çok çalışan ve yeterince dinlenemeyen emekçiye göre daha verimli olduğunu görüyor. Aynı fabrikada altı gün çalışıldığında da beş gün çalışıldığında da aynı birim mal üretildiğini gösteren pek çok veri bulunmaktadır. Yani bir gün fazla tatil yapan emekçilerin daha verimli olduğu anlaşılıyor. Keza ücretlerin yükseltildiği koşullarda da verimliliğin arttığı ve patronun daha büyük sermayeler biriktirdiği biliniyor.

Lafargue, şunları yazmaktadır: “Büyük İngiliz tecrübesi ve akıllı birkaç kapitalistin deneyimleri ortada. İnsanın verimliliğini güçlendirmek için çalışma saatlerini azaltmak, ödeme ve tatil günlerini çoğaltmak gerektiğini söylüyor bu tecrübeler; ama Fransızlar hala ikna olmuş değil.” (s. 56). Lafargue, bu noktadan hareket ederek daha da ileri gidiyor; ona göre herkesin çalışma saatinin beşe ya da üçe inmesiyle işsizlik de çözülmüş olacaktır.

Proletaryanın “işe tapma”sından dolayı toplumda yığınla asalak da kendine mekan buluyor. Ordu ve polis üyeleri, yasama ve yürütme elamanları, yargı, maliye gibi kamu kuruluşlarında çalışanlar, bu asalakların başında gelir. Bu alanlardaki emek gücünün de toplumsal ihtiyaçların üretimine ayrıldığı düşünüldüğünde çalışmanın koşulları iyiden iyiye rasyonel hale gelecektir. Toplumun büyük kesimi üretime katılmış olursa herkes için “tembellik yapma imkanı” doğacaktır.

Lafargue, tembelliği negatif bir değer yükleyerek söz konusu etmiyor. İnsanın kendini özgürce gerçekleştireceği zaman olarak değerlendiriyor. Bu sürede zorunlu olarak, başkasına bağlı olarak, salt geçim nedeniyle etkinlikte bulunmayacak; bunun yerine insani, estetik ve biyolojik ihtiyaçlarını giderecektir. Çalışmanın üç saate indirilmesi ya da zorunlu olmaktan çıkartılması herkesin ömür boyu aynı işi yapmasını da engelleyecektir. Monotonluk, bıkkınlık; yerini benimseyerek, inanarak, sevinçle yapılan etkinliğe bırakacaktır.

Çalışma, İnsan Doğasına Uygun mu?

Lafargue, üretim alanına yönelirken Marksist çizgidedir. Çalışma etkinliğine karşı çıkarken çubuğu aşırı derecede tersine büktüğü için bu çizgiyi zorlamaktadır. Zorunlu çalışmanın insan doğasına uygun olmadığı noktasında Marx ile aynı paralelde görünen Lafargue, üretim güçlerinin gelişmesini önemsemiyor. Ona göre “ilerlemenin”, “hümanizm” düşüncesinin ve “aydınlanma” gibi gelişmelerin proletaryaya yaşam kolaylığı getirdiği de kuşkuludur. “Burjuva Devrimleri” gibi “İnsan hakları” da hoş bir retorikten ibarettir. Lafargue, bu bakış açısıyla burjuvaziye olumlu bir paye vermez, onun tarihte ilerici bir rol oynadığı kanaatinde de değildir. Gerçi Marx da burjuvaziyi aşılması gereken bir engel olarak görür ve işi de gelip geçici bir kategori olarak değerlendirir. İnsanın, vebadan kaçar gibi işten kaçtığını hatırlatır Marx. Sabit ve zorunlu çalışmanın komünist toplumda ortadan kalkacağını, yerini özgür insan faaliyetinin alacağını, işbölümünün son bulacağını dile getirir. Marx, çalışmanın ortadan kaldırılmasını savunmakla birlikte “çalışma hakkı” ya da “insan hakları” gibi birtakım reformlardan yararlanmayı reddetmez. Lafargue içinse bu konularda “o bir radikaldi” demek gerekir. Komünist Manifesto “Bütün ülkelerin proleterleri, birleşiniz” sözleriyle sona eriyor. Lafargue’ın ise bu cümleyi küçük bir semantik değişikliğe uğratarak şöyle kullandığını söyleyebiliriz: Bütün ülkelerin proleterleri, “çalışma hakkı”na karşı birleşiniz!

Hiç Kimse Asla Çalışmamalı!

Çubuğu yüz seksen derece iş’in aleyhine büken düşünürlerden birisi de Bob Black’tır. Marx ve Lafargue’dan daha da aşırıya gidiyor ve her türden kötülüğün kaynağında çalışmayı/işi görüyor. Black da “İşin Yok Edilmesi Üzerine” başlıklı yazısında Marx ve Lafargue’a gönderme yapmakla birlikte daha da radikal bir yönelime giriyor. Çalışma etkinliğini “oyun”la ilişkilendirerek aşmaya çalışıyor sorunu. Black, daha fazla çalışmak, mademki insanlığı özgürleştirmiyor, o halde Oblomov olmak gerekmez mi diye sorarken belki de haklıdır. Makalesini de mizahi bir üslupla kaleme aldığını, bunu yaparken de Lafargue’dan yararlandığını görüyoruz. Marksistleri, planlı üretimi savundukları için eleştirirken feministleri de üretimi kadınlara bırakmak istedikleri gerekçesiyle suçluyor. Troçki’ye gönderme yaparak “sürekli devrimi” değil sürekli eğlenmeyi, aylaklığı ve “sürekli tembelliği” savunduğunu ileri sürüyor. Marx ve Lafargue’da olduğu gibi Black’da da iş, görünürde gönüllü gibi olan ama gerçekte istenmeyen bir zoraki faaliyettir. Çünkü iş, iktisadi ve siyasi araçların baskısı altında gerçekleştirilen üretimin adıdır, terk edilmelidir.

Endüstrinin, emekçiler için yıkım getirdiğini söylerken yazar, kendi ülkesi olan Amerika’daki işletmelerden de örnekler veriyor ve buralardaki disiplini, hapishane, hastane ve manastırdaki disiplinle benzer görüyor. Ona göre buralardaki uygulamalara “büro oligarşisi” ya da “işletme faşizmi” demek yanlış olmaz. Black için, bu ilişkiler çok basit olmasına rağmen Foucault gibi düşünürler disiplin meselesini daha karmaşık bir biçimde anlatma yoluna gittiler.

Çalışma ve Savaşma,

Yalnızca Oyna ve Seviş!

Black da, Lafargue gibi işçilerin işe uysal biçimde alıştırıldığını söylüyor, “iş ahlakı” türünden kavramların üretildiğini ve Max Weber gibi burjuva düşünürlerin de bunun teorisini yaptığını hatırlatıyor. Diyebiliriz ki, sermaye ilahi ve milli dinlerin yanında bir de “çalışma dini” icat etmiştir. Oysa insanoğlu, iş yani zorunlu çalışma nedeniyle insani canlılığını kaybediyor, alıklaşıyor, aptallaşıyor. Felsefi, etik, estetik kibarlık kazanmak yerine deyim yerindeyse kaba saba varlıklar haline geliyor. Buna göre yorucu, sıkıcı aşağılayıcı çalışma etkinliğinden özgürleşerek, kurumuş ve körelmiş olan insani yeteneklerini açığa çıkarması gerekir. Black’a sorarsanız yüzeysel, kuru ve körelmiş bu yaşam tarzından kurtulmak mümkün. Antikçağ’ın bilge insanı bundan kurtulmuştu. Endüstriyalizmin zaferine kadar da işin kahredici boyutu geçerli değildi. Üretmemek, çalışmamak ve işi ortadan kaldırmak gerekir. Çünkü çalışmak yararlı değildir, tam tersine zararlıdır. Ruh ve beden sağlığını da zedelemektedir. Kişiye ve topluma yarar getiren iş sınırlıdır, o da ancak oyun olarak gerçekleşebilir.

Oyun metaforunda Black’ın referans yaptığı kişilerden biri Alman düşünür F. Schiller’dir. Sanat ile oyun arasında bir ilişki kurmuştur düşünür. Her ikisi de çıkara dayanmaz ve üstelik insana etik ve estetik incelik kazandırır. Black ise çalışmanın da bir oyun haline gelmesini öneriyor. Yani çıkara dayanmayacak, zorunlu olmayacak. İkinci referans yapılan kişi ise insanı oyun kuran (homo Ludens) bir varlık olarak betimleyen Huizinga’dır. Huizinga, insani etkinliği, kuralları olan bir oyun olarak değerlendirmişti. Oysa Black bununla da yetinmiyor, ona göre illa kuralları olması gerekmez insani etkinliğin. Mesela spor, kafa oyunları, ayak topu ve benzeri oyunlar yanında kuralları olmayan insani sohbetler, danslar, düğünler, şenlikler, geziler, avlanmalar, aşklar ve sevişmeler de zorunlu işten kurtulmuş insanları beklemektedir. Demek ki Black son sözü söyleyecek olsaydı “Üretme, çalışma ve savaşma yalnızca oyna ve seviş” ifadelerini kullanırdı.

İnsanlığımızı Aylaklara Borçluyuz!

Çalışmaya karşı tembelliği ya da aylaklığı öneren düşünürlerden birisi de B. Russel’dır. O da Aylaklığa Övgü adlı yapıtında doğrudan doğruya çalışmaya karşı olmasa da, dört saatten fazla çalışılmasının insan, toplum ve insanlık için yararlı değil zararlı olduğunu düşünüyor. Plansız üretime ve üretimin sonuçlarının yıkıcı etkilerine dikkat çeken düşünür, insanların çalışmak zorunda olduklarına inandırılmalarını da büyük bir problem olarak değerlendiriyor. Egemen sınıflar, yoksulları çalıştıkları için cennete gidecekleri yönünde manipüle etmekte ve işi yüceltmektedir. Çok çalışmanın erdem olduğu sürekli zihinlere şırınga edilir. Oysa kendini sürekli zorunlu işlere veren insanların, kendilerini insanlaştıracak etkinliklere zaman bulmaları zordur.

İnsanlaşmak için boş zaman gereklidir. Zira ne kadar insani buluş varsa boş zamanı olan kişilerce ortaya konmuştur. Bunun gibi sanat, şiir ve edebiyat ürünleri de aylak diyebileceğimiz kişilerce üretilmişlerdir. Bilimleri geliştiren, kitapları yazan, sporları ve sanatları icat edenler de, uygarlığı geliştiren, yaşamı zenginleştiren felsefelere imza atanlar da bu aylak sınıfıdır. Aylak sınıf olmasaydı insanlık barbarlıktan kurtulamayacaktı. Burada da dikkat edilirse aylaklık ya da tembellik günlük dilde olduğu gibi pejoratif bir manada kullanılmıyor. Aylak ya da tembel insan aklına gelen eylemi yapan insan değil, yapılması gerekeni yapan insandır. Aylak ya da tembel, yeni haz kaynakları, yeni mutluluk ve zevk kaynakları peşinde olan kimsedir.

Çağın endüstriyel özellikleri kır ve kent insanının pek çok potansiyelini köreltmiş durumdadır. Eski halk dansları, sanatlar yenilenebilir, spor ve sanatsal etkinlikler artırılabilir. Tiyatro, sinema ve şiir etkinlikleriyle insanın iç dünyasını zenginleştirmek olasıdır. Zorunlu çalışmanın, insansal etkinliğe dönüştüğü iddia edilen Sovyetik ülkelerde de –ne yazık ki- çalışma erdem olarak gösterilmiş ve geniş emekçi sınıfları, kendilerini hummalı bir iş etkinliği içinde bulmuşlardır. Bu yoğun çalışmanın sonucunda ise zenginleşen proletarya ve halk kitleleri olmamış SSCB ve Çin gibi devletler olmuştur. Yani devlet zenginleştiği halde halk bir o denli yoksullaşmıştır.

Analizde Devrimci

Çözümde Romantik

Lafargue, Black ve Russel’ın mantığından bakıldığında varlık içinde yoksulluk yaşayan, çalıştıkça daha çok çalışmak zorunda kalan bir nesli temsil ettiğimize kuşku yoktur. Savaşlar, açlık, acılar, her türden zorluklar, saldırılar ve savaşlar da bu çalışmanın sonucunda başımıza bela oluyor. İnsan çalıştığından daha fazlasını ürettiği sürece o fazlaya göz dikenler ve onu biriktirip insanlığın zararına kullananlar da eksik olmuyor. Görüldüğü gibi her üç düşünürün de söyledikleri yaşanan gerçekliklerle örtüşüyor. Oysa bu düşünürlerin, durumu ya da sorunu saptamadaki dehalarını, sorunun çözümünde gösterdiklerini göremiyoruz. Bir olgu olarak ortada bulunan sorunun çözümü, yalnızca eski toplumlardan modeller sunularak yapılabilir mi?

Bu türden açıklamalar, insan ve dünya sorunlarının işaret edilen çok boyutlu yönlerini aşmak şöyle dursun, romantizmin dar ve pasif sınırlarını geçemiyor. Sınıf mücadelesi gerçeğini de paranteze aldığı anlaşılan bu çalışma karşıtı anlayışların, tek silahları tembellik oluyor. Oysa “tembellik hakkı”nın kazanılması bile bir sınıf mücadelesi sorunudur. “Tembellik hakkı”nın alınabilmesi için mücadelenin yanı sıra örgüt ve parti gibi araçları kuşanmak, sendika ve grev gibi siyasal silahlardan da yararlanmak gerekir. Kısaca söylemek gerekirse üç düşünürün sorunu saptarkenki ortaya koydukları çarpıcı düşüncelerle zenginleşmek gerektiğinin altı çizilmelidir. Çözümlerinin ve öngörülerinin ise tartışılmaya ve eleştirilmeye değer olduğunu belirtmek gerekir.

 

 

 

==================================================================================================================

SAHİBİNE BENZEYEN RESİMLER SERGİSİ

Mehmet Akkaya

 

Gezegenimizin ve ülkemizin sermaye tarafından kana boyandığı günümüz koşullarında Muzaffer Oruçoğlu’nun yeni bir sergisinden söz ediyorum. Bu sergideki eserler, -kan ve zulüm yerine- yabancılaşmaya ve parçalanmışlığa karşı mücadeleyi, özgür ve barışçıl bir dünya kurma düşünü yansıtıyor. Bunu gerçekleştirmeyi öneren resimlerle ressam, aydınlanmış bir dünya için tuvalin farklı renklerle boyanmasını, dünyanın karanlıklarına kızıl ışıkların serpilmesini arzuluyor.

 

Yeni olan her derinlikli sanat eserinin iki özelliğinden söz etmek mümkündür. Birisi varolan evrenin minyatürü olmasıdır. Diğeri de yeni bir dünya hakkında, zihinlerde imgeler oluşturmasıdır. Resim serüvenine bakıldığında renklere giderek daha da yoğunlaştığını gözlemlediğimiz Muzaffer Oruçoğlu’nun, resimlerinde bu gerçekliği ve imge gücünü ilk bakışta fark edebiliyoruz. Ayrıca, onun resimlerinde her geçen gün iç ve dış çizgilerin belirgin hale gelmeye başladığı, keza figürlerin tuvale sıkı sıkıya resmedildiği de gözlemlenebiliyor. Bir önceki sergiye oranla konularda bir çoğalma yerine daha çok figürlerde, çizgilerde ve özellikle de renklerde bir derinleşme olduğunu söyleyebiliriz.

 

Resim ve ses ilişkisi ifadesi pek çoğumuza aykırı gelebilir. Resim ve ses deyince ressamlar da bundan rahatsız olabilirler. Oysa pek çok ressamın pek çok tablosu, izleyiciyle konuşur adeta. Resim sanatı gerçekte göze yönelen bir etkinliktir; ama kanaatim o ki, kulağa da seslenir bu sanat. Hatta dokunma duyusunu da harekete geçirir, birçok tablonun konusu ya da iletisinin teninize temas ettiğini hissedersiniz. Oruçoğlu’nun resimlerine yakından bakılırsa renklerle, figürlerle, çizgilerle birlikte duygu ve düşünce yüklü sesler de duyarsınız. Onun resimlerindeki gözler, yüzler, ağızlar ve kulakların yerinde statik şekilde durduğu pek nadirdir.

 

Sanat araçları içinde, alışmaya başladığımız ifadelerden biri de “enstrümanı konuşturmak” deyimidir. Piyanoyu, kemanı veya gitarı, bağlamayı konuşturmak biçiminde kullanılan ifadelerle sıklıkla karşılaşırız. Yani sanat aracının konuşması değil de konuşturulmasıdır asıl konu. Enstrümandan ziyade onu yaratıcı tarzda kullanabilen sanatçıya vurgu vardır bu açıklamada. Buna benzetilerek Oruçoğlu’nun, resmi aynı zamanda konuşturduğu ileri sürülebilir. Zira onun tabloları yalnızca izlenen değil, izleyiciye seslenen, izleyiciyle konuşan resimlerdir de.

 

Oruçoğlu’nun oldum olası resimlerinde bir konu zenginliği söz konusudur. Konu zenginliğini, sanatçının perspektifindeki genişliğe bağlamak zor değildir. Sanatçı/ressam, yaşam alanını küçük bir köy değil de sonsuzluklar içindeki bir evren olarak betimliyorsa konu çeşitliliğine ilgisiz kalamaz. Oruçoğlu’nun resimlerindeki bu çeşitliliğe de işte bakışındaki anılan bu perspektif genişliği imkan vermektedir. Keçiden, at ve eşeğe, envai çeşit insan figürlerinden, elbette ki üretim alanlarına, oralarda insanlığın zenginliğini yaratanlara dek bu çeşitlilik, kendine mekan bulur. Tablolarda kendilerine yer bulan tüm bu unsurların, canlı cansız, insan hayvan olsun izleyiciyle konuşur gibi resmedilmeleri Oruçoğlu’nun özgünlüğüyle açıklanabilir.

 

Oruçoğlu’nun resimlerini dikkatli izleyenler, bu resimlerin izleyiciye şöyle seslendiğini duyacaklardır: “Resim yalnızca resim değildir”. Resim sanatı; şiirin, müziğin, edebiyatın, heykelin, tiyatronun, operanın renklerle, çizgilerle, figürlerle tuvale yansımasıdır. Dolayısıyla anılan sanat disiplinleriyle ittifak etmiş ressam her zaman gerçeğe ilk temas eden kimse olacaktır. Olması gerekenin inşası ise gerçeğe temas etmekle başlar. Pek çok büyük ressamın olduğu gibi Oruçoğlu’nun resimleri de, seslenen, konuşan, gülen, gülümseyen resimler olarak, olması gerekeni işaret ederken izleyiciye alışılmadık tatlar, aykırı yollar gösterirken; aynı zamanda izleyicinin saçma (absürt) diyebileceğimiz düşlere dalmasına da neden olur. Bu saçma durumdan rahatsız olmak istemeyenlerin, onun resimlerini izlemek için acele etmemeleri gerekir.

 

Her resim sanki olumlu ve olumsuz dünyaları bir arada vermek için çizilmiştir. Bu yüzden “diyalektik resim” akımını merak edenler Oruçoğlu’nun kapısını çalabilirler. Belki de yeni bir akımdan söz ediyoruz. Çünkü Oruçoğlu’nu, üsluplara olsun, klasik resim akımlarına olsun sığdırmak zordur. Bruegel’in (17. yüzyıl) seçtiği konulara benzer konular seçtiği gibi fırça teknikleri ve biçimler yaratma yönünden Picasso’dan da (20. yüzyıl) izler bulursunuz. Onun tablolarında akımlar –adeta- birbiriyle mücadele halindedir. Onun resimlerine üslup ve akımlara benzeyen resimler demek yerine “sahibine benzeyen resimler” bile denilebilir.

 

Oruçoğlu, önceki sergilerden birisine “dünya evimdir” adını vermişti. Evrene dünya düzleminden baktığını söylese de resimlerinde yerelin gücünü görmek zor değildir. Sanatçının romanlarında olduğu gibi resimlerinde de yerel-evrensel diyalektiğini gözlemlemek çoğu kez mümkündür. Sürrealist bir eğilime ilgi duyduğunu ve ayrıca kolaj tekniğine yakınlığını da hatırlamak gerekir. Akrilik, yağlıboya, pastel ve özellikle kendi icadı gibi görünen okalüptüs reçinesinden ürettiği boyalarla resmine özgün bir görünüm kazandırma peşindedir. Onun resimlerini teknik bakımdan (görünüş yönünden) zengin bulmakla birlikte, bu resimlere öz olarak toplumcu diyebiliriz. Yine de Oruçoğlu’nun resimlerindeki derinlik, katmanlılık, renk, ışık ve ses sentezi dikkate alındığında kimilerimize yadırgatıcı gelmekle birlikte “diyalektik toplumcu” diyebiliriz.

==========================================================================================================================

SANATIN VE MÜZİĞİN FİLOZOFU

HALKLARIN BİLGESİ RUHİ SU

 

Mehmet Akkaya

 

Herhangi bir düşün ve sanat adamını özel, özgün ve ayrıcalıklı kılan özellik, o kişinin etkin olduğu alana ilişkin yeni bir yöntem, teknik ve bilhassa özel bir bakış getirmesidir. Bu bakışa filozofça sıfatını vermek, söylenmek isteneni daha belirgin hale sokar. Ruhi Su, genel olarak sanata ve özel olarak da müziğimize getirdiği yeniliklerle anıldığında bu sıfatı ziyadesiyle hak etmiştir.

Ruhi Su’yu tanımak yalnızca basbariton bir sesle, seslendirdiği eserleri bilmek, onları dinlemek ya da söylenen müziklere eşlik etmek demek değildir. Beri yandan onu derinlemesine tanımak, sosyal bilimlere, şiire, felsefeye, folklora,  sinemaya, politikaya, parti ve örgüt çalışmalarına kadar yaşamın en geniş alanına girmeyi gerektirir. Sosyal yaşam biçimi, aldığı eğitim, ilgilendiği entelektüel alanlar, düşüncesindeki yaratıcılık ve zenginlik; kendini insana vermesi, mütevazi kişiliği, sınıf mücadelesine verdiği önem ve sömürücü düzenler yanında her türden kurulu düzene karşı olan öfkesi dikkate alındığında, aşırı olmayacaksa bir dehadan söz ettiğimiz anlaşılmalıdır.

Ruhi Su: Türkiye Müziğinin Doruğu

Ruhi Su’nun yaşı, Cumhuriyetin yaşı ile paralellik göstermekle birlikte, onun yaşam serüveni bu yönetimin niteliğini de pek berrak bir şekilde açığa çıkarmaktadır. Şu kadarla sınırlanalım ki, Türkiye’nin yönetimi, Ruhi Su yaşadığı süre boyunca ona, Ermeni olduğunu söyleme hakkı bile vermedi. Böyle bir yönetim altında, yine de büyük sanat ürünlerine imza attı Ruhi Su. Ülkemizin müziğinde eşi görülmemiş bir zirve oldu. Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Yılmaz Güney ile birlikte ülkemizin yitirdiğimiz “dört büyükleri”nden biriydi. Dördünün de yaşamları trajik olduğu kadar benzerdi: Hayatları, eserleri ve mücadeleleri onur, cesaret ve özgürlük yüklüydü. Her biri kendi dalında sanatın dorukları olan bu kişilerden Nazım Hikmet’in şiirlerini ilk olarak besteleyen de Ruhi Su olmuştur.

Sanatçı, Ankara Devlet Konservatuarı’nda da Sabahattin Ali’nin dostu ve öğrencisi olarak diksiyon dersleri alır. Ali ailesini yakından tanır; ayrıca aileye imkanları oranında yardımcı olduğu söylenir. Kendi dalında doruk olan yad ettiğimiz bu sanatçılar gibi Ruhi Su da, bir düşün ve sanat disiplininin içine sığacak kadar sınırlı olmadı. Şiirler yazdı, sinema filmlerinde, daha da önemlisi operada oynadı. Politik bir figür olarak faaliyetlerde bulundu, ülke gerçeklerini ve Türkiye zindanlarını yakından tanıdı. Folklor araştırmalarına girişti, halk müziği derlemeleri yaptı. Derlediklerini notaya aldı, onları sazına, sesine aktardı. Dolayısıyla onun için halkbilimcisi, halk sanatçısı ve halk savaşçısıydı demekte bir beis görmüyorum.

1912’de Van’da doğduğu anlaşılan Ruhi Su’nun asıl adının Mehmet olduğu biliniyor. Yine pek çok bilgi, söylenti ve belgeye göre Ermeni bir ailenin çocuğudur. 1909-1915’li yıllarda yapılan Ermeni soykırımı neticesinde ailesini kaybeden çok sayıda öksüz ve yetim kalan çocuklardan sadece birisi. Belki de şanslılarından biri! Öldürülmemiş veya ölüm sırasında gizlenmiş, susmuş, birileri tarafından el insaf denilerek korunmuş! Ruhi Su’nun, eğitimini tamamladıktan kısa bir süre sonra Anadolu’nun çeşitli yörelerine Türkü derlemeye gitmiş olması, böyle bir trajik ve tarihsel bilinçaltının harekete geçmesiyle ilgisi olmalıdır. Bir şiirinde şunları yazması boşuna değildir: “Gitsin gitsin de gelmesin / Çocukluğum geliyor aklıma”.

 

Sanatın ve Türkülerin Asıl Yaratıcıları:

Anadolu ve Mezopotamya Halkları

 

Toplumun ve yönetimin niteliğini ortaya çıkarmak için içinden geldiği halk değerleri ve halk kitlelerinin mekanlarına dönmüştür Ruhi Su. O, çok iyi biliyor ki “türküler yalan söylemez”. Yine o çok iyi biliyor ki, halkın türkülerini yapanlar, yasalarını yapanlardan ve toplumu yönetenlerden daha güçlüdür. İşte Ruhi Su’yu özgün ve özellikli kılan nedenlerden birisi burada yatmaktadır: Sanatın asıl yaratıcıları olan halk gerçekliğini keşfetmiş olmak. Onun gözünde sanatın ana rahmi, Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasıdır. Bu coğrafyaların sosyal ve tarihsel bilgisini Osmanlı-Türk resmi ideolojisinden öğrenmek mümkün değildir.

Asıl bilgiyi, halk bilgeleri ve halk sanatçıları olan Yunus Emre, Nesimi, Pir Sultan, Şah Hatayi, Karacaoğlan, Dadaloğlu ve benzerlerinin sözlerinden, şiirlerinden, eserlerinden ilham alarak, halk türkülerinden öğrenmek gerekir. Ruhi Su’nun gözleriyle bakmayı becerenlere göre “Halk türküleri, söyleyeceğini söylemiş, donmuş bir sanat değil, yaşayan bir varlık gibi her an değişen, yeniden doğan bir sanattır” (Ezgili Yürek, S. 53). Felsefi jargonla, bu bakışa “diyalektik” sıfatını veriyoruz.

Ruhi Su, Van’da doğmuş olsa da, çocukluğu Adana’da geçer. Çocuğu olmayan bir ailenin yanına evlatlık olarak verilmiştir. Eğitimi, ağırlıklı olarak yatılı okullarda geçen, sanatçının müziğe yatkınlığı sezilir ve bu ortamda kimi öğretmenleri onu müziğe ve keman çalmaya yönlendirirler. Askeri Okul sınavlarına girmesini önerenler de olur. Çocukluk ve gençlik döneminde, kendindeki sanatsal ve müziksel dehayı fark eden Ruhi Su, Konservatuar yolunu seçer, birçok yeteneğini geliştirmekle birlikte opera bölümünden mezun olur. Resmi ideolojinin yönlendirmesi ve baskı yıllarında, soyadı yasasının da çıkmasıyla birlikte Mehmet adı, Ruhi Su olarak değiştirilir.

Konservatuar süresince Batı şan tekniği eğitimi alır. Artık profesyonel operacıdır. Sanatsal yolculuğu izlendiğinde, Ruhi Su’nun opera yeteneğini, türküleri seslendirmeye uyguladığı anlaşılıyor. Belirtmeye bile gerek yok ki, opera ağzıyla türkü söylemek tamamen müzik kurallarına aykırı ve yeni bir teknik buluştur. Aykırıya ve yeniye merakından dolayı onu sanatın ve müziğin anarşisti olarak değerlendirmek de yanlış olmaz. Batı şan tekniğiyle türkü okurken, türküleri de bir bakıma İstanbul şivesiyle seslendiriyor.

 

Ruhi Su’nun Müziğinde Gizli Olan:

Geçmişin İzleri, Geleceğin Taslağı

 

Ruhi Su’nun dünyaya filozofça bakışında, sesinin keskinliğinde, söyleyişinin duygusunda, sazının deviniminde geçmişin izleri ve geleceğin taslağı gizliydi. Sanatta kaba, kuru ve sığ olandan uzak durmuştur. Slogana karşıydı Ruhi Su. Söylediği türküler dikkatli dinlendiğinde görülüyor ki, ozanların dağınık ve özensiz söyleyişlerinin yerini, daha estetik bir söyleyiş almaktadır. Aynı zamanda Ruhi Su’nun söyleyiş tarzının, şehirli müzisyenin de tarzını sınırladığı görülmektedir.

Sanat ve müzik alanına bir “disiplin” getirdiğine kuşku yoktur Ruhi Su’nun. Bu durumun altını mutlaka çizmek gerekir. Halk değerleri yanında halk ozanlarının izini süren de odur. Bir bakıma gelenekle zenginleşmesini bilmiş ve yeni kuşaklara bu mirası aktararak bir ekol ve yeni bir gelenek yaratmıştır diyebiliriz. Timur Selçuk’tan, Grup Yorum’a; Ahmet Kaya’dan, Zülfü Livaneli, Rahmi Saltuk, Sümeyra Çakır ve Dostlar Korosu’na kadar pek çok halk müzikçisine ve topluluğuna rol-model olmuş birisidir. Peki Ruhi Su, ardılları tarafından aşılmış mıdır? Bu soruya “evet” diyenler, gerekçelerini ortaya koymalıdır elbette.

Ruhi Su, belli bir yetenek geliştirip de bunu açığa çıkardığında sosyal bilimler yanında siyasal sorunlarla da yakından ilgilenmeye başlayan biri. Türkiyeli komünistlerin, birçok bakımdan örnek aldıkları TKP’nin seçkin bir militanı olarak politik faaliyetler yürüttüğünü öğreniyoruz. Buna göre sanatı, siyasal mücadeleyi desteklemiş, siyasal tavrı da sanatını beslemiştir denilebilir. Kuşku yok ki, muhalif olmak, sanatın ve sanatçıların ortak paydasıdır. Diğer toplumcu sanatçılar gibi Ruhi Su da sanatı, sınıf mücadelesinin estetik araçlarla sürdürülmesi olarak anlıyordu. Eser adlarına bakıldığında bunun ipuçlarını görmek zor olmayacaktır.

İşsizlik, yoksulluk, göç, gurbet, doğa sevgisi, hümanizm, eşitlik, özgürlük ve devrim gibi sorunları, sanatın kurallarına uyarak, materyalist titizlikle eserlerine yansıtıyordu Ruhi Su. Bunu anlamada, çalışmalarına verdiği isimler bize birçok yönden yardımcı olacaktır. “Ekin İdim Oldum Harman”, “El Kapıları”, “Ezgili Yürek”, “Sabahın Sahibi Var”, “Çocuklar, Göçler Balıklar”, “Semahlar”, “Zeybekler” bunlardan sadece birkaçı. Birçok eserinde işçi sınıfına, ezilen halklara seslendi, grevleri, mitingleri savundu, bunları şiirleştirdi, şiirleri müzikleştirdi. İşçi sınıfı ve halk kesimleriyle içli dışlı olan ender sanatçılardan birisiydi. 1965’ten itibaren vefat ettiği 1985’e kadar, aynı siyasal gruptan olmayan sol kesimler tarafından da benimsendi. Mustafa Suphi ve Bir Mayıs’a dair en sevilen ve sahiplenilen eserler de Ruhi Su’nun ürünü oldu.

 

Sıkıyor Zincir Bileği

Jandarmada Din İman Yok

 

Ruhi Su’nun siyaseti bir ölçüde, Komintern, TKP ve Nazım Hikmet’e benzercesine “uzlaşmacı” bir yol da izlemiştir. Türk egemen sınıflarına karşı, “güçler dengesi” yüzünden olsa gerek her koşulda radikal bir tavır içinde olunamadı. Bunu belirtmek, yine de sömürücü sınıflara karşı emekçileri, yoksul köylüleri temsil eden biricik dinamiğin, anılan kurum ve kişiler olduğunu söylememize engel değil. Kaldı ki bu “uzlaşma” mücadele içinde taktiğe ilişkindir. Anılan kurum ve kişiler gibi Ruhi Su da cumhuriyetin değerlerine sahip çıkmasına ve bu doğrultuda müzikler yapmasına rağmen egemen sınıfların boy hedefi olmaktan kurtulamadı. Daha da önemlisi, mızrağın çuvala sığmaması misali, sanatçı her girdiği kurumda muhalif ve devrimci kimliğiyle rol oynadı. Sermaye kültürüne karşı, epistemolojik Kopuş’un adı oldu.

Egemen sınıflar onu, orkestralarda, konservatuar ortamında, TRT’de, tiyatroda görevlendirerek kontrol altına almak istedilerse de, Ruhi Su, bu kurumlarda gösterdiği politik tavrıyla şimşekleri üzerine çekti ve uzaklaştırıldı. 1951’deki TKP operasyonları çerçevesinde tutuklandı, ağır işkence koşullarına maruz kaldı. “Bu nasıl İstanbul her tarafı zindan içinde” adlı türküyü tutukluluk yıllarında yaptı. Sanatçının nazarında sözler İstanbul’u ve yaşanan yılları anlatsa da, gerçekte söz konusu olan kurulu düzenin ta kendisiydi. Kurulu düzen ise sermaye ve devletti. Ruhi Su, bunu açıkça dile getirmek yerine İstanbul üzerinden veriyordu mesajını. Mahkeme bittiğinde beş yıl hapis ve bir o kadar da sürgün Ruhi Suyu bekliyordu.

Ruhi Su ve benzeri sosyalist kimlikli sanatçıları siyasal düşünce ve davranışlarından ayrı olarak ele almak, gerçeğin kendisini ve tümünü hiçbir zaman vermez. Tutukluluk ve sürgün yılları, onu zindan gerçeğiyle tanıştırmıştır. “Sıkıyor zincir bileği / Jandarmada dini iman yok” dizeleriyle de zindanlarda üretimini sürdürür. Bu yönüyle Şilili sanatçılar Poblo Neruda, Viktor Jara ve ülkemiz sinemasının dahisi Yılmaz Güney ile kıyaslanması anlamlıdır (Eylülde yitirdiklerimiz). Hapishane gerçeğiyle tanışma, onun siyasette daha da derinleşmesine neden olsa da, onu ilk eserlerinden beri politikada her zaman etkin görüyoruz.

Halk şairi Serdari’nin “kısa çöp uzun çöpten hakkını alacak” sözlerini seslendirdiğinde, TRT’de nelerin başına geleceğini belki de biliyordu. Onun halkçı, devrimci ve sosyalist siyaseti, bu gerçeği dile getirmesine engel olmadı ve daha 1943’te, radyodan kovularak işsizliğin “tadını” çıkarmaya başladı. Baskı, kovulma ve işsizlik onun bilincini adeta daha da biledi. Bilenmiş bilinçle yöneldi hayatın derinliklerine. Yeni eserler art arda gelmeye devam etti: 1921’de katledilen Mustafa Suphi ve Komünist Parti’nin lider kadrosu için yazdığı ve bestelediği ağıt dinlenmeye değerdir. Halk şiiri tarzında yazılmış, yalın imge dizeleriyle kurulmuş bir şiirdir. Şiir, geleneksel birçok türkünün melodisine benzer tarzda dört dörtlük vuruşlarla bestelenmiş bir eserdir; ve “hayali gönlümde yadigar kalan” başlığını taşımaktadır.

 

Yürüyen ve Yürüten Bir Müzik

Sanatın Maddi Güce Dönüşmesi

 

Halk türkülerini, hem bir folklorcü (halkbilimci) hem de müzisyen ve şair perspektifiyle inceledi Ruhi Su. Türkü formuna yakın türleri, Alevi deyişlerini, yanısıra ağıtlarla marş formunda türküleri mercek altına aldı, bu formlarda eserler verdi. Ona göre Anadolu ve Mezopotamya toplumları müziği birlikte (topluluk olarak) söyleyen halklardır, baskın olan sözlü müziktir. Marşlar ise özellikle ikili, dörtlü vuruşlarla etkili olan türlerdir. Yine Ru Su’nun belirlemesine göre marşlar yürüyen ve yürüten türler olarak türkülerden daha etkili işlev görürler ve toplumu, insanlığı eyleme çağırırlar. Onun nazarında “Marşlar, adından da anlaşılacağı üzere, yürüyen ve yürüten bir müziktir. Bir eylem müziğidir. Bir düşüncenin, bir sevincin başkalarına geçmesinde ve yayılmasında son derece etkilidir. Kalabalıkları kolayca etkiler, coşturur, birleştirir” (Age., S. 121).

Ruhi Su, ses ustasıydı, bas’ın çıkamadığı seslere çıkacak kadar özellikli bir sese sahipti, ses aralığı genişti. Ağıtlar, deyişler, türküler yanında marş ve devrimci türküler için de elverişli bir ses gücünü barındırıyordu. Halk ile en çok ve yakın ilişki kurduğu nokta burasıydı. Oysa “Figaro’nun Düğünü”, “Maskeli Balo”, “Aşk İksiri” ve “Konsolos” gibi dünyaca ünlü operalarda da başkarakter olarak oynamıştı. Yine sinemada “Karacaoğlan’ın Kara sevdası”, “Amansız Yol” gibi filmlerde müzik yapmış ve seslendirmelerde görev almış olmasına rağmen daha çok türkülerle anılmıştır. Söylediği türkülerin sosyal ve siyasal içeriğinden dolayı halkların gönlünde taht kurmuştu anlaşılan. İşte Türk egemen sınıflarını rahatsız eden de bu durumdu: Türkülerdeki içeriğin, estetik bir yolla kitlelere taşınması ve deyim yerindeyse maddi bir güce/silaha dönüşmesi.

Biyografisini özetle söyleyecek olursak zorlu, yoğun ve karmaşık ilişkiler içinde hayat ve sanat mücadelesini sürdüren Ruhi Su, yukarıda da değinildiği gibi yatılı okullardan, Kuleli Askeri Lisesi tecrübesinden sonra Adana Öğretmen Okulu, Ankara’da Müzik Öğretmen Okulu, Ankara Devlet Konservatuar’ında önce şan bölümü, sonra da opera bölümünü bitirir. Aynı yıllarda Ankara Cebeci Ortaokulu ve peşinden Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde öğretmenlik yapar. Cumhurbaşkanı Filarmoni Orkestrası’nda göreve başladığında tarihler 1942’yi işaret etmektedir. Ülkemizin sanat, müzik ve siyasetini belirleyen pek çok aydın ve entelektüelle tanışma imkanı bulur. “Türk Beşleri”, Behice Boran, Carl Ebert, Sabahattin Ali bunlardan bazılarıdır. Bunlara hapishane yıllarında evlilik yaptığı kendisi gibi Komünist Parti üyesi, ikinci eşi felsefe öğrencisi Sıdıka Su’yu da eklemek lazım. Ruhi Su, bu anılan çevre ile birlikte derinleşen mücadele koşullarında 1968 hareketinin de temellerinin atılmasında etkide bulunur.

 

Dinsel Olana Seküler Bakış:

Benim Kabem Emektir

 

1970’li yıllarda, kitlelere, özelliklede kentlilere ve aydın kesimlere halk müziğini taşımada, sazı ve türküleri sevdirmede katkıda bulunur Ruhi Su. Halk ozanlarının, devrimci müzik gruplarının sınıf mücadelesine yöneldiği, halk konserlerine ilginin zirve yaptığı yıllar 68 hareketiyle kesişir. Bağlama (saz) virtüözü sayılmasa bile saz çalma sitiliyle özgün bir yerde durmuştur Ruhi Su. Sesine ustaca eşlik eden sazın etkisi, pek çok uzman bağlamacıdan çok daha duygu ve düşünce yüklüydü. Ona göre “Bu mütevazi saz, şimdiye kadar Türk müziğine diğer arkadaşlarından fazla hizmet etmiştir, diğerlerinden daha demokrat ve vatanperverdir”. (Age., s.45). Sonuçta Ruhi Su, toplumun bu alanı keşfetmesine etki etmiş ve gençliği müziğe, sanata, saza yönlendirmede görev üstlenmiş, sanatı mücadelede işlevli hale getirerek yeni bir bakış ortaya koymuştur. Bu yeni bakışta, altını çizelim ki, halk değerlerinin rolü büyüktür. Ruhi Su, bu değerleri elbette ki kültür endüstrisinin içinde tüketmek yolunu izlemedi, popülerleştirmedi, sıradanlaştırmadı. Zira onun optiğinde her müzik kendi ruhunu ve dokusunu koruyarak evrenselliğe açılmalıdır.

Meslekten bir halkbilimcisi gibi çalışmış, halkın yaratıcılığını, atasözleri, deyimler ve kelimeler yönünden zenginliğini, kendi öznelinden geçirerek modern ürünler haline getirmiştir. Müziğini de yaptığı birçok şiirinde bunun izleri görülmektedir: “Kıyamet dedikleri / Ha koptu ha kopacak / Yoksuldan, halktan yana / Bir düzen kurulacak”. Onun dünyasında, eski değerlerin büyük bir yeri bulunmaktadır. Ruhi Su bu konuda dinselliğe ve geleneklere seküler açıdan bakmasını bilmiş birisi olarak tanımlanabilir. “Biri yer biri bakar / Kıyamet ondan kopar” dizelerinde olsun ‘Benim Kabem emektir, dünyadır, insandır’ anlayışında olsun Ruhi Su’nun yaratıcılığını görmekteyiz. Bu yaratıcı kişi; sanatı, hayatın sorunları ile ilişkisi içinde kavradı ve icra etti. Bunu açıkça yazdı da: “Sanatı, günlük hayatın girdisinden çıktısından kurtulmuş, yüksek bir insan faaliyeti olarak düşünmeye alışanlar, haklı olarak insanı hakikatle yüz yüze getiren bir sanatı yadırgıyor” (Age., 48).

Sanatta halk kaynaklarına önem verse de Ruhi Su, tabir yerindeyse kafaca Batılıydı. Kültürel gelişmeleri, bilim ve teknolojideki gelişmelere koşut olarak değerlendirdiğini pek çok yazısından ve açıklamasından anlayabiliyoruz. Çünkü yalnız icracı ve derlemeci olarak görülemez Ruhi Su. Bunlar kadar önemli olmak üzere sanat, şiir ve müziğin kavramsal diyebileceğimiz sorunlarıyla da yakından ilgilenmiştir. Onun açısından ülkemizin müziği tekseslilik karakterini değiştirememişse, bunda modern toplum haline gelememesinin payı vardır. Ruhi Su’ya bakarsanız çokseslilik, sanayi toplumuna özgü bir özelliktir. Bununla birlikte sanatçı, Batı müzik armonisini “Türk müziği” ne uygulamıştır: Batı şan tekniğiyle türkü okumak. “Çokseslilik Üzerine” başlıklı yazısında şunları söylüyor: “Armoni, batı müziğine bugünkü gücünü kazandırmış olan çokseslilik kurallarının bilimidir. Armonize etmek, mevcut bir melodi çizgisini çoksesli bir hale getirip, zenginleştirmek demektir” (Age., s. 65). Aynı yazısından anlaşıldığı kadarıyla söyleyebiliriz ki, benzer melodiyi seslendiren birden çok enstrümanın varlığı ve seslerin çokluğu, çokseslilik demek değildir.

 

Halk Bilgesinin Son Sözleri Gibi:

Yattığımız Yerde Güller Bitecek

 

1960, 71 faşist darbecileri gibi 1980 fasit darbecileri de Ruhi Su’nun “tehlikeli” bir sanatçı olduklarını tecrübeyle biliyorlardı. Ruhi Su’nun ülke ve dünya halkları için değerli bir sanatçı olması, Türk egemen sınıfları için kabul edilemez bir olguydu. Üstelik cunta koşullarında da susmamıştı. Kasetler, konserler, açıklamalar, yeni kurulan korolar, müzik grupları, sanat ve müzik anlayışları Ruhi Su’yu örnek almaya devam ediyordu. Bu koşullarda egemen sınıfların imdadına “doğa” yetişti: Ruhi Su kanserdi. Tedavisini yurtdışında yaptıracaktı. Cunta çok sayıda muhalife, devrimci ve komünist sanatçıya pasaport vermediği gibi Ruhi Su’ya da vermedi.

20 Eylül 1985’te İstanbul’da yaşama veda ettiğinde, geriye onurlu bir mücadele geleneği bırakmakla birlikte, sanat ve müzik alanında özgün ve klasik ürünler de bıraktı. Türk egemen sınıfları, cenazesine katılan kitle şahsında ona bir kez daha saldırdı. Velhasıl dünyaya gelmesi, hayat ve sanat mücadelesi gibi ölümü de, cenazesinde olup bitenler de üzerinde durmayı ve düşünmeyi gerektirecek tarzda tecrübeler bıraktı. Operanın ve özellikle de müziğin filozofu, halkın sanatçısı Ruhi Su, bağrından geldiği Anadolu ve Mezopotamya toplumlarının özünü kavramada bir halkbilimcisi ve halk bilgesi titizliğiyle varlık dünyasına yöneldi, yeni bir dünyanın kurulması için de bir halk savaşçısı olarak halkların tarihinde yerini aldı.

Kısacası Ruhi Su’nun bıraktığı anılar, savunduğu eşitlikçi ve insancıl görüşleri, olgu durumlarına bakışındaki keskinlik onu sahiplenmek için yeterlidir. Daha da önemlisi, onun insanlığı geliştirip yeni evrelere taşıyacak olan sanatsal zekası, birikimi, önerisi, dehası, ülkemizin aydın ve sanatçılarına olduğu kadar, emekçilerine, işçi sınıfına, kadınlara, Kürtlere, gençlere rehber olacak denli zengindir. Çünkü yaşadığı coğrafya, toprağıyla, insanıyla, bitkisiyle, gülleriyle, tarihsel mirasıyla bu zenginliğe olanak vermektedir. Bunu ima edercesine, son sözleriymiş gibi şöyle yazdı Ruhi Su: “Gün ışıyıp gelir sabret, bu bizim / Yattığımız yerde güller bitecek”.,

==================================================================================================================================

EKONOMİK KRİZ TEORİSİ, SANAT VE SOSYALİZM

 

Sanata ilişkin bir çözümleme, eleştiri ya da değerlendirme yapmak, bizi zorunlu olarak ekonomi ile ilgilenmeye götürür. Daha doğrusu her türden düşün ya da estetik nesne analizi, ekonomiyle ilgisi içinde gerçek açıklamasını bulabilir. Ayrıca ekonomiyi ya da yaşamın üretim sürecini paranteze alan her açıklama, aynı zamanda insanın ve toplumun etik-estetik incelik kazanmasının önündeki engelleri görmede zorluk çeker. Sanat aktif bir unsur olmakla birlikte ekonomik-sosyal ilişkilerin bir üst yapısı olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla ekonomik-sosyal planda bir kriz teorisinden söz eden her düşünce dizgesi, bu krizin sanat alanında da yürüdüğünü kabul etmiş sayılır. Bu yazıda ele alınan konunun ana tezi; özet ve ilkece bu cümleyle ifade edilebilir.

Kitlelerin yalnızca ekonomik krizle karşı karşıya geldiği düşüncesi, gerçekliği tam olarak yansıtmaz. Kapitalizmin yapısal bir özelliği olan ekonomik kriz, aynı zamanda, kitlelerin etik-estetik incelik kazanmasını da önemli oranda etkilemektedir. Metanın üretim alanında bir krizden söz eden, üstelik bunun yapısal karakterde olduğunu ileri süren sınıf teorisi, estetik planda, sanat üretiminde de bir krizin olduğunu teorisine eklemek durumundadır. Sanatsal krizin aşılması için estetik ürünler veren sanatçılar kuşağı, ekonomik ve sosyal sorunların çözülmesi için de mücadele ediyor demektir. Zira estetik de, sınıf mücadelesinin sanatsal planda yürütülmesinden başka bir anlama gelmemektedir. Evrensel çerçevede Çernişevski, Zola, Gorki, Picasso, Aragon, Brecht gibi isimler bu mücadeleyi yürütenler arasındadır. Yerel plandan hareketle estetik çerçevede varlık gösteren sanatçılardan birkaçı Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Ruhi Su, Yılmaz Güney ve Muzaffer Oruçoğlu olarak sıralanabilir.

İlkel Birikim Süreci ve Sanat

Sermayenin üretim sürecini analiz; ve buna bağlı olarak ekonomik kriz teorisi Marksist düşüncenin en önemli alt teorilerinin başında yer alır. Buna göre Marksist teorinin özü, kapitalizmle birlikte ortaya çıkan yeni tarz üretim biçimlerini çözümlemeye ve bu üretim biçimini aşmaya dayanmaktadır. Yani Ortaçağ’ın feodal üretim tarzının gerilemesi ve sermayeciliğin (kapitalizmin) gelişip egemen hale gelmesi sürecinin çözümlenmesidir. Feodal üretim tarzı ile kapitalist üretim tarzı arasında ontolojik bir ayrım olduğu da söylenebilir. Marksçı düşünce açısından, yeni üretim tarzının öncekilerden bambaşka nitelikleri bulunuyor. Bu niteliklerden birisi de yeni üretim tarzının, yani kapitalizmin kriz karakterinin varlığıdır. Marx ve Marksist düşünüşe ve analizlere bakılırsa ekonomik krizler, sermayenin ilkel birikim süreçlerinde değil bilhassa sermayenin zirve yaptığı dönemlerde belirgin olmaya başlamıştır. Günümüzde de bu durum fazlasıyla söz konusudur. Bu dönemi kapitalizmin/burjuvazinin gericilik çağı olarak lanse etmek realiteyle uyum içindedir.

Sermayenin ilkel birikim sürecinde, düşün ve konumuz olan sanat ürünlerinde bir radikalizm özelliği saptamak mümkündür. Sermayenin ilkel birikim sürecinde ya da manifaktür üretimin geçerli olduğu çağlarda ve toplumlarda (Avrupa diye okumak gerekiyor) kısmen de olsa felsefi, etik ve estetik etkinliklerin yaratıcı tarzda uygulandığını görüyoruz. Plastikte Rafaello, Michelangelo ve Leonardo;  edebiyatta Shakespeare, Cervantes, Rabelais tiyatroda Molière, Racine, Corneille bunlara simgesel manada sadece birer örnektir. Sanattaki bu radikalizm ve yeniliğin varlığı, feodal üretim tarzının baskıcı, sınırlı, asalak, lokal üretim tarzının yerini ona oranla “devrimci burjuvazinin” almasının göstergesidir. Anlaşılıyor ki, ekonomik alandaki, yani üretim sürecindeki yenilik estetik alanda da yenilik getirmektedir. Bu saptamaya mutlaka eklenmesi gereken argüman şöyle ifade edilebilir: Anılan sanatçılar, emekçi sınıfların lehine değil burjuvazinin paralelinde etkinlik göstermişlerdir. Bununla birlikte teolojiye karşı hümanist yapıtlar ortaya koydular. Emekçi sınıflarla ilişkileri ise sınırlı olmuştur. Bunun yanında ilave etmek gerekir ki, her çağda olduğu gibi Rönesans yıllarında da emekçi sınıflara hitap eden estetik üretimlerinden de söz etmek yerindedir. Bu alanın araştırılması, “aşağıdan” sanat tarihi yazanların görevleri arasında olmalıdır.

Sanatta Gericilik Yılları

Burjuvazinin tarih sahnesine çıktığında “ilerici ve devrimci bir rol oynadığı” tezi her ne kadar bir efsaneden ibaretse de, burjuvazinin küçük ölçekli ve sınırlı bazı katkılarının varlığı da tezimizin genel mantığına uygun görünmektedir. Kaldı ki Marksist teori içerisinde bir “sömürücü sınıf” olarak betimlenen burjuvazi, Rönesans yıllarında hümanist değerleri savunurken pozitif bir noktadadır. Bu pozisyon, tarımsal üretimin yerini endüstriyel üretimin almasıyla açıklanabilir. Burjuvazinin barındırdığı “ilerici ve devrimci değerler” ise üretim planında ve siyasal planda ittifak içinde olduğu emekçi sınıflardan gelmektedir. Bu değerlerin başında eşitlik, özgürlük ve kardeşlik idealleri bulunuyor. Söz konusu değerlerin taşıyıcılarını, ressam Bruegel’in tablolarındaki çalışan köylü sınıfları ve emekçileri olarak saptamak olanaklıdır.

Rönesans’ı izleyen yıllarda ortaya çıkan filozoflar kuşağının düşüncelerindeki demokratik değerler de tarih sahnesine yeni çıkmakta olan emekçi sınıfların talepleri olarak okunmalıdır. Montaigne ve Descartes’tan Leibniz’e; Hobbes’tan Spinoza’ya kadar pek çok filozofun metinlerindeki hümanist fikirleri emekçilerin talepleri olarak düşünmek yanlış değildir. 15. ve 16. yüzyılların hümanist fikirleri, 17. ve 18. yüzyıllarda Aydınlanma olarak devam etmiştir. Burjuvazi için meydana çıkan aydınlanmanın emekçileri de aydınlattığı söz konusu değildir. Tersine hem ekonomiye hem de politik iktidara egemen olan kapitalizm, ekonomiyi olduğu denli sanatsal etkinlikleri de koşullamıştır. Son iki yüzyıllık süreç dikkate alınarak söylenebilir ki kapitalizm, kısmi devrimciliğini bile rafa kaldırmış, estetik çerçevede de gericileşmiştir.

Burjuva İdeolojisi, Değiştirme İlkesinden Yoksundur

Burjuvazinin tek başına iktidar olmasının sanata yansıması ise, estetik alanda bir muhafazakarlaşma olarak kendini göstermiştir. Toplumsal olay ve olguların, yalnızca yorumlanmasını merkezine alan eserler; insanı tanımlayan, sadece onları analiz eden ve değerlendiren eserler egemen olmaya başlamıştır. Özcesi, değişme ve dönüştürme ilkesi burjuvazinin literatüründen çıkmıştır. O artık statükoyu, durağanı temsil etmektedir. Onun tarihine egemen olan da budur. Burjuvazinin değişme kategorisini canlı tutması kendi ayağına kurşun sıkması anlamına geldiği için -çok kısa bir dönem hariç- tutucu olmuştur, her geçen gün de tutuculaşmaktadır. Feodalizme karşı değişimi temel alan, yorumu tali gören bu yeni sömürücü sınıf, iktidarını garanti ettiğinde yorumu temel, değişimi tali plana itmiş hatta gündeminden çıkartmıştır. Günümüzde de bu düşüncenin ve sanat anlayışının geçerli olduğunun altını çizmek gerekiyor. Ülkemizde yansımasını görmek için yalnızca Yaşar Kemal örneği ilginç olabilir. İnce Memed adlı eser yakından incelendiğinde “ağalık” eleştirisiyle sınırlı kalmış, kurulu düzeni, bir bütün olarak, değil değiştirilmesi gerektiğini göstermek, sermaye eleştirisi bile yapılamamıştır eserde. Üstelik yoksul köylülüğün ekonomik-sosyal durumunu yansıtmış olmasına ve bu nedenle de sol, sosyalist çevrelerce önemsenmesine rağmen.

Devrimci-sosyalist sanat anlayışı ise insan ve topluma dair analiz ve yorumları kabul etmekle birlikte onu aşan bir pozisyonda durmaktadır. Devrimci-sosyalist sanat, yalnızca değerlendiren değil, mevcut olay ve olguları değiştirmeyi hedefleyen, yalnız sorun saptayan ya da insan ve toplumu gösteren değil onları değiştirip dönüştürmeyi amaçlayandır. Bu anlamda sanat, Kant’ın söylediği gibi “kendisi için” yapılan bir etkinlik değildir. Tersine Hegel ve Marx’ın dediği gibi “kamu için” yapılan etkinliktir. Demek ki, ekonomik ve politik planda zayıfken değişimi ve dönüşümü savunan burjuvazinin sanat anlayışı “ilerici ve devrimci” bir öz de taşıdığı halde; iktidara gelmesinden sonra tutuculaşmıştır. Yani burjuvazi, iktisaden güçlenmesinin sonucunda estetik planda da tutuculaşmıştır. Dolayısıyla nasıl ki siyasal ve sosyal devrimlerin öncülüğü proletarya güçlerine geçmişse estetik ürünlerin üretimi de aynı biçimde işçi ve emekçi sınıfların üzerine kalmıştır.

Estetikteki Kriz ve Bunalım Sanatı

1870’li yıllar Batı’da serbest rekabetçi dönemden tekelci kapitalizme geçildiği yıllar olarak gösterilir. Ekonomik kriz teorisi açısından bu tarih burjuvazinin bunalıma girdiği ve gericileştiği yıllar olarak belirtiliyor. Bunu Marx’ın Kapital adlı yapıtından Rosa Luxsemburg ve Lenin gibi Marksist düşünürlerin söylediklerinden anlayabiliyoruz. Burjuvazinin yalnızca tekelci kapitalizm döneminde değil, tarihi boyunca gerici bir sınıf olduğu tartışması bir yana, anılan yıllarla birlikte estetik alanında bir bunalım yaşanmaya başladığını kabul etmek gerekiyor. Balzac’tan Tolstoy ve Dickens’e kadar pek çok ünlü sanatçının eserlerinde bile gerçekçilik adına yalnızca gerçekler gösterilmiştir. Oysa aslolan gerçekliğin değiştirilmesidir. Bu yaklaşım bize Marx’ın Feuerbach üzerine 11. Tez’ini değişik bir biçimde söyleme imkanı vermektedir: Şimdiye kadar sanatçılar dünyayı yalnızca yorumladılar; oysa aslolan dünyayı değiştirmektir. Kaldı ki Balzac ve benzerleri gibi köklü sanatçılar gerçekliği yansıtmada yeterli olsalar da, “gericilik yıllarının” köksüz sanatçıları gerçekliği bile ortaya koyamayacak denli bunalım içinde olmuşlardır. Proust,’tan Joyce, Beckett ve Kafka’ya kadar pek çok sanatçı adeta bunalım sanatı/edebiyatı yapmışlardır.

Ülkemizdeki gelişme de bu anlayışa eşlik etmiştir. Tanzimat’ın ilk kuşak sanatçılarına, Şinasi, Namık Kemal, Hüseyin Rahmi, R. Mahmut Ekrem hatta Tevfik Fikret eserlerinde Osmanlı’nın modernleşmesini göstermekten ileri gidememiş, birçokları da çözümü imparatorluk sisteminin onarılmasının sanatını yapmakta bulmuştur. Bu tarz düşünüş ve davranış tarzının epistemolojisi büyük oranda teolojidir/teolojiktir. Ne Tanzimat kuşağında ne de Cumhuriyet kuşağının yazarlarında emekçiler, yoksul köylüler, ezilen kadınlar ve ezilen uluslar konu edilmiştir. Bu yüzden Cumhuriyet kuşağının sanatına kaynaklık eden epistemolojinin milliyetçilik olduğu söylenebilir. Hatta yukarıda andığım ve halkçı ya da muhalif çizgide olduğunu düşündüğümüz Yaşar Kemal’den Fakir Baykurt’a kadar pek çokları, insanlığı kurtarabilecek biricik sistemin sosyalizm olduğunu sanatlarında göstermemişlerdir. Toplumsal sorunlarla ilgilenmekle yetinmişlerdir. Buna karşılık gelen politik düşünce halkçılık olabilir. Yalnızca girişte adları anılan Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Ruhi Su, Yılmaz Güney, Muzaffer Oruçoğlu ve bunların temsil ettiği çizgideki yazar, şair, müzisyen, sinemacı ve ressamların kurulu düzeni aşan eserler verdiklerini görüyoruz. Bu kulvarda sanat yapan sanatçıların yaslandığı genel bilinç durumu Marksist epistemolojiye tekabül etmektedir. Ekonomik krizlerin, emekçiler lehine çözülmesinde rolleri olabilecek sanatçılar da ancak bu kulvardaki sanatçılar olabilir.

Sosyalizm: Sanatsal Krizden Çıkışın Yolu

  1. Marx, Manifesto’da kapitalizmin neden aşılması gereken bir sistem olduğunu gerekçeleriyle ortaya koymuştu. Ömrünü kapitalist-emperyalist sistemi alaşağı etme mücadelesiyle geçiren Lenin de “Sosyalizm ve Savaş” başlıklı yazısında şöyle yazmıştı: “Sermaye, feodalizme karşı mücadelesi içinde ulusların kurtarıcısı olmaktan, emperyalist aşamasında ulusların karşısındaki büyük zalim haline gelmiştir. Kapitalizm, eskiden ilerici iken bugün gerici olmuştur.” Kapitalizmin eskiden ilerici olup olmadığı tartışması bir yana bugün için gerici olarak tanımlanması tezimiz için yeterlidir. Bu durum öncelikle burjuvazinin üretim alanında da kendi yeteneklerini kullanmayacağı, eski sınıflarla ittifak etmekten çekinmeyeceği; göz açan, bilinçlendiren eserler vermeyeceğini de işaret etmektedir. Yani bir dönemler üretim güçlerinin önünde feodalizm ne denli engel çıkarıyorsa bugün de burjuvazi aynı rolü oynamaktadır. Batı edebiyatının sözgelimi yeni bir Cervantes’i, ya da Balzac’ı olmadığı gibi Rus edebiyatının yeni bir Gogol’u veya Tolstoy’u bulunmuyorsa bunun bir nedeni olmalıdır. Burjuva anlamda bile olsa bir devrimci sanatçı sorunu ve sınırlılığı varsa bu durum estetik krizin varlığını gösterir ve buradaki kriz de ekonomik krizle doğrudan ilişkilidir. Zorlama bir ifadeyle estikteki krizin ekonomik krizden kaynaklandığı bile söylenebilir.

Dünya halklarının ve emekçi sınıfların ekonomik ve estetik krizden kurtulmalarının yolu aynıdır: Sosyalizm. Dünya ve ülkemiz Marksist hareketleri ekonomik kriz kavramına oldukça aşinadır. Bu alanda pek çok literatür de mevcuttur. Ekonomik krizlerin bir sonucu olarak politik krizlerden de söz edilir. Çünkü ekonomik kriz ile politik/siyasal kriz arasında bağ kurmak zor değildir. Ne var ki estetik ve etik alandaki krizler henüz dikkate alınmıyor. Sosyalizm teorisinin içinde estetik krizin yer almaması bir eksiklik olduğu için sınıf mücadelesinde yeterince yararlanılmış değildir. “Sanat cephesi” deyiminde olduğu gibi bir cephe olarak görülse de ekonomik mücadele ya da politik mücadele kadar ön plana çıkmış değildir estetiğin alanı. “Marksist estetik” deyiminin kullanılıyor olması olumludur; ve birçok Marksist sanat teorisyeninden söz edilse de; estetik, burada altı çizildiği gibi kriz terimiyle birlikte kullanılmış değildir.

Mistik, milliyetçi/ulusalcı ve liberal kesimlerin maddi ve hukuksal olanaklara rağmen sanat alanındaki yetersizlikleri, kısırlıkları, kötümserlikleri için ne denilebilir? Nobel ödülü verilmiş olsa bile günümüzün ve ülkemizin popüler romancıları olan Orhan Pamuk, ayrıca Elif Şafak, Ahmet Ümit ve benzerlerinin eserlerinin içeriksiz olarak kurulmuş olmasını analiz etmek neden kolaydır? İki sorunun yanıtı da aynı olgu durumunda yatıyor sanırım. Sanatın iki temel özelliği içerik ve biçim olarak düşünülürse, burjuvazinin içeriği oluşturacak sözü, tabir yerindeyse bitmiştir. Çünkü kapitalizm sanatın içeriğini oluşturacak sözleri ilk dönem sanatçılar kuşağına söyletmiştir. Sahkespeare’den G. Flubert’e, Voltaire’den Hugo’ya, S. Dali’ye ve benzerlerine, temsil ettiği içeriği yazdırmıştır/çizdirmiştir. Bu anlamda “burjuva sanatının sonu” ifadesi zorlama bir ifade değildir.

Lekelerden, konserve kutularından, kullanılmış gözlük ve ayakkabılardan yapılan kolajlara sanat denmesi (pop art misali) sanatın bittiğini işaret eder. Rakamlarla şiir yazma ya da noktalama işaretlerini kullanmadan edebi metin, örneğin roman yazma, hiçbir mesajı olmayan, anlamını sözümona izleyiciye bırakan resim tablolarına başvurmak burjuvazinin estetik kriz içinde olduğuna örnekler olarak düşünülebilir. Fransız şair C. Baudelaire, kitabına Kötülük Çiçekleri adını verebiliyor. Bizim “Garip” ve “İkinci Yeni” gibi şiir akımlarını da sosyalist-gerçekçi şiire karşı pozisyon aldıkları için benzer çerçevede değerlendirmek yanlış olmaz. A. Allan Poe’nun insana değil kargaya şiir yazması gibi Orhan Veli de nasır’a şiir yazmıştır.

Estetik Bakışta Paradigma Değişikliği

Bu kötümser anlayış, ağacı gören ama ormanı görmeyen, görüntüyü ve detayı öne çıkarıp öz’ü pas geçen, bir bakıma özsel olanın üzerine perde çekmek anlamına gelir. Dolayısıyla “estetik kriz” tezinden Marksizme bağlanmak olasıdır. Çünkü burjuva estetiğinin kriz içinde olduğunu ileri sürerek savunduğumuz “yeni estetik” Marksizmin açtığı yolda ilerleyerek inşa edilebilir. Devrimci/sosyalist estetik, Marksist düşünce sistemiyle birlikte sanat alanında epistemolojik bir kesinti yaşandığını ileri sürmektedir. Yani toplumcu felsefe ile birlikte sanatta da paradigma değişmiştir. Yeni paradigma sanatın konusunun, biçiminin, içeriğinin ve yönteminin değiştiğini söylemektedir. Sanata emek kategorisi Marksizmle birlikte girmiştir. Emekçi sınıflar, yoksul köylüler, işçiler, kadınlar, ezilenler, mağdur edilenler sanatın figürleri halini almıştır. Sanatın üreticileri ve aktörlerinin sınıfsal konumlarında da değişiklik olmuş; emekçi diyebileceğimiz kesimlerden sanatçılar çıkmaya başlamıştır. Daha önemlisi “yeni estetiğin” (Marksist estetik) sanatçıları olayları, olguları, dünyayı, toplumu ve nihayet insanı Marksist dünya görüşünden izlemeye başlamışlardır. Bu sanatçılar kuşağı dünyayı yansıtırken onun devrimci-sosyalist tarzda yeniden inşa edilmesini savunmaktadırlar. Bu anlamda Marksizm, günümüzün hümanizması olmuş ve üstelik devrimci/sosyalist bir nitelik kazanmıştır; işte bu hümanizm idesi için, adeta burjuvazinin elinde baş aşağı dururken şimdi Marksist sanatçılarca ayakları üzerine oturtulmaktadır denilebilir.

Burjuvaziye paralel olarak gelişen sanatta bunalımı görmek için özellikle 1870’li yıllardan günümüze kadarki sürece bakmak yeterli olabilir. Bu sürede her iki buçuk yıla bir sanat akımı düşüyor denilir ki, oldukça öğreticidir. Burjuva gerçekçiliğinden, dışavurumculuğa, kübizmden dadacılığa, gerçek üstücülükten postmodern sanat anlayışlarına denli pek çok akım ve ekolden söz etmek olasıdır. Görünen o ki, burjuvazinin sanatta bir klasik ekol ya da üslup yaratma yeteneği kalmamıştır. Bu yüzden burjuvazinin günümüzde sanatsal kriz içinde olduğunu tekrar ederek söylüyoruz. Kapitalizm büyük bir estetik kriz içindedir. Bu bakımdan estetik alanda üslup ya da ekol yaratmak, çağa ve dünyaya devrimci bir düzen vermek için sanat yapmak proletaryanın omuzlarındadır.

Sermaye ve “Sanatın Sonu” Meselesi

Ülkemiz gerçeğinden bakılırsa şu soru anlamlıdır: Sol, sosyalist örgüt ve partilerin kültür merkezleri kurmaları, sanat ve edebiyat dergileri çıkartıyor oluşları, birçok maddi, hukuki ve entelektüel zorluğa rağmen nasıl açıklanabilir? Marx’tan Lenin’e; Engels’ten Troçki ve Mao’ya kadar pek çok sosyalist düşünür ve eylem insanı burjuvazinin yalnızca ekonomik kriz içinde değil politik, etik ve estetik alanda da kriz içinde olduğunu -dolaylı da olsa- düşünmektedir. Bu yüzdendir ki özel olarak Marksist sanat kuramcılarının (Plehanov, Kagan, Lulaçarski, Eagleton vs) ve eylem adamlarının estetikle de yakından ilgilendikleri; metin, makale ve kitap çalışmaları yaptıkları biliniyor. Sol/sosyalist kesimlerin ekonomik ve siyasal mücadeleyi estetik mücadeleye bağlamak istemeleri, bu alandaki açmazı aşmayı tasarlamaları manidardır. Ne var ki dünyada olduğu gibi ülkemizde de bu estetik planda verilen sınıf mücadelesi arzulanan düzeyde değildir. Kanaatimce bu alan -tüm çabalara rağmen- ekonomik ve politik mücadelenin gölgesinde kalmış, etik ve estetik alandaki mücadele küçümsenmiştir. Oysa ekonomik ve siyasal alan gibi estetik üretim alanı da feodal, sermayeci ve emperyalist sistemin en zayıf karnını oluşturmaktadır. Bu alanda yapılacak kuramsal ve somut üretimler kitleleri özgürlük ve sosyalizm mücadelesinde pozitif yönde manipüle edecektir.

Sömürücü bir sınıf olan burjuvazinin “devrimci barutunu” yitirdiği ifadesinde yer alan “devrimci barut” eğer var idiyse bunun estetik alanda da bitmiş olduğunu söylemek gerekiyor. Bu durumu Hegel, kendi düşünce sitemine bağlı olarak, birçok düşünsel etkinlikle birlikte mimariyle başlayıp; heykel, şiir, resimle devam eden sanatın roman ile sona erdiğini söylemişti. Burada ifade edilen “son” vurgusu burjuvazinin iktidarını sağlama aldığı andır. Aristokrasiyi, teolojiyi ve bunlarla bağlantılı olarak feodalizmi gerilettiği zamana tekabül eder. Bu an aynı zamanda burjuvazinin ekonomik ve politik olduğu kadar estetik krizinin de baş göstermeye başladığı dönemdir. Marksizm ve “diyalektik estetik” ise burjuvazinin “son” gördüğü yerde “süreklilik” görmektedir. “Bu daha başlangıç” şiarı basit bir klişe değil, yaşamın her alanında geçerli olan bir savsözdür.

Marx ve Engels de bir çok metinlerinde estetiği değilse de burjuva felsefesinin (spekülatif) sona erdiğini söylemişlerdir. Günümüzde felsefe ve bilimde yaşanan kriz ayrı bir yazı konusu olduğundan, yalnızca işaret etmekle yetiniyorum. Denilebilir ki kapitalizm yalnızca bir veya birkaç alanda değil, yalnızca maddi üretim süreçlerinde krizde değil entelektüel alanlarda da kriz içindedir. Daha çok teknoloji diyebileceğimiz alanda yarattığı sınırlı özgürlük ortamlarının gücüyle ayakta duruyor. Ürettiği teknolojiyi kullanmada tecrübeli olduğu için ideolojisini de etkin bir şekilde pazarlayabiliyor, yaygın kılabiliyor.

Nesneler Dünyasına ve Şeyleşmeye Karşı; İnsan ve Toplum

Kapitalizmin yalnızca ekonomik planda değil estetik planda da kriz içinde olduğunu hatta yaşamın tüm üretim alanlarında kriz içinde olduğunu söyleyen tezimizin K. Marx’a, bazı noktalarda bağlandığı söylenebilir. Fransa ve İngiltere gibi ülkelerde iktidarı ele geçiren burjuvazinin, düşün ve sanatsal faaliyetlerle ilgilenmediği, “artı değer sömürüsü”ne kilitlendiği Marx tarafından şöyle açıklanıyor: “Bilimsel burjuva ekonomisinin ölüm çanı çalıyordu. Artık bundan sonra bu ya da şu teoremin doğru olup olmaması değil, ama sermayeye yararlı mı yoksa zararlı mı, gerekli mi yoksa gereksiz mi, siyasal bakımdan tehlikeli mi tehlikesiz mi olduğu söz konusuydu. Tarafsız incelemelerin yerini ücretli yarışmalar, gerçek bilimsel araştırmaların yerini kara vicdanlı ve şeytanca mazur gösterme eğilimleri almıştı.” (Kapital-1, 2. Baskıya Önsöz). Bu yarışmaları, ekranlardaki bilimsel görünümlü mistik programları, futbol tartışmalarını, magazin sunumlarını, sulandırılmış açık oturumları sıklıkla görmekteyiz. Toplumun aklına, bilgisine değil de duygularına hitap eden programların belirleyiciliği hemen fark edilir. Tarafsızlık adına yapılan karşılaşmalarda emek değerlerine, nitelikli sanat ve düşün ürünlerine de negatif tepki gösterilir.

Ekonomik ve estetik krizden çıkmak amacıyla, kitlelerin duygularına, sezgilerine, milli değerlerine, dinlerine; yani ilkel ya da içgüdüsel diyebileceğimiz yanlarına mesaj verilerek beyinleri yanlış bilinçle kuşatılır. Amaç, maddi ve entelektüel ürünlerden yoksun kalmayı kitlelerin kaderiymiş gibi göstermektir. Burjuvazinin bunu kaba saba bir propaganda faaliyeti olarak düşündüğünü söylemek zordur. Tezimizle çelişir. Propaganda boyutu olmakla birlikte, gerçekte ve daha önemlisi burjuvazinin doğa/çevre, insan ve toplum sorunlarını çözebileceği bir entelektüel enerjisinin kalmadığıdır. İnsansız ve özsüz/içeriksiz sanat eserlerinin yaygınlığı, bu eserlerde nesnelerin ve nesneler arası ilişkilerin; insan ilişkileri ve sınıf ilişkilerinin yerini almış olması bunun kanıtıdır.

Felsefi materyalizm bakımından entelektüel enerji ya da konumuz açısından sanatsal yetenek aristokrasinin miadını doldurması üzerine burjuvaziye geçmişti, çağımızda ve günümüzde ise bu yetenek, yaratıcılık ve yenilik ruhu emekçi sınıflara, proletaryaya geçmiştir. Dolayısıyla pembe ya da beyaz dizilerle, bırakalım gerçekliği yansıtmayı en bariz gerçeklerin bile üzerini örten sanat eserleriyle, biçimden ibaret edebi metinlerle, yalnızca renkleri armonik bir tarzda kullanarak çizilen tablolarla, saçmayı estetik değer sayan tiyatroyla sanatsal krizin aşılması söz konusu olamaz. Sanat alanındaki krizi; estetik üretimini, sınıf mücadelesinin bir parçası olarak kavrayan ve bunu ekonomik ve politik kriz teorisiyle birleştirerek ele alan, sınıf bilinçli proletarya aşabilir.

 

“SEVDALINIZ KOMÜNİSTTİR”

Mehmet Akkaya

 

Yakın tarihimizde sanat, siyaset ve edebiyat çevrelerinde en çok konuşulan isimlerden biri oldu Nazım Hikmet. Onu kimileri şair olarak bile düşünmek istemezken, kimileri de sıradan bir şair olarak görmeyi arzuladı. Kimileri eserleri sansür edilmesi gereken biri olarak kavradı onu. Kurulu düzen ise Nazım’ı “vatan haini” olarak belirledi, halk ona iflah olmaz bir komünist olarak baktı, edebiyat tarihçileri ve eleştirmenlerden onu övenler oldu; göklere çıkardılar, eleştirenler oldu; yerin dibine batırdılar. Polisler, savcılar onu izledi. Çok sayıda dostu çok sayıda düşmanı oldu. Etkisi yurt içinde de yurt dışında da hep sürmeye devam etti, halen de ediyor. Nazım’ın üzerine çokça değerlendirme yapılsa da köklü çalışmalar ya pek az yapıldı ya da hiç yapılmadı. Dolayısıyla Nazım’ın toplumumuzca az çok anlaşıldığını söylesek de çok iyi kavrandığını söyleyemiyoruz.

 

Yaşama; ülke ve dünya penceresinden bakabilmeyi başarmış şairimizin üzerine yeterli çalışmaların yapılamaması ve geniş halk kitlelerince gereği gibi anlaşılamamasının nedenlerinden birisi de onun sanatının derinlikli oluşuyla ilgiliydi. Nazım Hikmet’i anlamak demek sanatın az çok yakınında olmak, şiiri sevmek, insanı sevmek demektir. Onu anlayıp açıklamalar yapabilmek, onu doğru yorumlayabilmek, onu bir eleştirmen titizliğiyle açıklayabilmek ise sanatın, düşüncenin gelişim çizgisini bilmeyi, sanatın temel kavramlarıyla hesaplaşmış olmayı, şiirin girdisinden çıktısından haberdar olmayı gerektiriyor. Bu yüzden onun şiirlerini okuyup anlamak isteyenler az çok bir çaba harcamayı göze almalıdırlar

 

Nazım Hikmet, hem kendi çağında hem ölümünü izleyen yıllarda hem de günümüzde, ülkemizin en yüksek bilinçlerinden birini temsil etmeyi sürdürüyor. Onun şiirlerinin estetiği, felsefesi, içerdiği politik bildirisi yanında, şiirinin üslubu ve dili yaratıcı tarzda kullanma biçiminin –çok yazık ki- aşıldığı söylenemez. Şairin güncelliğini de bu bağlamlarda ele almak gerekiyor. Onu anlamak, şiirini ve şiirini de aşan sanatsal etkinliklerini, politik kimliğini, filozofça bakışını, bilimsel dünya görüşünü, hatta aşklarını, etik ve estetik duyarlılıklarını da ele almayı gerektirir. Bunlara bağlı olarak güncelliğinin bir başka boyutunda ise şairin “çok kimlikli” pozisyonu bulunmaktadır. Bu anlama açısından ülkemizin yakın tarihini, sosyal ve siyasal olmak üzere, anlamanın yollarından birisi onun, bu kimliklerini anlamayı gerektirmektedir.

Somut olarak söylemek gerekirse ülkemizin yakın tarihine damgasını vuran, egemen olan ve bugün de devam etmekte olan siyasal yapısının niteliğini anlamanın yollarından birisi, Nazım Hikmet’in yaşam serüvenini öğrenmektir.

 

Genel olarak ülkemiz komünist hareketini özel olarak da TKP’nin mücadele çizgisini anlamak için de şairin siyasal serüvenini irdelemek gerekmektedir. Yakın tarihsel süreçte aydınların, kurulu düzene karşı nasıl bir tavır takındıklarını anlamak için de şairin entelektüel dünyada nasıl bir gelişme gösterdiğine projeksiyon tutmak gerekecektir. Demek oluyor ki Türkiye’nin bilhassa 20. yüzyıldaki sosyal, siyasal belki de ekonomik konumunu anlamanın değil sadece; şiirimizin ve diğer sanatlarımızın, trajik aşkların da değil yalnızca, aynı zamanda sendikal mücadelenin, grevlerin, Bir Mayıs’ların, hapishanelerin de tarihini anlamak için Nazım’ı anlamak, onunla yakından güncel ilişkiler kurmak gerekiyor.

 

Siyasi kimliğini gizleme gereği duymayan ozan, sözü edilen kategorilerde ve daha birçok insan ve toplum sorunlarına ilişkin, ayrıca doğa, özlem, ayrılık, yurt ve devrim sevgisi üzerine şiirler yazmıştır. Bunları açlık, hasretlik şiirleriyle taçlandırmıştır. Bu şiirler ki kendi alanlarında en güzel mücadele şiirleri, en güzel aşk şiirleri, en güzel tutsaklık, ayrılık ve ölüm şiirleri idi. Şiirlerinin estetik değerlerine ise özde diyecek bir şey yoktur. Bu yüzden de onun genelde sanatını özellikle de şiirlerini değerlendirmek, eleştirmek veya incelemek lehte veya aleyhte bir yargıda bulunmak kolay olmamıştır/olmamaktadır.

 

Nazım Hikmet şiirde yalına yöneldi. Eveleyip gevelemeden yazdı: “Sevdalınız komünisttir” dizeleri ona aittir. Türkiye ve dünya hakları, onu kaybetmekle kendilerinden birini kaybettiler Haziran’da. Haziran’da kaybettiklerimiz Nazım Hikmet’ten ibaret değildir kuşkusuz. Toplumcu romanımızın en büyük adı olan Orhan Kemal ve şiirimizin sınırlarını, Kürdistan coğrafyasına dek genişleten Ahmet Arif’i de mutlaka eklemek gerekiyor. Karadeniz müziğinin kulaklarda yer etmesini sağlayan Kazım Koyuncu’yu ve elbette Haziran Halk Ayaklanması’nda yitirdiklerimizi de anmayı asla ihmal edemeyiz.

 

Nazım Hikmet de pek çok komünist düşün, sanat ve eylem adamı gibi kapitalist-emperyalist sisteme karşı mücadele edemeden aramızdan erken ayrıldı. Resmi ideolojiye ve kendisine faşizmi reva gören sermaye düzenine, Türk egemen sınıflarına karşı da yeterli mücadele etme olanağı bulamadı. Nazım Hikmet bize kendilerinden her zaman yararlanacağımız derinlikte şiirler bırakarak 3 Haziran 1963’te “çok güzel” dediği yaşamdan, çok sevdiği insanlardan ve dünyadan göçüp gitti. Sanatı kavgasını, kavgası sanatını besleyen ender figürlerden biriydi.

 

Ezilen Herkese Düşman Bir Filozof

NİETZSCHE’NİN RENKLİ DÜNYASI

Mehmet Akkaya

Maksim Gorki gibi sanat adamları ve Lukacs gibi düşünürler Nietzsche’ye ilişkin olumlu değerlendirmeler yapmadılar. Onu kurulu düzene hizmet eden bir renkli düşünür olarak gördüler. Gorki “Sanatçı İşçiliği Üzerine” adlı yazısında onu aklını yitiren bir adamın kapitalizm lehine yarattığı felsefenin adı olarak lanse etti. Gorki’ye göre Platon’dan beri süren idealist felsefenin en yüzeysel versiyonunu temsil eden Nietzsche’nin, sosyalizmin geliştiği bir çağda ve yine sosyalizmin en ileride olduğu Almanya’da çıkmış olması manidardır. 1930’lu yıllarda faşizmin ruhsal gıdasını alarak beslendiği en uygun düşünce birikiminin Nietzsche’ye ait olduğunu söyleyen de Gorki oldu.

Marx ve Engels’in temel eserlerini vermeye başladığı zaman aralığında Almanya’da ortaya çıktı Friedrich Nietzsche. Gerçekte Marx ve Engels de bilim ve düşün disiplinlerinin birçok alanında çalışmalar yapmışlardı; fakat konu renkliliğe gelince Nietzsche bir başkaydı. Gerçekte Nietzsche çağın önemli iki düşünürü olan Marx ve Engels’e dair veya onların görüşlerine doğrudan gönderme yapan herhangi bir çalışmaya imza atmamıştı. Bunun tersine Marx ve Engels’in de aslında bu renkli filozofu ciddiye alıp da bir gönderme yaptıkları bile yoktu. Buna rağmen bu renkli filozofun düşünceleri etraflıca incelendiğinde Marksizme karşı bir tutum almak üzere eserler verdiği anlaşılacaktır. İlginçtir ki, o da düşüncelerine tarihi maddeci Marx ve Engels gibi şimdi ve burada olandan başlıyordu. Renkli filozofun şimdi ve buradan başlayarak maddeci bir noktadan hareket etse de vardığı tüm sonuçlar açısından tipik bir idealistti.

Nietzsche, din düşmanı olup çıkmıştı; “Tanrı öldü” diyerek Hıristiyanlığı aşmanın felsefesini kurmaya özen göstermiştir. Felsefesini kurmaya somut olgu durumlarından yani yaşamdan başlayan renkli filozof için din bir üstyapı kurumu olarak ele alınmamış, tersine bir temel yapı olarak görünmüştür. Din, tüm gelenek ve göreneklerin de taşıyıcısı olduğu için şimdi ve burada olan yaşamın/insanın üstünde bir nevi mahalle baskısı işlevi görmektedir. Onun anlamasına göre tarih de aynı şekilde araştırılmamış, eleştiri süzgecinden geçirilmemiş gelenek ve göreneklerin payandasından başka bir şey değildir. Bu yüzden de tarihe fazla değer vermek günümüze yabancılaşmak anlamına gelmektedir. Nietzsche’nin “politik, askeri ve felsefi hedefleri” arasında kuşku yok ki baş sırayı eşitlik idesi almaktadır. Zaten bunun dine karşı olmasıyla da ilgisi bulunmaktadır. Çünkü Hıristiyanlık da, çıkış noktası itibariyle ya da Tanrı karşısında da olsa insanları eşit görmüştür.

Nietzsche’nin yaşadığı yıllarda gerçek anlamda eşitlik fikrini kilise değil de sosyalist siyaset teorisyenlerinin savunduğu düşünülürse renkli filozofun nasıl bir pozisyonda durduğu daha kolay anlaşılacaktır. Nietzsche, 1870’te orduya gönüllü olarak katılıyor ve Paris Komünü’nün yenilgisi üzerine muhtemeldir ki büyük sevinç çığlıkları atıyor. Çünkü renkli filozofun en büyük düşmanları, “ayaktakımı” olarak gördüğü emekçiler, serfler, kölelerdir. Bunlardan birilerinin hakim olacağı bir dünya asla yaşanacak bir dünya olmayacaktır. Şöyle yazmıştır emekçiler için: “Bir sevinç kaynağıdır hayat, oysa nerede ayaktakımı ondan içerse, bütün pınarlar zehirlenir”[1] Üstün insan bunları (emekçileri) alt etmelidir. Adeta kötülüğün, geriliğin, kirliliğin, her türden çirkefliğin nedeni olarak emekçi/köle kesimleri görülmektedir. Hatta dünyada egemen olan köle ahlakıdır. Nietzsche ezilen sınıflar olarak emekçilerden ziyade kölelerden söz ediyor, bunlar kapitalizm koşullarında doğaldır ki işçilerdir ve emekçilerdir.

Nietzsche’nin düşüncelerindeki renkliliğin aslında iki nedeni var. Birisi birçok alanda fikir yürütmüş olması diğeri de fikirlerindeki tutarsızlıklar ve saçmalıklar. Gerçekte birçok konuda saçmaya düşmüştür filozof. Buna bilgide bulanıklık da denilebilir. Örneğin bağımsızlığa ilişkin yazarken şu ifadeleri kullanıyor: “Bağımsızlığın üç can düşmanı ise yoksullar, zenginler, bir de partilerdir.”[2] Çağdaş anlamda bilime, felsefeye, sanata, politikaya, demokrasiye, eşitliğe, emekçilere, kadınlara düşmandır. Dahası var. Renkli filozof; Sokrates, Platon, Aristoteles ve sonraki filozofların birçoğuna Kant’a Hegel’e de karşıdır. Hegel’in tarih görüşü onun için, diğer tarih felsefeleri gibi bir masaldır, daha doğrusu kurgudur, imalattır. Yine de Nietzsche’nin düşman olmadığı hatta üstü açık bir tarzda meşru saydığı varlık durumları vardır. Bunların başında burjuva özel mülkiyeti gelmektedir. Bir bakıma filozof kapitalizmin birçok uygulamasına karşı çıksa bile sömürü düzenlerini ve egemen sınıfları onaylamayı asla ihmal etmemiştir. Bu yüzden de kendisinden sonraki politika felsefelerini etkilemiş ve etkisi kuşku yok ki günümüzde ve hatta ülkemizde de devam etmektedir.

Renkli filozofun genel olarak felsefeye özel olarak da siyaset felsefesine armağan ettiği biricik kavram ise üstinsan ya da üstün insan diye Türkçeleştirilen Übermensch kavramıdır. Bununla bağlantılı olmak üzere filozofun felsefeye getirdiği temel terimlerden birisi de Güç İstenci’dir. Tartışmaya yer vermeyecek denli açıktır ki; Nietzsche üstinsanı geleceğin insanı olarak öngörmektedir. Bugünkü insan, ona göre hayvan ile üstinsan arasında geçiş insanıdır. Yani bugünkü insan, insan ve hayvan karışımıdır. Böyle Buyurdu Zerdüşt’te şu satırları okuyoruz: “Ben size üstinsanı öğretiyorum. İnsan altedilmesi gereken bir şeydir. Onu alt etmek için ne yaptınız?”[3]

KADINA MI GİDİYORSUN KIRBACIN YANINDA OLSUN: NİETZSCHE

Nietzsche ve benzeri düşünürleri analiz ederken şöyle bir soru kurgulamak yararlı olabilir: Bu düşünür felsefesini inşa ederken ekonomik-sosyal plandan mı hareket ediyor, yoksa kendi kafasında kurguladığı ide, tin, töz ve mutlak fikir türünden kavramlardan mı hareket ediyor? Platon’dan Augustinus’a; Leibniz’den Hegel ve Nietzsche’ye dek pek çok düşünür/filozof somut gerçekliği paranteze alarak olsa olsa bu somut gerçekliğin ürünü olan metafizik kavramlardan hareket etmektedirler. İşçi sınıfına, emekçilere, kadına, ezilen inanç gruplarına, Kürt’e… düşman olmaları bu “felsefi anlayışları” yüzündendir.

Nietzsche’nin de, benzer düşünürler gibi modern ya da postmodern olmasının önemi bulunmuyor. Kriterimiz açısından bunun özel bir değeri yoktur. Çünkü sonuçta Nietzsche; insana, topluma ve dünyaya üretim süreçleri açısından bakmak yerine dolaşım diyeceğimiz süreçler açısından yöneliyor. Böyle olunca tarlaların, fabrikaların, sokakların, üretim mekanlarının yerini sanat, edebiyat, mitoloji alıyor. Nietzsche üretimi baypas edip dolaşım alanını düşünce iklimine çevirdiği için akıl yerine duygulara, bilim yerine içgüdülere, iradeye yöneliyor. Diğer bir deyişle düşünsel olandan hareket ediyor.

Burjuvazinin akla ve bilime olan güvensizliğini rehber edinmiş halk kitlelerinin Nietzsche merakı manidardır. Nietzsche’nin “renkli felsefesi” emekçileri, kadınları, gençleri… yanıltacak denli zengindir. Sosyal, siyasal ve felsefi sorunlardan kaçan insanlar için ender bulunur bir limandır Nietzsche. Nietzsche, sanatçılar ve edebiyatçılar açısından da ilgi görmektedir. Çünkü insani ve sosyal sorunların kaynağını edebiyatla, sanatla, dille ilişkilendirmesini biliyor. Oysa eşitlik düşüncesinin en büyük düşmanıdır Nietzsche. Dine, Tanrı’ya ve Hıristiyanlığa düşman olmasının da nedeni “dinsel eşitlik düşüncesi”nde aramalıdır. Eşitliğe karşı olurken asıl amacı ise sosyalizmin eşitlikçi düşüncesidir.

Yaşadığı çağ, Marksizmle birlikte eşitlik (ekonomik kökenli) fikrinin zirve yaptığı yıllardır. Nietzsche’nin devlete karşı olduğu da kuşkuludur. Kaldı ki düşünür, olası sosyalist devletlerin kurulabileceğini dikkate alarak bu anlayışa vurgu yapar. Nietzsche’yi Marx ve Marksizmin adını anmadan eserlerinde ona karşı tezler getirmiş bir sermaye düşünürü olarak tanımlamak yanlış olmaz. Lukasc’ın, Nietzsche’yi tekelci-kapitalizmin (emperyalizm) sözcüsü olarak değerlendirmesi boşuna değildir. Ahlaka karşı çıkması da yanıltıcıdır. İdealist felsefenin çıkmazı buradadır. Mevcut ahlaki davranışları görür; ama ona kaynaklık eden ekonomik fenomenleri görmez. Filozofun, ahlakla ilgilenmesi düşünce için bir tuzaktan öte bir şey değildir. Kaldı ki ahlakı eleştirerek, kitleleri küçümseme hatta aşağılama gayesindedir.

Nietzsche, tarihle ilişkisinde bir handikap içindedir. Tarihin verimli, insani, ilerici ve akılcı yanını görmek istemez. Aklı yansıtan mitolojik karakter Apollon’un değil irrasyonel olanı yansıtan karakter Diyonizos’u temel almaktadır. Sokrates’le birlikte başlayan akılcı felsefeyi sözüm ona reddeder, Yunan’ın trajik çağını yüceltir. Platon ve Aristoteles’le devam eden ana akım felsefeden de geri olan bir tarihe bağlanmak isterken muhafazakar bir romantik olur Nietzsche. Dolayısıyla Yunan ve Roma uygarlığını savunmaz; tam tersine onların insanlığa kazandırdığı kimi değerlere saldırmaktadır.

Sınıf mücadelesini görmez Nietzsche. Gördüğünde de ezenden ve güçlüden yanadır. Mesela onun safı Spartaküs’ün değil Roma sömürücü sınıflarının safıdır. Bugün de ondan en çok egemen sınıflar yararlanmaktadır. Dikkatler ekonomik olgular ve sosyal sorunlar yerine, onların bir ürünü, eş deyişle sonucu olarak ortaya çıkan ahlak, din, Tanrı, üst insan gibi kavramlara çekilmektedir. Nietzsche “Kadına mı gidiyorsun kırbacın yanında olsun” demişti. O kırbaç yalnız kadınlara değil ezilen sınıflara, emekçilere karşı sermayenin gücünü temsil eder. Felsefi ideolojik mücadele ile kırbaç sermayenin (Nietzsche’nin) elinden alınmalıdır.

[1] Nietzsche F., Seçmeler, Milliyet Yayınları, S. 252, Çev: İ. Zeki Eyüboğlu, 1973, İstanbul.

[2] Nietzsche F., Seçmeler, Milliyet Yayınları, S. 192, Çev: İ. Zeki Eyüboğlu, 1973, İstanbul.

[3] Nietzsche F., Böyle Buyurdu Zerdüşt, Asa Kitabevi, S. 25, Çev: Turan Oflazoğlu, 1999, İstanbul.

 

MODERN FELSEFE VE MARKSİZM
Mehmet Akkaya

Gerek modern terimi gerekse felsefe teriminin kolay anlaşılır olduğunu söylemek zor. Üstelik bu iki terimin bileşiminden oluşan Modern Felsefe’yi ise anlamak, onun kaynaklarını ve mirasını izlemek, aktüelleştirmek daha da önemlisi Hegel ve Marksizmle bağlantılarını kurmak kolay değildir. Bu doğrultuda epey zamandır düşünceler kurgulanmakta, analizler yapılmakta ve kitaplar yazılmaktadır. Konuyu aydınlatmak için kendi felsefe literatürümüzde de birçok yapıt bulunuyor. Bunlardan en ilginci, yakın zamanlarda felsefeci Doğan Göçmen hocamızın/dostumun kaleminden sunulmuş oldu. Modern Felsefe* üst başlığıyla yayınlanan kitabın alt başlığından anlaşıldığı kadarıyla Adam Smith, Hegel ve Marx üçlüsüne yoğunlaşılıyor. Konu kapsamlı olduğu için ister istemez yazar, Antik ve Ortaçağ’ın pek çok filozofuna da gönderme yapıyor. Yeniçağ’da derinleşen metinlere bakılırsa Hobbes’tan Descartes’e; Leibniz’den Kant ve Nietzsche’ye denli birçok filozof mercek altına alınıyor. On dört makaleden oluşan çalışmada Göçmen, tematik düzlemde felsefe yaparken Aydınlanma ve Marksizm ilişkisini de mercek altına alıyor. Metinleri dikkatle izleyen okur, Aydınlanmaya gereğinden fazla değer yüklendiği izlenimi edinecektir. Buna birazdan ayrıca değineceğim.

Modern felsefenin en parlak zihni belki de Descartes’tır. Filozof inanan ya da inanç varlığı olan insanın yerine düşünen varlığı koymuştur. Göçmen, Descartes’ı bir yöntem filozofu olarak sunarken onu, öznenin kurulması ve kurtuluşu konusunda A. Smith ile birlikte anıyor. Yazarın bir yanlış anlaşılmaya ya da alışıldık bir yanlışın devam etmesine getirdiği açıklama anılmaya değerdir. Yazara göre Descartes düşünen özneyi (res cogitans) öne çıkarırken “Cogito ergo sum” deyişiyle de “düşünüyorum öyleyse varım” dememiş, “düşünüyorum öyleyse, benim” demiştir. Kuşkudan hareket ettiği halde düşünen “bir ben’in” varlığından kuşku duymayan filozof, saptadığı yöntemle yepyeni bilgilere ulaşmanın yolunu aramıştır. Skolastikten öğrendikleri dahil olmak üzere belleğindeki tüm bilgileri kuşku süzgecinden geçiren Descartes, gerçek olmayan, zararlı bilgileri ruhundan söküp atmak istediğini dile getirmiştir. Yine de Göçmen’e göre Descartes, skolastikten de yararlanmanın yollarını aramış ve onunla zenginleşen bir felsefi söylem kurmuştur. Ruh-beden ilişkisini ele alırken de Descartes’a müracaat eden yazar, filozofun ruh ve bedeni birbirinden ayırdığına dikkat çekiyor. Anlaşıldığına göre Göçmen bu ayrılmayı sorunlu görüyor.

Modern Felsefe’deki metinler, tematik olmasının da etkisiyle dinamik metinler olarak saptanmalıdır. Ahlak, adalet, özne, özgürlük, ütopya, emek gibi başlıklar bu temalardan bazıları. Hobbes ve Smith açısından adalet kavramı incelenirken adaletin seküler temellendirilmesine özen gösteriliyor. Yazar açısından modern felsefenin filozofları kısmi farklarla olmakla birlikte adalet konusunda benzer düşündüler. Hobbes ve Smith, adalet anlayışlarını kul ya da inanç varlığı olmak üzerinden değil, ilahi ve ruhani bir üslupla da değil dünyevilik temelinde değerlendirdiler ve temellendirdiler. Bu adalet anlayışının özgürlükle de bağlantısını kuran düşünürler çağın diğer Aydınlanmacılarıyla ittifak içinde oldular. Hume’un ya da Kant’ın adalet kuramlarıyla Aydınlanmanın kendine özgü modern adalet anlayışı birlikte gelişmişlerdir. Bu anlamaya göre Aydınlanma filozofları arasında bir bütünsellik vardır. Bu bütünselliğin içinde A. Smith gibi adlar da “Büyük” değilse de filozof karakterini kazanmaktadır. Gerçi Göçmen’in de belirttiği gibi Smith, doğrudan felsefe metinleri yazmadı. Yine de “Felsefi Konular Hakkında Denemeler” başlıklı çalışmasında, felsefenin belli başlı birçok sorununu mercek altına almıştır. Yazarın belirttiğine bakılırsa Smith bu çalışmasında “sağduyu epistemolojisi” kurarken Kartezyen şüpheciliğin (Descartesçı) ve Humecu bilinemezciliğin ortaya çıkardığı sorunlara çözüm aramıştır.

Modern Felsefe’nin en modern siması belki de W. F. Hegel’dir. Göçmen birçok bağlamda Hegel’i araştırma konusu yaparken filozofun felsefe kavramından ne anladığını da bir makalede bilgi nesnesi yapıyor. Yazar açısından Hegel, felsefe derken asıl olarak diyalektik ve çelişkiyi anlamaktadır. Goethe’nin ve Engels’in açıkça ifade ettiği gibi Hegel’in felsefi sisteminde bir tutuculuk söz konusu olmakla birlikte onun yöntemi devrimcidir. Göçmen’in belirttiğine göre “Ekim 1827 yılında Goethe bir yemekte Hegel’e diyalektikten ne anladığını sorar. Hegel, bu soruyu en kısa bir şekilde diyalektik, temel olarak düzenlenmiş, yöntemsel olarak şekillendirilmiş, herkeste olan çelişki ruhudur, diye cevaplandırır” (S.164). Felsefenin bu dinamizm ve devrimcilik çerçevesinde tanımlanması, zamanında ve filozoftan sonraki yılların felsefesinde yönlendirici bir etki yapmıştır. Kitapta Hegel karşıtları olarak lanse edilen burjuva düşünürleri, oldum olası Hegel’in felsefeye taşıdığı diyalektik ve çelişki kavramlarını literatürden silmeye çalıştılar. Oysa Marx, Engels ve Rosa Luxemburg gibi Marksistler, Hegel’in devrimci yanına sahip çıkmışlar ve “sol-Hegelciler” olarak tarihe geçmişlerdir. “Rosa Luxemburg, Hegel’in diyalektiğini ve çelişki kuramını ezilen sınıfların ve halkların elinde kurtuluş için gerekli olan ‘kesici silah’ olarak tanımlar” (S.164). Göçmen, Hegel savunusuna Marksizmi ilave etmekte haklı olmakla birlikte sunumda Hegel’in abartıldığı izlenimi edinmek mümkündür. Yapılan felsefe, bilhassa Marx, Engels ve Marksizmin Hegel sisteminin gölgesinde kaldığı gibi bir yargıya imkan veriyor.

Modern Felsefe kitabının Marksçı çizgide olduğunu özellikle Marx ve Marksizm bağlamında yazılan kitabın ileri bölümlerindeki metinlerden anlamak mümkündür. Kitapta yer alan bu tarz yazıların başında Ütopik Sosyalistlerin kapitalizme yaptıkları eleştiriyi öncelikle anmak gerekir. Geniş ve derin bilgi yüküyle yazıldığı anlaşılan bu kapitalizm eleştirisinde Göçmen, dikkati emeğin örgütlenme tarzına çekmekte çok haklıdır. Zira emek demokratik ya da eşitlikçi koşullarda organize olmadıkça büyük zenginlikler, emeğin gaspını zorunlu kılmaktadır. Yazar Ütopikler üzerinden kapitalizm eleştirisi yaparken ‘bunca ürün zenginliğine, bilimsel ve teknolojik bakımdan bunca ilerlemeye rağmen neden yoksulluğun olduğunu soruyor’. Bunun yanıtını da emeğin örgütlenişindeki tutarsızlıkta dahası anlamsızlıkta buluyor. Teknolojideki ilerlemenin toplumsal ilişkileri geliştirmediğini, bu ilerlemenin etik ve estetik değerlere yansımadığını saptayan düşünürler olarak Ütopik düşünürler ön plana çıkartılıyor. Sonuç? “Fourier’in demiş olduğu gibi sanayinin ilerlemesi uygarlıkta ‘mutluluk unsurları yaratır; ama mutluluğun kendisini asla’” (S. 227).

Sosyalist felsefecilerden ve 2014’te yaşamını yitiren Uluğ Nutku’ya ithaf edilen Modern Felsefe, birçok bakımdan bir polemik kitabı olarak düşünülebilir. Ayrıca Yeniçağ’ın felsefesini duyurması bakımından da felsefenin tarihini deşmektedir. Aydınlanmayı ve Marksizmi teolojiye ve liberalizme karşı savunması kitabın önemli izleklerinden birisidir. Bu çerçevede kitap ayrıntı diyebileceğimiz geniş ve yüklü bir materyale sahip olarak ansiklopedik bir nitelik de taşımaktadır. Ele alınan filozofları metinleri, epistemoloji, ontoloji, mantık, politika ve ekonomi çerçevesinde ele almaktadır. Belirtmek gerekir ki yazar, modern felsefenin kurucuları olarak ele aldığı filozofları Aydınlanma bağlamında abartıya düşerek değerlendiriyor. Dolayısıyla kitabın modern felsefeye ve Aydınlanmaya karşı eleştirel bir öze sahip olduğu söylenemez. Ayrıca kitapta Marksizm adeta Aydınlanma’nın çocuğu olarak gösteriliyor. Bu durum literatürdeki ana akım felsefe tarihinin Modern Felsefe’ye yansıması olarak okunabilir. Elbette kronolojik olarak Marksizm Aydınlanmadan sonra geliyor. Ancak Marksizmin Aydınlanmaya indirgenmesi, daha doğrusu onunla ittifak içinde ele alınması kanaatimce sorunludur. Kaldı ki birçok bakımdan (temelde) Marksizm Aydınlanma’yla mücadele içinde teorisini kurmuştur. Doğan Göçmen’in kitabını, her eseri olduğu gibi, eleştirel bir gözle okumak gerekiyor. Okumanın bu tarda olmasını yazar bilakis kendisi de salık veriyor. Özellikle “Güzellik ve Yücelik Duygusu” çerçevesinde Kant’ın metni irdelenirken eleştirel okuma öneriliyor. Kant’ın erken metinlerinden olan çalışmaya dair yazarken Göçmen, Kant’ın bir eleştiri filozofu olduğunu, eleştirinin tüm felsefe tarihinde en radikal biçimde Kant ile temellendirildiğini ileri sürüyor. Aklın, pratiğin ve yargının eleştirisinin nasıl da ete kemiğe büründürüldüğüne vurgu yapıyor.

Felsefe, adalet ve emek gibi konular çerçevesinde Marx, Engels ve Marksizmi analiz eden Göçmen, anılan her üç konuda da eleştirici ve savunmacı ruha sahip metinler sunmaktadır. Bunları kendi türünün en verimli, bilgi yüklü, özgün metinleri olarak algılamak gerekiyor. Karl Korch’un Marksizm ve Felsefe adlı kitabından yola çıkarak bir tartışma açan Göçmen’e göre bu kitabında işaret ettiği gibi Marksizmin, felsefeyle olan ilişkisi içsel bir ilişkidir. Dolayısıyla benzerleri gibi Martin Heiddeger’in de ‘Marksizm, felsefeden uzaktır’ anlamına gelecek yaklaşımları gerçekleri yansıtmıyor. Üstelik Heiddeger’in eleştirdiği 11. Tez, rastgele ifade edilmiş bir düşünceyi değil Marksist felsefenin özünü oluşturmaktadır. Bunun gibi başta Marx ve Engels’in metinleri olmak üzere Marksçı filozofların düşüncelerinde felsefe vazgeçilmez, içsel ve temel bir rol oynamaktadır. Engels ve Lenin gibi düşünürlerin ‘felsefenin temel sorunları’ babında felsefeyi sorunsallaştırmış olmaları da bu felsefe dostluğunu gösteriyor. Kısacası Göçmen’e bakılırsa Marksizm, politika, bilim, estetik ve ideolojiyle birlikte felsefesiz kurulamazdı.

Göçmen, ahlak ve adalet kavramlarını da ekonomik temelli olarak ele alırken doğru çizgidedir. Yazar bir polemikten yola çıkıyor: “Bütün tartışma Marx’ın kapitalist topluma yönelik formüle ettiği köklü eleştirinin bir ahlak ve adalet teorisine dayalı olup olmadığı üzerinedir” (S. 275). Yazarın da çok açıkça ve ikna edici tarzda ortaya koyduğu gibi Marx ve Engels’in kurdukları düşünce sistemi idelerden, kavramlardan, ilkelerden yani gerçeklik karşısında ikincil olanlardan hareket etmediler. Bunları burjuva aydınlanmacıları yaptılar, Marksizm ise bunların tersine düşünsel olana temel teşkil eden ekonomik ve sosyal alanı analiz ederek ideallere ve kuramlara yükseldiler. Bu yüzden de onlar ahlak ve adaletten hareket etmediler ama ahlakın ve adaletin gerçekleşmesinin ekonomik ve sosyal koşullarını açığa çıkardılar. Buna göre adalet ve ahlak dahil olmak üzere insansal değerler, Marksizmin kalkış noktası olmamakla birlikte bunlar, sosyalizm sisteminin temel parçalarıdır. Marksizme göre üretimin örgütlenme formunda bir “ahlaksızlık varsa” sosyal yaşamda ahlaki bir davranış olmasını beklemek yanlıştır. Göçmen şu görüşlere yer veriyor: “Marksist ahlak felsefesinin bir taraftan burjuva ahlak biliminin kazanımlarına sahip çıkarken, diğer taraftan bunu köklü bir eleştiriye tabi tutarak açmazlarını göstermeye çalışması gerekir; ama aynı zamanda eğer sosyalizm ahlaklı bir toplum olmak zorunda ise, sosyalist ahlak üzerine şimdiden düşünce üretmek Marksist ahlak felsefesinin en önemli görevlerinden birisidir” (S. 288).

Emek kavramı Lassale’ın sandığı gibi ‘yüce’ bir kavram olmadığı gibi ‘masum’ bir kavram da değildir. Marksizmde olduğu gibi Göçmen’in optiğinde de emek kavramının son derece yaşamsal bir önemi vardır. Kapitalizm, politik iktisatçıların yanında Hegel ve Ütopikler tarafından da eleştirilmiştir. Bu eleştiriler bazen emek terimi bağlamında da yapılmıştır. Yine de kapitalizmin en detaylı, kesin ve ikna edici açıklaması Marksizm tarafından ortaya konmuştur. Marx ve Engels’in konuya bakışları bir gelenek oluşturmuştur. Sonuç itibariyle “emek kavramı bu geleneğin hem en gelişkin biçimini, hem de bize en üst uğrağını sunuyor” (S. 245). Yazar bu konuda ayrıntıya da girerek emeğin ikili yapısından (emek ve işgücünden) söz ediyor ve onun neden ‘yüce’ ve ‘masum’ olmadığını deşiyor. Gerçekten de emeğin özünde bulunmayan ve dolayısıyla sömürünün kaynağı olan artı-değere ters bir doğaya sahip olan emek, neden yabancılaşmanın da kaynağı oluyor? Göçmen Marksizmin doğasına uygun olarak emeğin, kapitalizmde kazandığı “ücretli emek” uygulamasının altını çiziyor. Emeğin özgürlüğünü de üretimin örgütleniş formunun değişmesinde buluyor. Bilgisayar çağında, emeğin verimliliğinin had safhada olduğu koşullarda yoksulluğun ve yoksunluğun (maddi, manevi) tüm gücüyle varlığını sürdürmesi ancak üretim tarzındaki çarpıklıktan ileri gelir. Bu yüzdendir ki Marksizm, dünyadaki şiddet ortamı dahil olmak üzere her türlü kötülüğün kaynağını üretimin eşitlikçi koşullarda organize olmamasına bağlamaktadır. Eşitlik ve özgürlük de aynı koşulların pozitif sonucu olarak ortaya çıkan proletaryanın devrimci/komünist eylemiyle gerçekleşebilecektir.

*Göçmen D., Modern Felsefe, Vivo Yayınevi, 2015, İstanbul.

================================================================================

Emek, Aşk ve Aile Açısından
MARKSİZM VE KADIN
Mehmet Akkaya

Kadın ve aile kurumu; Marksizm dışı akım ve anlayışların -Marksizme eleştiri adı altında- en çok saldırı yaptıkları alanların başında geliyor. Bunun önemli nedenlerinden birisi sorunun, halihazırda insan sorununun başında geliyor oluşudur. Kadın ve aile sorununun olduğu yerde asıl olarak insan sorunu vardır. İnsan sorunu ise temelde mülkiyet sistemine gönderme yapar. Mülkiyet siteminin imha edilmesi, devletle birlikte ailenin de ortadan kaldırılmasını gerektirmektedir. Dolayısıyla kadını işaret eden aile kurumu, feodal-sermayeci-emperyalist sistemden izole edilerek ele alınamaz. Aile ve kadın sorununu, mülkiyet sistemi bağlamında ele alan yazar ve düşünürlerden birisi de Sibel Özbudun’dur. Özbudun’un bir kadın olması, antropolog olması ve Marksist olması konumuz açısından ilginç olmalıdır. Marksizmin mirasından hareketle kadın duyarlılığını işe yaratması ve mesleki bilgisiyle bunları sentezlemesi sonucunda Marksizm ve Kadın* adlı çalışma ortaya çıkmışa benziyor.

Belirtmeye bile gerek yok ki, kadının –komünal toplumu saymazsak- uzun yüzyıllar sosyal yaşamda adı yoktu. Kamusal-özel alan ayrımında kadın özel alana adeta hapsedilmişti. Sibel Özbudun’un vurgusuna bakılırsa kadının demostik alandan çıkıp kamusal alana yönelmesi modern dönemle birlikte olmuştur. Yazar konuyu tarihi materyalizm bakışıyla ele aldığı için kadın sorununu da tarihsel sürece yayarak irdeliyor. Marksizm ve Kadın’daki metodolojiye bakılırsa başlıca dört dönem ilgimizi çekiyor. Birincisi “Ütopik Dönem” diyeceğimiz kısım. İkincisi Marx ve Engels özelindeki gelişmeler ve sorunun Marksizm açısından ortaya konuluşu. Üçüncü bölümde kadın ve ailenin Sovyetik rejimlerde (SSCB) ele alınışı ve uygulanması. Dördüncü olarak da Sovyetik rejimlerin çökmesiyle aile ve kadın sorununun neoliberal politikalarca ne denli suistimal edildiği ve kadının kazanılmış haklarının hangi koşullarda budandığıdır. Ayrıca feminist-anarşist yazar, düşünür ve eylemci olarak tanınan Emma Goldman da kitabın ekler bölümünde bir makaleyle anılıyor.

Saint-Simon, Robert Owen ve C. Fourier literatürde adları “ütopik sosyalistler” olarak geçen üç düşünür ve eylemcidir. Sanayi devriminin geliştiği koşullarda yaşadılar ve kadınla birlikte çocukların evden işyerine çekildiklerini gördüler. “Sahada” olmak sosyal hak ve özgürlükler konusunda da etkili olma sonucunu doğuruyor kadın ve çocuklar için. Ütopikler, kadının yaratıcı rolünü görüyor, onların önünü açacak, durumlarını iyileştirecek birtakım fikirler geliştiriyorlar. Özbudun’un şu açıklaması rastgele bir açıklama asla değildir:

“Ütopyacı sosyalistlerin çoğu, kadınların özgürlüğü ve eşitliği konusundaki tutumu paylaşır: Evliliği kadınlar için bir çeşit kölelik olarak niteleyen ve eğitim, hukuk, ayrıcalıklar ve kişisel özgürlük alanlarında tam eşitlik talebinde bulunan Britanyalı ütopyacı sosyalist Robert Owen (1771-1858) ya da izleyicileri barış ve ruhsal selamete dayalı bir çeşit sosyalizmi vazeden Fransız Saint-Simon (1760-1825) gibi ütopyacılar, kadın eşitliği ve özgürlüğünün 19. yüzyıl başlarındaki kaleleridir.” S. 23

Özbudun’un kitaptaki sunumunda Marksizmin genel sistematiğine de uyarak ütopiklerden Marx ve Engels’e geçiliyor. Her iki düşünürün de ütopiklerden yararlandığının altı çiziliyor. Sanırım kitabın bu İkinci Bölümü birçok okurun da ilgisini çekecektir. Zira yazar; Marx ve Engels’in yaşamlarının “özel” diyebileceğimiz alanlarını da adeta kamusallaştırmaktadır. Böylece konu somut örnekler ve uygulamalar üzerinden lanse ediliyor. Doğal ki her iki filozof ve eylemci; aile ve kadın konusuna üretim paradigması temelinde bakıyor. Tarafların aile ilişkileri, çeşitli sorunlar, yoksulluklar, mutluluklar, trajediler, mücadeleler, devrimler ve karşı devrimler bütünlüğünde dillendiriliyor. Marx ve Engels’in burjuvaziye karşı kadın ve aile konusunda da hücumlar yaptığı Kutsal Aile, Manifesto, Ailenin, Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni gibi eserlerden alıntılar yapılarak veriliyor. Özbudun’un şu satırları dikkat çekicidir:

“Marx ve Engels için aile, üretim tarzı ve ilişkileri ile yakından ilişkili olarak biçimlenen tarihsel bir formasyondur. Ve bu nedenle de değişime uğratılması, daha doğrusu bilinen haliyle ortadan kaldırılmaları, hakim üretim ilişkilerinde devrimci bir dönüşümle mümkün olacaktır.” (s.92).

Ekim Devrimi, kadın ve aile konusunda pek çok düşüncenin ete kemiğe büründüğüne tanıklık etti. Özbudun, Ekim Devrimi bağlamında kadın ve aileyi araştırma konusu yaparken Lenin ve sosyalizmin kadın militanlarını da detaylı bir analizden geçiriyor. Rosa Luksemburg, Clara Zetkin ve A. Kollontay bu adların başında geliyor. Ekim Devrimi’nin kadına dair kararnameleri, kadın tarihinde altınçağ dönemini hatırlatıyor. Zira kadınlar da erkeklerin sahip olduğu tüm sosyal ve politik haklara yani eğitim, çalışma, kültürel faaliyette bulunma, seçme ve seçilme haklarına sahip olmaktadır. Erkeğe maddi olarak bağımlılık ortadan kalkmış, boşanma serbest hale getirilmiştir. Meşru ve gayrimeşru çocuklara, aileler bakamadığında devlet bakacaktır. Kürtaj, serbest ve üstelik ücretsizdir. Kadın dilerse kendi soyadını kullanır, hatta erkek isterse kadının soyadını alabilir gibi yasal düzenlemeler yapılmıştır.

Sosyalizmin (felsefi-ideolojik planda olmasa da) siyasal, ekonomik ve örgütsel olarak yenildiği günümüzde kadınlar için anılan mutlu tablodan söz etmek mümkün görünmüyor. Neoliberal politikalar kadını ve çocuğu ucuz emek gücünün cenneti olarak algılıyor. Özbudun’un yorumuna bakılırsa sermaye için cennet olan bu alanda kadın ve çocuklar cehennemden de beter bir yaşamla karşı karşıyalar. Bu kölelik koşullarından çıkmanın yolunu da Marksizmde bulan Özbudun, çalışmasını çarpıcı bir başlıkla bitiriyor: “Marksizmsiz Olur mu?” Yazarın, ağırlıklı kısmının mülkiyet sistemiyle ilgili olduğunu düşündüğü kadın meselesinin çözümünü Marksizmde bulması anlamlıdır. Çünkü her türlü geleneksel yapının, ekonomik-sosyal formasyonun değişeceğini ileri süren biricik teori Marksizmdir: “Öncelikle kadının ikincilliği, evrensel, ezeli-ebedi bir görüngü değil, üretim ilişkilerinin karmaşık biçimlenişi içerisinde şekillenen tarihsel-toplumsal bir olaydır.” (S.81). Yalnızca Marksizme özgü olan bu kuram açısından üretim ilişkileri, tarihsel-toplumsal durum değiştikçe kadın ve ailenin aldığı pozisyon da değişecek demektir.
*Özbudun S., Kadın ve Marksizm, Tekin Yayın, 2015, İstanbul.

================================================================================

ESTETİK VE SANAT FELSEFESİ
Mehmet Akkaya

Uzun zamandır sanata ilişkin Türkçe yazılmış kapsamlı bir felsefe kitabı görmüyorduk. Felsefe profesörü Ömer Naci Soykan’ın çalışması olan Estetik ve Sanat Felsefesi* adlı eser bu alanda büyük bir eksikliği gidermek üzere kitapçıların raflarında yerini aldı. Soykan, öncelikle önerdiği sanat kuramına temel oluşturacak olan kavram ve terimlerin analizini yapıyor. Estetik nesnenin ne olduğu sorusundan hareketle estetik öznenin (alımlayıcı ya da estet) betimlenmesine geliyor. Estetik terimine bağlı olarak “yargı”, “tavır” ve “beğeni” terimlerini de mercek altına alıyor. Yazar, adını öyle koymasa da diyalektik bir yöntemle, bu kavram ve terimleri birbirleriyle ilişkisi içinde açıklıyor. Örneğin estetik özne, estetik nesne karşısında estetik tavır alan kimse olarak tasvir ediliyor. Aynı yerde yazarı, haklı olarak estetik beğeniyi, doğal hoşlanma duygusundan ayırt ederken görüyoruz. Çünkü Soykan açısından insanı sanatsal etkinliğe yönlendiren doğal hoşlanma duygusu değil, bu duygu durumunun eğitilmesiyle meydana gelen estetik beğenidir. Belirtmeye bile gerek yok ki, estetik beğeni süjeye bağlı olduğu için özneldir. Bununla birlikte sanatta normların da rolü bulunmaktadır. Ki bunların nesnel olduğu düşünülebilir. Yazara göre normlardaki değişiklikler estetik değerlere yansıdığında sanat anlayışlarında da farklılıklar meydana gelir.

Sanatta Kaynak Sorunsalı

Soykan, kurmaya çalıştığı sanat teorisinde, sanatın kaynak sorununu da gündemine almıştır. Ona göre aslında sanatı, bir başka etkinliğin ürünü olarak görmek doğru değildir. Yani sanatı bir başka etkinlikten türeyen bir faaliyet olarak değil de kendi başına kurulmuş özerk bir yapı olarak algılamak gerekiyor. Yine de bu konudaki literatürü görmezlikten gelmeyen Soykan, önerilmiş kuramlarla felsefi bir polemiğe giriyor. Bu polemikte topladığı düşünce öbeklerini, argümanları, kendisine yakın olan tezleri kitabında değerlendirmekten sakınmıyor. Tartışmalara bakılırsa öncelikle üzerinde durduğu kuramlar “büyü”, “mitos”, “din”, “oyun”, “toplu çalışma” yani “iş ve emek” kuramlarıdır. Bu alandaki sunumlar açısından yazarın, Platon ve Aristoteles gibi Antik filozoflardan Kant, Hegel, Marx ve günümüz filozoflarıyla da tartışma içinde olduğu görülmektedir. Köken sorununu tartıştığı bölümdeki şu ifadeleri dikkat çekicidir: “Burada sanata diğer görüngülerden birini köken olarak vermek yerine, sanatın onlarla bu en ilksel bağıntılarını göstermek, bunlara ilişkin deyimlerin içerdikleri sorunları betimlemek ve çözümlemeye çalışmak bizim buradaki ödevimiz olacaktır” (Age. 72).

Sanat Üzerine Düşünen Halkların başında Yunanlılar Gelir

Yunan halkı her zaman kendinden söz ettiren bir halk oldu. Bugünlerde de dünya Yunanistan’ı konuşuyor. Dolayısıyla Soykan’ın kitabında anılan terimlerin Eski Yunancadan (Grekçe) geldiği biçimiyle tartışılmış olması tesadüfi değildir. Soykan açısından bunun iki nedeni olmalıdır. Sanat üzerine düşünen halkların başında Yunanlılar gelmektedir. Trajedi ve komediler üzerine yazan Platon ve Aristoteles gibi filozoflar, sanatsal etkinliği anılan terimleri konu ederek irdelemişlerdir. Mesela günümüzde de taklit, teknik ve yaratma benzeri kavramların sanatsal etkinliği açıklamada kullanılan merkezi terimler olması konunun önemini açıklamaktadır. Diğer neden ise etik gibi estetiğin de süreklilik ilkesine bağlı olmasıdır. Örneğin Eski Çağ ya da Ortaçağ’ın bilimsel bilgilerinin birçoğu geçerliliğini yitirmiş olmasına rağmen etik ve estetikteki belirlemeler varlığını/önemini sürdürmektedir. Bu sürdürülme durumunu anan Soykan, philosophia perennis ifadesine dikkat çekerken, felsefenin hep yeniden gelen bir etkinlik olduğuna vurgu yapıyor.

Sanatlar Karşılaştırılmalı Ele Alınıyor

Kitapta eski ve yeni sanat dalları birbirleriyle de karşılaştırmalı olarak irdeleniyor. Müziğin neden tonların sanatı olduğuyla başlayan inceleme, sinemanın neden sanat sayılmadığına ilişkin tartışmalara kadar genişliyor. Şöyle söyleniyor sinemaya ilişkin: “Sinema sanatı üstüne konuşmak, bütün sanatlar hakkında konuşmayı gerektirir. Çünkü sinema, bütün sanatları kendine özgü bir tarzda birleştirir” (Age. 366). Resmin, edebiyatın, tiyatronun ve müziğin imkanlarını kullanan en çağdaş sanat dalı olarak sinema felsefesiyle kitap sona eriyor. Estetik ve Sanat Felsefesi’nin tezine göre insanlığın barışçıl, demokratik ve özgür bir geleceğe doğru ilerlemesi için sanat bilinci yeterli değilse bile gerekli koşulların başında gelmektedir. Yazar son olarak estetiğin etikle olan ilişkisini ve ittifakını konu ettiği bir metni de kitabın “Ek” kısmında okurlarıyla paylaşıyor.

*Ömer Naci Soykan, Estetik ve Sanat Felsefesi, Pinhan Yayınları, 2014, İstanbul.

================================================================================

SİVAS KATLİAMI VE SINIF MÜCADELESİ
Mehmet Akkaya

Sermayenin her türlü savaş ve saldırısını sınıf mücadelesinin şiddet araçlarıyla sürdürülmesi olarak tanımlamak yanlış değildir. Genellikle bu şiddet araçları silahlardır. Bununla aynı paralelde olmak üzere kapitalizmin her türlü savaş, saldırı ve katliamını praksis’in şiddet formu kazanması olarak tanımlamak da gerekir. Kapitalist-emperyalist sistem, uzun zamandır “demokratik burjuva” yollarla engelleyemediği sınıf ve halk hareketlerini silahlı şiddetle durdurmaya çalışıyor. Sivas katliamında olduğu gibi dinci ve milliyetçi gericiliği kullanmayı da asla ihmal etmiyor. Dünya ölçeğinde bakıldığında feodalizm, kapitalizm ve emperyalizmin gücü, sermayenin ideolojik ve silahlı aygıtlarının ittifakına dayanıyor. 2 Temmuz 1993’te Sivas-Madımak’taki katliamda bu ittifakı görmek zor değildir. Sermaye, bu gerçekliğin üzerini, örtmek için Erzincan-Başbağlar’da da aynı senaryoyu hayata geçirmiştir.

Osmanlı-Türkiye toplumunda felsefeyi ve onun fonksiyonlarını araştıranlar göreceklerdir ki, bu coğrafyada Batı tarzı bir felsefe ve Batı tarzı “büyük” filozoflar çıkmadı. Kanaatim odur ki, bu tarihsel-toplumsal ortamda felsefe; sanat ve edebiyatın içinde kendine bir iklim bulmuştur. Etik, siyaset, toplum ve tarih felsefelerinin izlerini eski-yeni sanat ve edebiyat eserlerinde bulmak olasıdır. Halk şiirleri, türküler, deyişler, ağıtları da unutmamak gerekir. Dedeler, dervişler, ozanlar, şeyhler, pirler, şairler kendi alanlarında filozofça açıklamalar yapmış, bunları fıkralarla, şiirlerle, edebiyat ve halk türküleriyle dile getirmişlerdir. Yoksulluk, ayrılık, ölüm temaları için Karacaoğlan şiirleri yol göstericidir. Ayaklanma, direniş, hücum temaları için Pir Sultan ve Dadaloğlu’nun deyişleri, şiirleri oldukça öğreticidir. Aşk, sevda, yaşama sevinci açısından Fuzuli, Baki ve Nedim yalnızca birer örnektir. Seyyit Nesimi’nin ve Hallac-ı Mansur’un savsözlerini de mutlaka anmak gerekiyor. Bektaşi fıkralarından Nasrettin Hoca fıkralarına kadar birçok edebi ürünün zenginliğini, onların taşıdığı felsefede aramak gerekir.

Ozan Emekçi’nin 1978’de Maraş katliamının ardından söylediği bir halk türküsünü hatırlayanlar olacaktır. Ozan Emekçi söylediği türküde iki noktanın altını adeta çiziyor. Birisi büyük sermayenin ve toprak ağalarının, sınıf kavgasını etkisiz hale getirmek için inanç gruplarını karşı karşıya getirmek istemeleridir. İkinci olarak da Ozan açıkça şunu söylüyor: “Bu katliam ne ilktir ne de son olacaktır.” Evet Ozan Emekçi bir siyaset filozofu duyarlılığıyla “Maraş kaitliamının ne ilk ne de son olduğunu” biliyordu. Yakın tarihte halk ve emekçi katliamları 1921’de Mustafa Suphi ve 14 komünistin Karadeniz’de boğdurulmasıyla başlamıştı. Koçgiri ve Dersim katliamlarıyla sürmüştü bu saldırılar. 1970’ten itibaren Nurhak’ta (Sinan Cemgil), darağaçlarında (Deniz Gezmiş) Kızıldere’de (Mahir Çayan), Diyarbakır’da (İbrahim Kaypakkaya) ve daha bir çok yerde birçok halk önderi vahşi yöntemlerle öldürülmüştü.

Ozan Emekçi’nin söylediği gibi sermayenin katliamları, 1978’den sonra da tüm hızıyla sürdü. Rutin şiddet, saldırı ve katliamlarla birlikte 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta, sermaye bir kez daha halkların üzerine kan kustu. Çoğunluğu aydın ve sanatçı kimliğiyle tanınan 33 kişi yakılarak öldürüldü. Ölenler Ozan Emekçi’nin bir ağıdında (sivas ağıdı) kendilerine mekan buldular. Sivas’ın ateşi ve acısı durulmadan birkaç yıl sonra birçok hapishanede kitlesel kıyım ve katliamlar yaşandı. Bu sınıfsal kıyım ve katliamlar birçok defa da etnik topluluklara ve inanç gruplarına karşı yapılarak kendini gösterdi. Gazi, Okmeydanı, Ümraniye kıyımları bunlara küçük birer örnektir. Kürtler ise her zaman sermayenin ve onun faşist yönetiminin her an şiddeti altında olmuştur/olmaktadır. Nihayet Roboski katliamında 40’a yakın yoksul Kürt köylüsü öldürülmüş, Haziran (2013) ve Ekim (2014) ayaklanmalarında da sayıları yüzleri bulan insan katledilmiştir.

================================================================================

HUKUK FELSEFESİ, MARX VE MARKSİZM*
Mehmet Akkaya

Marx, Hegel’in “Hukuk Felsefesinin Prensipleri” adlı kitabındaki birçok argümanı eleştirirken pek çok bakımdan haklıydı/haklıdır. Çünkü “her filozof ya da felsefe çağının çocuğudur” diyen Hegel’e göre hukuk alanı, sosyal ve ekonomik ilişkilerin belirleyeniydi, Geist’ın hukuk olarak görünüşe çıkmasıydı. Hegel aktif bir yansımadan da söz etmediği gibi hukuk dünyasını siyasal dünyayla özdeş görmektedir. Marx ve Marksistler açısından Hegel artıları ve eksileri olan bir filozoftur. Burjuva çağını dahiyane analiz etmiş, burjuva alanı (sivil toplum) ile politik (siyasal) alanı birbirinden ayırmıştı. Ne var ki özgürlüğü, burjuva alanı (sivil alan) dediği temel yapıda değil de siyasal alanda aramıştır. Marx’ın itirazı ise burada devreye giriyor. Marx ve Engels’e göre asıl üzerinde durulması gereken alan üretim alanıdır. Orası da Hegel’in sivil alan (burjuva alanı) dediği ekonomik temeldir. Çünkü Marx için hukuksal özgürlük ve eşitlik her ne denli önemli olsa bile insanlığı özgürleştirecek olan burjuva alnındaki yani ekonomik alandaki özgürlüktür. Kaldı ki buna eşitlik demek daha doğrudur. İnsanlığı zorunlu olanı yapmaktan kurtaracak olan üretim alanından hareketle inşa edilecek toplumsal ilişkilerdir.

Hukuk ile onun kurulmasında temel kaynak olan üretim ilişkilerini ters kuran Hegel, hukuk düşünürü Ercan Kanar’ın belirlemesiyle suçu, hakkın gasp edilmesi olarak görmektedir. Felsefi terimlerle söylersek suç, hakkın inkarıdır, yani hakkın yadsınmasıdır. Bu durumda Hegel’e göre ceza da, yadsınmanın yadsınmasıdır. Mademki bir kimse suç işlemiştir, cezasını çekmelidir diye düşünüyor büyük filozof. Marx’ın optiğinde ise olup biten, Hegel’inkinde olduğu gibi ters durmaz. Suçun kaynağına, arkaplanına bakılır. Suç bir görünüş ve sonuçtur ya da semptomdur. Asıl sorun onu ortaya çıkaran ekonomik temeldeki eşit olmayan ilişkilerdir. Bir kilo baklava “çalan” çocukların aldıkları cezalar hatırlanacak olursa Hegel ve Marx daha iyi anlaşılmış olurlar. Her iki filozofun da hukuk’u gündelik dildekinden daha derin ve kompleks içerikte kullandıklarını hatırlatmaya bile gerek yoktur. Dolayısıyla Marx ve Marksizm açısından hukuk’un ortadan kalkması, sınıfların ortadan kalmasına bağlıdır.

Antikçağ Yunan düşünürü Tracsymachos, ‘adalet güçlünün işine gelendir’ demişti. Dolayısıyla hukuk karşısında herkesin eşit olduğu argümanı kulağa hoş gelen bir ifadeden başka bir şey değildir. Hukuk günümüzde sermayeyi korumak için vardır. Althusserci bir deyimle kapitalist-emperyalist sistemin elinde ‘ideolojik bir aygıt’tır. Bu ideolojik aygıt, tarihsel süreçte de politikaya yani yönetmeye paralel olarak doğmuş ve gelişmiştir. Üretimin gelişmesiyle ortaya çıkan toplumsal artının egemen sınıfların çıkarına birikmesini ve yönetilmesini sağlamak için fiziksel ve ideolojik bir araç olarak organize olmuştur. Sermayenin hukuk’u dikkate aldığı pek nadirdir. Ülkemizde sermayenin sözcülüğünü yapan yöneticilerinin, Başbakan ve Cumhurbaşkanlarının hukuk’u çiğnemesi bunun en iyi kanıtıdır. Sermaye kesimlerinin çıkarına olmak üzere her zaman her an hukuk, delinebilir, ortadan kaldırılabilir. Egemen sınıflar, hukuk’a “Düşmanla Savaş Hukuku” olarak bakıyor ve o silahı ezilen kesimlerin mücadelesine karşı kullanıyor.
Hukuk, Hegel’in sözünden de çıkartılacağı gibi çağının çocuğudur. Çağ değiştikçe hukuk da değişmektedir. Bu anlamda hukuk asıl olarak başta iktisadi olmak üzere her türlü zenginliği elinde tutanlar tarafından organize edilmiştir. Sonuç itibariyle kim güçlü ise ona hizmet eder. Kapitalizmde kapitalistlere sosyalizmde sosyalistlere hizmet eder de denilebilir. Bu yaklaşım konuya kaba bir bakışla ilgili bulunabilir. Zira halkın da lehine olan yasal düzenlemeler söz konusu olmaktadır. Bu yasaların içinde haklar ve özgürlükler de savunulabilir. Ercan Kanar’ın önerisine bakılırsa sorun mevcut hukuk sistemine karşı işte bu haklar ve özgürlükleri savunmaktır. Hukuk, bu özgürlük ve hakların sınırlarını genişlettiği oranda “pasif yansıma” olmaktan çıkar ve aktif yansımaya dönüşür. Bu durumda hukuk mücadelesi, felsefi-ideolojik mücadelenin bir bileşeni olarak sınıflar mücadelesindeki yerini alır. Bu anlamıyla sosyalizm koşullarında da mevcut hukuk düzenine karşı bireysel ve toplumsal hakları ve özgürlükleri savunmak kaçınılmaz olur. Ercan kanar bu hukuk anlayışına Anarko Komünal Hukuk anlayışı adını veriyor.

*Not: Ercan Kanar’ın Hukuk Söyleşileri her Perşembe saat 19.30’da Özgür Üniversite’de yapılıyor.

 

================================================================================

ALMAN FELSEFESİ/HEGEL,
MARX VE ENGELS
Mehmet Akkaya

Özgür Üniversite’de felsefeci Doğan Göçmen ile birlikte felsefe tartışmaları yapılıyor. Konu Klasik Alman Felsefesi, Hegel ve Marx/Engels’in çevresinde cereyan ediyor.

Hegel’in yöntemini ve sistemini birbirinden ayırarak anan Engels, onun sisteminin tutucu olduğunu söylemesine rağmen yöntemini devrimci buluyor. Hegel’in felsefi sitemini onun tarih görüşünden anlayabiliyoruz. Geist (tin) Doğu dünyasında görünüşe çıkıyor ve özgürleşmek üzere ilerleyişini sürdürüyor. Yunan dünyasına uğradıktan sonra üçüncü olarak Roma uygarlığı olarak biçim kazanıyor. Dördüncü olarak Hegel’in yaşadığı çağ ve mekan olan burjuva uygarlığında (Hıristiyan Cermen dünyası) özgürlüğünü gerçekleştiriyor! Yani eski çağlara (ilkel, köleci ve feodal) bakışında değişme ve dönüşme kategorisine vurgu yapan Hegel kendi çağının adeta kalıcı olacağını var sayarak tutuculaşıyor. Buna bağlı olmak üzere tutuculuğunun ikinci nedeni ise tarihsel süreci burjuva çağında sonlandırmış olmasıdır.

Hegel sonrasında ve günümüzde birçok düşün insanı ve grubun “tarihin sonu” anlayışına bağlanmasında Hegel’in payı az değildir. Oysa Hegel’in merkezi kavramı olan ve felsefesinin dinamiğini temsil eden diyalektik “son” terimini geçersiz kılan bir içeriğe sahiptir. İşte Hegel’in yönteminin devrimci yanı da diyalektik anlayışın tarihe ve topluma uygulanmasında kendini göstermektedir. Geist’ı, ruh ve tin olarak düşünmenin yanı sıra bilinç, düşünce ve teori olarak da tanımlamak mümkündür. Düşünsel olan içinde maddesel olanı da barındırmaktadır. Yani Geist hem düşünce hem de maddedir. Böyle olması düşünsel olanın maddesel olanı öncelemesine engel değildir.

Marx ve Marksistler ise Geist’ın karşısına Praksis’i koyarak Hegel’den ayrılırlar. Feuerbach Üzerine Tezler’in her birinde praksis’e vurgu yapılması anlamlıdır. Bu yüzden Hegel’den ayrılma ondan basit bir uzaklaşma değil onun diyalektiğinin tam tersinin ileri sürülmesidir. Çünkü Praksis de Geist gibi maddesel ve düşünsel olanı içermekle birlikte Praksis’te, maddesel olan düşünsel olanı öncelemektedir. Hegel düşünce dünyasından hareket ederek maddi dünyanın biçimlenişini açıklarken Marx ve Engels diyalektiğinde (Praksis) maddi yaşam dünyasından hareketle düşünce dünyası açıklanmaktadır. Hegel’de toplumsal varlığımızı bilincimiz belirlerken, Marksçılıkta toplumsal bilincimizi toplumsal varlığımız belirler. Dolayısıyla Hegel’in diyalektiğinin karakterini idealist; Marx ve Engels’inkini ise maddeci olarak belirlemek yerindedir.

================================================================================

15-16 HAZİRAN 1970 DİRENİŞİ
Mehmet Akkaya

Direniş’in 45. yılındayız. Direniş 1970’te başladı ve sürüyor. Bu türden direnişler karşıt sınıflar var olduğu sürece, emek sermaye çelişkisi sona ermediği müddetçe de devam eder. Her olay ve olguyu olduğu gibi 1970’te sanayi coğrafyası olan Marmara Bölgesi’ne egemen olan ve birçok kente de yayılan işçi direnişinin felsefesini yapmak son derece önemli görünüyor. Ekonomik açıdan sorunu inceleyen birçok çabadan söz edebiliriz. Bunun gibi birçok toplantı, yazı, kitap ve kutlamalarda konunun, politik/siyasal açıdan da yeterince ele alındığı söylenebilir. 15-16 Haziran Direnişi’nin felsefi-ideolojik mücadele çerçevesinde mercek altına alınması pek nadir rastlanılan bir durumdur. Gebze’de düzenlenen bir şenlikte konuya filozofça da bakılması gerektiğini belirtmiştim.

Bu bakışın sonuçlarını burada da kısaca paylaşmak gerekirse neler söylenebilir?

Marksist dil felsefesi çerçevesinden soruna bakıldığında olup bitenin, aslına uygun terimlerle dile getirilmesi gerekir. Resmi ideolojinin burjuva dili 15-16 Haziran 1970’te olup biteni “olay” terimiyle vermek istiyor. Oysa başta sınıf bilinçli işçiler olmak üzere soldan bakanlar, komünistler anılan tarihte olup bitenin bir “olay” değil direniş olduğunu ileri sürüyor. Doğrusu da budur. Yine resmi ideolojinin dili varlığa (varolana ilişkin) karşılık “isyan” terimini kullanmak istiyor. Yetmezmiş gibi bu isyanın rastgele, tesadüfi, kendiliğinden ortaya çıktığını iddia ediyor. Buna çok sayıda işçi, işçi önderi, sendikacı ve hatta sosyalist de –çok yazık ki- inanabiliyor ve burjuvazi ile aynı dili kullanarak “15-16 Haziran İşçi İsyanı” deniliyor. Oysa ne “olay” terimi ne de “isyan” terimi, anılan tarihte varolanı açıklamaya yetmektedir. Her direnişin “olay” ve “isyan” boyutu olabilir/vardır. Fakat her “olay” ve “isyan” işçilerin önderliğinde ortaya konan harekette olduğu gibi direniş değildir. Kaldı ki 15-16 Haziran; direniş ve ayaklanma arası bir hareket olarak özgündür.

Temel Çelişki Emek Sermaye Çelişkisidir

Diyalektik ve tarihi materyalizm açısından konuyu anlamaya çalışmak daha ilginç ve aydınlatıcı olabilir. Bu anlayışa göre modern toplumlar sınıflara ayrışmıştır: Sermaye ve ücretli emek. İlkini kapitalistler ikincisini ise proletarya temsil ediyor. Bunlar iki ana sınıf olmakla belirgindir, ara katmanlar olarak görülen kesimleri de dikkatte tutmak gerekir. İki karşıt sınıf arasındaki durumu en iyi açıklayan terim çelişki terimidir. Bunun antagonist (uzlaşmaz) çelişki olduğu açıktır. Marksist düşüncenin ya da diyalektik felsefenin temel terimi çelişkidir. İnorganik madde dünyasında, canlılar aleminde, tarihte ve modern toplumda “şeyler” kendi içlerinde çelişkiyi barındırmaktadır. Yaşam ve ölüm, organik ve inorganikte olduğuna benzer tarzda feodal bey ile serf; işçi ile patron arasında sınıf çelişkisi vardır. Bunun gibi ezenle ezilenlerin çıkarı terstir. 15-16 Haziran 1970’te ülkemizin siyasal ortamını derinden etkileyen direniş, tam da bu çelişkinin nasıl yaşandığını pratikte gösteren tarihi bir örnek olmuştur.

Nitel Birikimler Nitel Sıçramaya Dönüşür

Tarih bilinci çerçevesinde modern felsefenin nicel birikimden nitel sıçramaya dönüşme ilkesine bağlanabiliriz. 1970 Direnişi bağlamında bunu biraz detaylandırmak gerekiyor. 15-16 Haziran Direnişi bir sonuçtur. Bir birikmenin, tarihi gelişmenin, olgunlaşma sürecinin sonucudur. Bunu anlamak için yakın tarihimizi göz önüne alarak bir gezinti yapmak gerekebilir. Çünkü Türkiye’nin modernleşmesini, cumhuriyetin kurulması, sanayi üretimine başlanması, tek parti diktatörlüğü dönemi, çok partili hayat, 1960 askeri darbesi, TİP’in kurulması Kavel başta olmak üzere işçi eylemlerinin görünüşe çıkması, 68 Devrimci Hareketi ve benzeri gelişmeler dikkate alınmadan 15-16 Haziran Direnişi’ni kavramak kolay değildir. Yani Direniş gökten zembille inmiş gibi bir anda, ansızın ortaya çıkmış bir hareket olmamış; sınıf mücadelesinin, tarihi bir evrim geçirerek nitel bir güce dönüşmesiyle ortaya çıkmıştır.

Tek Değişmeyen Şey: Değişim

Tek değişmeyen şeyin değişim olduğu savı diyalektik felsefenin vazgeçilmez ilkelerinden birisidir. Fizik biliminin keşfettiği enerjinin dönüşümü yasası da bununla ilintilidir. “Yok olma” değil değişme asıldır. Kopuşlar, duruşlar değişim ve süreklilik içinde var olurlar. Varlıklar sonsuzdan gelir sonsuza gider. Bu geliş ve gidiş içinde şeyler yok olmaz, tarihi koşullar ölçüsünde değişir ve dönüşür. Buradaki tarihselliğin mekansallığı da içerdiğini unutmamak gerekir. Hegel’in Geist’ı misali, ide kendine uygun ortam buldukça ortamın elverdiği ölçülerde form kazanır. Yeni formlar (ekonomik-toplumsal) değişmenin sonucudur. Ülkemizin iktisadi, sosyal ve siyasal yapısında da büyük değişiklikler her zaman kendini belli edecek denli etkili olmuştur. 1970’li yıllarda adeta yeni bir sınıf ortaya çıkmış, feodal üretim biçimi dönüşüme uğramış, işçi sayısı hızla artmış ve sınıf mücadelesinin iklimi büyük ölçüde değişmiş ve verimli bir toprak hazırlanmıştır. Sosyalist mücadelenin önderliğini yapan TİP, TKP gibi partilerle birlikte devrimci gençlik örgütleri bu değişimi daha da belirgin hale getirmişlerdir. Sermaye cephesi de taktik ve stratejilerini değiştirerek emekçi cephesindeki yeniliğe karşı tavır geliştirmiştir. Tek partili faşist dönemde sınırlı sayıda olan işçiler kitleselleşmiş, üstelik eskisi gibi de edilgen ve sessiz değildir. Devrimci bir kimliğe bürünmüştür. Yani “kendinde sınıf” olmaktan uzaklaşıp “kendisi için sınıf” olmanın düzeyine çıkmıştır.
Ana akım felsefe (liberalizm) en çok da felsefenin değişme kategorisine karşıdır. Çünkü değişme şu andaki emek sömürüsü üzerine kurulu olan kapitalist-emperyalist sistemin çanına ot tıkamayı önermekte ve kurulu düzenin değişeceğine inanmaktadır. Liberalizm ise Fukuyama örneğinde açıkça olduğu üzere adeta “değişmenin sonunun geldiğini” iddia ediyor. Oysa kapitalizm öncesi sistemler nasıl ki değiştiyse, kölecilik ve feodalizm büyük oranda tarihin çöp sepetindeki yerini aldıysa, dünya değişip yeni bir görünüme büründüyse aynı akıbetle kapitalizmin karşılaşması da kaçınılmaz olacaktır. Demek ki Yeniçağ başlarında aristokrasi ve kiliseye karşı muhalefet yaparken “değişme kategorisi”ni merkezine alan liberalizm, iktidar olduktan sonra bu kategoriyi reddediyor, görmezden geliyor. Muhalefetteyken değişmeyi savunanlar iktidar olunca muhafazakarlaşıyor (tutuculaşıyor) da denilebilir.

Sınıf Mücadelesi Evrenseldir: İçsel İlişkiler Felsefesi

15-16 Haziran Direnişi, adına Türkiye denilen coğrafyada, işçilerin, emekçilerin sermaye yasalarına karşı giriştikleri eylemin adıdır. Nedir bu yasalar? Ayrıntısı bir yana, sermaye 1970’te çıkardığı 274 ve 275 sayılı sendikalar kanunu ile DİSK’in kapatılması anlamına gelecek “düzenlemeler” yapıyor. Uzlaşmacı, sağcı ve sarı sendika olan TÜRK-İŞ’in önünü açmak istiyordu sermaye. İşçiler de bu yasalara karşı mücadele başlatmıştır. Yalnızca iki cümlede dile gelenlere bile bakıldığında birçok olgunun ve olayın birbiriyle ilgi içinde olduğunu söylemek mümkün hale geliyor. Buna içsel ilişkiler felsefesi de diyebiliriz. Dolayısıyla doğa da olduğu gibi toplumda da her şey, diğer şeylerle bağlantılıdır. Bilimsel açıdan dile getirilen neden-sonuç ilişkisi de bununla uygunluk içindedir. 2013’teki Haziran Halk Ayaklanması nasıl ki 15-16 Haziran 1970 Direnişi ile ilişki içerisindeyse her iki hareketin dünyada benzer gelişmelerle ilişkisini kurmak da mümkündür.
1980 faşist darbesinde, 15-16 Haziran direnişçilerinin yargılanması ve DİSK’in kapatılması; şeyler arasındaki ilişkinin varlığına basit bir kanıt olabilir. İşçi önderlerinin “Marksist-Leninist bir düzen kurmaktan yargılanmaları” da direnişin gücünü, niteliğini ve bağlantılarını göstermektedir. 15-16 Haziran Direnişi’nin, Avrupa’da başlayan 68 Başkaldırısı ile ilişkisi olduğu gibi aynı zaman diliminde ortaya çıkan Çin Kültür Devrimi ile de ilgisi vardır. Yani kendisi birçok gelişmenin sonucu olarak ortaya çıkan 15-16-Haziran Direnişi, kendisinden sonraki gelişmelerle de bağlantılı olarak aynı zamanda başlangıç olmuştur. Direniş’in talepleriyle Rojava Devrimi’nin taleplerini karşılaştırmak konumuz bakımından ilginç ve öğretici olabilir. Aynı zamanda 15-16 Haziran Direnişi’ni dünyanın diğer bölgelerinde ortaya çıkan işçi-emekçi-halk hareketleriyle de bağlantılı olarak ele almak gerekir. Sınıf mücadelesinin evrensellik ilkesi de içsel ilişkiler felsefesi de bu bağlara işaret etmektedir.

Kocaeli’de (Gebze) düzenlenen (16 Haziran 2015) Özgürlük ve Umut Etkinliği’nden Hidayet Kalınlıoğlu’nun objektifine yansıyan beş fotoğraf karesi görülüyor.

================================================================================

 

HAZİRAN-EKİM HALK AYAKLANMALARI VE
HALKLARIN DEMOKRATİK PARTİSİ (HDP)
Mehmet Akkaya

İstanbul’da başlayıp Türkiye’nin dört bir yanına yayılan Haziran Halk Ayaklanması’na, felsefi bir jargonla “tez” denilecekse Diyarbakır’da başlayıp tüm ülkeye yayılan Ekim Ayaklanması’na “antitez” diyebiliriz. Bu ayaklanmalar “sentezini” ise HDP’de bulmuştur. HDP’nin bu mücadelesi ve başarısı AKP faşizmine karşı olduğu kadar yüzyıllık resmi ideolojinin uyguladığı sömürücü, halk düşmanı, ırkçı, faşist ve soykırımcı politikalara karşıdır da. Nihayetinde AKP faşizmi de benzer sermaye partileri gibi bu yüzyıllık süreçte “zehirli ağacın meyvesi de zehirli olur” misali halkların sofrasına getirildi.
Başta Türkiye emekçi sınıfları olmak üzere, sosyalist hareketler, Kürtler, aydınlar, kadınlar, gençler… Haziran 2013’de organize ettikleri başkaldırının 2014’te Ekim Halk Ayaklanması olarak devam edeceğini kuşkusuz ki düşünmediler. İki ayaklanmanın HDP gibi devrimci-demokratik bir yapıya dönüşeceğinden de sanırım habersizdiler. Üstelik böyle bir hareketin, kitlelerin desteğini alsa bile bir sürpriz yaparak yüzde 13-14 bandına sıçrayacağı da çokça öngörülmemiştir. Oysa perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Halkların yüzyıllardır sürdürdüğü mücadelenin evrensel bir katkısı yanında Kürt halkının kan-can pahasına yürüttüğü kırk yıllık mücadelenin etkisi de bu başarı da mutlaka dikkate alınması gereken temel olgulardır.
Yaşananlar, pratikler ve sonuçlar; sınıf politikası/teorisi açısından sır değildir. Bunlar Marksist sınıf ve toplum analizleriyle uyum içindedir. Emek-sermaye çatışması temel zemini oluşturmuş, ulusal ve demokratik mücadeleler nicel birikim dönemini tamamlayarak iki büyük halk ayaklanması sonrasında nitel bir sıçramaya dönüşmüştür. Belirtmeye bile gerek yok ki her nitel durum yeni süreçler açısından nicel birikimin başlangıcıdır. Dolayısıyla “Bu daha başlangıç mücadeleye devam” sloganının diyalektik felsefi düşünceye tekabül ettiğine kuşku yoktur.
Sözü Muzaffer Oruçoğlu’na bırakmak istiyorum:
“İyi bir başarı. HDP, parlamenter mücadele ile parlamento dışı mücadeleyi ustalıklı bir şekilde birleştirdiği müddetçe güçlenecektir. Yapamazsa TİP’in akıbetine uğrar. TİP, parlamenter mücadeleyi esas aldı. Asıl mücadeleye, yani parlamento dışı mücadeleye sırtını döndü. Küçülmekten kurtulamadı tabi. Giderek dağıldı. HDP’yi canlı tutacak olan asıl öge, Kürtlerin yaktığı ateş ile Anadolu ve Mezopotamya’daki yığınların mücadeleleri olacaktır. HDP bu güçlere, susun, uslu durun, provakasyonlara gelmeyin, dediği müddetçe küçülecektir. Umarım bunu yapmaz. Yığın mücadelelerinin önünde yer alır. Ve umarım, Devletle sürüncemeli, belirsiz, gizli fiskoslara girmez; parlamento içinde, yeni demokratik hakların tanınması ve faşist yasaların kaldırılması yönünde, açık ve kararlı bir mücadele yürütür, müttefiklerini çoğaltır.”

================================================================================

HAZİRAN AYAKLANMASI, HDP VE SELOCAN
Mehmet Akkaya
Sınıf mücadelesi, yeni süreçlere uygun olarak biçim kazanıyor. Aylardır sermayenin çeşitli kesimleri seçim curcunasıyla halkları manipüle etmenin politikasını yapıyor. Buna halkların projesi olduğu düşünülen ve giderek de büyük bir ilgi ve umut kaynağına dönüşen HDP de angaje olmuş durumda. Başta emekçiler olmak üzere çevremizdeki çeşitli kesimlerin, kimliklerin ve grupların HDP’yi destekleyeceği ve partinin de “sermaye barajını” aşacağı anlaşılıyor. Kimi yorumculara bakılırsa partinin, birkaç puan daha fazla alarak sürpriz yapma ihtimali de vardır. Görünüş, gelecek vaat ediyor ve olumlu; öz ise tartışılmalıdır. Seçime, parlamentoya sıcak bakan kesimler, çevreler ve kitleler bakımından yine de en makul seçenek HDP’nin desteklenmesi, oyların bu istikamette kullanılmasıdır. Büyük sermayenin faşist partilerine karşı “halkların temsilcilerinin” parlamentoya girmesi, kitlelerin kendi gücünü görmesi ve kendine güvenmesi sonucunu doğurabilir. Bu, olumlu yanıdır. Olumsuz yanı ise hareketin “zafer sarhoşluğuna” kapılması ve “parlamento hayranlığı”na kendini kaptırma olasılığının varlığıdır.
Descartes, Hegel ve Marx gibi büyük filozoflar, kendi dönemlerini her şeyin büyük bir değişme içinde olduğu, büyük dalgaların insanlığı etkilediği dönemler olarak gördüler. Böyle görmek filozofların ortak yargısıdır. Zira tarih ve toplum, bu türden altüst oluşlarla doludur. Günümüzdeki ve ülkemizdeki durum da bunun benzeridir. Örneğin eşi benzeri nadir görülebilecek, “Batı merkezli” Haziran Halk Ayaklanması’nı geride bırakalı yalnızca iki yıl oldu. 7-12 Ekim 2014’teki “Doğu merkezli” Ayaklanma ise hala belleklerdedir. İkinci Ayaklanma adeta ilkine yanıt vererek müttefik olmuştur. Ortadoğu ve özellikle de Rojava’daki gelişmeler de altüst oluşlara kanıttır. Sermayenin emekle çatışması hayatın her anında kendini gösteriyor. Bursa’da metal işçilerinin başlattıkları direnişler Soma katliamından sonraki en sıcak pratiklerdir. Kürt halkının ayaklanması ise yeni mevziler kazanarak farklı formlara bürünmektedir. Aleviler, öğrenciler, kadınlar ve çevreciler başta olmak üzere toplumun büyük kesimi huzursuz; temel sosyal sorunlardan muzdarip, olup bitenden şikayetçidir. Bu kesimlerin azımsanmayacak kısmı, umudunu HDP’ye bağlamışa benziyor. HDP’den ise tüm bu sorunları çözmesini -hali hazırdaki güçler dengesi içinde- beklemek gerçekçi görünmüyor.
Haziran Ayaklanması ve HDP, Kendi Liderini de Çıkardı
Sermayenin emekle çatışması yanında, sermayenin sermaye ile çatışması da aktüel bir hal almıştır. Hakim sınıf klikleri birbirlerini bir kaşık suda boğma politikaları yapıyor. Hükümet Partisi, Cemaat güçleriyle açıkça çatışmaya girmiş, resmi ideolojinin yerleşik/geleneksel partisi ise hükümet partisine karşı acımasız bir üslupla saldırıyor. Elbette bu durum, sermaye partilerinin gerektiğinde -Haziran Ayaklanması’nın bastırılmasında olduğu gibi- birleşmeyeceği anlamına gelmez. Resmi ideolojinin eski ve yeni güçleri, asıl olarak HDP’nin gelişmesinden rahatsızdır. Zira HDP, Haziran ruhunun yeni bir biçim kazanmasıdır. Haziran Halk Ayaklanması, nasıl ki Türkiye egemen sınıflarını, büyük bir korku ve şaşkınlıkla karşı karşıya bıraktıysa HDP’nin de bu etkiyi yapma olasılığı daha az değildir. Büyük sermaye ve sermayenin faşist partileri de biliyor ki HDP, Haziran ruhunun harekete geçmiş halidir. İçinde Kürt hareketi yanında onlarca kurum, kişi, örgüt ve partinin yer alması bunun kanıtıdır. Proletaryanın değilse de halkların ortak talepler etrafında birleşerek parlamentoya yürümesi, yönetmede söz hakkı istemesi, kapitalist-emperyalist sistemi de işbirlikçileri kadar düşündürmektedir.
Görünüşe bakılırsa Haziran Ayaklanması, kaldığı yerden yeni biçimlere bürünerek devam etmektedir. Hareket kendine özgü flamalar, pankartlar, bayraklar, şarkılar ve sloganlar üretmiştir. Daha ilginci kendine özgü liderini de Demirtaş (Selocan) şahsında çıkarmayı başarmıştır. Başta kadınlar ve gençler olmak üzere toplumun farklı inanç gruplarında bir hayli sempatik duygular ve düşünceler bırakması, Demirtaş’a Selocan denmesinden de bellidir. Yüksekdağ’la birlikte Eşbaşkan olarak anılsa bile etkisi ve ağırlığı bakımından çok daha belirleyici bir konumda bulunuyor. Halk ile özdeşleşmiş bir profil çizdiği, tanıtım, ilan ve reklam görüntülerinden anlaşılabiliyor. Selocan, enstrüman/bağlama çalıyor, stüdyoda türküler söylüyor; canları, yoldaşları ve halkıyla kol kola verip halay çekiyor, dansa ve semaha duruyor.
Haziran Halk Ayaklanması HDP’yi Yarattı
Haziran Halk Ayaklanması, kendi partisini/örgütünü HDP formunda yaratmıştır. Kandil ve İmralı, Haziran Ayaklanma’sına “kuşkulu” bakmış ve sınırlı bir destekle yetinilmişse de, gelinen süreçte halklar buluşması, Ayaklanma’dan az sonra gerçekleşmeye başlamıştır. Dolayısıyla Kürt Özgürlük Hareketi olarak lanse edilen güçler, tarihleri boyunca ilk defa son bir iki yıl içinde devrimci/demokratik bir çizgiye yükselerek tarihsel rolünü oynamaktadır. HDP, bu role uygun bir halk projesi olarak görülmelidir. Öbür yandan Türkiye sol/sosyalist hareketleri de (yasal ve radikal sol) tarihlerinde ilk defa bu denli devrimci/demokratik bir politik pozisyona evrilmiştir denilebilir. Görüldüğü kadarıyla Türkiye devrimci/sosyalist güçlerinin yüzde seksenlere yakın kısmı HDP’nin ya bileşenidir ya da onunla destek ve dayanışma ilişkisi içindedir. Cephe ya da Komünistler olarak bilinen kesimlerin de utangaç destekçiler olduğunu dikkate almak gerekir. En azından HDP karşıtı olarak görülmüyorlar. Bu “birleşik cephe” hali, HDP’yi Haziran ruhunun ayaklanmış formu ya da Hegelci bir jargonla, ruhun (Geist) görünüşe çıkması olarak değerlendirmemize olanak vermektedir.
Selocan Demirtaş, HDP’yi “ortak aklın” yönettiğini söylüyor. “Ortak akıl” illa da halkların “ortak aklı” olursa “burjuva aklı”ndan değerlidir. Tarihte çokça şişirilen “aydınlanma aklı”ndan da önce gelmelidir. Yalnız aklın bileşenlerine bakılırsa (adaylar bağlamında) burjuvazinin çeşitli akılları da görülecektir. “Burjuvazinin aklı”na karşı, partide ne düzeyde felsefi-ideolojik bir mücadele yürütüldüğü sorusu halen yanıt aramaktadır. Sosyalist kesimler ve bu kesimlerin yürüttüğü mücadele; hareketi emekçiler, ezilenler ve mağdurlar lehine dönüştürelim derken “burjuva aklı”nca dönüştürülme ihtimaline açık görünüyor. Dolayısıyla HDP’nin gelecekte hayal kırıklığı yaratma ihtimali ortadan kalkmamıştır. Böyle kaygıları aşmada, hareketin arkasındaki nitel güçleri ve nicel birikimi görmek işlevsel olabilir. Zira parlamento silahı’na sahip olmak için gereken seçmen gücünün çok büyük bir kesimini Kürdistan kökenli kitleler oluşturuyor. Ayrıca bu kesimlerin güçlerini 30-40 yıldır yürütülen silahlı mücadelenin kazanımları ile birlikte ele almak gerekir. Bu güçlere güvenmek kaçınılmaz görünüyor.
Nitel güçleri ve nicel birikimi bakımından HDP, daha önceki benzeri deneyimlerden de ayrılmaktadır. Kadrolarının niteliği, kitlelerinin genişliği, demokrasi anlayışı ve bileşenlerinin desteği nedeniyle olumlu konumda bulunuyor. Parti’nin liberalizme karşı sosyalizme kapı aralayabileceği ve Türkiye Devrimi’ne hizmet edeceği tezi göz ardı edilemez. Bu olumluluğun başta Türkiye egemen sınıfları olmak üzere emperyalist güçler de farkındadır. HDP’nin bir dalga yaratacağını öncesinden sezen “derin akıl” yanlısı güçler; yasal, anayasal, gayri yasal önlemler düşünmüşlerdir. Büyük sermaye; adında “Vatan”, “Halkın Kurtuluş”, “Büyük Birlik” gibi ifadeler bulunan birçok örgüt ve kurumu harekete geçirmiştir. İşçi’den Vatan’a dönüşen partilerle ırkçı, faşist ve hatta Nazi benzeri oluşumlar yaratmıştır. Hükümetin de desteğiyle bu türden hareketler varlıklarını sürdürürken HDP’nin hareket tarzını dikkate almaktadırlar. NATO, JİTEM ve benzeri örgütlerde görev almış birçok kişinin buralarda görev aldıklarının ileri sürülmesi düşündürücüdür. Bu tür oluşumlarla, “Yüz yıllık resmi ideolojiye ya da bugünkü hükümete razı olmazsanız Naziler geliyor” dercesine kitlelere korku verilmektedir.
Zaman “Oylar HDP’ye” Deme Zamanı
Türkiye’nin ve bölgenin egemen sınıfları, Latin Amerika’dan Hindistan’a, Avrupa’dan Ortadoğu’ya, Venezüella’dan Yunanistan’a kadar geniş bir alandaki gelişmeleri izledikleri gibi HDP’yi de yakından izlediği anlaşılmaktadır. Hükümet Partisi’ndeki güç kaybının ve tersine HDP’deki yükselişin kesin olduğunu, hakim sınıfların şaşkınlığından da anlamak olasıdır. Başbakan ve Cumhurbaşkanı gibi devletle özdeşleşmiş kimselerin “olağan” propagandayla yetinmek yerine panik halinde, saldırı pozisyonu almış olmaları, burjuvazinin kendi faşist yasalarını bile çiğnemeleri başka nasıl açıklanabilir? Anlaşılan, her şey olduğu gibi kalacak olsaydı bu panikleme söz konusu olmazdı. Faşist hükümet güçleri gibi sermayenin tüm bileşenleri, HDP’nin yükselişi karşısında demoralize olmuş durumdadır. Klik dalaşı nedeniyle bu kesimlerin bir kısmı HDP’ye ılımlı bakıyor olsa da gerçekte ve gelecekte onun en ciddi “tehlike” olduğunu akılda tatmaktadır. Koalisyon söylentileri ve benzeri psikolojik yöntemlerle, halkların bilincinde kuşku ve bulanıklık yayılmak istenmektedir. Oysa halkların ittifakına dayanan bir partinin ilkesiz, amaçsız, verimsiz herhangi bir koalisyona “evet” demesi imkansızdır. HDP, böyle bir ilkesizliğin, kendisine oy verenlerin talep, çıkar, öneri ve beklentilerini tatmin etmeyen bir davranışın “birleşme” yerine “dağılma” getireceğini ziyadesiyle bildiği için tavrını sertleştirmekte haklıdır.
Sonuçta HDP, burjuva demokrasisinin ve parlamentosunun iflasını beklerken ona taze kan verme riski alarak yola çıkmıştır. Gelişmelere ve verilere bakılırsa bu riski tersine çevirme potansiyeli taşımaktadır. Gelinen aşamada HDP, dostlarını ve düşmanlarını kıskandıran bir ilerleme içindedir. Kadro hareketinden çok geniş bir kitle hareketine benzemektedir. Geleneksel ya da folklorik değerlere hitap etmek bu nedenle olsa gerektir. Başvurulan popüler söylemin gerekçesini de bu bağlamda düşünmek yararlı olacaktır. Zira sermayenin faşist partilerinin gırtlaklarına denli Makyevelist (amaca götüren her yol mubahtır) yöntemlere başvurduğu koşullarda popüler politika kaçınılmaz olmaktadır. Dolayısıyla HDP açısından popüler söylem de meyvelerini vermiştir/vermektedir. Parti, başlangıçta kendisine biraz kuşkuyla bakan ve mesafeli duran gençleri, kadınları, akademisyenleri, laikleri, ezilen kimlikleri, aydınları, emek sömürüsü altında inleyen kesimleri, yoksul köylü kitlelerini an itibariyle harekete geçirmiş durumdadır. Seçimlere sayılı günler kala en doğrusu, HDP çerçevesinde değerlendirilen olay ve olgulara pozitif yanından bakmaktır. Zaman, eleştirileri daha sonraki süreçlere ve mekanlara bırakma zamanıdır; şarkılarla, türkülerle, halaylarla, semahlarla ve sloganlarla “Oylar HDP’ye” deme zamanıdır.
Ekte Ozan Emekçi’nin ve Selahattin Demirtaş’ın okuduğu iki tane seçim türküsü bulunuyor, şimdi onları dinleyelim.

============================================================================================================
Dünya Felsefe Günü Dolayısıyla
HOMO SAPİENS’TEN HOMO KOMÜNİSTMUS’A

Emperyalist güçler Ortadoğu’da
Filistin, Türkiye ve Kürdistan’da

Felsefenin değişmez temalarından birisi daha doğrusu en temel teması düşünceyle varlık arasındaki ilişki meselesidir. Hareket noktasına işte bu sorunu koyan yeni felsefi materyalist düşünce tarihsel ve toplumsal alanda emek ile sermaye arasındaki çelişkiye; entelektüel planda ise görünüş ve gerçek arasındaki ilişkiye gönderme yapar. Bu kavram, konu ve kategorilerin, aslına olabildiğince uygun olarak çözümlenmesi için de sonuçlardan –şeylerden- değil süreçlerden hareket edilmesi gerektiği apaçıktır. Görünüş ve gerçek ilişkisi diğerlerinden farklı olarak bir anlama yöntemi olarak da ele alınabilir. Bu yazıda tarihsel süreçte gelişim ele alınırken bu yöntemin olanaklarından yararlanıldığı görülecektir. Denilebilir ki, olgular ve olaylar arasında kesintiler değil süreklilikler söz konusudur; zira Hegel’in dediği gibi “Güneşin altında yeni bir şey yoktur”. Bahsedilecek nitelik farkları ise gerçekte büyük ölçekli nicel değişikliklerden başkası değildir. Olay ve olgular için yapılan ayrımların da aynı paralelde düşünülmesi gerekir: Her unsur “anakara”nın bir parçasından başka bir şey olmamıştır/olmamaktadır. Tüm ayrımlar ve ayrıştırmalar epistemolojik niteliklidir, bu bakımdan ontolojik karakterde hiçbir ayrımın bulunmadığını söylemek olasıdır. Bu felsefi anlayış insana, onun ürünlerine ve dünyaya bütünlüklü bakmayı getirir. Bütünlüklü bakışa göre tarihin geri vitesi de bulunmuyor. Geçici ya da kısmi düzeyde molalar verilse de tarihte geriye gidiş söz konusu değil. Bazı olgulara bakarak geriye gidildiğini sanmak görünüşe aldanmaktan başka bir anlama gelmez. Günümüzün liberal dünyasından Ortaçağ’a dönmenin imkanı olmadığı gibi homo komünistmus’tan homo sapiens’e dönmenin olanağı ise hiç olmayacaktır. Sorun homo komünistmus’a hangi koşullarda, hangi tarihsel süreçte erişileceğidir.

Homo Sapiens’ten Homo Politikus’a…
Alman filozofu Leibniz, “her monad geçmişin izlerini ve geleceğin taslağını kendinde taşır” derken; “geçmiş üzerimize bir kabus gibi çöküyor” diyen K.Marx’ı öncelemiş gibiydi. Leibniz’i yorumlayacak olursak her “monad” homo sapiens’in izlerini ve “homo komünistmus”un taslağını kendinde içerir sonucu çıkar. Gerek Leibniz’in gerekse Marx’ın bu savları günümüz insanını ister istemez, çağın ruhunu anlamak için dünü anlamak gerektiği fikrine götürür. Felsefi antropoloji en eski (komünal) insanı, bilen anlamında “homo sapiens” olarak tanımladı. Bu elbette ki çok genel ve gevşek ama aynı zamanda önemli bir tanımlamadır; oluş, hareket ve gelişme halinde olan insanın olsa olsa bir anını betimlemiş olabiliyordu. Aynı “sapiens” alet yapan (homo faber), düşünen, aile kuran, devlet organize eden ve sömürü ilişkileri kurgulayan insanı tanımlamada elbette yetersiz kalır. Yeni insanı Yunan filozofu Aristoteles tanımlamada gecikmedi: Homo politikus. Toplumsal bir hayvan (zoon politikon) olarak düşünülen bu insanın en önemli özelliği politik özne oluşudur. İlk sınıflı toplumun, köleciliğin koşullamasıyla ilgilidir. Sokrates’in düşündüğü anlamda o artık bir idiotes (aptal) değildir, sitenin ayrılmaz ve hatta ona bağımlı bir unsurudur. Organizmacı devlet teorisi bu anlayıştan doğar. Tüm süreklilik kuramlarına rağmen Ortaçağ’da (mevcut gidişattan) bir kırılma bir “kopuş” yaşandığı iddia edilebilir mi? Konu bağlamında buna “evet” demek gerekecek. Zira politik öznenin yerini homo credens (inanan insan) almıştır. Dönemin filozofu olarak Augustinus’u anmak gerekir. Hıristiyanlığın en gözde düşünürü Augustinus, dinsel karakterde de olsa tarihselci bir bakışın önemini duyurmuş ve tarihi “Tanrı toplumu”nda “son”landırmıştır; Tanrı devletinin değiştirilmesini ise savunmamıştır. Feodal üretim ilişkilerine uygun düşen bu felsefe, gerçekte dünya ezenle ezilenin mücadele ettiği bir alan olmasına rağmen, yer devletinde kıran kırana bir mücadele olduğu halde sorunların çözümünü belki de “gök devleti”ne bırakmıştı; zira kutsal kitaplara göre de cennet gök devletinde (öte dünyada) değil miydi?

Homo Credens’ten Homo Cogitans’a
Zorunluluk dağlarından özgürlükler denizine doğru akan insan seli Ortaçağ’da daha fazla oyalanamazdı. Bilen özne “yeniden” doğdu, Rönesans –Yeniden Doğuş- bilgi oburluğuna önemli olanaklar sunarken Tanrı-özneyi de geriletmenin felsefesini kurdu. Descartes’ın homo cogitans’ı yani epistemik özne’si Yeniçağ’ın (sermayecilik düzenine geçiş anlamında) ruhunu temsil eder. Yeni özne bilen, düşünen, kuşkulanan, bilim yapan, doğaya müdahale eden öznedir; o aynı zamanda sanatı ve siyaseti bilme düzlemine aldığı için de dikkati çeker. Astronomide nasıl ki dünya merkezden gidip Güneş merkeze yerleştiyse, felsefede de Tanrı merkezden kovulmuş ve insan merkeze yerleştirilmişti. Bunun “sivil toplum”daki mimarı elbette ki burjuvazi oldu; onun dünya görüşü ise liberalizmdir. Bu sınıf baştan sona devrimci bir rol oynamıştır! Rönesansı, reformasyon hareketlerini ve Aydınlanmayı örgütledi. Fransız merkezli Aydınlanmanın insan-öznesi ile ekonomi politiğin (liberalizmin) homo ekonomicus’u ya da özgür-öznesi ittifak yapmış; ancak bu ittifakın insanı tüm evrimciliğine rağmen tarihsellik ve toplumsallık kategorisinden uzak durmayı tercih etmiş -Daniel Defoe’nun kahramanı Robinson Crusoe’a özenmiş- buna bağlı olarak da yalnızca muhalefette olduğu sürece devrimcilik yapmıştır. Profesyonel devrimciliği ise proletaryaya bırakmış olmalıdır. Sürekli devrimi doğasının bir parçası olarak gören öznenin saptanması için ise Hegel’i beklemek gerekecekti. Hegel, tarihsel ve toplumsal özneyi, yani homo historicus olanı kurdu. Onun izinden giden Marx için tarihsel özne ilerlemesine, öncekiler gibi, “son” anlamında, nokta koyamazdı; tarih sınıfsız bir topluma doğru yolculuğuna devam ediyor, dağlardan vadilere akıyordu: Yeni insanın homo komünistmus’a evrileceği kesindi. Ama öncesi var…

Liberal Bireyin Atası: Gargantua, Pentegrual…
Sonuçlara/şeylere ve kesinlere değinirken süreçlere dikkat çekmek ve sürece ilişkin saptamalar kaçınılmazdır. Süreç, tarih öncesinden sınıflı toplum tarihine geçişin süreci olduğu müddetçe ve bu “ara tarih” doğaldır ki ara insana karşılık gelir. Bu ara insanı (Politikus, Credens, Cogitans, Ekonomicus…) çeşitli yönleriyle, tarihsel ve toplumsal realiteye uygun olarak tanımlamak burjuva düşünürlerine kısmet oldu. Bacon’dan, Locke ve Hume’a; J.J.Rousseau’dan Smith, Ricardo ve Say’a kadar uzanan yelpazede düşünce üreten tüm filozoflar saygıyı hak ederler. Onbirinci Tez’deki ünlü “yorumlama” meselesi de, bu kesimi küçümsemek için değildir. Çağ; açıklama ve yorumlama çağıydı. Yeni bir sınıfın (proletarya) ortaya çıkışı, üretim biçiminin tümüyle emek-sermaye çelişkisi biçimini almaya başlaması yeni toplumsal formasyonları gerektirirken felsefede de yeniyi gerektirdi: Dünyanın yalnızca yorumlanması değil, değiştirilmesinin gerekliliği. Gerçekte Bacon ile başlayan dönemde (16.yüzyılda) dünyanın değiştirilmesi gündeme gelmiş ve dünya olarak da doğa düşünülmüş ve bu devrimci filozoflar kuşağı doğaya karşı, “bilgi güçtür”, “doğayı ayrıştır ve ona egemen ol” felsefesini temele koymuşlar ve fizik bilimlerinin modern çerçevede kurulmasını sağlayarak; bilime araç ve ölçmeyi sokmuşlardır. Rabelais’in “obur” insan tipini burada muhakkak anmak gerekiyor: Gargantua ve Pentegrual. Rabelais’in bu “obur” roman kahramanları tarihsel süreçte liberal bireyin yani homo ekonomicus’un ataları oldular. Modern estetiğin ve sosyal bilimlerin temelleri bu koşullarda atılmıştır. Fakat gerek henüz değiştirilmek üzere olgunlaşmamış olan sosyal dünyanın değiştirilmesi gerekse de sosyal bilimlerin kurulması 19.yüzyıla Marx ve ardıllarından oluşan filozoflar kuşağına bırakılmıştır. Tabir yerindeyse fiziksel mühendislik burjuva filozoflarınca gerçekleştirilmiş, toplum mühendisliği ise Marx ve ardıllarına, 19.yüzyıla bırakılmıştır.

Hegel, Pre-Oryantalist miydi?
Augustinus’tan sonra tarihselliğin izine Leibniz’de rastlandığı söylenebilir. Leibniz, yukarıda andığımız görüşü itibariyle Marx’a alan açmıştır. Pozitivizmin en önemli ve en radikal düşünürü olan A.Comte ise teolojik dönemden başlatarak sürdürdüğü tarih görüşünü metafizik döneme getirmiş ve pozitif dönemden öteye gitmeyerek “son”landırmıştı. Homo credens’i geriletmekle gerçekte devrimci bir rol oynamıştı. Pozitif dönem insanlığın (bilimsel bakımdan) ulaştığı en ileri dönemdir. Comte açısından gerek fizik bilimleri gerekse aynı nitelikteki sosyal bilimler (sosyal fizik) insanlığın tüm sorunlarını çözecek kalitededir, dolayısıyla mevcut sistemi değiştirmeye gerek yoktur! Çok daha özgün görüşleriyle Hegel de, kurduğu felsefe bakımından bu kervana katılır. O da Tarih Felsefesi kitabında Doğu dünyasıyla başlattığı tarihi, Yunan dünyasına, Roma toplumuna getirir ve Hıristiyan-Cermen dünyasıyla taçlandırır!: Hıristiyan-Cermen dünyasında Geist özgürlüğüne kavuşmuştur. Açıkça Tarih Felsefesi’nde şu satırları okuruz: “Hıristiyan dünyasında ilk olarak Cermen ulusları, insanın insan olarak özgür olduğunun, tin özgürlüğünün insanın doğasını meydana getirdiğinin bilincine vardılar”. Hegel “tarih bitti” demedi elbette; ama dört halktan söz ettiği için ve tinin de Cermen ulusunda özgürlüğüne kavuştuğunu ilan etmesinden ötürü burjuvazinin iktidara geldiği çağı “son” olarak değerlendirmiş oldu; dünyaya Avrupa’dan baktığı kesindir. Bu yüzden ona pre/ön oryantalist demek yerindedir. Tarihsel öznenin kurucusu Hegel, görüldüğü gibi tüm devrimciliğine rağmen Hıristiyan-Cermen dünyasının değiştirilmesini savunmadığı için muhafazakar bir düşünür kimliği de kazanmış olmaktadır. Peki Doğu dünyasından yola çıkan, adeta “Dört nala Uzak Asya’dan gelip Avrupa’ya bir kısrak başı gibi uzanan Geist”ın hızını kesmek üzere Hegel neden firene basmıştır? Bu sorunun yanıtı başka bir yazının konusu elbette. Sonuç itibariyle firene basılmasından dolayı Homo historicus’un yalnız hızı kesilmiş değildir; devleti önemsediğini de dikkate alırsak Hegel’in Geist’i, bir askeri kıta gibi “yerinde saymak”la hantallaşmış, katılaşmış ve kutsallaşmıştır. Filozof açısından ise Geist, birçok halkı ve tarihsel kahramanı kullanarak bilhassa Kuzey Avrupa’da özgürlüğüne kavuşmuştur. Oysa bu, büyük filozofun yanılgısıdır, zira homo proleter, yeni doğan ve gelişmekte olan özne olarak tarih sahnesindeki yerini almış ve mevcut dünyayı değiştirmek üzere en devrimci yönelime girmiştir bile. Gerçekte, (bazen görünüşte de) son iki yüzyıldır dünyayı bir uçtan bir uca sallamakta olan bu yeni sınıftır. Birçok devrime imza atmış, birçok yenilginin yanında pek çok defa zafer de kazanmıştır. Marx bunun felsefesini yaparken, önceki –Augustinus, Comte, Hegel gibi- filozofların “bitirdiği” tarih tezinin gerçekte “bittiğini” ilan etmiştir.

Daniel Bell’den Fukuyama’ya
Bundan yaklaşık yüz, yüz elli yıl önceydi homo ekonomicus da homo historicus da (halen etkili olmakla birlikte) tarih sahnesinden çekilmeye başladı. Ve homo proleter dünyanın metropollerinde, örneğin Paris’te eşi benzeri görülmemiş ve düşünülemeyecek olan bir projeyi yaşama geçirdi: İlk işçi devletini kurdu. Bunun da motivasyonuyla bir süre sonra Lenin, kapitalizmin cançekişme evresine girdiğini yazdı Emperyalizm kitabında. Ona göre kapitalizmin “son”u gelmekteydi. Zaten Mao Zedung da “emperyalizm kağıttan kaplandır” dememiş miydi? Nitekim Paris deneyimini 1917’de Ekim Devrimi izledi ve üstelik önceki gibi kısa da sürmedi. Peşinden Çin ve diğer ülkelerin devrimleri geldi. Homo proleter’in başarısı karşısında karşı saldırılar, felsefi-ideolojik bombardımanlar da gelmeye başladı: “İdeolojilerin Sonu”yla Daniel Bell, bunun başlatıcısı oldu. Postmodernlere göre ise “büyük anlatılar” dönemi “son”a ermişti. Burjuva filozofları “sınıf analizleri”nin “son”a erdiğini söylemeye başladığı, 1970’li yıllarda dünya ekonomik ve siyasal krizlerle çalkalanıyordu, ülkemizde ise iki dizesini yazı başında andığımız halk türküleri söyleniyordu. O zaman sorulduğu gibi günümüzde de muhataplarına sorulabilir: “Yeni dünya düzeninin nesi yeni? Halk türküsünde dile getirilenler bugün de olduğu gibi devam etmiyor mu? Somut olgular ortada değil mi? Gelinen süreçte gerçeklerden kopan daha doğrusu kaçan ana akım burjuva düşüncesi hızını alamadı, sosyalistlerin birçok hata ve zaafı bu kesimlerce istismar edildi, sonunda Rusya’daki Sovyet sisteminin tasfiye edilmesi üzerine Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezi geldi. Tarihin sonu tezi, sosyalizmin dünya ölçeğinde ekonomik, örgütsel ve politik planda yenilmesi sonrası kurgulandı. Oysa sosyalizm “felsefi ve ideolojik bir sistem” olarak geçerliliğini sürdürmeye devam etmiştir/etmektedir; emek sermaye çelişkisi söz konusu olduğu sürece de -yeni biçimler almakla birlikte- geçerliliğini sürdürür. Bugün için de durum farklı değildir. Burjuvazi dünya halklarına gerçeklerin ne denli çarpık görüntülerini sunmuş olsa bile eldeki görüntüye bakarak da denilebilir ki, tarih sınıf mücadeleleri tarihi olmayı sürdürüyor.

“İdeolojilerin Sonu Geldi” Tezinin Sonu Gelmedi mi?
Emek-sermaye çelişkisi yeni görünümler altında temel çelişki olmaya ve yaşamın tüm alanlarına nüfuz etmeye devam ediyor. Gerek ülkemizde gerek Avrupa’da ve özellikle de Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da olanlara bakınca insanın “tarih tekerrürden ibarettir” diyesi geliyor. 20.yüzyılın başındaki gelişmeleri yeniden düşünürsek, devrimler kuşağını görmekteyiz. Bugünlerde belki de büyük devrimlerin 100.yılını yaşamaktayız: 1905 Rus Devrimi ve bunu izleyen 1906 İran, 1908 Jön Türk Devrimi ve 1911 Çin devrimleri. Hatırlanacağı gibi bu devrimlerin peşinden ise proletaryanın önderliğindeki devrimler gelmişti. Üstelik o yıllarda Avrupa’nın üzerinde dolaşan hayalet şimdilerde anlaşılan tüm dünyanın üzerinde (Avrupa’da, Asya’da, Ortadoğu’da…) dolaşmaktadır. Hayaletin pozisyonuna bakılırsa “ideolojiler, büyük anlatılar ve tarih bitti” türünden ileri sürülen tezlerin “son”unun geldiğini ilan etmek yerinde olacaktır. Elbette “son” söylemi felsefi planda sorunlu bir söylemdir; sınırlılığa ve durağana atıf yapar. Yeni felsefi materyalizm bitişlerden/olgulardan çok oluşlara, “son”lardan çok süreçlere yönelir. Gerçek felsefe de gerçek tarih de sınıfların ortadan kalmasını bekliyor; buna göre gerçekte ideolojilerin sonu gelmemiştir, bunun yerine denilebilir ki ideolojilerin sonu geldi diyen tezlerin sonu gelmiştir/gelmektedir. Fukuyama’dan (1991) sonraki süreç de açıkça göstermiştir ki, ne liberal politikalar ne mistik ve teolojik yaklaşımlar ne de dini ve ulusal değerlere bağlanmak insanlık için bir çıkış yolu sunabilmiştir; yeryüzü ve dünya halkları zorunluluk yasalarına mahkum olmaktan, sömürü ve savaştan özgürleşme olanağı yakalayamamıştır. İnsanı ve insanlığı kurtaracak olan ne homo credens ne homo cogitans ne de homo ekonomicus’tur. Geriye zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmayan Homo sapiens ve homo komünistmus kalıyor. İnsanlığın ışıldayan gözleri ve güçlü belleği ne yazık ki yaşlı sapiens’i çoktan unuttu; umut enternasyonalizm gözlüğünü çoktan kuşanmış olan “ötekiler” de.

================================================================================

 

Felsefi İdeolojik Bilinç ve İşlevleri

 

Dil filozofu Voloşinov, bugünün sıradan bilincini hayrete düşürecek kadar ileri giderken ideolojinin sınıflar öncesinde de mevcut olduğunu iddia etmektedir. Komünal ilişkiler sırasında, ideolojinin ortaya çıkmasında üretimin kolektif olarak yapılmasını yeterli görmektedir. Elbette sınıflarla birlikte her türlü bilgi ve bilinç durumu çok daha belirgin olarak ideolojik karakter kazanmıştır. Bilinç çoğu zaman bilgi ve her türden düşünce için temel teşkil ederken başlıca dört alanın da temel ortamı veya yönlendiricisi olmaktadır: Felsefe, bilim, politika ve sanat. Düşüncenin evriminde ideolojiyi felsefe, peşinden de diğer disiplinler izler. Bu her birinin ayrı tarihsel koşullarda ortaya çıktığı anlamına gelmez, sadece belli bir önemi gösterir. Gerçekte ise düşüncenin tüm biçimleri aynı evrimi izlemiştir/izlemektedir. Felsefi-ideolojik bilinç, günümüzde bu dört alanın bilgisiyle zenginleşmek anlamına gelmekle birlikte her türlü düşünceye niteliğini kazandıran maddi ortamı temsil etmektedir. Mevcut koşullarda organize olan bu felsefi-ideolojik bilince kültürel bilinç de denilebilir; zira ilgili dört alan kültürün en temel unsur ya da disiplinlerini göstermektedir. Bu bağlamda gözden kaçırılmaması gereken bir nokta olarak, kültürel olan bu aktivitelerin temelinde ya da kaynaklarında ise maddi ve ekonomik unsurların bulunuyor olmasıdır. Ekonomik-toplumsal ve tarihsel koşulların zorunlu bir sonucu olarak varlığını sürdüren kültürel bilinç, her türden düşünce için apriori nitelik taşır ve dolayısıyla bilimum düşünme ürünleri ile düşünceleri tetikler.

 

Felsefe, Bilim, Politika ve Sanat

 

Kültürel alanı oluşturan bilgi kümelerinden bilim, varlığın belli bir alanını nesnel olarak araştırma konusu yaptığı için diğerlerinden ayrılır. Sanat ise insanı nesnel ve öznel planda ele alırken öznele biraz daha ağırlık verir; ama son çözümlemede varlığa ve insana bütünsel bakar. Yani bilim gibi yalnızca örneğin bir tür kuşu incelemekle veya yalnızca sıvıların bir özelliğini ele almakla yetinmez. Politika ise insanı örgütsel çerçevede gözlemlemeyi tercih ederken ideolojik yüke daha da ağırlık verir. Gerek bütünsellik gerekse ideolojik boyut diyalektiğe gönderme yapar ki, gerçekte tüm bu düşün ve bilgi dalları arasında sıkı bir bağ vardır. Felsefeye gelince, hep söylendiği gibi insan, toplum veya dünyayı kavramlar aracılığıyla anlamaya ve dünyayı değiştirmeye çalışır. Bu kavramların maddi dünyayla uyum içinde öğrenilmeleri felsefi-ideolojik bilinç için son derece elzemdir. Çünkü kavramların bilhassa da ilk edinilen ya da öğrenilen kavramların maddi dünyayla uyumlu olmadıklarında yaşamın getirdiği yeni olgu durumları da bilinçte iğreti duracak ve bilincin çarpık hale gelmesine neden olacaktır. Felsefi-ideolojik bilinç bakımından çarpıklığın asıl kaynağı ise ekonomik ve maddi ilişkilerin biçimlendiği üretim tarzının kendisindedir. Örneğin başta emek-sermaye çelişkisi olmak üzere kadın, çevre ve ülkemiz açısından Kürt sorunu, bunlara kaynaklık eden maddi ve sosyal engeller giderilmedikçe bu sorunlar varlıklarını sürdürür. Çünkü insan düşüncesindeki ya da davranışındaki çelişkilerin, daha da önemlisi karşıt düşünceler arasındaki çelişkinin basit bir yanılgı problemi olmadığı apaçıktır. İşte varlığın olgusal ya da ontolojik boyutuyla düşünsel yönü arasındaki bağı ve bütünlüğü görmede ve bunun temel bir sorun olduğunun keşfinde felsefi-ideolojik bilinç insan topluluklarının önüne güçlü bir projeksiyon tutmaktadır.

 

Bilincin Değiştiren Gücü

 

İnsan bilinci, her çağda o çağın belli başlı özelliklerinden izler taşırken bu bilinç geleceğe dair de bazı taslaklar sunar. Tam da Alman filozofu Leibniz’in dediği gibi “her monad, geçmişin izlerini ve geleceğin taslağını kendinde taşır” ifadesinde olduğu gibi. Buna göre bilincin durağan olmadığı, durağan gibi göründüğü hallerde bile için için hareketlendiği sonuç itibariyle de değişen ve dönüşen, değişip dönüşürken de bir o kadar değiştiren ve dönüştüren bir işlev taşıdığı ilk bakışta söylenebilir. Bu haliyle bir sereserpelik ortamıymış gibi görülen bilinç, üretim ilişkilerinin koşullaması ve insanın maddi ihtiyaçlarının baskısı sonucu farklı düşünüş tarzlarına olanak verir. Dolayısıyla kültürün farklı dallarını oluşturan bilgi kategorilerinin gerçekte işbölümünün bir yansısı olarak ortaya çıktıkları besbellidir. Bilimin ya da politikanın veya sanatın veya felsefenin farklı bakış açıları olarak gelişmesi bu işbölümüyle ilgili olmalıdır. Gerek ekonomik gerekse kültürel bu bölümlenmelerin ontolojik bölünmeler olmadığını bilmem hatırlatmaya gerek var mı? Ontolojik bölünmelerin bilince girmesiyle burjuvazinin tarih sahnesine çıkması arasında bir paralellik olduğu açıktır. Doğanın ya da varlığın parçalanarak ele alınması (analitik) Bacon ve Descartes gibi kapitalizm çağının filozoflarıyla felsefenin bünyesine girmiştir. Proletaryanın dünya sahnesine çıkması ve dolayısıyla da Marksist düşünce sisteminin insan bilincine yaptığı nitel katkıyla birlikte felsefi-ideolojik bilinç analitik bilinci de kapsayarak zenginleşmiştir.

 

Düşünmemek, Bir Tür Düşünme Yöntemidir

 

Düşünme, bilinçlenmekle aynı doğrultuda yürüyen psikolojik bir süreçtir; dural yapılara değil kelimenin gerçek anlamında bir fiile işaret eder. Bu bakımdan düşünmek, eylemde bulunmak demektir, hatta devrimci eylemde bulunmak anlamına gelir. Bu özelliğinden dolayı egemen sınıflar onu koşullamak ve ona kendi sınıf çıkarlarının özelliklerini yüklemek isterler. Bunu yapmak için ya birey ve kitleler adına kendileri düşünürler; ki böylesi durumda egemen fikirler egemen sınıfların fikirleri olur. Bu fikirler günümüzde medya yoluyla derinleşir ve toplumun kılcal damarlarına kadar yayılır. İkinci olarak düşünme biçiminin kendisini manipüle ederler, yanlış bilinç ya da ideoloji üretirler. Üçüncü olarak da birey ve toplumun düşünme yeteneğini köreltme mücadelesi vererek onları düşünmemeye yönlendirirler. Bu durumda da düşünmemenin kendisi de bir düşünme yöntemi olup çıkar ki, kitleler için özellikle de proletarya için yenilgi çanları çalmaya başlar. Dolayısıyla egemen sınıflara karşı felsefi-ideolojik mücadele yürütmek kaçınılmazdır. Bu mücadelede bilinç radikal bir rol oynar. Bu yüzden sınıf mücadelesinde güçlü ve devrimci bir öge olan bilinç, pasif bir unsur olarak ele alınamaz. Yani felsefi-ideolojik bilinç basit bir bilgi toplama faaliyeti değildir; liberal epistemolojinin mantığındaki gibi bir bilgi biriktirme faaliyeti değil deyim yerindeyse bilinci iyi ve doğru oluşturma yöntemidir; zira iyi oluşmuş ya da kurulmuş “bilinçli bir bilinç” sınırlı veriden ve bilinenden zengin sonuçlar ve öngörüler çıkarabilen, geleceği tasarlayan bilinçtir. Bu bilinç felsefi ve ideolojik karakterde olmak zorundadır. Felsefi ve ideolojik içerikten yoksun bilinç, katılaşmış, kuru, durağan ve kalıp bilinçtir. Böyle bir bilinç sınıf mücadelesinde karşı devrimden daha tehlikeli işlev görür.

 

Bilinç ve Proletarya

Gerek ekonomik ve maddi olanla kültürel olan arasında gerekse de kültürel olanlar arasındaki ilişkinin niteliğinin ne olduğu sorusu son derece önemli bir felsefe sorusudur. Toplumcu literatür bu sorunu çözmek için diyalektik kavramını geliştirmiştir. İlkinde belirleyici olan, maddi unsurlarda aranırken, buna benzetilerek ikincisinde ise belirleyici unsurun felsefe olduğu ileri sürülebilir. Bilim ve bilgi disiplinlerinin felsefeden, belirli bir tarihsel süreçte ayrılıp özgürleştikleri dikkate alındığında, bu tarihsel bilgiyle uyum içindedir. Yalnızca felsefi bilinç değil de felsefi-ideolojik bilinç denmesinin nedeni; ilkinin bilim, sanat ve politika gibi diğer alanları kapsamakta yetersiz kalması ve kültürel disiplinler arasındaki bütünselliği ve diyalektik ilişkiyi dikkate almamasıdır. Demek ki felsefi-ideolojik bilinç, felsefi olanın öncülüğünde bilim, politika ve sanatın bilgisiyle donanmayı şart koşar. Felsefi-ideolojik bilinçle donanmış kişi ya da kurum/parti/örgüt; bilim, sanat, politika ve felsefe konusunda mevcut olanların farkındadır; ve kendince bu alanlarda özgün fikirler kurabiliyor iddiasındadır. Felsefi-ideolojik bilinç maddi ve ekonomik unsurlarını ya da silahlarını proletaryada bulduğu için çağımızda ve günümüzde toplumun sınıflardan oluştuğunu, sömürülen ve sömürenler arasında keskin mücadeleler olduğuna inandığı için sınıf mücadelesinde zorun/şiddetin rolünü gözlemlemiş veyahut da yaşadığı deneyimlerden öğrenmiştir. Ancak! Felsefi-ideolojik bilincin kendisi, fikir mücadelesiyle alt edeceği sorunları bir başka alana, örneğin şiddetin alanına havale etmeyecektir.

 

Düşünce Özgürlüğünün Sınırları

 

Felsefi-ideolojik bilinç, fikir dünyasındaki çatışmaların, temeldeki sınıf çatışmalarının bir yansımasından mı yoksa insanın kişisel-psikolojik ya da sıradan bir yanılsamasından mı kaynaklandığını keşfetmekte önemli bir fonksiyon yüklenir. İlkinde farklı bir dile ve argümana, örneğin keskin bir savaş diline başvururken ikincisinde ise –dost sınıflar arasında- mutlaka ve mutlaka barış dilini kullanır. Ve fakat! Felsefi-ideolojik bilinç, örneğin sömürücü sınıflara karşı bir savunma ya da onlara karşı bir saldırı ve savaş pozisyonu aldığında bile bu katılık içinde demokrasiyi en geniş çerçevede işletmeyi görev bilir. Bu, düşünce özgürlüğünü savunmak, liberalizmin savunduğu ilkelerden daha da iddialı bir biçimde savunmak anlamına gelir. Felsefi-ideolojik bilinç, liberal teorinin seviyesine, hele hele onun gerisine asla düşemez. Voltaire, fikirlerine katılmadığı J.J.Rousseau için özgürlük isterken Engels de polemik yaptığı Duhring’in üniversiteden atılmasına karşı tepki gösterirken felsefi-ideolojik bilinçle aynı paralelde davranış göstermişlerdir. Sömürü dünyasının değişmesini yeni bir eşitlikçi dünya kurulmasını savunan felsefi-ideolojik bilincin günümüzdeki çabası bu tür örneklerdeki erdemliliklerle beslenmek zorundadır.

 

Liberal ve Teolojik Bilinç

 

Günümüzün kapitalist-emperyalist koşullarında şiddeti temsil eden güçlerin teorisi liberal ve teolojik teorisyenlerce yapılmaktadır. Bu teorilere, karşı teorilerle yanıt vermek felsefi-ideolojik bilinç için vazgeçilmezdir. Irkçı, şoven ve milliyetçi karakter taşıyan “liberal ve teolojik bilinç”; reformları, siyasal hakları, yüzeysel yenilikleri ya da hükümet değişikliklerini arzu ederken felsefi-ideolojik bilinç, devletlerin ya da siyasal rejimlerin dünya düzeyinde ortadan kaldırılmasını ve yeni paradigma üzerinden inşa edilmelerini ya da kısaca emekçi enternasyonalizminin kurulmasını arzu eder. Çağımızda, günümüzde ve ülkemizde “gerici” bir öze sahip olan “liberal ve teolojik bilinç” bilgiyi bir veya birkaç dehanın ya da ulusal liderin veyahut da evliya ya da peygamberlerin eseri olarak ele almakla övünür. Kültürel bilinç ise bilginin ekonomik, sosyal ve tarihsel özüne dikkat çekerek bilginin bir kolektif ürün olduğunu ileri sürmektedir. Bilginin tarihsel, dolayısıyla da toplumsallık boyutunu paranteze alan ya da onun rolünü küçülterek kendini kuran “liberal ve teolojik bilinç” tarihi dinsel ya da ulusal kahramanların kurduğuna inanmaktadır. Oysa felsefi-ideolojik bilinç ya da kültürel bilinç, bunu yok saymamakla birlikte tarihi kitlelerin yaptığına, tarihin sınıf mücadelesi içinde yapıldığına vurgu yapar ve tarihe yön verenlerin ya da tarihin motorunun da bu bağlamda düşünülmesi gerektiği üzerinde durur. Nihayet “liberal ve teolojik bilinç”, nesnellik ve empirizm adına “olanı” ele almakla yetinirken kültürel bilinç, bunu aşar ve olasıyı da bilgi nesnesi yapar.

 

Marksizm Kapsar Ama Yerini Almaz

 

Hegelci diyalektiğin öngördüğü felsefede kapsama ya da aşma (aufhebung) sorunsalı, felsefi-ideolojik mücadele bağlamında da yol göstericidir. Buna göre burjuvazinin bilim anlayışı feodal bilim anlayışından daha ileri görülür. Bu yaklaşım kısmen de olsa felsefi-ideolojik bilince sızmıştır. Fakat bu bilinç, yönelgen olmanın yanı sıra eleştirel de olduğu için her şeyi kendinden menkul gören bir bilinç değildir, eleştireldir. Karşısına çevirdiği eleştiri oklarının çok daha keskinini kendine çevirmekten geri kalmayan bilinçtir. Bu anlamda mütevazi olan felsefi-ideolojik bilinç, (analitik ve pozitivizm gibi) burjuva bilinç biçimlerini yadsımaz. Bob Avakian’ın Mao Zedung’dan esinlenerek “Marksizm, bilgi dallarını kucaklar ama onların yerini almaz” ifadesinde dile getirdiği gibi felsefi-ideolojik bilinç de diğer bilinç biçimlerini kapsar ama onların yerini almaz. Bu bakımdan sözü edilen kültürel bilinç, Galilei, Newton ve Einstein gibi –burjuva- filozof ve düşünürlerinin buluş ve icatlarıyla beslenmekte bir sakınca görmeyen bilinçtir. Çünkü onları aşan bir bilincin mümkün olduğuna tarih tanıklık etmiş olsa bile, bu burjuva düşünürlerinin dünyayı değiştirmedeki rollerine de tanık olunmuştur. Bununla beraber felsefi-ideolojik bilincin, bu alanda bilim ve fikir üreten kesimlere karşı mücadele vermeyeceği anlamı çıkmamalıdır. Tam aksine bu anlamda felsefi-ideolojik bilinç, proletaryanın elindeki “teorik bir balyoza” benzer. Bu “teorik balyoz” öncelikle burjuvazinin veya benzer sömürücü sınıfların en gerici kesiminin başına indirilmelidir.

 

Felsefi-İdeolojik Mücadele

 

Karşıt konumdaki sınıflar felsefi-ideolojik planda da mücadele yürüttükleri için çatışma pedagojik alanda da yürütülmektedir. Felsefi-ideolojik bilincin önerdiği toplumcu pedagoji karşısında, ana akımı temsil eden iki farklı anlayış bulunuyor. Birisi teolojik veya metafizik pedagojidir; bu, ilahiyat epistemolojisi bakımından vazgeçilmezdir. Varlığı dinsel düşünceden giderek açıklamak anlamına gelir, bizim gibi ülkelerde yaygın olmasının nedeni feodal üretim tarzından beslenmesi nedeniyledir. Çok daha güçlü olan ise liberal pedagojidir; bu da bireyci eğitimi önerirken analitik’e vurgu yapar. Kapitalist-emperyalist sistemin epistemolojisini temsil etmektedir. Bu epistemolojik anlayışın çözümlemesinde dünya siyasal bakımdan yeniden dizayn edilmektedir. Bu, Yeni Dünya Düzeni olarak kavramlaşmıştır. Kapitalist-emperyalist sistem açısından dünya küreselleşmektedir ki, bu da onların ekonomik alandaki politikalarına tekabül eder. Postmodernizme gelince, o da bu çağın felsefesi olarak önerilmektedir. Hem teolojik hem de liberal epistemoloji, yeni sınıfın baskısı karşısında yalnızca olgu durumlarını açıklamakla yetinmiyor kavramın pejoratif anlamında ideoloji de üretiyor. Bu ideolojiye karşı bilim, sanat, politika ve felsefenin temel bilgisine tekabül eden felsefi-ideolojik bilinçle hareket etmek felsefi-ideolojik mücadelede ısrar etmek anlamına gelir. Felsefi ideolojik mücadele yalnızca yeni mevziler kazanmakta işlevsel olmakla kalmaz kazanılmış mevzilerin korunması ve genişletilmesi için de son derece kritik işleve sahiptir.

 

İdeolojik, Politik ve Ekonomik Mücadele

 

Üst bir entelektüel ürün olarak Marksizm kendinden önceki bilgi ve bilim dallarını elbette kucaklar. Ancak, onların yerini almaz. Birbirlerinin yerini almama anlayışı, sınıf mücadelesinin genellikle üç alanda cereyan etmesinde de belirginlik göstermiştir. Bu alanlar ekonomik, politik ve ideolojik olarak özetlenmiş durumdadır. Felsefi-ideolojik bilinç bu alanlar arasındaki ilişkinin de diyalektik olarak ele alınması gerektiğine inanmaktadır. Buna göre politik alanda proletarya, örgütlenme düşüncesine (Proletarya Partisi) yoğunlaşırken ideolojik alanda felsefeye (Yeni felsefi materyalizme) yönelir; sendikal mücadele ortamı olan ekonomik alanda da ücret ve sosyal haklar konusuna ağırlık verilir. Felsefi-ideolojik bilinç, üç alan arasındaki ayrımın bir bakıma pedagojik amaçlarla yapılmış olduğunu, mücadelede karışıklığı gidermek, deneyimlerden doğru ve anlaşılır sonuçlar çıkarmak için yapıldığını ileri sürmektedir. Bu mücadele tarzları gerçekte bir “bütünlük” ortaya koyar. Bununla beraber farklı tarihi koşullarda bunlardan birisi önem kazanabilir, diğerleri tali plana düşebilir. Bunların saptanmasında felsefi-ideolojik bilinç önemli bir işlev görürken, bunlardan yalnızca birine ağırlık verilerek sonuç alınamayacağını en baştan bilmek gerekir. Tarihsel başarı ve yanılgılara da, galiba buradan bakmak gerekiyor. Sovyetik toplumlarda felsefi-ideolojik bilinç her bireye kadar yayılmış olsaydı kim bilir belki de dünya şimdikinden çok farklı olurdu. Öyle ki emekçi sınıflar; örgütsel, askeri ve ekonomik olarak eskinin egemen sınıflarını yenmeyi başararak büyük kahramanlıklar göstermişlerdi. O halde felsefi-ideolojik bilinç ve mücadele bağlamında bir eksiklik yoksa ya da bir yanlış yapılmadıysa peki yanlış nerede ve nasıl yapılmıştı?
Büyük anlatılar dönemi sona mı erdi?

 

Bilgi felsefesinden siyaset felsefesine

18 KASIM 2010

Genellikle felsefe deyince epistemoloji yani bilgi felsefesi akla gelir, ben de bu doğrultuda düşünmekteyim; ancak bu, felsefe tarihi dikkate alındığında böyledir; zira düşüncenin yakın tarihi bunu bu şekilde söylemiyor. Antikçağda olsun, büyük filozoflar kuşağında olsun, Ortaçağda ve Yeniçağ başlarında olsun, felsefeden bilgi felsefesi anlaşılmıştır. Fakat öyle görünüyor ki, 19. yüzyıldan itibaren, “çifte devrim” de denilen Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi’nden sonra felsefenin odak noktası bilgi felsefesinden toplumsal sistemle direk, dinamik ve diyalektik ilişki içinde olan siyaset felsefesine kaymıştır. Elbette bunun nedenlerinden biri de bilimin, felsefeyi “doğal sınırlarına” dönmek üzere zorlamış olmasıdır. Yanı sıra psikolojiye bağlı disiplinlerin bilgiye ilişkin geniş ve derin üretimleridir. Doğal sınırlarında kalmanın sonuçlarından birisi bilimsel felsefenin ufkunun genişlemesi olmuştur. Bilimsel felsefenin genişlemesi ise bu bakımdan iki önemli sonuç doğurmuştur. Bunlardan ilki felsefeyi klasik tarzından uzaklaştırması diğeri ise dinsel, teolojik, mistik ve bilinemezci anlayışların önünü kesmesi ya da büyük oranda kesecek olmasıdır. Bu anlamda, epistemolojik boyutları bakımından 19. yüzyılla birlikte inişe geçen felsefe, politik ve bilimsel boyutları bakımından yükselişe geçmiş ve bu yükselişini günümüzde de sürdürmektedir. Genelde felsefe, Antikten beri tek tarzda yapılmadığı gibi bu, yakın zamanlarda da eskiyle benzeşmiştir: Tek tarz felsefe yoktur. Çağımızda ve günümüzde, siyaset felsefesi tarzlarını ikiye indirmek mümkündür: Marksizm ve liberalizm. Diğer tarzlar bu ana akım felsefelere indirgenebilir. Dolayısıyla olup bitenlere bu perspektifle bakmak yararlı olacaktır.

 

T.HOBBES VE J.LOCKE’TAN HEGEL VE MARX’A

 

Liberal felsefeler tarihsel olarak daha eskidir; kökleri 15. ve 16. yüzyıllara kadar uzanır. Felsefe tarihi kitapları bu konuda T.Hobbes ve J.Locke’un adını zikrederler. Marksizm ise yenidir, 19. yüzyıldan öteye geçmez. Marksizm siyasal planda sosyalizmi/komünizmi hedefler. Bu istikamette felsefe yapan filozofların başında, Marksizmi en geniş düşünce sınırlarıyla göz önüne alırsak, Hegel ve Marx’ın geldiği rahatlıkla söylenebilir. Bu anlamdaki felsefenin yıldızı bütün dünyayı aydınlatırken aydınlanan ortam, emekçiler açısından büyük umutlar vaad eden bir dönem olmuştur. Adeta ayaklar baş olmuş; emekçiler, işçiler, yoksul köylüler kısa bir süre için de olsa iktidara gelmişlerdir. Denilebilir ki, felsefe maddi silahlarını kitlelerde, kitleler de manevi silahlarını felsefede bulmuştur. Yüz yıl sonra baktığımızda bu çalışan sınıflar yani zenginliklerin kaynağı olan sınıflar iktidarlardan uzaklaştırılmış, yeniden köleleştirilmişlerdir. Yani mülksüzleştirenler mülksüzleştirilmiştir; sonraları ise yeniden başa dönüldü. Fakat bir farkla: Artık mülksüzlerin büyük bir deneyimi var, tarihi var, bilgisi var, birikimi var.
Çağımızın felsefesi dışında, başta liberal felsefe olmak üzere eski felsefelerin hiçbiri, çalışanlara “insan” muamelesi yapmadı, yapmadığı gibi onların yönetme yeteneklerinden de söz etmedi. Çalışanların yönetme yeteneklerinin keşfi kuşkusuz ki 19. yüzyıl felsefesine aittir. Sokrates’le başlayan büyük filozoflar kuşağının Platon ve Aristoteles gibi düşünürlerinin gözünde köleler iş gören diğer aletlerden başka bir şey değildi. Aristoteles köleleri açıkça “canlı araçlar” diye anmıştır. Siyasal ve sosyal bakımdan felsefeler “elitist felsefe” düzeyinden öteye gidememiştir. Ortaçağda ise insan, özellikle de çalışanlar, Tanrının kulundan başka bir şey değildi. Çalışanlar, “Tanrılarına itaat eder gibi efendilerine itaat etmeleri gereken” varlıklardı. Yeniçağın J.Locke gibi büyük düşünürleri açısından da kuşkusuz ki mülkiyeti olan birey daha değerliydi. Çağımızın ve günümüzün liberal felsefeleri işte bu mirası olduğu gibi almış, onu kısmen yumuşatmış olsa da katı, donuk ve dokunulmaz nitelikleriyle benimsemiştir. Marksist düşüncenin sürdüğü iz ise farklıdır. Felsefe tarihinde doğa filozoflarından, Demokritos ve Epikuros gibi maddecilerden ve sofistler olarak bilinen sorgulayıcı ekolün ağırlığı ve önemi bilinir. İşte Marksizm, yeni düşünce kaynaklarının dışında, olsa olsa bu tarihsel ekollere yakın ve yatkındır. Genel olarak insan özelde de üretim içindeki insanın gücünü keşfetme onuru, bu kaynaklardan da beslenmiş olan Hegel’e ve özellikle de bir noktaya kadar onu maddeci titizlikle gözlemleyen Marx’a aittir. Emekçilere yol haritasını diyalektik düşüncenin kurucusu da olan işte bu filozoflar vermiştir. Haritada yollar doğru çizilmişti, çok geçmeden sonuçlar alındı: Fransa’da (Paris’te), Rusya’da, Çin’de ve Doğu Avrupa’da…

 

 

BÜYÜK ANLATILAR DÖNEMİ SONA MI ERDİ?

 

Emekçilerin iktidara gelmesi üzerine burjuvazinin entelektüelleri devreye girerek, “tarihin sonu”, “ideolojilerin sonu” gibi söylemler oluşturmaya başladılar. Yakın zamanlarda daha da sulandırılan bu tür yaklaşımlar, “sosyalizm öldü”, “Marksizm bitti”, “komünizm çöktü ve yanlışlandı” gibi ifadeler kullandılar; halen de kullanıyorlar. Nazlı Ilıcak, yerli yersiz “Demirperde çöktü” diyor. Bu tür görüşler bugün de gazete köşelerinde, kitap sayfalarında, üniversite kürsülerinde dillendiriliyor. “Büyük anlatılar dönemi sona erdi” diyen burjuva düşünürleri de gerçekte bununla, elbette ki Marksizmi kastediyor. Gerek genel olarak liberal felsefelerde gerekse daha da özelinde ekonomi-politik açısından ve yakın zaman liberal teorisyenlerden Fukuyama’ya göre dünyanın galibi liberalizmdir (!) Yani onlara göre liberalizm artık evrensel planda zaferini ilan etmiş ve doğrulanmıştır. Liberal düşünce muhakkak ki yanılıyor. Peki bu zafer sarhoşluğunun, yanılgının ve yanlış sonuç çıkarmanın kökeninde yatan nedir? Liberal felsefi anlayışlara göre tarihte çeşitli çağlar söz konusu olmuş, ileriye doğru bir gidişat tüm yaşama ağırlığını koymuş, ilkçağ, ortaçağ, kölelik ve derebeylik çağları değişmiş, yerini yeni bir çağa (kapitalizme) bırakmıştır. İşte bu çerçevede, Marksizme paralel olarak oldukça devrimci düşünen liberal teorisyenler, her çağın değiştiğini gözleri kapalı söylemiş olmakla birlikte, sıra kapitalizme geldiğinde önceki zihinsel yeteneklerini yitirirler. Zira onlara göre kapitalizm/liberalizm asla ve asla değişmeyecektir! Ne yazık ki Hegel de bu noktada Hıristiyan-Cermen dünyasıyla adeta tarihi sonlandırarak ekonomi-politikle (A.Smith, Ricardo, Say) aynı noktaya düşmüştü. Unutulmasın ki değişmez gibi görünse de değişmez olan hiçbir olgu bulunmamaktadır. Peki kitlelerin genişçe bir kesimini etkisi altında tutan liberalizmin albenisi nereden kaynaklanıyor?

 

SİYASAL ALAN EKONOMİK ALAN AYRIMI

 

Hegel’in Hukuk Felsefesinin İlkeleri adlı çalışmasındaki birçok temanın gösterdiği üzere kapitalizm koşullarında siyasal alan ile sivil toplum alanı (ekonomik alan) birbirinden ayrılmıştır. Bu ayrılma gerçekten de feodal koşullarda olmayan bir durumdu. Eski düzende ekonomiyi elinde tutanlar aynı zamanda ve mutlaka yönetenlerdi de. Sermayecilik koşullarında bu çerçevede büyük bir yumuşama oldu ve sivil toplumda egemen olanlar ancak bazı durumlarda yöneten pozisyonunda oldular. Burjuvazi siyasal alanda eşitlik, kardeşlik ve özgürlük ideallerini herkes için etkin kılarken, bu idealleri sivil toplum planında ise yalnızca ve yalnızca burjuvalara layık görmüştür. Bu durum gerçekte günümüzde de değişmiş değildir. Siyasal alanda “özgür” olan bireyler, ekonomik olanakları olmadığı halde kendilerini özgür hissedebilmektedir. İşte liberalizmin albenisi bu koşullarda ortaya çıkan, görünüşte özgürlük diyebileceğimiz ama gerçekte özgürlük yanılsamasından başka bir şey olmayan durumdan kaynaklanmaktadır. Dahası?
Dahası, seçme ve seçilme hakkı bakımından, yasalar karşısında eşit olma noktasında, seyahat etmede, illa da mülk edinme hakkı bakımından “özgür” olduğuna inanmış olan çağın insanını özgür olmadığına, bunların “kağıt üstünde” özgürlükler olduğuna inandırmanın zorluğunu bu satırları okuyan kişiler elbette biliyor. Liberalizmin, kendini eğitme olanakları vermediği birey ya da sıradan bireye bunu anlatmanın zorluğunun yanı sıra, az çok entelektüel kesimlerin ve hatta sol düşünce ve davranış kültürü içinde biçimlenmiş kimselerin de bu gerçekliğe inanmasının önündeki engeller biliniyor. Kısacası liberal politikalar insanlara özgürlük diye özgürlük gömleği giydirmektedirler. Bu gömleğin içindekiler, çoğu zaman zihinlerini realiteden gelen her türden duyuma kapamaktadırlar.

Ülkemiz koşullarında ise sorun “kılık-kıyafet özgürlüğü” noktasına kadar gelmiştir ki, durum daha da vahimdir. Özellikle kadınlar üzerinden yapılan türbanlı olmanın ya da olmamanın özgürlükle ilişkisini kurmaya çalışmak, özgürlüğü siyasal alana hapsetmeden bile daha da dipte tartışmak anlamına gelir. Gerçekte “türban özgürlüğü” de, “din özgürlüğü” gibi siyasal alandaki bir özgürlük olarak algılanmalı ve ondan da özgürleşmek gerekmektedir. Elbette bu, özgürlük kabul edilen her türlü kıyafet için geçerli olmalıdır. Türban taktığı için birine “özgür” denemeyeceği gibi takmayan birine de sırf takmadığı için özgür denilemez. Zira özgürlük yalnızca liberalizmin arzuladığı gibi siyasal alana indirgenemez. Burada felsefi-ideolojik bir sorunsal olduğu açıktır. Dolayısıyla günümüz koşullarının özellikleri gereği, felsefi-ideolojik mücadeleyi en üst seviyede yürütmek gerektiğinin altını kalın çizgilerle çizmek gerekiyor. Tarihsel süreçte de diyalektik materyalizmin bu çerçevede yürüttüğü çaba meyvelerini vermiş, seçkinlerin oylarının “iki oy” olarak sayılmasını arzulayan, yani siyasal alanda bile özgürlüklerin ve eşitliklerin kısıtlanmasını düşünen J.S. Mill gibi düşünürlerin fikirleri sınırlandırılmıştır.

 

 

TÜKETİM KRALLARI VE TÜKETİM KRALİÇELERİ

 

Liberalizmin yükselen değer olarak görülmesinin nedenini anlamak için de Marx’ın Manifesto, 1844 El Yazmaları ve daha birçok eserindeki kapitalizm ve birey ilişkisini yansıtan temalarını hatırlamak gerekecektir. Bir sanayi toplumu olan kapitalizm, ileri bir sistem olmakla beraber bireyi makinenin bir uzantısı/parçası haline getirmektedir. Makine mi insanı, insan mı makineyi sevk ve idare etmektedir, belli değil. Liberalizm makinenin bir uzantısı olan bireyi, makineye hükmeden kişi olduğuna inandırmayı başarmıştır. Hatta bu birey sıradan birey olmayabilir, zira bilim adamını, sanatçıyı, siyasetçiyi ve hatta filozofu da buna inandırabilmektedir. Sıradan birey ise kendini kral ve kraliçe olarak görebilmektedir. Değilse, günün birinde kral/kraliçe olabileceğine, çünkü kapitalizmin buna uygun olanaklar yaratacağına inanmaktadır. Gerçekte ise liberalizm tüketim kralları ve kraliçeleri yaratmaktadır. Dolayısıyla Marx’ın, tartışılabilir olması bir yana, bu bağlamda söyledikleri “yanlışlanmış” olmadığı gibi, tam tersine kendini pratikte doğrulamıştır. Bu yüzden denilebilir ki, liberallerin yazıları ile dilleri farklı söylemekte hakikatler ise farklı söylemekte ve liberalleri yalanlamaktadır. Dolayısıyla tarih, toplumcu felsefenin değil liberal felsefenin öngörülerinin gerçekleşmemekte olduğuna tanıklık etmiştir ve etmektedir.

I.KANT’IN YANLIŞI: ORDULAR TASFİYE EDİLEBİLİR Mİ?

 

Liberal düşünce, “kardeşlik felsefesi”ni hiçbir zaman dilinden düşürmese de gerçekte, kardeşlerine düşmanlık politikaları uygulamış, onlara savaş ilan etmiştir. Bu yüzden liberal düşünürlerin savaş ve gelecek konusundaki optimist öngörüleri de eşitlik ve özgürlük idealleri gibi gerçekleşemeden kalmıştır, hatta giderek gündemlerinden kalkmıştır. Onların umutları geçici başarılar ve günü kurtarma babındaki gerçeklikler olmuştur. Ne ekonomik eşitliğe ne gerçek özgürlüğe, ne savaşlara çözüm bulabilmişlerdir. Ekonomik gidişatın temellerine inmeden felsefe kurmuş olan Alman filozofu Kant’ın da savaş konusundaki tezleri yanlışlanmıştır. Hatırlanacağı gibi ünlü filozof, ‘Ebedi Barış” adlı çalışmasında, profesyonel orduların terhis edilmesi üzerine savaşların ortadan kalkacağını söylemişti ve Avrupa’da demokratik nitelikli bir federal toplum kurulacağını iddia etmişti. Oysa kapitalizm ve emperyalizm koşullarında ne ordular terhis olabilirdi ne de savaşlar önlenebilirdi. Şimdilerde ülkemizde, profesyonel ordu tartışmaları ister istemez liberal anlayışların ne denli anti hümanist noktalarda seyrettiklerini göstermesi bakımından çok öğreticidir: Geçim sorunuyla karşı karşıya olan emekçi çocuklarını, üç beş kuruş karşılığı hiç tanımadıkları halkların üzerine, hiç tanımadıkları coğrafyalarda savaşa göndermek istemektedirler. Sonuç: Ölmek ya da öldürmek. İşte liberalizmin emekçilere önerisi bu düzeydedir. Yani Kant’ın savaş karşıtı düşünceleri bir yana, iş daha da çığırından çıkmış ve gerçekler onun öngörülerinin tam tersini doğrulamaktadır. Peki neden ve nasıl bir felsefe istiyoruz?

 

NEDEN VE NASIL BİR FELSEFE?

 

Başta da söylendiği gibi günümüz koşullarında felsefe siyasal planda etkinlik kazanıyor; somut koşulların yanı sıra belki de fizik, ekonomi ve psikoloji bilimleri felsefeyi buna zorluyor. Ancak öyle ya da böyle yapılıyor olsun, felsefe etkinliği insanın vazgeçilmezi durumunda. Şimdi de propagandist bir dille neden ve nasıl bir felsefe sorusunu yanıtlamaya çalışalım. Bilimin despotik gücüne, sanattaki kaba estetiğe, siyasetin çirkin diline karşı felsefe, (burada siyaset teorisyenleri değil reel siyasetçiler kastediliyor). Bilim, düşün ve estetik bağlamında söz konusu olan bütün statik, dogmatik ve teolojik düşüncelere vize vermeyen felsefe; eleştirel, yaratıcı ve kendini de sorgulayan, parçalı değil bütünlüklü bakan felsefe. Mitoloji, din ve feodal değer yargıları yerine ikame olan felsefe. Ekonomik alanı atlayarak felsefeyi salt siyasete ve sanata indirgeyen postmodern felsefeye karşı felsefe. Yanlış bilincin ve yabancılaşmanın aşılması için felsefe, eğitim için ve daha da önemlisi eğitimcilerin eğitilmesi için, etik ve estetik incelik için felsefe. Eğitimin, bilginin, bilimin ve hatta felsefenin yüceltilmesine karşı felsefe. Zira yüceltme yabancılaşmanın kategorilerinden biridir. Daha da önemlisi…
Siyasal ve onun da temelinde olan toplumsal felsefe. Toplumsal zenginliğin kaynağı olan, insanı merkeze koyan düşüncelerin gelişmesi için felsefe; kölenin, serfin, emekçinin ve proleterin yaratıcı gücünü keşfetmek üzere felsefe; onların ideolojik ve örgütsel ihtiyaçlarını karşılamak için felsefe. Düşün ve bilim insanlarının yabancılaşması da dahil olmak üzere, tüm toplumun yabancılaşmasını ortadan kaldırmak ve dünyayı değiştirmek için felsefe. Kadını, köleyi, serfi dışlayan değil, tersine bunların özgürlüğünü merkeze alan ve efendi, patron, bey ve paşanın özgürlüğü için bunun ilk koşul olduğunu ileri süren felsefe. Tarihin gerçek bilim olduğunu, diyalektik düşüncenin, şimdiye kadarki en üst bilinç ürünü olduğunu ileri süren felsefe. Yüzlerce çiçeğin yan yana açması misali her türlü düşüncenin ifade edilmesini ve birbirleriyle yarışmasını savunan felsefe. Akademilerden taşan, insanın olduğu her yeri “işgal” eden; farklı tüm bilim, düşün ve sanat disiplinlerine sızmayı huy edinmiş felsefe. Nihayet toplumcu felsefe: İnsani olan her şeye ilgi gösteren, insanın insanı sömürmesine karşı çıkan, liberal felsefelere ve onun çeşitli versiyonları ya da türevleri olan, özellikle ülkemiz bakımından muhafazakarlığa ve milliyetçiliğe/ulusalcılığa; sivil toplumculuğa ve romantizme karşı felsefe. Karşı karşıya geldiği felsefelere de özgürlük tanıyan ama onlara karşı mücadele etmekten asla çekinmeyen felsefe. Kapitalizme, emperyalizme ve bunların atrübütleri olan faşizme ve her türden gericiliğe karşı felsefe.