SHAKESPEARE’DEN TOLSTOY VE GORKİ’YE
NAMIK KEMAL’DEN ORHAN KEMAL VE ORUÇOĞLU’NA
Özcan Yıldız

Kitap Fuarı 36. defa kitap meraklıları, yazar ve yayınevleri için kapılarını açtı. Fuar’da çok sayıda panel ve konferanslar da yapılıyor. Bu panellerden birisini de Belge Uluslararası Yayıncılık düzenledi. “Sanat ve Edebiyatın Dorukları” başlık panelde şair Faris Kuseyri, hukukçu-yazar Feyzi Çelik ve felsefeci Mehmet Akkaya konuştular. Moderatör ise Mahir Ergun idi.

Feyzi Çelik; Dersim, Newroz ve Tohum romanları üzerinde durdu ve Muzaffer Oruçoğlu’nun bu romanlardan dolayı doruk olduğu iddiasında bulundu. Faris Kuseyri’nin ise şiirlerde dorukları araştırdığı ve çevirdiği şiirlerden örnekler okuduğu gözlendi.

Mehmet Akkaya, ise “Edebiyat ve Sanatın Dorukları” konulu panelde konuşurken edebiyatta ve sanattaki devrimci ruh üzerine yoğunlaştı ve dünya ile Osmanlı-Türk roman geleneğinin yol haritasını sundu. Bunu beş ana eksende değerlendirdi.

Önce dünyadan örnekler vererek; Dante Alighieri’den Shakespeare’e, Dostoyevski’den Tolstoy’a, Çernişevki’den Gorki’ye Toplumcu-gerçekçi edebiyatın yeri ve önemini anlattı.

Bizde ise beş ana gruba ayırarak anlatmaya çalıştı. Bunlar:
1-Tanzimat dönemiyle başlayan Servet-î Fünun v.b. edebiyat akımlarının önde gelen temsilcilerinin edebiyattaki yerini eserleriyle örnek verdi. Recaizade Mahmut Ekrem’ler, Halid Ziya’lar, Tevfik Fikret’ler var. Akkaya açısından Namık Kemal de bu kuşaktandır (Vatan Yahut Silistre). Bu roman kuşağının epistemolojik kaynakları feodal değer yargıları yanında modern unsurları da içeriyor. Araba Sevdası’nda olduğu gibi Doğ-Batı çelişkisini irdelemekle meşguldür.

2–Cumhuriyet dönemiyle başlayan bir ana damarı bize anlattı. Yakup Kadriler (Yaban), Halide Edip’ler (Vurun Kahpeye), Reşat Nuri (Yeşil Gece), … Ki, bu temsilciler, eserlerini, o dönemin koşulları ve siyasi atmosferine göre eserlerini şekillendiren, ulusalcı bir akım izleyerek devletin resmî ideolojisini yansıtan eserler olarak karşımıza çıkmakta. Yaban’da aydın-halk karşıtlığı, Yeşil Gece’de ilerici-gerici çatışması ele alınır. Sınıf çatışması yoktur.

3– Nâzım Hikmet damarı, 40 Toplumcu-gerçekçi yazarlarına ve şairlerine bırakıyor. Kemal Tahir’ler, Orhan Kemal, Yaşar Kemal’ler de bu kuşakta yer alıyor. Sait Faik’ler e bununla birlikte gerek bu dönemdeki şairler de, Melih Cevdet, Oktay Rifat ve Orhan Veli’nin başını çektiği Garip akımı, roman ve öykülerde ise Köy Enstitülü yazarlar dikkat çekiyor. Bunlar arasında Fakir Baykurt’lar, Mahmut Makal’lar, Talip Apaydın’lar, Osman Şahin gibi yazarlardır. İdeolojik olarak halkçı çizgidedir. Feodalizm eleştirisi var; ama kapsamlı ve köklü bir kapitalizm eleştirisinden yoksundur.

4–Akkaya’ya göre dördüncü edebiyat kuşağında popüler de diyebileceğimiz sanatçıları örnek vermek gerekiyor. Ahmet Altan, Orhan Pamuk, Elif Şafak, Ahmet Ümit gibi romancılar, sol liberalizmin ya da postmodernizmin yazarları olarak dikkat çekmekteler. Eserlerinde sınıf gerçekliği bulunmuyor. Ülkenin ve dünyanın ufkunu açma potansiyeli taşımayan bu romancılar, resmi ideolojin de gücü sayesinde çok okunan sanatçılardır.

5–Akkaya’nın verdiği romanımızın haritasında beşinci kategori olarak da sosyalist-gerçekçi sanat anlayışı bulunuyor. Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Ruhi Su ve Yılmaz Güney doruk olarak gösteriliyor. Mehmet Akkaya’ya göre son olarak da, günümüz toplumcu-gerçekçi edebiyata en uygun düşen yazarlar arasında Muzaffer Oruçoğlu’nu koyabiliriz. Çünkü onun salt edebiyata değil, sanattaki estetiğini de görmezden gelemeyiz.

Muzaffer Oruçoğlu, resimde kullandığı çok yönlü ve özgür olan yanını edebiyat alanında da kullanıp göstermesini bilen nadir yazarlardandır. Bu nedenle, dinleyicilerden birinin sormuş olduğu soru olarak: cinselliği fazlaca ön planda neden bu kadar tuttuğuna Mehmet hocanın verdiği yanıt da, Oruçoğlu’nun düşüncelerini özgür bırakmasından kaynaklandığıdır. Orada bile bir estetizmin olduğudur.

 

____________________________________________________________________________________________________________________________________

 

 

SANAT FELSEFESİ VE POLİTİKA TARTIŞMALARI

 

Erdal Yıldırım

 

14 Ocak 2017 tarihinde Onur Toplumsal Tarih ve Kültür Vakfı’nda yapılan “Sanat Felsefesi ve Politika Tartışmaları” başlıklı panel, son yıllarda izlediğim en keyifli, en doyurucu, bana çok katkı sunan bir panel oldu… Öncelikle paneli düzenleyen Vakıf yöneticileri dostlara, başta sevgili Ahmet Cihan’a ve panelin moderatörlüğünü yapan yoldaş Zeynel Demirçivi’ye, panele binlerce kilometre öteden, Avusturalya’dan tele-konferans sistemi ile katılan sevgili önder yoldaş Muzaffer Oruçoğlu’na ve Mehmet Akkaya’ya teşekkürler ediyorum.

Muzaffer Oruçoğlu, genel olarak felsefeyi, felsefenin alanını, sanat ve felsefe ilişkisini, sanat yapanların sanat, felsefe, politika ilişkilerini çok billur ve paneli izlemeye gelenleri gülümseten örneklerle uzun uzadıya anlattı. Felsefenin ağırlıklı olarak var olan ile varlığa yöneldiğini, varlığın felsefenin en yakıcı sorunu olduğunu, dışımızdaki fenomenlerin, varlıkların, olayların içimizde nasıl kurgulandığıyla olan ilişkisini anlatarak sözlerine devam etti.

Oruçoğlu, sanatın varlık nedeninin, insanın varlık nedeniyle doğrudan ilintili olduğunu, sanatın kesinlik arama gibi bir derdinin olmadığını, insanın düşüncelerini, duygularını, yaşantılarını kimi zaman bilerek, kimi zaman farkında olmadan, kimi yazarak ve yaratarak (Yaşar Kemal’in Murteza’yı, İnce Memeti yarattığını gibi) kimi zaman resimle, kimi zaman sıradan görülen bir anlatı ile, örneğin sanata dönüştürdüğünü ve sanat yaptığını anlattı. Sanatçının görevinin yaşamı bütün yönleriyle incelemek, anlamak, gözlemlemek ve onu bir üst yapıda yeniden kurgulamak olduğunu söyleyen Oruçoğlu, herhangi bir köydeki bir kişinin çok sıradan görülen bir yaşantıyı anlatırken, önemli bir sanat işlevini yerine getirdiğini, ama bunun farkında olmadığının da altını çizdi.

Muzaffer Oruçoğlu’nun dakikalarca süren ve salondakilerin nerdeyse yutkunmadan, sadece ara sıra gülümseyerek izledikleri ve büyük bir merak ve dikkatle izledikleri harika konuşmasından sonra panele devam eden Mehmet Akkaya sözlerine öncelikle, Muzaffer Oruçoğlu’nun hem sanatsal, hem de politik açıdan son derece önemli, ülkemizin ve dünyanın felsefi ve ideolojik bilinci en yüksek akıllarından birisi olduğunu söyleyip salondakileri ve Oruçoğlu’nu selamlayarak başladı.

Akkaya, devamla felsefenin “olgular, olaylar, nesnelerle ilgili açıklamalar yaptığını, bunu yaparken, kavramlar kullandığını veya yeni kavramlar icat ettiğini” vurguladı. Sanatın ise “bu açıklama, olay ve kavramları betimlediğini, bunu yaparken de figürleri, tipleri, kahramanları kullandığını”, felsefeye “kimi kişilerin eleştiri ve katkı yapabileceğini,” ancak sanata “katkı yapılamayacağını, onun tek olduğunu”, felsefede “birden fazla kişinin imzası, adı olabileceğini,” ama sanata “iki kişinin imza atamayacağını” söyledi. Felsefenin bütünü kavramsal ve nesnel olarak ele aldığını, sanatın ise bütünü öznel ve nesnel planda ele aldığını örneklerle açıkladı…

Mehmet Akkaya’nın, genel olarak tarihsel süreç içerisinde izlenen sanat anlayışlarını, politika ve yaşamla ilişkisini şöyle dile getirdiği gözlendi:

1-) Gerçekçilik Sanat anlayışı, insanın sadece gördüğü gerçekliğe inanıp bu görüleni olduğu gibi yansıtmayı, bu görülen üzerinden sanatın, felsefenin, yaşamı algılamasını savunmaktadır. Stendhal, Balzac, Flaubert, Dostoyevski, Tolstoy bu çerçevede anılabilir. Siyasal karşılığı, kurulu düzenin olduğu gibi kalmasıdır.

2-) Eleştirel Gerçekçilik Sanat anlayışı, görülen toplumsal gerçeklere eleştirel bir yaklaşımla bakıp değerlendirmek ve insanı toplumsal ilişkileriyle yansıtmayı savunur. Anatol France, Bhaskar gibi. Kurulu düzeni eleştirir, reformlar önermekle yetinir…

3-) Toplumcu Gerçekçilik Sanat anlayışı, gerçekleri toplumsal olarak değerlendirip Marksist dünya görüşü ile açıklayan sanat anlayışıdır. Bu anlayıştaki sanatçılar toplumsal çatışmayı ve sömürüyü, bu çatışmanın toplum üzerindeki, insan üzerindeki etkilerini görür ve bu gördüklerini estetikle birleştirip sanatı topluma yansıtır. Politik hedefi devrim ve sosyalizmdir. Gorki, Aragon, Yaşar Kemal türünden sanatçılar bu kategoridedir.

4-) Diyalektik Toplumcu Sanat anlayışı ise sosyalizmden ötesini düşünen, anlamak, algılamak isteyen ve yeni, daha ileri çözüm yolları arayan sanat anlayışıdır. Politikadaki karşılığı sürekli devrimdir ve sosyalizmin aşılmasını hedefler. Akkaya’ya göre bu anlayışın en tipik örneği Muzaffer Oruçoğlu’dur.

Mehmet Akkaya nın bu son bölümde M. Oruçoğlu’nun kapitalist, emperyalist sistemden devrimci bir kopuş gerçekleştirdiğini hatırlatması dikkatlerden kaçmadı. Oruçoğlu, eserleriyle sermaye kültürüne, felsefi, estetik ve ideolojik bir karşı duruşun simgesi olduğunun gerekçesiyle övülmeye değer görüldü. Akkaya, Muzaffer Oruçoğlu’nun Tohum, Dersim, Uçurum Geyikleri kitaplarındaki karakterlere de atıfta bulundu ve sunumuna devamla, “güzelin” ne olduğu, güzel şeylerin farkını, estetiğin, sanatın ne olduğunu, bunların birbirleriyle ve toplumsal gerçekliklerle ilişkilerini, sanatın, sanatsal felsefenin ve politikanın da bu bağlamda değerlendirilip algılanması gereken yönlerini anlattı bize.

Sonuç olarak Muzaffer Oruçoğlu ve Mehmet Akkaya, son derece ilgiyle izlenen sunumlarında bizlere felsefeyi, sanatı, sanat felsefesini, sanatçı felsefe ilişkilerini ve bu ilişkilerin yaşamın gerçekleriyle olan bağlamlarını, çözüm yollarını akıcı, akılda kalıcı ve öğretici bir tarzda anlaşılır örnekler de vererek bilgi dağarcığımıza zenginlikler kattılar.

===========================================================================================================================

 

DSC_0029

 

 

SANATIN AYRICALIĞI ve GEREKLİLİĞİ

Yasin Yıldırım

Kadıköy’de, genç ressam arkadaşların “Atölye 6” adıyla kurmuş oldukları resim atöylesinde “Sanat Söyleşileri” başlıklı bir toplantı yapıldı. Konuşmacı ise yakın tanıdıklardan ve kitaplarını da okuduğum felsefeci-yazar Mehmet Akkaya idi. Çoğunluğu gençlerden oluşan otuzun üstünde insanın bir atölyede bir araya gelmiş olması ilk dikkatimi çekendi. Sunumun çerçevesi oldukça geniş tutuldu. Konuşmacı, sanat felsefesinden hareketle burjuva estetiğinin, çağımızda bir kriz içinde olduğunu iddia ediyordu. Bunu da ekonomik kriz teorisine bağlaması sanırım birçok kişinin dikkatini çekmiştir.

Sanatın diğer kültür disiplinlerine oranla ayrıcalıklı ve gerekli olduğu vurgulanan geniş sunumda sanattan politikaya, oradan felsefe ve bilime açılarak pek çok bilginin ortaya sergilendiği görüldü. Sunumdan da tartışmalardan da anlaşılıyor ki sanatın teknik ve uygulama boyutuna, teorik bilgilerin eşlik etmesi gerekiyor. Genç ressam arkadaşların bunu fark etmiş olmalarını son derece değerli bulmak gerekir. İnsan ve toplum gerçeklerinin kavranıp tuvale yansıması için bilgisel süreçlerin vazgeçilmez olduğu anlaşılıyor.

Akkaya hocamız, sunumunda sanatın çerçevesini resimden edebiyata, müzikten şiire dek genişletirken bunu bir sistem eleştirisi içinde verirken çok haklı görünüyor. Çünkü ona göre yalnızca sistemi analiz eden ya da onu eleştiren tavır yetmez, onun aşılmasını savunmak ve sanatta bunun mücadelesini vermek gerekiyor. Bunun örneklerini verirken de konu Platon’dan Leonardo’ya; Nazım Hikmet’ten Picasso’ya; Ruhi Su’dan Yılmaz Güney’e ve Muzaffer Oruçoğlu’na kadar genişlemiştir. Oruçoğlu’nun birden çok romanını okuyan birisi olduğum için, onun adının toplantıda iddialı bir biçimde geçmesi de benim için güzel bir sürpriz oldu. Üstelik bu adların epistemolojik kopuş yaptıkları ilan edildi.

Sanat tarihinde de gezintinin yapıldığı sunumda Akkaya’ya göre düşün disiplinleri gibi sanat dalları da birbirinden kopuk olarak ele alınamaz. Ona göre ilk sanatçılar mağara duvarına resim yaparken maddi yaşamlarının kaygısını gütmüşlerdir. Yeni çağlarda ise sanat asıl olarak estetik kaygılarla yapılmıştır. Rönesans yıllarının bir dönüm noktası olmasının mantığını da burada aramak lazım. Plastik sanatlarda Leonardo, Rafaello ve Michelangelo; edebiyatta ise Cervantes, Rabealais ve Shakespeare gibi devrimci sanatçılar çıkmıştır. Sanayinin gelişmesi sınıf ilişkilerini farklılaştırdığı için sanatta da farklı akım ve ekoller gündeme gelmiştir.

Mehmet Akkaya’ya göre romantizm gerçekleri anlamak ve aşmak yerine ondan kaçmış ve eski değerlere sığınmıştır. Bu durum burjuvazinin iktidarını sağlamlaştırması üzerine daha da hüzünlü bir hal almıştır. “Devrimci sanat”ın yerini giderek deyim yerindeyse bunalım sanatı almıştır. Sanatı bu bunalımdan çıkaracak olan ise burjuva sanatçıları değil emekçi sınıfların gücünü fark eden devrimci sanatçılar olacaktır. Mehmet hocamızın söylediklerine bakılırsa tutucu sanat, ağacı görüyor, ormanı görmüyor, geçmişi görüyor bugünü ve geleceği görmüyor, nihayet biçimi görüyor özü görmüyor. Sanat Söyleşileri’nde en çok üzerinde durulan konulardan birisi de biçim ve öz arasındaki ilişkiler ve bunların sanat açısından ne anlam ifade ettikleri oldu.

Akkaya’nın sunumunu tartışmaların yapıldığı ikinci bölüm izledi. Çok sayıda kişi konuşmuş olmasa da soru, eleştiri ve analizlerle toplantı ikinci yarıda da epeyce verimliydi. Akkaya’nın kitaplarına da ilgi oldu. Birçok arkadaşın kitap imzalattığı görüldü.

 

 

 

 

Mehmet Akkaya13235425_1697585620493110_3322611058670654978_o

 

 

DİLİN DÜŞÜNCEYLE VE
PARTİKLE İLİŞKİSİ
Ferhat Çankaya

Malatya Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nde “Dil ve Tarih Tartışmaları” başlıklı bir toplantı düzenlendi. Sunumlu ve söyleşili bir ortamda geçen etkinliğe felsefeci-yazar Mehmet Akkaya ve Mustafa Yuka katıldı. Toplantının moderatörlüğünü ise Songül Tunçdemir üstlenmişti. Bu kısa yazıda toplantının ve özellikle de dil felsefesinin bende bıraktığı etkiyi aktarmak istiyorum.

Etkinliğe giderken açıkçası aklımdan geçirdiğim şuydu: Dil felsefesine ilişkin İlkçağ’da, Ortaçağ’da ve Yeniçağ’da filozofların söyledikleri aktarılarak sıkıcı bir sunum yapılacak, sonuçta toplantı dil filozoflarının görüşleri çerçevesinde şekillenen dilin felsefik terimlerle süslendiği bir anlatımla geçecek. Böyle düşündüğüm için planım, içeri girip direk en arka sıraya geçip biraz durup çıkmak üzerineydi. Fakat öyle olmadı. Mehmet Akkaya hocamız dile dair konuşmaya başladığında hiç bir şeyin beklediğim gibi kuru ve sıkıcı olmadığını gördüm.

Konuşmacı, dilin üretimle ilişkisini kuruyor, oradan düşünceye geçiyor, düşünceyi pratikle açıklıyor. Yani salt bildiğimiz resmi ya da ana akım dil felsefesinin hayattan, politikadan ve tarihten arındırılmış dil anlayışından “özgür” bir sunum söz konusuydu. İzleyiciyi “epistemoloji” tartışmalarına ve dil felsefesinin anlaşılmaz bir üslupla sunumunda boğmayan tersine dil felsefesi ile gerçeğin ilişkisini, ayrıca politika ve yaşadığımız coğrafyanın kültürünü o kadar geniş bir pergelle çizdi ki bir dil felsefesi ancak bu kadar net ve samimiyet yüklü verilebilirdi.

Dil felsefesinin ete kemiğe büründüğünü fark ettiğim dakikadan sonra daha yakından dinlemek için ön sıraya geçtim. Dil felsefesinin işlevini ve yerini politik açıdan karşılaştırmalı örneklerle vermesi yanında, Platon’u, Chomski’yi aktüel örneklere bağlaması bana geldiği gibi sanıyorum izleyicilere de öyle ilginç gelmiştir. Küçük bir salonun tıka basa dolmuş olması ve konuşmanın dikkatle dinlenmiş olması başka nasıl açıklanabilir?

Genel olarak felsefenin, özel olarak da dil felsefesinin resmi ideolojinin önerdiği metodolojiden özgürleşerek yapılması gerektiği bu toplantıdaki tartışmalardan bir kez daha anlaşılmıştır. Ana akım felsefe ile üretimi, her türden insan pratiğini dikkate alan yani toplumun mücadelesiyle şekillenen felsefe ancak bu kadar net bir şekilde açığa çıkabilirdi. Akkaya hocamın vermiş olduğu örneklerden bir tanesi olan Kürtçedeki “w” harfi (Newroz) ve bunun neden büyük bir hukuk sorunu haline geldiğini söylemesi de bana çok anlamlı ve öğretici geldi. Bu sesin felsefi etkisinin ise günlerce resmi ideolojinin korkusu olması, ezilenlerin felsefe tarihinden sadece küçük bir kesiti gözler önüne sergiliyor diye düşünüyorum.

Felsefenin sadece kitaplarda değil söylenen deyişlerde, masallarda, sanat eserlerinde insanlara verilen adlarda kendini gösterdiğini dile getirmesi bende ve katılımcılarda sanırım geniş bir ufuk açtı. Akkaya’nın, sunumunu dinamik bir tarzda yapmış olması, esprilerle konuya samimiyet ve sıcaklık vermesi pedagojik bakımından da bana dikkat çekici göründü. Söyleşinin anlaşılır, güzel ve renkli geçmesini sağladı. Dil üzerine yapılan konuşmaya ilgi yoğun olduğu gibi kitaplara da ilgi gösterildi. Yazar, toplantı sonrası kitaplarını da imzaladı.

Bizler açısından kuşkusuz ki verimli bir söyleşiydi, umarım Akkaya’yı daha uzun bir zaman da dinlemek, okumak ve geniş bilgisinden faydalanma fırsatı bulurum. Mehmet Akkaya hocamıza teşekkür eder ve hayatında farklı bir pencere açmak isteyenlere de Mehmet hocamızın kitaplarıyla, yazılarıyla temas etmelerini öneririm, bu imkanı bulamayanlara da hiç değilse onunla tanışmak ve bir çay içmek ve kendisini takip etmelerini tavsiye ederim.

_______________________________________________________________________________

 

attachment

 

 

 

 

 

MARMARA ÜNİVERSİTESİ

  1. SOSYOLOJİ GÜNLERİ’NİN ARDINDAN

Feyzi ÇELİK

Marmara Üniversitesi Toplum Bilimi Kulübü’nün düzenlediği Sosyoloji Günleri’nin sekizincisi 9-10 Mayıs 2016 tarihinde Göztepe’deki Fen-Edebiyat Fakültesi Konferans Salonu’nda yapıldı. “Toplumbilimsel Pencereden Günümüze Bakış” başlığı ile yapılan etkinlikte medya, göç, toplumsal cinsiyet, kimlikler sosyolojisi, dil ve toplum, mizah ve toplum, sanat, feminizm ve sosyal bilimler konularına açıklık getirildi.

Öğrenci, akademisyen ve bilim insanlarından oluşan konuşmacılar arasında Prof. Dr. Ferhat Kentel, Prof. Dr. İnci User, Prof. Dr. Ayşe Durakbaşa ve arkadaşım felsefeci-yazar Mehmet Akkaya gibi isimler de yer aldı. Organizasyonda ve sunumlarda öğrencilerin de rol almış olması ayrıca hatırlatılması gereken bir uygulamadır.

Türkiye’de giderek otoriterleşen devlet yapısından en çok etkilenen kurumların başında üniversiteler gelmektedir. “Suça ortak olmayacağız” bildirisine imza atan akademisyenler hakkında soruşturma açılması, bazılarının işten atılması ve tutuklanmaları akademik özgürlüğün özüne dokunulduğunun en önemli işaretlerinden biri olup, bununla aydınlar ve akademisyenler üzerinde korku rüzgarı estirilerek, akademi sistemin ideolojik bir aygıtı haline getiriliyor.

Eğitimin niteliği ise her geçen gün düşüyor, üniversiteler ticarethaneye dönüştürülüyor. Toplumsal sorunların giderek arttığı bir dönemde buna direnen bilim insanları ve öğrencilerin bulunduğunu görmek umut vericidir. “Zor Zamanlarda Sosyoloji Yapmak” “Mizah ve Toplum” ve “Gündelik Hayat Perspektifinden Kimlikler” gibi başlıklardan anlaşılacağı gibi Türkiye toplumunun temel sorunlarının ele alındığı konuların seçildiği görülüyor.

“Her Dil Yeni Bir Dünyadır” ve “Kitle İletişimi ve Suskunluk Sarmalı” türünden konuşma başlıklarını da muhakkak hatırlatmak gerekir. Özellikle felsefeci-yazar Mehmet Akkaya’nın, “Dilin basit bir iletişim aracı olarak görülmesi doğru değil. Her dil belli bir felsefenin, dünya görüşünün ve ideolojinin taşıyıcısıdır aynı zamanda” demesi dikkat çekicidir. Burcu Karaduman’ın moderatörlüğünde başlayan 2. günkü oturumda konuşan Akkaya’ya göre egemen dil anlayışına karşı duyarlılık göstermek ve dilin üretim ilişkileri içindeki yerinin gösterilmesi gerekir. Konuşmasında “Dillerin kendi kaderini tayin hakkı”na işaret eden Akkaya’nın Kürt sorununun temel boyutlarından biri olan anadilde eğitim hakkını vurgulayışı bu bölüme katılım gösteren izleyicilerin ilgisini çekti.

Mehmet Akkaya; dili, üretim, felsefe, edebiyat ve ideoloji gibi kategorilerle bağlantılı olarak ele aldı. Dilin zaman ve mekan ile ilişkisi bağlamında tarih, toplum ve coğrafya ile de ilgisinin kurulması gerektiğini vurguladı. Felsefe-Dil ve Dil-İdeoloji İlişkisi üzerinde açıklamada bulunan Akkaya, coğrafi koşullar ve kültürel ortamın dile yansımalarını örnekler eşliğinde teşhir etti. Ad ile adın nesnesini özdeş saymanın sakıncalarına vurgu yapılan konuşmada, adı barış olan birçok asker ve polisin saldırgan oluşuna da dikkat çekildi.

Sorular ve eleştiriler üzerene “Türkçede Felsefe” ve “Türkçedeki Edebiyat” tartışmasına da değinen Akkaya, tarihsel sürece bakıldığında edebiyatın felsefeye rehberlik ettiğine inanıyor. Bunu evrensel örnekler üzerinden gerekçelendirdi. Akkaya, konuşmasında Homeros, Hesiodos ve Sapho’nun peşinden ilk kuşak filozoflar olarak nitelenen Sokrates, Platon ve Aristoteles’in gelmesinin tesadüf olmadığını vurguladı. Ayrıca bu durumun Yeniçağ başlarında da yakın zamanlarda da devam ettiği hatırlatıldı.

Akkaya’nın konuşmasını şöyle özetlemek mümkündür: Bugüne dek Osmanlı-Türkiye tarihinde, bu gelenekte, bir felsefenin varlığından söz etsek de Batı düzeyinde bir felsefe kurabildiğimizden söz etmemiz zor görülüyor. Ülkemizde bir Aristoteles, Descartes veya Hegel ya da Marx çapında bir filozof çıkmış değil. Ama Yunus’tan Nazım Hikmet’e dek uzanan yelpazede pek çok sanatçı, bilge ya da halk bilgesi diyebileceğimiz insanlar yetişmiştir. Demek ki Batı tarzı bir felsefe yerine bizim felsefemizin daha çok edebiyatın içinde yer aldığını söyleyebiliriz. Halk masalları, Karacaoğlan ve Pir Sultan şiirleri, bilmeceler ve maniler yakından incelendiğinde, bunların her birinin belli bir felsefeyi taşıdığı görülecektir.

Sorunlar yoğun, konular zengin olsa da sekizincisi düzenlenen Sosyoloji Günleri’ne hak ettiği ilginin gösterildiğini söylemek de –ne yazık ki- mümkün değil. Daha iyi bir organizasyon ve tanıtımla bu tür etkinliklerin daha verimli olabileceğini söylemek yanlış olmayacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

1-

Filozofların İnsanı, toplumu ve dünyayı yorumlaması yetmez, aslolan onu değiştirmektir.

İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ / FELSEFEDE ELLİ YIL SEMPOZYUMU

Feyzi Çelik

Gerçekliğin doğası ve nasıl yaşamamız gerektiği soruları düşünce tarihinin başlangıcından beri insanlığın kafasında vardı. Bu sorun özünde felsefe olarak kendisini göstermiştir. Sokrates, Platon ve Aristoteles’ten önce var olan ancak bu üçlü ile bir sisteme bürünen felsefe, süreç içinde farklı ekoller şeklinde kendisini göstermiştir. Farklı olan her ekol sorunlara farklı bir bakış demektir. Ekol farklılaşmaları ve tartışmaları Türkiye’de de karşılık bulmuş ise de Türkiye’nin felsefe sistematiği bakımından oldukça kurak olduğunu söylemek mümkündür.

Bu kuraklığın en başta gelen nedeni, -bugün açısından- üniversitelerin diğer bilimlerde olduğu gibi felsefeye de önem vermemesidir. Felsefe daha çok devlet yararı ve teolojik temelli olarak ele alınmış, karşıt felsefe olarak ileri çıkan felsefede teoloji karşıtlığı şeklinde varlığını göstermiştir. Bu bakımdan Doğan Özlem’in Türkiye’deki felsefe tartışmalarında ayrıcalıklı bir yeri olduğu anlaşılıyor. Özlem, üniversitedeki felsefe ile üniversite dışı arasında bir yeni damar oluşturarak, felsefeye toplumsal alan açılmasında katkıda bulunmuştur. “Doğan Özlem: Felsefede Elli Yıl Sempozyumu”nun katılımcılarına bakıldığında bunu görmek mümkündür.

İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nün organize ettiği 5 Mayıs 2016 tarihinde düzenlenen, “Doğan Özlem: Felsefede Elli Yıl” başlıklı sempozyumda özgün ve etkili bir felsefe sunumu yapıldığını söylemek kolay değil. Yine de söylenenler içinde dikkatimi çeken birkaç kişiye dikkat çekmek ve aklımda kalan bazı değerlendirmeleri paylaşmak istiyorum. Sunumların genel çerçevesinin “yorumlardan” ibaret olduğunu öncelikle söylemeliyim. Ülke ve dünya sorunları bu denli köklüyken sunumlara rengini veren “felsefe” ise “suya sabuna dokunmayalım” türündendi. İronik bir edayla söyleyecek olursak felsefe Thales’in “su” saptamasıyla başlamıştı.

İstanbul Üniversitesi Avrasya Enstitüsü konferans salonunda yapılan sempozyuma, “Doğan Hızlan: “Felsefe ve Uzantısı”, Metin Cengiz: “Tanıdığım Doğan Özlem” Mehmet Atay: “Doğan Özlem’in Filozof Olacağı Zaten İlk Günden Belliydi”, Prof. Dr. Ayşe Durakbaşa: “Doğan Özlem’de Kavramların Tarihi ve Weber Okumaları”, Doç. Dr. Hasan Şen, “Türkiye’de Sosyal Bilim Algısında Yaşanan Kırılma: Hermeneutik Bir Parantez”, Doç. Dr. Sema Önal, “Türkiye’de Sosyal Bilimlerin Gelişimi Açısından Doğan Özlem’in Yeri”, Yrd. Doç. Dr. Levent Kavas, “Yorumsama: Yöntem, Yordam, Tutum”, Doç. Dr. Güncel Önkal: “Doğan Özlem’in Edebiyat Hermeneutiği Anlayışı”, Prof. Dr. Nebil Reyhani: “Kant’ın Felsefesiyle İlişkisi Bağlamında Doğan Özlem’e Göre Felsefede Bir Devrim Olarak Dilthey”, Prof. Dr. Ömer Naci Soykan, “Doğan Özlem’in Türkiye’de Felsefeye Katkıları”, Prof. Dr. Mehmet Bayraktar, “Doğan Özlem ve Türkçede Felsefe Yapma Özlemi”, Doç. Dr. Ali Utku, “Doğan Özlem’le Türkiye’de ve Türkçede Felsefe”, Prof. Dr. Örsan Öymen, “Doğan Özlem ve Türkiye’de Felsefe”, Prof. Dr. Hasan Bülent Gözkan , “Doğan Özlem’de Dil ve Hermeneutik”, Prof. Dr. Ayhan Bıçak: “Türkiye’de Tarih Felsefesi Anlayışları”, Mehmet Akkaya, “Tarih Felsefesine Doğan Özlem İle Bakmak”, Prof. Dr. Kadir Çüçen: “Doğan Özlem’in Heidegger Çalışmaları Üzerine”, Yrd. Doç. Dr. Mustafa Günay: “Doğan Özlem’in Felsefe Anlayışında Tarihselcilik ve Hermeneutik” tebliğleriyle katıldılar.

Sempozyumun katılımcıları arasında Prof. Dr. İlber Ortaylı ve Prof. Dr. İoanna Kuçuradi de bulunuyorlardı. Prof. Dr. İoanna Kuçuradi sağlık sorunları, Prof. Dr. İlber Ortaylı ise yurt dışında bir toplantıya katıldığı için sempozyuma katılamayacaklarını bildirmekle birlikte Sempozyuma ve Doğan Özlem’e mesajlarını iletiler.

Sempozyum, Felsefe Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ayhan Bıçak’ın açılış konuşmasıyla başladı. Ayhan Bıçak konuşmasında, Doğan Özlem’e teşekkür ederek, sempozyuma sunulan tebliğlerin kitap haline geleceğini, kitabın da Eylül ayında çıkacağını söyledi.

Prof. Dr. İlber Ortaylı ve Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’nin mesajları okundu. İlber Ortaylı mesajında, Doğan Özlem’in tarih felsefesindeki rolüne dikkat çekerek, Özlem için, “Türkiye’de felsefe yapması bir şanstır, Tarih felsefesinin sorunlarını ve yöntemlerini ona borçluyuz felsefe ve tarih dolu nice yıllar…” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. İoanna Kuçuradi kısa mesajında Özlem için “Ülkemizde felsefeye katkılarının devamını diliyorum.” dedi.

Yoğun ilginin olduğu sempozyumun ilk konuşmacısı gazeteci-yazar Doğan Hızlan’dı. Felsefeci olmadığının altını çizen Doğan Hızlan, “Felsefe ve Uzantısı” başlığı ile yaptığı konuşmasında Doğan Özlem’in Felsefeyi, edebiyatı ve sanatı bir arada ele aldığını ifade ederek, felsefeyi hayatın içine getirdiğini ve edebiyatın sevdirilmesinde Özlem’in rolü üzerinde durdu. Şair Metin Cengiz “Tanıdığım Doğan Özlem” başlıklı tebliği ile Doğan Özlem’in şiir ilgisi üzerinden edebiyatla bağlantısı üzerinde durdu.

Yakın dostu ve Doğan Özlem’in 50 yıllık arkadaşı Mehmet Atay’ın “Doğan Özlem’in Filozof Olacağı Zaten Belliydi” başlıklı konuşması duygu yüklüydü. Konuşmasında, “Sosyalist, kendisini yaratan bir adamdır. Başarı hikayesi var, ben ona hayranım. TİP üyesiydim, Doğan TİP’e üye değildi ama TİP’liydi. Doğan kariyerini yaptı, biz devrim yapamadık, karşı devrimi gördük. Gençleri görüyorum bugün burada. Yarın 6 Mayıs, Deniz ve arkadaşlarını anıyorum.” dedikten sonra Türkiye’de felsefe deyince ilk akla gelenlerden biri olan Macit Gökberk’in “Diyalektiği konu alan tezi” için kendisine, “Ortam diyalektiğe uygun değil okulu bitirip buradan git!” demiş olması üniversitelerdeki felsefe kuraklığının kaynağının anlaşılması bakımından da bize ipuçları vermektedir. Doğan Özlem’i en iyi özetlemesi de, “Doğan’ın hayatı felsefedir. Roman demeyeceğim” sözüyle oldu.

“Türkiye’de Tarih Felsefesi Anlayışları” başlıklı sunumunda Ayhan Bıçak, tarih felsefesi sorunu üzerinde durarak tarihçilerin tarih felsefesi alanındaki çalışmalarını sıraladı. Bunların çoğunun felsefeci olmadığını anlattı. Sıralananların başında Ziya Gökalp ve Fuat Köprülü’nün geldiğini söyledi. Ona göre, Doğan Özlem önemli bir çıkış yaparak felsefedeki kuraklıktan bizi haberdar etti.

Mehmet Akkaya, Tarih Felsefesine Doğan Özlem ile Bakmak başlıklı sunumunda, “Tarih felsefesi yapmanın da bir etkinlik haline dönüştüğü” vurgusunu yaparken Doğan Özlem’in, bu ilginin zirvesinde yer aldığını söyledi. Akkaya’ya bakılırsa Doğan Özlem, mantık, felsefi hermeneotik, bilgi teorisi ve tarih felsefesi üzerine yoğunlaşan birisi. Felsefesini, eski ve yeni düşün ve felsefe adamlarıyla tartışma içerisinde inşa etmiş bir felsefeci olarak görünüyor. Katı, kutsal ve kesin yargılardan kaçınmaya özen gösteriyor. Demokrasinin izini sürerek politik bir tavır almaktan kaçınmıyor.

Akkaya’ya göre Özlem, “Dilthey ve benzeri düşünürler gibi tarih, kültür ya da tin bilimlerinde bilginin mümkün olduğunu düşünmekle birlikte evrenselcilik anlayışına mesafeli duruyor. Bu açıdan onu tekilci hatta gelenekselci olarak değerlendirmek yanlış olmaz.” Akkaya, Özlem’i Türkiye’de radikal felsefeciler arasında sayarak, Portreler adlı kitabında Doğan Özlem’e yer verdiğini söyledi. Ayrıca Özlem’in ve Türkiye felsefesinin Marx’a gerekli önemi vermediğini hatırlatan Akkaya, sözlerini “Şimdiye kadar filozoflar dünyayı yorumlamakla yetindi aslolan onu değiştirmektir” biçiminde tamamladı.

“Doğan Özlem’in Felsefe Anlayışında Tarihselcilik ve Hermeneotik” başlıklı sunumunda, Doğan Özlem’in evrenselciliğe karşı tekilciliği, tarihsicilik yerine de tarihselciliği savunduğu ve felsefi söylemini felsefi hermeneotik çerçevesinde kurduğunu vurgulayan Mustafa Günay, “kültür, tarih ve yaşam felsefenin ilgi alanıdır. Doğan Özlem’in Felsefe anlayışında kültür, tarih ve yaşama bakmak vardır. Felsefeyi bunlar üstüne koymuş, evrensel hakikat anlayışı, tekilci bir felsefe tarihi olduğunu söylüyor. Felsefede eksiklerimiz var, eleştiri ve sentez yok. Kendi sorunlarımızı tarih ve kültür bilincini oluşturmamız gerekiyor. Bunları birlikte yaşama gerçekliğine uydurmamız lazım” diyerek Doğan Özlem’in kültür felsefesine yaptığı katkı ve felsefe tarihine yönelik çabalarını ifade etti.

Sempozyumun birinci ve ikinci oturumlarının tamamlanmasından sonra sempozyuma öğleden sonra, üçüncü ve dördüncü oturumla devam edildi. Konuşmacılar, tebliğlerini sunmaya devam ettiler. Ayşe Durakbaşa da konuşmasında Özlem ile Weber arasında bir benzerlik kurarak Özlem’in felsefesindeki özgünlüğe işaret etti. Tarih ve toplum bilimlerinin yöntemine dair Özlem’in rolünü öne çıkaran konuşmacı ise Sema Önal oldu. Vico ile Özlem arasında bağlar kurmaya çalıştığı anlaşılan Önal, Özlem’in doğa bilimleri ve kültür bilimleri ayrımında değerli çalışmalar yaptığına inanıyor. Bülent Gözkan ise Özlem’in felsefeyi duru bir Türkçeyle yazdığı için ön plana çıkardı. Gözkan için hem telif kitaplarında hem de çevirilerde Özlem’in felsefe dilini geliştirdiğini unutmamak gerekiyor. Özlem, dilde ideolojik bir tavır değil felsefi bir tavır almıştır.

Yeni kuşağın felsefede yarattığı kuruluğa işaret eden Naci Soykan’a göre felsefe eğitiminin sorunlu yanları var. Felsefe bölümlerine memur alınır gibi felsefeci kabul ediliyor. Oysa felsefe, otoritenin talimatlarına uyan memur tipine uygun bir etkinlik değil. Bu açıdan bakıldığında Doğan Özlem’in felsefeyi bir yaşam tarzı haline getirdiğini ileri süren Soykan’a göre Özlem, Türkiye’nin yetiştirdiği ender filozoflardan biridir. Örsan Öymen de felsefedeki kuruluktan yakındı. Bunun nedenlerini ise toplumdaki dinselleşmeye bağladı. Dünyada ve Türkiye’deki felsefenin yol haritasını özetleyerek cumhuriyet döneminin kazanımlarına vurgu yaptı. Mehmet Bayrakdar da, “Türkiye’de felsefe, Türk felsefesi ve Türkçe felsefe” gibi konularda fikirlerini açıklama ihtiyacı duydu. Önümüzdeki süreçte felsefe tartışmalarında bu türden bir eğilim olabilir.

“Doğan Özlem: Felsefede Elli Yıl Sempozyumu”na katılım ve ilgi yoğundu. İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nün bu sempozyuma ev sahipliği yapmış olması diğer üniversitelere de örnek olmalı. Son yıllarda orta öğretimden ve üniversitelerden giderek dışlanan felsefenin hakkettiği önemi kazanması, üniversitelerin bu tür çalışmaları sıklaştırmasıyla mümkündür. Felsefi düşünüş, sadece felsefenin konusu ve sorunu değildir. Toplum bilimlerinden fen bilimlerine kadar felsefi düşünüşün ne kadar önemli olduğunu tarihsel felsefe bize gösteriyor. Bu yol gösterenlerden biri de Doğan Özlem’dir. Bu sempozyumla neyin yapılmak istendiği Eylül’de çıkacak olan “Sempozyum Kitabı”yla daha iyi anlaşılacaktır. Umarım, sempozyuma olan ilgi kitapla devam eder.
Not: Hidayet Kalınlıoğlu’nun objektifine yansıyan birkaç kare ektedir.

 

EPİSTEMOLOJİK KOPUŞ NE SÖYLÜYOR?
Özden Çiçek Hannover/Almanya

Mehmet Akkaya, Belge Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı Epistemolojik Kopuş’un alt başlığında ‘Sanat ve Politikada; Bilimde ve Felsefede; Roman, Resim ve Şiirde Kopuşa Doğru: Muzaffer Oruçoğlu` diyor. Kitapta Oruçoğlu’nun fikir ve sanat dünyasına projeksiyon tutan yazar, ayrıntılı bir sunum sergiliyor. Felsefeci-yazar Mehmet Akkaya’nın, kitabının arka kapağında özetlendiği gibi; felsefi-ideolojik bilincin ülkemizdeki en yüksek akıllarından biri olarak yer alıyor Muzaffer Oruçoğlu.
M. Oruçoğlu`nun herhangi bir eseriyle buluşmayan okuyucular için oldukça idialı yargıların yer aldığı kitapta pekçok yerli ve yabancı sanatçıya da gönderme yapılıyor. Ancak Oruçoğlu’nu tanıyanlar için, hele hele eserlerinin neredeyse tamamını okuyanlar için yerli yerinde yargılardır dile getirilenler. Epistemolojik Kopuş* bir cümleyle özetlenmek üzere ne söylüyor diyecek olursanız; Muzaffer Oruçoğlu’nun sermaye kültüründen epistemolojik bir kopuş yaptığını ileri sürüyor, diyebiliriz.
Mehmet Akkaya`nın tüm yapıtlarını okumuş biri olarak belirtiyorum; her bir eserinde dildeki akıcılığını elden bırakmadığı gibi, her eserinde bir öncekine göre yeni ve zengin bir üslup geliştirdiğine tanık oluyoruz. Her eserinde kendini biraz daha geliştirdiği, tekrardan uzak durduğu, onu izleyenlerin dikkatini mutlaka çekecektir. Araştırma ve inceleme türündeki eserleri okumaya başlamadan önce kaynakça bölümleri ilgimi çeker doğrusu. M. Akkaya bu yanıyla da titiz ve detaylı çalışma yürütmeyi elden bırakmayan bir yazardır. Bunun için eserlerindeki kaynakça zenginliğine bakılabilir. İşlevsiz kaynaklara yer vermediği de gözlerden kaçmaz.
Epistemolojik Kopuş`u değerlendirirken hemen söylemem gerekir ki, Önsöz bölümündeki yazıyı M. Akkaya kendisi yazmış olmasına rağmen; kendisinden bahsederken üçüncü tekil şahıs olarak söz ediyor. Şimdiye dek rastlamadığım bir yöntem ve uygulama olması beni olumlu manada şaşırtmıştır. Kitap Filozofça serisinin yedinci kitabı olarak lanse ediliyor. Yazar daha önce de dil felsefesi, politika felsefesi ve sanat felsefesi kitaplarıyla ilgimizi çekmişti. Şimdi ise bu alanın bilgilerini Muzaffer Oruçoğlu’nun eserlerine yani şiire, resme, öyküye, politikaya, özellikle de romana uyguluyor. Dil ve felsefe oyunlarının içinde kaybolmadan, söylediği anlaşılan ve okurda etkiler bırakan bir kitap Epistemolojik Kopuş.
Kitabın özgünlüğüne kuşku yoktur. Zira otuzun üzerinde derin ve kapsamlı eserler vermiş, yüzlerce resim tablosu ve yontusu bulunan Oruçoğlu’na dair yazılan ilk kitap. Bu kapsam, biçim ve içerikte Türkçede yazılmış başka eserler var mı, doğrusu bilmiyorum. Kitabın içeriği bir hayli zengin. M. Oruçoğlu`nun tüm roman, şiir, öykü, destan ve denemelerinin yanı sıra siyasetinin ve resimlerinin de ele alındığı bir yapıtla ilk kez karşılaşıyoruz. Bu anlamıyla oldukça değerli bir çalışma olduğunu tekrar belirtmek isterim. M. Akkaya kitabının giriş kısmında öncelikle M. Oruçoğlu`nu kısa değerlendirmede bulunuyor. Yaşadığı dönemin toplumsal koşullarından söz ederken, günümüzde de bize eserleriyle ışık tutan Tolstoy, Goethe, Balzac gibi edebiyatçıların yanı sıra; Lenin, Marx, Mao gibi politik ve felsefik görüşleriyle önemli figürlere kadar geniş bir yelpazede karşılaştırmalar yaparak düşüncelerini sergiliyor.
Eserin birinci bölümünde ‘sanat, politika ve özgünlük’ başlığıyla‚ Gül Demir Çığlık adlı eseriyle sınıf mücadelesine yaklaşımını irdeliyo Oruçoğlu‘nunr. Sonrasında bir döneme damgasını vuran ünlü Tohum eserinden sözediyor. Daha sonra bir halkın direniş günleri adıyla Newroz romanı ele alınıyor. Romanlar, birçok romanla karşılaştırılıyor. Oruçoğlu’nun ayrıcalığı not ediliyor.
Yeni mekanlar ve romanda yeni arayışların adı: Kangurular deniliyor. Bu romanıyla M. Oruçoğlu eserlerinde yavaş yavaş yeni mekanların arayışını sürdürmek istemektedir. Yine bu bölümde Mitolojiden gerçeğe ismiyle Barbara Anna Kistler`e adadığı Uçurum Geyikleri adlı eseri detaylıca anlatılıyor. Betimlemeler, açıklamalar yapıldıktan sonra esere dair yargılarda bulunuyor Akkaya. Yazarın yaptığı eser özetleri, Oruçoğlu’nu okumamış olanlar için veya kısmen okumuş olanlar için bir ölçüde kolaylık da oluyor.
İhanet ve saldırılara karşı direnişin romanı olarak karşımıza Dersim eseri çıkıyor. Dersim romanı M. Oruçoğlu`nun en tartışmalı eseri olduğu fikri vardır yazarda. Birincisi romanın bilgi içeriğidir, diğeri ise romanda kadının ele alınış tarzıdır. Bu konuda romana yapılan eleştiriler ve Oruçoğlu’nun eleştirilere yanıtları da sorun edilmiş. Mehmet Akkaya‘nın, bu noktalarda Oruçoğlu’na eleştiriler de yaptığı görülüyor. Dolayısıyla kitap tipik bir övgü kitabı değil. Zira eleştirel bir mantığa da sahip.
Kitabın ikinci bölümünde ‘filozofça bakmak ve sanattaki felsefe’ başlığıyla deneme türündeki eserleri değerlendiriliyor. Sırasıyla Filozof, Çıplak ve Özgür, Denemeler. Yazar felsefenin içinden gelen biri olduğu için filozofça bakmayı önemsiyor ve Oruçoğlu da olay ve olgulara filozofça bakan biri olarak niteleniyor. Filozof adlı roman bu açıdan daha da ilginç bulunuyor.
Aynı bölümde Brunswick Delileri adlı romanıyla da şiddet unsurunun boyutları irdeleniyor. Akkaya burada birçok karakterde inandırıcılık sorunu saptıyor, romanda gereksiz uzatmalar olduğunu iddia ediyor. M. Oruçoğlu aynı zamanda şair olması nedeniyle epeyce yazdığı şiir ve masal kitaplarıyla kendini gösteriyor ve dolayısıyla da M. Akkaya için tabi ki inceleme konusu oluyor. Bunlardan birkaç örnek: Baba İshak Destanı, Mavi Munzur Masalları.
Şiir incelemesi yapmadan önce şiir mirasımız üzerine kısa bir değerlendirme yapılıyor ve ardından sınıf mücadelesi içinde şiirin yeri iredeleniyor. Bu bağlamda, Demirin Ve Ateşin Dilinden, Kahramanlık Kılamları, Falaris Prelüdleri, Huruç , Eşrefoğlu Al Haberi kitaplarından örnekler sunuluyor.
M. Akkaya`nın en fazla yer verdiği Grizu romanı ise eserin üçüncü bölümünde yer alıyor. Çünkü Grizu romanı hem hacmi gereği hem de sınıf mücadelesinin Türkiye`de gelişim seyrini incelemek açısından oldukça önemli bir klavuz eserdir. Dört ciltlik kitap için en iddialı eser de denilmektedir. Emile Zola`nın Germinal romanının Batı edebiyatında anlamı ne ise, Türkiye edebiyatında da Grizu odur deniliyor. Sanattan politikaya, politikadan sanata M. Oruçoğlu diye başlanan kısımda da Devlet ve Kömün adlı eserde dile getirilen siyasal görüşleri felsefenin ışığında değerlendiriliyor. Yine bu bağlamda kadın sorununa özgün ve derin değerlendirmelerde bulunduğu Karyaditler kitabı oldukça önemli bir eser olarak dikkat çekiyor.
M. Oruçoğlu`nun ressam olduğunu da gözönünde bulundurursak resimleri de dikkate değerdir. Bu bağlamda sekiz tane resim tablosu M. Akkaya tarafından değerlendirilmiştir. Kitapta sırasıyla; Hegel, Üretim, Merak, Baretli Yaşam, Aborcin Çocuk, Uzay ve Çocuk, Lesbos ve İhtiyar. Eserlerin adlarından da anlaşılacağı gibi tıpkı romanlarında ve şiirlerindeki fikir dünyası tuvale de yansımıştır. M. Oruçoğlu`nun tüm kitap kapakları bizzat kendi çizimleriyle yer alıyor. Bu da sanatın farklı alanlarında eserler veren sanatçılar için oldukça özgün bir alan olsa gerek.
M. Akkaya kitabının son bölümünü Grizu romanının dördüncü cildine ayırıyor. Grizu romanı bu kez hem modern bir roman, hem de dilde gelişen ve genişleyen anlam dünyasını oluşturması bakımından zirveye tırmanmaktadır. Ve en son olarak, ‘roman biter ancak mücadele sürer’ düşüncesi okuyucuya duyuruluyor. Epistemolojik Kopuş’un tezi adından da anlaşılacağı üzere, Muzaffer oruçoğlu’nun geleneksel estetik ve siyasal değerlerden koptuğu yönündedir. Oruçoğlu Türkiye romanının en üstünde görülmektedir. Akkaya bunun politik alanda da geçerli olduğunu söylüyor ve bir tartışma açmak istediğini dile getiriyor. Umarım kitap böyle bir tartışma iklimi bulur.
Türkiye edebiyatı ve siyasi literatürde M. Oruçoğlu`nun hak ettiği ilgiyi bulmadığı düşüncesinden hareketle önemli bir katkı sunmuştur bizlere M. Akkaya. Bu çalışma sayesinde Oruçoğlu’nun şiirleri, romanları, resimleri düşüncüleri geniş çevrelere ulaşma imkanı yaratacağı umudunu taşımaktayım. Bu anlamıyla Mehmet Akkaya önemli bir görevi de yerine getirmiş oluyor. Muzaffer Oruçoğlu`nu tanımak isteyenlere bir fırsat sunmanın yanı sıra, yaşadığımız yüzyılın, felsefi-ideolojik bilincin ülkemizdeki en yüksek akıllarından biri olarak, nice nice eserler üretmesi dileğiyle iyi ki M. Oruçoğlu bizimle diyorum. Ve iyi ki onu geniş kitlelere anlatmayı kendine görev bilmiş yazar dostumuz Mehmet Akkaya var. Kalemine, emeğine ve bilincine sağlık!
*Mehmet Akkaya, Filozofça Epistemolojik Kopuş, Belge Yayınları, 2015, İstabnbul.
====================================================================================================================

Dört Büyükler Bağlamında
MUZAFFER ORUÇOĞLU VE EPİSTEMOLOJİK KOPUŞ
Serhat Yüksekbağ

Can Yücel bir şiirinde “Başka türlü bir şey benim istediğim/ ne ağaca benzer, ne de buluta” demişti. Bu şiirinde başka bir hayata özlemini anlatıyor şair. Özlem duyduğu yerin başka türlü bir dünya olduğunu söylüyor. Başka bir dünyaya, başka bir düzene olan istek var. Elbette mistik bir dünya ya da gerçek dünyadan başka bir dünya kastedilmiyor, bu dünyanın dönüşmesini, bu düzenin değişmesini vurguluyor şair. Sanat tarihinde onlarca sanatçı vardır bu özlemi dile getiren. Şiirde Nazım Hikmet, edebiyatta Sabahattin Ali, sinemada Yılmaz Güney, müzikte Ruhi Su ve onlarcası…
Bu saydığım sanatçılar sanatın farklı disiplinleri yoluyla varolan düzenden bir kopuş yapmışlardır. Eşitlikçi bir düzen, sınırsız ve sınıfsız bir topluma olan özlem… Bugünlerde yeni çıkan bir kitap var: Mehmet Akkaya’nın “Filozofça” serisinin yeni kitabı Epistemolojik Kopuş*. Tartışmaya açık ve oldukça iddialı bir kitap. Alt başlığı “Sanat ve politikada; bilim ve felsefede; roman, resim ve şiirde kopuşa doğru: Muzaffer Oruçoğlu.”
Yazarın deyimiyle “dört büyükler”den olan Sabahattin Ali, Nazım Hikmet, Ruhi Su ve Yılmaz Güney ülkemizin kültürel değerlerine ve en yüksek akıllarına gönderme yapıyor. Akkaya, M. Oruçoğlu’nu da bu kategoriye dahil ediyor ve sanatında onların devamcısı olduğunu söylüyor. Oruçoğlu’nu ele alırken bu isimlerin hatırlanması gerektiğini vurguluyor. Bu isimleri yan yana getirme sebebi ise düşünüş ve davranış tarzlarında, kapitalizm ve onunla ilişki içinde biçimlenmiş olan devlet ve düzen karşıtlığı ve bunu yaparken politika ve sanat arasındaki diyalektik ilişkiyi sonuna kadar işletmeleridir. Böylece çağın ülkemiz özgülünde en yüksek bilincini evrensel bir düzlemde temsil etmeleri ve ülkemiz tarihinde son yüzyılın sanat anlayışına damgalarını vurmaları önem kazanmaktadır.
Oruçoğlu ve Popüler Edebiyattan Kopuş
Kitabın adı olan Epistemolojik Kopuş, felsefi bir terim olarak Althusser tarafından kullanılmıştır. Akkaya da felsefenin içinden biri olduğu için terime yeni bir anlam vererek kitabına isim yapmış bu ifadeyi. Althusser’e göre Marx, birinci döneminde insandan ve felsefeden (El Yazmaları, Alman İdeolojisi) vs. hareket ettiği halde epistemolojik bir kopuş gerçekleştirerek olgunluk döneminde ekonomi ve bilim (Kapital) alanına kaymıştır. Yazar da Althusser’e atıfta bulunarak başta saydığı ‘dört büyükler’in ve Oruçoğlu’nun var olan düzenden epistemolojik bir kopuş yaptıklarını iddia ediyor. Böylece sanata dair ülkemizde özellikle 70’li yıllardan günümüze kadar süren toplumcu sanat tartışmalarını yeniden eleştiri gündemine getirmiş oluyor.
Yazarın edebiyat alanına ilişkin temel iddiaları, M. Oruçoğlu’nun edebiyatta Tanzimat Dönemi edebiyatından bir kopuş yaşadığını belirtmesiyle başlıyor. Batı’ya oranla Osmanlı’ya geç gelen modern sanat ve edebiyatın ilk temsilcileri Tanzimat Dönemi’nde ortaya çıkmıştır. Bu dönemin sanat anlayışının çıkış noktası ise özetle devleti, düzeni korumak ve kutsamaktır. Akkaya’ya bakılırsa Oruçoğlu bu bağlamda düşünüldüğünde sanatında aileyi, devleti ve kapitalist özel mülkiyeti karşısına alarak Tanzimat dönemi edebiyatından bir kopuş yaşamıştır. Günümüzde ise Oruçoğlu, popüler edebiyattan (Ahmet Ümit, Elif Şafak, Orhan Pamuk gibi) yazarlardan insan ilişkilerini, çelişkilerini tüm karmaşıklığı ve toplumsallığıyla ele aldığı için ayrı ve özgün olarak değerlendirilmektedir. Mehmet Akkaya, Epistemolojik Kopuş’ta M. Oruçoğlu’nun romanlarını ayrıntılı bir analizden geçirerek materyalist bir titizlikle incelemiştir. Yazarı izleyerek kısaca da olsa bu eserlere değinmek gerekiyor.
Dil, Üslup ve Konu Seçiminde Özgünlük
Muzaffer Oruçoğlu’nun en çok bilinen ve sıklıkla okunan kitaplarından Tohum adlı romanı yazarın otobiyografik romanı sayılabilir. 1968 öğrenci gençlik mücadelesi sonrası kendisinin de içinde bulunduğu, tarihsel açıdan 1971 kopuşu olarak nitelendirilen süreci ve Türkiye ‘68 Hareketi’ önderlerinden İbrahim Kaypakkaya ve arkadaşlarının Dersim bölgesinde temellerini attığı silahlı mücadeleyi konu alır. Karakterlerden birisi de Azeroğlu tiplemesiyle M. Oruçoğlu’nun kendisidir. Kitabı özellikle sosyalist gerçekçi romanlardan ayıran en ilginç yanı dili ve anlatım biçimidir.
Sosyalist gerçekçi romanlara nazaran romandaki karakterleri kahramanlaştırmaması (star tip), onları ‘sıradan’ ama eşitlikçi ve özgür bir toplum için mücadele eden kararlı gençler olarak anlatması Oruçoğlu’nun özgün bir buluşu olsa gerek. Akkaya’nın da dikkat çektiği gibi Oruçoğlu tip yaratırken en ufak bir kutsama yapmamaktadır. Gül, Demir ve Çığlık adlı romanında, sınıf mücadelesi sonucunda zindanlara doldurulan kadın ve erkek mahkumlar konu alınmaktadır. Özellikle 12 Eylül ve döneminin karanlığına karşı direnen devrimcileri, kendi tanıklıklarıyla da yalın bir gerçeklikle anlatır. Newroz’da ise Kürt halkının mücadele tarihine ışık tutulur.
Yazar Mehmet Akkaya, Oruçoğlu’nu yer yer eleştirmekten de çekinmiyor. Dolayısıyla Epistemolojik Kopuş’u nesnel bir çalışma olarak değerlendirmek gerekir. Örneğin Dersim romanında Oruçoğlu ‘38 direnişçilerinin’ yenilgisini modern toplumun savaş aygıtlarına bağlamaktadır. Çözümü ise eskinin mücadele biçimlerinde aramaktadır. Bu romantik bir tarih anlayışıdır. Akkaya da buna itiraz ediyor ve eleştiriyor.
Sanat ve Sınıf Mücadelesinde Evrensellik
Yazar açısından Oruçoğlu, sanatın evrensellik kategorisiyle, sınıf mücadelesinin evrensellik kategorisinin bütünlük halinde olduğunu ve sanat tarihinin ve sınıf mücadelesinin paralel doğrultuda ilerlediğini ortaya koyuyor. Bu bağlamda ‘toplumun, kurulu düzenin giydirdiklerinden soyunması gerekir’ diyor. Akkaya’ya sorarsanız Oruçoğlu’nun eserlerinde, “doğa ile insan, kent ile şehir, organik olanla inorganik olan, eski ile yeni, durağan ile hareketli olan arasında karşıtlıklar kendini göstermektedir”. Ayrıca yazar, Oruçoğlu kitaplarında genel olarak aile eleştirisi yapıldığına bilhassa vurgu yapmaktadır. Özellikle Çıplak ve Özgür romanında ailenin karşısına özgür aşkı koymaktadır. ‘Aşkın’ sevgiyi öldüren bir duygu durumu olduğuna temas etmesi birçok okura ilginç gelebilir.
Filozofça’nın yazarı, Oruçoğlu’nun romanlarının yanı sıra masal kitaplarını da incelemiştir. Masal kitaplarında da Oruçoğlu’nun medeniyet eleştirisini görürüz. İnsanın yabancılaşmasında teknolojinin payı olduğu vurgusu yapılıyor. Şüphesiz günümüzde insanın topluma yabancılaşmasında teknolojinin payı var; ama Oruçoğlu burada teknolojinin hangi sınıfın elinde olduğuna bakmaksızın teknolojiyi ve onun üzerinden medeniyet eleştirisi yapıyor. Akkaya da incelemesinde bu eleştiri ve itirazı yapıyor tekrardan.
Oruçoğlu, masallarında önemli bir unsur olarak, kapitalizmin sadece insan üzerindeki sömürüsünü anmakla kalmıyor, doğa üzerindeki tahribatı ve hayvan sömürüsü vurgusunu da yapmaktadır. Oruçoğlu, çocukları masumluğu ve geleceğin temsili olarak merkeze almaktadır. İkinci olarak da kadının toplumdaki yeri ve önemine vurgu yapmaktadır. Masallarında kurguladığı ütopik düzen ise klasik ütopyacıların sisteminden oldukça farklı ve gelişkindir.
Tanzimat ve İkinci Yeni’den Kopuş
Epistemolojik Kopuş’ta, Oruçoğlu’nun şiirleri de ele alınmaktadır. Yazar, Oruçoğlu’nun romanda olduğu gibi şiirde de Tanzimat’tan bugüne uzanan eserlerden bir kopuş yaptığını ileri sürüyor. Tanzimat’ta “toplumcu” değil “toplumsal” edebiyat yapıldığını, yalnızca bu çerçevede bir “kopuş” olduğunu ortaya koymaktadır. Oruçoğlu şiirleri için sadece Tanzimat Edebiyatı’ndan değil örneğin İkinci Yeni’den de bir kopuş olduğu iddia ediliyor. Bu iddialar şiir örnekleriyle gerekçelendiriliyor.
Yazar, Oruçoğlu’nun en önemli eserlerinden Grizu adlı romanın dört cildini de ayrı ayrı ele almaktadır. Romanın yazarı sınıf mücadelesini maden ocakları çevresinde, Zonguldak özelinde edebileştirmektedir. Roman kapsamında Osmanlı toplum yapısını, Osmanlı-Avrupa ilişkilerini, Osmanlı’nın yarı sömürgeleştirilmesi, toplum birey ilişkileri, bireyler arası çatışmalar, bireylerin sosyal-psikolojik yönleri, estetik bir kaygı gözetilerek konu ediliyor. Tüm bunları yaparken de geleneksel bir dil kullanıyor Oruçoğlu; maniler ve kendine has üsluplar söz konusu. Ahmet Arif’in de yazılarında belirttiği, şiirlerinde kullandığı gibi kurallara bağlı bir dil, dil milliyetçiliğidir. Oruçoğlu da romanlarında bu kuralları yıkıyor anlaşılan. Oruçoğlu’un, üzerinde sıklıkla durduğu siyaset, değiştirmenin kaldıracı; sanat ise derinleşmenin kaldıracı olarak karşımıza çıkıyor.
Akkaya, Oruçoğlu’nun politik kitaplarını da çözümlüyor. Devlet ve Komün ile Karyatidler’i teferruatlı bir incelemeden geçiriyor. Devlet ve Komün’de, var olan geleneksel devrimleri Çin ve Sovyet devrimleri üzerinden Türkiye Sol Hareketi’ni değerlendiriyor. Sol hareketi, Sovyet ve Çin devrimlerini, devlet tartışmaları bağlamında, kurulu resmi düzenden ve teolojiden tam anlamıyla kopamamakla eleştiriyor. Model olarak ise Paris Komünü deneyimini örnek veriyor, onu savunuyor. Karyatidler’de ise yazar kadın sorunu, feminizm ve siyasal mücadele tarihlerini ele almaktadır.
Osmanlı’dan Günümüze Resim Sanatı
Sanatçının resimlerini de biçim, üslup ve teknik bakımdan inceliyor Akkaya. Bunu yaparken de Osmanlı ve Cumhuriyet tarihini kaynak ve kökleriyle, Avrupa resim sanatıyla karşılaştırarak yapıyor. Oruçoğlu, konu olarak Bruegel’in izleyicisi olarak görülüyor, biçim açısından da Picasso’ya benzetiliyor.
Kitap biterken Grizu romanının dördüncü ve son cildi ele alınıyor. Oruçoğlu Osmanlı’dan, Osmanlı’nın yıkılış dönemine oradan cumhuriyetin kuruluş yıllarına kadar madenleri, köylülükten işçiliğe geçişi, feodalizmden kapitalizme evrilmeyi yansıtmaktadır. Osmanlı’dan cumhuriyete geçişle, modern bir sömürü biçiminin ortaya çıktığı; ve işçi sınıfı açısından sömürünün değişmediği, sadece sömürünün modern bir hal aldığı ustalıkla ortaya sergilenmektedir.
Epistemolojik Kopuş’u yazmak için Mehmet Akkaya’nın temel motivasyonu Grizu romanları ve genel olarak Oruçoğlu’nun romanlarıdır. Akkaya, Oruçoğlu’nun asıl dehasını da romanlarda buluyor. Anlaşılan yazar, Oruçoğlu’nun bu dehasını resim, şiir, öykü ve destanlarda hatta siyasal düşüncelerinde de gösterdiğine inanıyor. M. Akkaya’nın temel iddialarından biri düşünce, sanat ve bilim disiplinleri aralarındaki ayrımın ontolojik olmadığıdır. Bu yüzden de kitabına “Ontolojik Kopuş” yerine Epistemolojik Kopuş adını vermiş.
Akkaya için sanat, felsefe, bilim ve politika arasında bir korelasyon bulunmaktadır. Yazar bu bütünlük ve korelasyonun, Oruçoğlu’nun düşün ve sanat dünyasıyla uyumlu olduğunu belirtmektedir. Filozofça’nın yazarının; yorum, önerme ve yargılarının tartışmaya açık olduğunu mütevazi bir dille söyleyerek bir tartışma başlatma çabasında olduğu anlaşılıyor. Bu bağlamda kitap ilginç bir iddiayla sanata ve Oruçoğlu’nun sanatına bakışın bir yorumu olarak görülüyor. Bakalım zaman yazarın, ortaya koyduğu iddiaların ne derece doğru ve yerinde olduğunu, açtığı tartışmaların nasıl bir istikamette ilerleyeceğini gösterecek.
*Mehmet Akkaya, Filozofça Epistemolojik Kopuş, Belge Yayınları, İstanbul, 2015.