DİL FELSEFESİ

Dil, Bir Üstyapı Kurumu Değildir

Dil üzerine düşünmeye başladığımda, dilin bir altyapı kurumu olduğu yönünde bir düşünceye yakın olduğumu anımsıyorum. Ayrıca düşüncenin diğer ürünleri olan sanat, bilim ve daha da üst ürünü olan felsefeyle ilgim arttığında bunların da tersine üstyapıya tekabül ettiği düşüncesi zihnimde ağırlık kazanmaya başlamıştı. Bu durumda eğer sanat, edebiyat ve felsefe olarak ortaya konulanlar üstyapıya tekabül ediyorsa, ki ediyor, o halde dil bir altyapı unsuru olmalıdır. Yani halen kanaatim odur ki, dil ekonomik temele karşılık gelirken, dil ile ortaya konulan her türden düşün ve bilim ürünleri ise üstyapıya karşılık gelmektedir. Ancak yine de bu konuda henüz son söz söylenmemişe benziyor. Altyapı ve üstyapı metaforu üzerinden dil çözümlemesi yapan J.Stalin’de 1950’li yıllarda, ölmeden evvel bir dizi açıklama yapmış ve konunun ilgilileri ile sert denebilecek polemiklere girmiştir. “Dilbilimde Marksizm Üzerine” (Stalin, 1977) başlığını taşıyan yazıdaki bazı temalara değinmek bu çalışmanın sınırlarını genişletmek bakımından yararlı olacaktır. Stalin’in yazısından anlaşıldığı kadarıyla 1940-50 arasında Pravda’da dile ilişkin bir dizi tartışma yayınlanmıştır. Stalin asıl olarak, bu tartışmalara yön veren dilbilimci N.J.Marr ile polemiğe giriyor. Marr, dilin sınıfsal nitelikli olduğunu ve buna bağlı olarak da onun bir üstyapı kurumu olduğunu ileri sürmektedir. Marr için dil ve düşünce birbiriyle özdeş de değildir. Bu yıllarda Marr, bu düşünceleriyle Sovyet dilcileri içinde birçok taraftar da bulmuştu. Tartışmaya sonradan Stalin de katılır. Stalin asla Marr gibi düşünmemektedir. Dolayısıyla yazısında dilin neden bir üstyapı kurumu olmadığını ve sınıfsal nitelikten de uzak olduğunu anlatmaya çalışmaktadır, onun için dil ile düşünce aynı şeydir, yazıda dile ilişkin birçok tema ayrıca gündeme getirilmiştir.
J.Stalin, kendisine “Dilin, temelin üzerinde bir üstyapı olduğu doğru mudur?” biçiminde sorulan bir soruyu yanıtlarken “hayır, doğru değildir” ifadelerini kullanıyor. Stalin haklı olarak bu yargıya kaynaklık eden düşünce biçimini anıyor yanıtında. Ona göre üstyapı kurumları, ekonomik temelin değişmesi üzerine aynı hızla olmasa da sonuçta değişen kurumlardır. Mesela Rusya’da ekonomik olgular yeni rejimle birlikte değişime uğramıştır. Buna bağlı olarak hukuk, politika ve eğitime dair birçok kurum da yeni bir vizyon kazanmıştır. Buna göre eğer dil bir üstyapı kurumu olsaydı Rus dilinin de değişmesi gerekirdi. Oysa Stalin’e göre devrimle birlikte eski siyasal, hukuksal ve diğer kurumların yerine yeni, sosyalist kurumlar geçtiği halde Rus dili, özü itibariyle devrimden önceki biçimiyle kaldı. Elbette Rus dilinin hiç değişmediği söylenemez. Ancak burada kullanılan “öz” ifadesine Stalin’in dikkat çektiği hatırlatılmalıdır. Burada iki noktaya ya da dille ilgili iki kategoriden söz eden Stalin açısından bunlar dilin gramer yapısı ve dilin sözcük hazinesidir.
“Burjuva Grameri” ve “Proletarya Grameri”
Devrim yıllarında daha yoğun olmak üzere mevcut dillerin sözcük dağarcığında her zaman büyük değişiklikler olmaktadır. Bunların dilin özünü değiştirmeyeceğini söyleyen Stalin açısından dilin üstyapı kurumu olarak değişmesi demek, bir bakıma yeni bir dilin ortaya çıkması demektir ki, bu imkansızdır. Çünkü dillerin özü sayılabilecek gramer yapısı ve sözcük sistemi ya olduğu gibi kalmaktadır ya da en küçük bir değişiklik için bile yüzyılları belki de bin yılları beklemelidir. Bakın Stalin neler yazıyor?: “Rus dilinin temelini oluşturan yeni bir sözcük hazinesine ve gramer sistemine gelince, bunlar, kapitalist temelin tasfiyesinden sonra tasfiye edilip, yerlerine sözcük hazinesinin yeni bir temel özü ve yeni bir gramer sistemi getirilmemiş, tersine, bunlar, oldukları gibi kalmışlar ve önemli hiçbir değişikliğe uğramadan varlıklarını sürdürmüşlerdir” (s.10-11) Belkin, Holopov ve Marr gibi Sovyet dilbilimcilerle polemiğini derinleştiren Stalin, dilbilimcileri dili sınıfsal niteliği açısından ele aldıkları için de suçlar. Yani burada dilin üstyapı kurumu olarak ele alınması ile onun sınıfsal (ideolojik) özellikte bulunmasının varsayılması aynı doğrultuda düşüncelerdir. Stalin ise dilin ideolojik karakterli olduğu tezini reddeder. Dolayısıyla “burjuva grameri” veya “proletarya grameri” tarzındaki kategorileştirmelerin gerçekliği yansıtmadığının altını çizmiştir. Açıktır ki Sovyet dilbilimciler, dil konusunda Stalin’den daha devrimci bir eğilim içindedirler. Halihazırdaki Rus dilinin Rus aristokrasisinin ve Rus burjuvazisinin ruhunu taşıdığını ve bu dille düşünen ve iletişim kuran kitlelerin de eski düşünüş ve davranış alışkanlıklarını sürdürdüklerine inanmaktadırlar.
Stalin için Rus dilinin yeni sözcükler kazandığı doğrudur, bazı sözcüklerin tarihe karıştığı da doğrudur. Ancak sözcük hazinesi bakımından bile büyük bir değişiklik olmamaktadır. Zira yüzlerce sözcük anlam değiştirse, kullanımdan düşse, yüzlerce yeni sözcük üretilse, yüzlercesinin anlamı değişmiş olsa da öz ya da temel diyebileceğimiz sözcükler olduğu gibi kalmaktadır. Demek oluyor ki, birinci olarak, dilin gramer yapısında bir değişiklik olmuyor, ikincisi temel sözcüklerde de kısmi değişiklikler oluyor, üçüncüsü ise sözcük hazinesinin genelinde değişiklikler olmaktadır. Değişme aralığı en geniş olan değişme ise gramerdeki değişikliktir; onun için bekli de binyıllar gereklidir. Temel sözcüklerin de değişmesi için o kadar olmasa da yüzyıllar gerekecektir. Genel sözcük hazinesi ise her zaman, köklü değişiklikler döneminde daha yoğun olmak üzere her zaman olasıdır.
Dil, Bir Üstyapı Kurumu mu?
Dilin ideolojik bir karakter taşıdığı konusu oldukça ilginçtir. Stalin bu konuda da Sovyet dilbilimcilerinden ayrılıyor. Stalin açısından dil diğer üretim araçlarından biri olarak ortada durmaktadır ve toplumun malıdır. Tek tek ele alındıklarında bir toplumdaki makineler, fabrikalar, her türlü zenginlik nasıl ki toplumun malıysa dil de toplumun malıdır. Ancak üretim araçlarına kimin sahip olduğu önemlidir. Buradan bakınca Stalin’in dili yalnızca bir iletişim aracı olarak görme eğiliminde olduğu söylenebilir. Burjuvazinin elindeyse araçlar, emekçilerin sömürülmesi için kullanılırlar. Emekçilerin elindeyse tüm toplumun refahı için kullanılırlar. Bunun gibi dili burjuvazi de kullanabilir, kendi sınıfının çıkarlarını merkeze alarak eserler ortaya koyar; edebiyat yapar, sanat yapar, felsefe yapar… Elbette ki dili proletarya da kendi sınıfının çıkarları açısından değerlendirir. Yani kendinde şey olarak dilin bir sınıfsal niteliğinden söz edilemez. Ancak onu kimin nasıl kullandığı noktasında sonuçlar değişiktir. Dikkat edilirse, Stalin dili üretim araçlarına benzetmiştir. Buna göre Stalin’in dili bir ekonomik olgu olarak ele alıp almadığı sorulabilir. Aslında öyle yapması da gerekirdi, ancak Stalin dili altyapı içinde de ele almaz. Dilin üstyapı içinde de yer almadığını söyleyen Stalin’e göre dil belki de “ara bir yer”dedir. “Dil, bu bakımdan, üstyapıdan kökten farklıdır. Dil belirli bir toplumun bağrında şu ya da bu, eski ya da yeni bir temel tarafından değil, toplum tarihinin ve yüzyıllar boyunca temellerin tarihinin ilerleyişi tarafından oluşturulmuştur” (11). Stalin’in yaklaşımında dil adeta boşlukta durmaktadır. Onun söyledikleri yorumlanacak olursa, dilin üstyapıyı da altyapıyı da aşan bir boyutunun olduğu anlaşılacaktır. Halbuki kendisinin de söylediği gibi N.Marr, dilin bir üretim aracı olduğunu söylemiştir. Stalin’e göre Marr, ilk döneminde dilin üstyapı kurumu olduğunu söyleyip de eleştiriye uğradıktan sonra dili üretim aracına benzetmiştir. Üretim araçları, sınıflar karşısında masumdurlar, eski ve gerici sınıflara da hizmet ederler, gelişmekte olan yeni sınıflara da. Yani üretim araçları hangi sınıfın elindeyse dil de o sınıf için, o sınıf adına üretim yapmaktadır. Aslında Stalin de dilin bu özelliğini kabul ediyor ama ona göre dilin bu özelliği onu üretim aracı kategorisinde görmeyi gerektirmez. Stalin açısından “dil ile üretim arasında temel bir fark bulunmaktadır, bu fark, üretim araçlarının maddi mallar üretmesinde, oysa dilin hiçbir şey üretmemesinde ya da yalnızca sözcükler ‘üretmesinde’dir” (s.40).
Dil üstyapı içinde yer alsaydı Çarlık Rusya’sının yıkılması üzerine yeni kurumlar gibi dil de yenilenirdi. “Oysa” diyor Stalin, Rus dili Puşkin zamanında nasılsa şimdi de yaklaşık olarak öyledir, yani Rusça anaçizgileriyle süregelmektedir. Stalin görüşünü temellendirirken yine Rusya üzerinden hareket etmiş, feodal ve kapitalizmin tasfiye edilmesini örnek vermiştir. Bu yorum açısından Rusya’da feodalizm ve kapitalizm tasfiye dildiği halde Rusça olduğu gibi kalmıştır. Tekrar etmek gerekir ki Stalin açısından her türlü üretim alet ve araçları hızla değiştiği halde, üstyapı kurumları da keza bunu izlercesine ivme kazandığı halde dil, ifade yerindeyse bu değişimden bağımsız kalarak varlığını sürdürmektedir. Daha doğrusu “bir dilin yaşamı, herhangi bir temelin, herhangi bir üstyapının yaşamından son derece daha uzundur” (s.13). Stalin’e göre sınıfsal niteliğinden izole durumdaki dil, herhangi bir sınıfın eseri de değildir, bütün toplumun ve bütün sınıfların ortak eseridir. Ekonomik temelin ve üstyapının değişmesiyle değişmeyecek olan dili, Stalin açısından değiştirmenin gereği de yoktur. Yani dilin değişmezliği bir yana, yeni Sovyet düzeninin dili değiştirmeye de ihtiyacı yoktur. Önemli olan bu dille ortaya konulacak bilim, sanat ve felsefi ürünlerin niteliğidir. Dolayısıyla Stalin soruyor: “Su, toprak, dağ, orman, balık, insan, gitmek, yapmak, üretmek, alışveriş yapmak vb. sözcüklerinin, artık su, toprak, dağ vb. olarak adlandırılmamaları ve değişik olarak söylenmeleri, kimin işine yarar?” (s.14). Kaldı ki Stalin açısından halihazırdaki Rusça yeni rejimin ihtiyaçlarını karşılayacak niteliktedir ve uzun zamandır da bunu kanıtlamıştır. Yeni bir dilin gereksizliği bir yana istense de iradi olarak yeni bir dil yaratmanın olanağı da bulunmamaktadır.
Stalin’in dili iletişim açısından el aldığı vurgulanmalıdır. Hatta onun dili, ideolojik unsurlarından ayırarak ele almasında en çok da dili bir iletişim aracı olarak ele almak istemesi yatmaktadır denilebilir. Dil sadece iletişim aracı olarak ele alınırsa onun, eski rejime de yeni rejime de, çalıştırılana da çalıştırana da eşit derece de hizmet edeceği düşüncesi egemenlik kazanır. Kısacası “toplum içinde insanlar arasında iletişim aracı olarak dil, toplumun bütün sınıflarına eşit olarak hizmet eder ve bu bakımdan sınıflara karşı, bir bakıma, ilgisiz kalır” (s.17). Dilin sınıflara ilişkin bu kayıtsızlığına karşın sınıflar elbette ki dile karşı oldukça ilgilidirler. Kendi duygu ve düşünüş biçimlerini ifade eden sözcük ve deyimler üretmekten çekinmezler; kullanımda olan sözcükleri sınıf çıkarları gereği etkinleştirirler. Eski sınıflar kendi jargon ve lehçelerini gündem de tutmaya çalışırlar. Bu jargon ve lehçeler sanat ve edebiyat ürünlerine de girer. Tabii bütün bunlar ulusal (genel) dilin varlığını yadsımadığı gibi “sınıf dili”nin gereksizliğini de kanıtlar niteliktedir. Kullanılan jargonlar ve lehçeler bir defa mevcut dilin grameri içinde kullanılmaktadır, ikincisi bunları kullananlar belli bir elit kesimdir dolayısıyla toplumla buluşması ve uzun süre etkili olması zordur; üçüncüsü bunlar halka rağmen olduğunda zorlama tarzında ortaya çıkmaktadırlar.
Marx, Engels, Lafargue, Lenin ve Dil
Dil konusuna başta Marx olmak üzere Engels ve Lenin gibi birçok düşünür dikkat çekmeyi ihmal etmemiştir. Stalin’in yürüttüğü polemikten anlaşıldığı kadarıyla Rus dilbilimcileri, düşüncelerini geliştirirken bu düşünürlerden yararlanmışlardır. Stalin çalışmasında ileri sürülen bu düşünceleri ve gerekçeleri özetlemekle yetinmektedir. Marx’a göre burjuvazinin kendi dili vardır, bu dil burjuvazinin ürünüdür, ona bezirganlık ve alım-satım ruhu sirayet etmiştir. Oysa Stalin açısından Marx, ilgili yazıda “sınıf dili”ne gönderme yapmamıştır, “Marx, bir tek ulusal dilin oluşması yollarından söz ederken ‘iktisadi ve siyasal merkezleşmeye bağlı olarak lehçelerin birtek ulusal dil olarak tümleşmeleri’nden söz etmektedir” (s.18). Bu değerlendirmeye bakılırsa Marx, burjuvazinin kendine özgü jargonunun varlığından söz etmektedir, bu jargon da uzun süreli olamamaktadır. Asla yeni bir dil olarak düşünülemez. Rus dilbilimcileri Stalin’e karşı Engels’in yazdıklarını da anmışlardır. Engels için “İngiliz işçi sınıfı, eninde sonunda, İngiliz burjuvazisinden bambaşka bir halk haline gelmiştir (…) İşçiler burjuvaziden değişik bir lehçe konuşuyorlar, onların değişik fikirleri ve değişik kavramları, değişik alışkı ve değişik ahlak kuralları, değişik bir dinleri ve değişik bir siyasetleri var” (s.19). Alıntıda geçen “lehçe” sözcüğü Stalin açısından önemlidir. Çünkü Engels, ulusal bir dilin gereksizliğini ileri sürmemiş, dolayısıyla “sınıfsal nitelikli bir dil” de düşünmemiştir. Burada yeni bir lehçeden söz edildiği açıktır, bu lehçe ki, ulusal dilin bir dalı olabilir, o kadar. Stalin’e göre dilbilimciler dil ile lehçeyi birbirine karıştırmışlardır. Bununla birlikte Engels, sınıfların ahlakından, kültüründen, siyasetinden hatta dininden ve genel alışkanlıklarından söz ederken haklıdır. Çünkü tüm bu kavram ve kategoriler sınıfsal niteliklidir. Benzer bir tartışma Lafargue’dan yapılan alıntılarla da devam etmektedir. Dilbilimcilere göre Lafargue, “Devrimden Önce ve Sonra Fransız Dili” başlıklı çalışmasında bütün halk için ortak bir dilin varlığını kabul etmemiştir. Aristokratik dilden ve toplumun çeşitli katmanlarının jargonlarından söz etmiştir. Aynı noktadan hareket eden Stalin için ise burada da aynı yanlış akıl yürütme mevcuttur. Zira dilbilimciler bu lehçe ve jargonların, halkın kullandığı ortak dilin bir astı olduğunu gözden kaçırmışlardır. Gerçi aynı yazısında Lafargue, bir dil devriminden de söz etmişti, ama Stalin bu konuda filozofun yanıldığını ileri sürmektedir.
İngiltere’de İngiliz feodallerinin birçoğu yıllarca kendi ülkelerinde Fransızca konuşmuşlardır. Bu bilgiye başvuran Rus dilbilimcileri açısından halk İngilizce konuştuğu halde feodallerin Fransızca konuşması dilin sınıfsal nitelikli olduğu göstermektedir. Oysa Stalin açısından bu feodaller kendi halklarıyla ister istemez İngilizce konuşmuşlardır. Kaldı ki bu feodallerin sayısı bir elin parmaklarının sayısı kadardır. İşin içine özenti de girmiş olmalıdır. Nitekim Stalin’in örneğine göre bir dönemler Rus aristokratları da Çarın sarayında ve saray çevresinde Fransızca konuşmuşlardır, Rusçayı Fransızca şivesiyle konuştukları da olmuştur. Ama tüm bunlar dilin sınıfsal nitelikli olduğunu gösteren emareler değildir. Rus dilbilimcileri Stalin’e karşı Lenin’in görüşlerine de başvurmuşlardır. Çünkü Lenin özellikle sınıflı toplumlarda iki kültürden söz etmiştir. Buna göre iki kültürden söz eden birisi iki dilden de söz etmiş olmalıdır. “Sınıfsal dil, sınıfsal gramer yoktur” düşüncesinden hareket eden Stalin’e göre dilbilimciler kültürle dili aynılaştırmışlardır. Oysa kültürün sınıfsal niteliği elbette vardır. Çünkü o bir üstyapı kurumudur. Kültürün burjuvası ya da sosyalisti olur, ama dil bu niteliklerden muaftır. Dil hem burjuva kültürüne hem de sosyalist kültüre hizmet edebilir. İşte Stalin’in yorumu: “Lenin, iki kültürden söz ederken, özellikle, iki kültürün var oluşunun birtek dilin yadsınmasına ve iki dilin oluşmasına varamayacağı, dil tek olması gerektiği tezinden hareket etmekteydi” (s.24).
Lafargue’tan hareketle dilde devrim yapmanın olanağı da tartışma konusudur. Stalin açısından her alanda devrim yapmak mümkündür, bir tek alan devrimden uzaktadır: Dil. Stalin dilin sınıfsal özellikten muaf olduğunu hem söyler hem de bunun rasyonel bir durum olduğunun altını çizer. Kaldı ki onu reformla ya da devrim yoluyla değiştirmenin de olanağı bulunmuyor. Stalin’e göre diller baskılara maruz kalsalar da yok olmaları neredeyse olanaksız yapılardır. Daha doğrusu çok uzun zamanlar, belki de çağlar boyu beklemek gerekecektir. Bu noktada Stalin’in verdiği örnek ilginçtir. “Türk özümleyicileri yüzyıllarca Balkan halklarının dillerini bozmaya, yıkmaya, yok etmeye çalışmışlardır. Bu dönem süresince, Balkan dillerinin sözcük hazineleri ciddi değişmelerle karşılaştı … ancak Balkan dilleri direndi ve yaşamlarını sürdürebildiler. Niçin? Çünkü, gramer sistemleri ve sözcük hazinesinin temel özü, anaçizgileriyle korunabildi” (s.29). Kürtçede öyle değil midir? Çünkü benzer pozisyonda bulunan, resmi planda kullanılmadığı gibi bilim ve sanat dili olarak da kullanılmadığı halde son zamanlarda Kürtçede de gazete, dergi ve kitap çalışmaları görülebiliyor. Bu örnekler dilin baskıyla, zorla değişmesinin veya yok olmasının imkansızlığını gösterirken, devrimin dil dünyasında geçersizliğini de gösteren örnekler olmaları bakımından ilginçtir. Stalin açısından “dilin aşamalı evrimi teorisi” gerçekliği olmayan bir teoridir. Çünkü dilde evrim söz konusu olsa bile bu, bir devrime olanak vermez. Değişme son derece yavaş olmaktadır.
Dilin kökü, toplumların ve insanın kökü kadar eskidir. Doğaya karşı mücadelede önemli bir araç olmuştur dil. İnsanlararası iletişimin temel aracı olmanın yanısıra bilgi taşımada ve diğer insanlara bilgi taşımada oldukça etkin olmuştur. Devletlerin kurulması, yazının icadı, devletlerarsı sözleşmelerin yazılı hale getirilme ihtiyacı dilin daha da kompleks hale gelmesine imkan vermiştir. Dolayısıyla dil, bir iletişim aracı olmanın yanında aynı zamanda bir savaşım aracı da olmuştur. Dil olmasaydı insanlığın ilerlemesi zorlaşır ya da imkansız hale gelirdi. Çünkü toplumsal üretim faaliyetlerinde verimliliğin artırılması noktasında dil merkezcil bir işleve sahiptir. Bu ilişkiler içerisinde dil daha da gelişme olanaklarına kavuşmuş, sözcük hazinesi her geçen gün artmıştır. Birçok dilci gibi Stalin de bir dilde sözcük hazinesinin gelişmesini o dilin gelişmesi olarak değerlendirmektedir. Dillerin karışması sorunu da ayrı bir tema olarak dilbilimcilerin ve Stalin’in gündemine gelmiştir. İki dilin karışmasıyla yeni bir dil mümkün müdür? Stalin açısından bu sorunun yanıtı elbette ki “hayır”dır. Dillerden biri çeşitli nedenlerle baskın gelmektedir, gramer yapısıyla sözcük hazinesinin temel özüyle öne geçmektedir. Diğer dil ise yavaş yavaş niteliğini yitirmekte ve zamanla sönmektedir. Yani “karışım, yeni bir dil, üçüncü bir dil yaratmamakta, ve ama dillerin bir tanesini, onun gramer sistemini ve sözcük hazinesinin temel özünü korumakta ve onun, kendi gelişmesinin iç yasalarına göre evrimini sürdürmesine olanak vermektedir” (s.33). Doğaldır ki, diller karıştığında süreç az çok egemen olan dilin lehine olmaktadır. Bu konuda Stalin Rus dilini örnek vermekten çekinmemiştir. Ona göre Rus dili tarihsel süreçte başka dillerin sözcük hazinesinden yararlanarak eksiklerini gidermiş, güçlü bir dil haline gelmiştir.