BİLİM FELSEFESİ
Felsefe ve bilim uzun zaman birlikte geliştiler. Bazen iç içe, bazen karşı karşıya kalıp birbirlerine karşı mücadele ettiler. Antik-Çağ’da (M.Ö 700- M.S 500) felsefe ve bilim iç içeydi, ayrışmamıştı. Yunan Doğa Felsefesi, hem felsefeyi hem de doğa bilimlerini (fizik, astroloji) içeriyordu. Platon için de (M.Ö. 428-349) felsefe ve bilimler iç içeydi. Daha doğrusu doğa bilimleri felsefenin bir alt koluydu. Aristotales’de (M.Ö. 384 – 322) doğa bilimleri nispeten gereken özel ilgiyi gördü, ama onda da doğa bilimleri felsefenin bir alt koluydu.
Antik çağda, felsefe ve doğa bilimleri iç içeydi. Felsefe bilimden ayrılmadan önce, Antik çağ filozofları, hakikatin araştırılmasını iyinin araştırılmasından bağımsız olarak ele almıyorlardı. ‘Doğru nedir?’ sorusu ‘iyi nedir’ sorusu ile birlikte alınırdı. Yani sadece doğru olan değil, iyi olan da bilinebilirdi. Ne var ki, felsefe ve bilimin birbirinden ayrılması sonucu şöyle bir durum ortaya çıktı: Doğa bilimcileri, sadece gerçek (doğru) olanın araştırılmasına yöneldiler. İyi olanın ne olduğunun araştırılmasını felsefeye bıraktılar. Doğa bilimcilerine göre, esas olan neyin doğru olduğunu bilmekti; zaten neyin iyi olduğunu bilmek mümkün değildi.
Felsefenin bilimden ayrılması, felsefenin ne olduğu sorusunu da gündeme getirdi. Antik Çağ filozofları, felsefenin ne olduğu sorusunu tartıştılar. İki eğilim vardı: Birinci eğilime göre, felsefe, doğa ve dünya hakkında‚ ’gerçeği arayan’ en genel yasaların bilimidir. Felsefe en yüksek bilinç biçimidir ve genel teorik düşünceleri ele almalıdır. İkinci eğilime göre ise, felsefeyi gökyüzünden yeryüzüne indirgeyen Sokrates’in (M.Ö. 470-399) düşüncesinde açığa çıkan eğilimdir. Bu eğilime göre felsefe, ’insan nasıl yaşamalıdır‘ sorusuna yanıt aramalıdır. Bu nedenle felsefe, insanı konu edinmelidir. Bu anlayışa göre felsefe, genel bir bilim değil, insan yaşamı ve insanın var oluşu üzerine kafa yoran, tikel kültürel bir eylemdir.
Batı’da Antik Çağ’ın sona erişi, Orta Çağ’ın başlamasıyla, din egemen düşünce haline geldi. Felsefe ve bilim, ilahiyatın bir alt kolu haline geldi. Dinsel dogmatizmin altında, eski Yunan Felsefesi gelişme olanağı bulamadı. Başka bir deyişle: Orta çağda dinin egemen olmasıyla, felsefe Araplar’a kaydı. Araplar tüm Orta çağ boyunca bilim ve felsefe alanında önemli gelişmeler kaydettiler. Rönasans’la birlikte durum değişti. Batı’da Aristotales’in felsefesi yeniden ’icat‘ edildi. Felsefe ve bilimsel gelişmeler, Araplar’dan, Batı’ya kaydı yeniden.
Doğa bilimlerinde, ilahiyatın egemenliğine ilk darbeyi Kopernikus (1473-1543) vurdu. Kilisenin otoritesine karşı koyarak, doğa bilimini dinsel düşüncenin etkisinden kurtardı. Felsefe ve bilimin birbirinden ayrılması ve her birinin bağımsız olması, Newton fiziği ile başladı. Burjuva toplumunun ihtiyaçları sonucu, özellikle 17. ve 18. yüzyıllarda doğa bilimleri alanında bir gelişme sağlandı. Doğa bilimleri felsefenin ve dinin egemenliğinden kurtuldular. Doğa bilimlerinin ve insanın felsefe alanında incelenmesinin önem kazanmaya başlaması Rönesans dönemi ile başlar. Ortaçağ karanlığı sona erince, gelişen ticaret burjuvazisinin eğilimleri bilime ve felsefeye yansır.
Ama Ortaçağ’da din, doğa bilimleri üzerinde politik bir baskı yapıyordu. Galileo (1564-1642) tövbe etmeye zorlanmıştı. Dinin doğa bilimi üzerindeki baskısı, doğa bilimcilerini ve bilimi, politik gelişmelerin dışında tutma düşüncesine götürmüştür. Böylece, bilimin, politikanın dışında tutulması geleneği doğdu. Bilim ‘neyin mümkün olduğu’ ile ilgilendi. Ama toplum açısından ‘neyin arzu edilir’ şeklindeki ahlaki soru, bilimin dışında kaldı.
Bilim ve felsefe Ortaçağ’da sefil bir durum yaşadı. Bilimin ve felsefenin durumu üzerine ilk kafa yoran Franz Bacon (1561-1626) oldu. Bacon, bilim ve felsefenin sefaletinin nedenini şöyle özetler: ”Bilim, kendi temeli olan, doğa ve deneyden uzaklaşmıştır. Kendini doğa ve deneyden uzaklaştıran bilim ve felsefe, yalnızca düşüncelere dayandırılmıştır. Bu düşünceler çeşitli değişimler yaşadı ama, ileri yönelik bir hareketi başaramamıştır.”
Bacon, bu düşünceden hareket eder. Bilimin reforme edilmesini, yeniden yapılandırılarak iyileştirilmesini savunur. Bilimin daha iyi duruma getirilme koşullarını şöyle açıklar:
Bilimin iyileştirilmesi, işlevini sağlıklı sürdürebilmesi için yansız, nesnel koşul şudur:
Bilim, deney ve doğadan uzaklaşmamalı. Bilim; deney ve doğa felsefesini temel almalı.
Bilimin özlü bir biçimde iyileştirilmesinin subjektif koşulu, kişisel, yanlı düşüncelerden, ilahiyattan ve önyargılardan kurtulmaktır.
Doğa bilimlerinin felsefeden ayrılmasıyla, felsefenin ne olduğu konusunun yeniden gündeme geldiğine değinmiştik. ‘Genel bilgi‘ olarak felsefenin altı doğa bilimleri tarafından oyuluyordu. Doğa bilimleri, felsefenin konularını felsefenin elinden alıyordu. Felsefenin alanı daraldı ve araştırdığı konular değişmeye başladı. Doğa bilimlerinin gelişmesiyle, yeni bir yaklaşım biçimi olan bilimsel bilgi kavramı ortaya çıktı. Bilim ve felsefenin birbirinden ayrılması sonucu iki soru gündeme gelir: 1. Felsefe ve bilim neden birbirinden ayrıldı? 2. Felsefe ve Bilim arasındaki ilişki nedir?
Modern doğa biliminin felsefeden ayrılması sonucu, bilim kendisini ‘doğru’ olan ile sınırlandırdı. İnsan için neyin iyi olacağı sorusundan uzaklaştı. İyi nedir sorusu, felsefeye bırakıldı. Felsefe ise, etik konularla kendini sınırladı. Doğrunun ne olduğu sorusu, bilime bırakıldı. Felsefe ve bilimin birbirinden ayrılması, gerçek anlamda kapitalizmin ortaya çıkmasıyla mümkün oldu. Felsefe ve bilimin birbirinden ayrılması, bilimin, ahlaki ve etik sorunlardan kopması demektir.
Yeni çağda bu sorular ile karşı karşıya kalan fılozof Descartes’tı (1596-1650). Descartes’a göre felsefenin görevi bilime temel hazırlamaktır. Bunun en iyi yolu da matematik ve mantıktır. Mantığı ve aklı konu edinen bir felsefe bilime yardım edebilir. Descartes, felsefeyi, üniversal matematik olarak kurmak istiyordu.
Modern felsefenin ilk kurucusu Descartes’tir. Çünkü Orta Çağ’dan sonra ilk kez bir filozof, felsefeyi, dinsel konulardan arındırır. Önceki fılozoflar, inancı, tanrıyı veya düşünceyi ele aldılar. Descartes, felsefeyi değiştirdi, felsefeye yeni bir alan seçti: Akıl. Descartes felsefeyi ilahiyatın etkisinden kurtardı. ’Aklın‘ kendisini hem ilke hem de felsefenin araştırma nesnesi haline getirir. Böylece, farkında olmadan bilimin dünyasını felsefenin dışına çıkarmıştı. Bunun sonucu olarak, felsefe, doğa biliminin etkisinden uzaklaştı. Kısaca Descartes felsefeyi yeniden kurdu. Bir filozof olarak Descartes’ın matematik bilimine katkısı da büyüktür. Differensiyal denklemler ve integral hesaplarını keşfetti.
Felsefe ve bilimin birbirinden ayrılması Descartes’i fiziğe götürdü. Descartes metafiziği fizikten ayırdı. Descartes’ın kurduğu felsefe yüzlerce yıl boyunca felsefi düşünceyi ve felsefe-bilim ilişkisini belirledi. Onun kurduğu felsefenin orijinalliği şudur: Bu felsefede doğa bilimlerine yer yoktur. Çünkü Descartes’e göre bilginin kaynağı doğa değil, akıldır. Bilgiyi, aklın ürünü olarak gördü. O halde felsefe aklın kendisini konu edinmeli. Burada kastedilen, bilimsel pratiğin ve eylemin sonuçlarından bağımsız bir akıldır. Akıl, bilimden, deneyden ve insan pratiğinden ayrıdır. Descartes modern felsefeyi kurarken, onu doğa bilimden kopardı. Bilimde olup bitenler, felsefenin dışında bırakılmıştı.
Descartes’ın kurduğu ve aklı merkeze koyan felsefe, Kant’ta (1724-1804) bazı değişimlere uğradı. Kant zamanında doğa bilimleri alanında önemli ilerlemeler kaydedilmişti. Bu ilerlemeler, felsefe üzerinde ’baskı‘ yaptı. Çünkü doğa bilimlerinin gelişmesi görmezlikten gelinemeyecek kadar ileri boyutlardaydı. Bilimin gelişmesi felsefi düşünceyi etkilemişti. Bilimsel gelişmelerden etkilenme sonucu Kant, ‘zaman’ kavramını daha sistematik bir şekilde felsefeye soktu. Kant sonrası tüm filozoflar, zaman kavramını ele almak zorunda kalmışlardır. Çünkü toplumsal, bilimsel gelişme zaman içerisinde olmaktadır.
Ne var ki Kant, bilimsel faaliyetleri duyumlara ve görünüşe indirgedi. Feuerbach, Kant felsefesinin ‘sınırlı bir idealizm’ olduğunu belirtmiş ve ‘ampirizmin görüş açısından çıkamayan bir idealizm’ olduğunu yazmıştı. Kant, ‘görüngü’ ile ‘kendinde şey’ arasında mutlak bir ayırım yaptı. Görüngüden, ‘kendinde şey’e geçilemeyeceğini savundu. Kant felsefesine göre, nesne ve nesneyi temsil eden fikir birbirlerinden apayrı iki farklı dünyaya aittir. Fikir dünyasından, nesne dünyasına geçilemez. Kant’a göre, fikirler, sadece görüngüdür, gerçek değil. Ona göre görüngü dünyasından gerçekler dünyasına geçilemez. Hegel, Kant’ın felsefesinin, hakikatin incelenmesinden ve eleştiriden kaçtığını ileri sürmüştür. Çünkü Kant’ın felsefesi fenomenlere takılıp kalmıştır. Hegel, Kant’ı şöyle eleştirir: „Sadece fenomenlere ve günlük bilince, tasarım halinde gelen şeylere sarılıp kalmak, kavramdan ve felsefeden vazgeçmektir.“ Kant, bilimi, felsefeye bağımlı kılar. Aklın bazı kategorilerinin doğuştan geldiğini iddia ederek, idealizme açık kapı bırakır. Bu nedenle, Kant bilgi ve inancı uzlaştırmaya çalışan bir filozof olarak bilinmektedir.
Felsefi idealizmin en önemli savı şudur: Akıl ve aklın ilkeleri, dışımızdaki dünyadan bağımsızdır. Akıl özerktir. İdealist filozof Fichte (1762 – 1814 ) kendi bilim anlayışını aklın özerkliğine dayandırmıştı. Şunları yazmıştı Fichte: ’Akıl ve şey birbirine zıt iki şeydir. Ayrı ayrı iki dünyada yer alırlar. İkisi arasında geçiş yoktur.’
Felsefe ve bilim tarihi şu tezi doğrulamaktadır: Bilime ilgi duymak, felsefeyi ilerletmiş ve felsefenin temellerini sağlamlaştırmıştır. Çünkü bilimsel alandaki gelişmeler, er veya geç felsefe alanında yansır. Felsefe ve bilimin birbirinden ayrılması sadece felsefeye değil, bilimlere de zarar vermiştir. Felsefi görüşler, bilime destek oldukları gibi, köstek de olabilirler. Örneğin geçmişte doğa bilimcileri arasında doğanın mutlak değişmezliği anlayışı egemen anlayıştı. „Doğa bir hamlede yaratılmış, değişmez bir şeydi.“ Elbette böylesi bir anlayış, doğa bilimlerinin gelişmesine katkıda bulunamazdı. Doğanın mutlak değişmezliğinden hareket eden doğa bilimlerinin yeni keşifler yapması olanaksız hale getirilir.
Doğa bilimlerini bu çıkmazdan kurtaran insan, doğa bilimcilerinden biri değil, bir filozof olmuştur. O filozof Kant idi. Bu konuda Engels, şöyle yazıyor.
”Bu taşlaşmış doğa biliminde ilk gedik, bir doğa bilimcisi tarafından değil bir filozof tarafından açılmıştır. 1755”de Kant’ın ‚Allgemeine Naturgeschichte und Theorie des Himmels‘ adlı yapıtı yayınlamıştı. İlk itiş sorunu ortadan kaldırılmıştı; dünya ve güneş sistemi zaman içinde oluşan bir şey olarak ortaya çıkıyordu. Eğer doğa bilginlerinin büyük çoğunluğu, Newton’un ifade ettiği ‚Fizik, metafizikten koru kendini‘ uyarısı üzerine düşünmekten bir parça daha az tiksinselerdi, Kant’ın bu parlak buluşundan sonuçlar çıkarmaya yönelebilirdi ve böylece sonsuz sapmalardan ve yanlış yolda harcanmış büyük bir zaman ve emek kaybından kendilerini korurlardı. Çünkü Kant’ın buluşu, daha sonraki bütün ilerlemelerin hareket noktasını kapsamına alıyordu. Eğer dünya varlaşmış bir şey ise, o taktirde dünyadaki şimdiki yerbilim, coğrafya ve iklim durumu, aynı şekilde bitkiler ve hayvanlarda varlaşmış bir şey olmak zorundaydı; onun yalnız uzay içinde bir arada oluşunun değil, aynı zamanda, zaman içinde sürekliliğinin de bir tarihi bulunmak zorundaydı. Eğer bir defa bu yönde daha ileri incelemelere kararlı olarak başlansaydı, şimdi doğa bilimi, olduğundan, dikkate değer ölçüde daha da ileri giderdi.“
Bilim, çeşitli alanlara bölünmüştür. Her alan kendini diğer alanlardan soyutlamıştır. Evet bilim alanındaki iş bölümleri, bilimlerin daha verimli çalışmasını sağlıyor. Bu iş bölümü sayesinde, bilimler hızlı gelişebilmektedir. Ne var ki, tek tek bilim alanında gelişmelerin hızlı ve verimli olmasının bir bedeli var: Bütünlüğün gözden kaçırılması, doğadaki süreçler ve olgular arasındaki ilişkilerin kavranmaması. Bilim alanındaki iş bölümü, düşünceyi sınırlıyor. Çünkü belli bir alanda araştırma yapılabilmesi için, o alanın diğer alanlardan ayrıştırılması gerekir. Diğer faktörler rahatsız eden faktörler olarak dışarıda tutulur. Olayları izole etmek ve olayların birbiriyle bağıntısını dışlamak, bilimcilerin araştırma yöntemlerinin özünü oluşturuyor. İşte tam da bu metafizik bir yöntemdir. Metafizik düşünce tarzı, şeyleri katı değişmez olarak algılar. Şeyleri ve olguları birbirinden koparır. Karşıtlıkları birbirinden ayrı ele alır. Onun için, evet evettir, hayır hayırdır. Bir şey hem kendisi, hem de başka bir şey olamaz.
Bitkilerin, hayvanların ve insanın evrimleşmesini inceleyerek, metafizik doğa anlayışına en büyük darbeyi Darwin indirdi. Çünkü insanın milyonlarca yıl süren bir gelişme sürecinin ürünü olduğunu ortaya koymuştur. Ama metafizik anlayış doğa bilimcileri üzerinde bir egemenlik kurmuştur. Doğa bilimcilerinde rastlanan metafizik düşüncenin kaynağı, doğa bilimlerindeki parçalanmış durumdan kaynaklanmaktadır.
”Doğanın tekil parçalarına bölünmesi çeşitli doğa süreçlerinin ve nesnelerinin belirli sınıflara ayrılması, organik cisimlerin içlerinin çok çeşitli anatomik yapılarına göre araştırılması doğanın bilinmesinde son 400 yılın bize getirdiği dev ilerlemelerin temel koşuluydu. Fakat bu bize aynı şekilde, doğa nesnelerini ve doğa süreçlerini tek başlarına, büyük genel bağıntı dışında; bu nedenle de hareketleri içinde değil, durağanlıkları içinde, esas olarak değişebilir değil, tersine katı varlıklar olarak, yaşamları içinde değil, ölümleri içinde kavrama alışkanlığı bıraktı. Ve bu anlayış tarzı, Bacon ve Locke’de (1632 – 1704) olduğu gibi, doğa biliminden felsefeye aktarılınca, son yüzyılların özgül dar kafalılığını metafizik düşünce tarzını yarattı.“ (abç)
Demek ki insanlık tarihinin incelenmesi evren tarihinin anlaşılmasına katkıda bulunur.. Şu anlamda: Evren, sürekli bir değişim ve hareket içindedir. Bizzat hareketin yasaları olduğunu saptamak, canlı, değişken bir madde ve evren anlayışının sonucudur. ”O zamana kadar ki, Alman idealizminin toptan yanlışlığının kavranması, tekrar materyalizme yol açtı. Fakat dikkat edilsin, 18. yüzyılın salt metafizik, tümüyle mekanik materyalizmine değil. Tüm önceki tarihin safdil-devrimci basit reddine karşı, modern materyalizm tarihte insanlığın gelişme sürecini görür ve görevi, onun hareket yasalarını bulmaktır.”
Burada dikkatlerden kaçan bir saptamaya dikkat çekiyoruz: Marx ve Engels’te canlı, değişim içinde olan bir doğa ve canlı bir madde anlayışı vardır. Yani sürekli bir değişim ve hareket halinde olan bir doğa ve madde anlayışı söz konusudur. Marx ve Engels, katı, donmuş ve cansız bir doğa ve madde anlayışına karşı durmuşlardır. Doğa ve maddenin, değişken, hareketli ve canlı bir bütünlük olarak algılanmaması doğa bilimlerinde parçalanmaya götürmüştür. Bunun sonucu olarak canlı doğanın bütünlüğü ve ilişkileri dikkate alınamıyor. Bütünlük yakalanamadığından ortaya çıkan sonuç, teorik çaresizlik oluyor. Tam da bu noktada felsefi idealizm, bilimcileri safsatalara ve yanlış yola sürüklemektedir.
İşte bu duruma düşen doğa bilimcileri için Engels şu öğütlerde bulunuyor:
„Ampirik doğa araştırması o kadar muazzam miktarda pozitif bilgi malzemesi biriktirdi ki, bunun tek tek her araştırma alanında sistemli ve iç bağıntısına göre sınıflandırma gerekliliği muhakkak zorunlu hale gelmiştir. Aynı şekilde tek tek bilgi alanlarını, kendi aralarında doğru bir bağlantı içinde sokmakta zorunlu hale gelir. Böylelikle doğa bilimleri teorik alana giriyor ve ampirik yöntemler burada iflas ediyor, burada yalnızca teorik düşünme yardımcı olabilir. Teorik düşünme ise, sadece yetenek itibarıyla doğuştan kazanılan bir özellik. Bu yeteneğin geliştirilmesi, eğitilmesi gerekir ve bu eğitim için, bugüne değin, bugüne kadarki felsefenin incelenmesinden başka bir araç yok.“ (abç)
Doğa bilimcileri felsefe tarihini iyi bilmediklerinden, ortaya attıkları önerilerin yeni olduğuna inanırlar. Oysa ki çoğu durumda bu öneriler daha önceki düşünürler tarafından ileri sürülmüştür.
„Felsefe tarihini tanıma eksikliği, burada çok sık çok çarpıcı bir biçimde ortaya çıkıyor. Felsefede yüzyıllardır ileri sürülen, felsefi olarak çoktan terkedilmiş önermeler, teori yapan doğa bilimcileri tarafından sık sık yepyeni bilgelik olarak ortaya çıkıyor ve hatta bir süre sonra moda olurlar. Isının mekanik teorisinin, enerjinin sakınımı yasasını yeni kanıtlarla desteklemesi ve yeniden ön plana çıkarması, onun için, kuşkusuz büyük bir başarıdır. Ama değerli fizikçiler bunun Descartes tarafından ortaya konduğunu anımsamış olsalardı, bu ilkeyi mutlak yeni bir şey olarak ileri sürebilir miydi?“
Bilimin felsefeye ihtiyacı şundan kaynaklanır: Fizik, biyoloji vb. gibi tek tek doğa bilimleri sürekli bir gelişme içindedir. Öyle bir an gelir ki, bu bilimler bizzat kendi araştırma alanlarının dışına çıkma eğilimi gösterirler. Örneğin modern fizik bilimi alanında şu tartışılır: Işık dalga mı yoksa parça mı? Sonra başka sorular sorulur: Peki ama dalga nedir? Parça nedir? Dalga veya parça nedir sorusu artık fiziğe ait bir soru değil. Fizik kendi alanının dışına çıkarak felsefi sorunlarla karşı karşıya kalır. Bilimin felsefeye açıldığı alan işte burasıdır. Bilim Felsefesi denilen yeni bir bilim dalı bu ilişkiden doğdu. Hem bilimci hem de filozof olan ve bilim felsefecisi denilen düşünürlerin gelişmesine neden oldu. Bilimci/filozof olarak da adlandırılan bu düşünürler bilim felsefesinin konularıyla ilgilenmeye başladılar.
Eğer doğa bilimcileri felsefi olarak maddeci bir diyalektik bakış açısına sahip değillerse, yaygın olan vülger (yüzeysel) felsefeleri kabul eder. Doğa bilimi alanlarında krizlerin olmasının nedeni, doğa bilimcilerinin araştırma sonuçlarının mevcut felsefi görüşlerle uyuşmazlığıdır. Aslında şunu söylemek yerindedir: Marx toplum ve felsefe tarihini inceleyerek, sürekli değişken bir toplum ve doğa anlayışına sahip olmuştu. Ama diyalektik materyalist anlayış ne yazık ki, doğa bilimcileri alanında pek yaygın olamamıştır:
„Diyalektik düşünmeyi öğrenmiş doğa araştırmacıları sayılı olduğu için, teorik doğa biliminde şimdi hüküm süren ve öğretmenleri ve öğrencileri olduğu gibi yazarı ve okuyucuyu da umutsuzluğa sürükleyen sınırsız karışıklık, bulunan sonuçların geleneksel düşünme tarzı ile bu çatışmasından kaynaklanır“(abç)
Felsefe, bilimin yolunu aydınlatabilir. Örneğin, Kant’ın iki dahice hipotezi bilime yol göstermiştir. Birinci hipotezi, nebulo teorisi, yani güneş sisteminin oluşum teorisi. Kant, güneş ve gezegenlerin dönen bulutsu kütlelerden ortaya çıktığı hipotezini ileri sürmüştü. Bu teori önce, Laplace’e (1749-1827) mal edilmişti. Daha sonraları bu hipotezin Kant’a ait olduğu açığa çıktı. Laplace, Kant’ın hipotezini matematik olarak temellendirmişti; Kant’ın ikinci hipotezi ise şu: Ayın çekim gücü, yer kürede gel-git dalgalarına neden olmaktadır. Gel-git dalgaları yeryüzü küresinin kendi etrafında dönmesini yavaşlatmaktadır.
Hipotez ve öngörü olmadan bilim ilerleyemez. Öngörü, bilimi ileri sürükler. Bilimin öngörü yapma yeteneğini bilimin elinden almak, bilimi kısırlaştırır. Öngörü ve hipotez, hayal gücüne dayanır. Hayal gücünü, teorik düşünceyi bilimin elinden almak bilimi sekteye uğratır. Mitolojik çağda hayal gücü, bilimin boşluğunu dolduruyordu. Bilimsel çağda ise hayal gücü bilimi geliştirir. Felsefe ise bilime öngörü ve hipotez sağlar. Ama felsefenin görevini bununla sınırlamak yanlış olur. Bugün kapitalizm koşularında bilim ahlaki değerlerin kontrolünden çıkmıştır. Ahlaki ve etik kontroldan çıkmış olan bilim, insanın ve canlının ölümüne yol açan atom bombasını üretmiştir. Etik kontrolden çıkan ve insansılaşan bilim, insan için felaketler de getirmektedir. Bu nedenle felsefe, etik ve moral değerler açısından da bilime yol göstermelidir. Felsefe, bilimi hümanlaştıracak değerler ve yöntemler üzerine kafa yormak zorundadır. Bugünkü bilim ‘nasıl yaşamalıyız’ sorusuna cevap vermiyor. ‘Nasıl yaşamalıyız’ sorusunu bilimin dışına atmak, burjuva düzenin bir sonucudur.
Bu nedenle bilim ve felsefe arasındaki bu ayrılmayı ortadan kaldıracak yeni bir perspektife ihtiyaç vardır.

Lenin’in Militan Materyalizmin Anlamı Üzerine adlı yazısının ilgili bölümünü aşağıda veriyorum:
Sağlam felsefi temeller olmadan, her zamanki doğası gereği doğa bilimlerinin, her zamanki doğası gereği materyalizmin, burjuva düşüncelerin etkilerine ve burjuva görüşlerin rönesansına karşı savaşta varlıklarını korumalarının mümkün olmadığını anlamak zorundayız. Bu savaşı kazanabilmek ve tam bir zaferle sonuçlandırabilmek için bir doğa bilimcisi, modern bir materyalist olunmalıdır; yani, Marks’ın temsil ettiği materyalizmin bilinçli bir üyesi, bir diyalektik materyalist olmak gerekir. Bu amaç için Marksizmin Bayrağı Altında çalışanların, Marks’ın somut bir biçimde hem Kapital’inde, hem de tarihsel ve politik yazılarında büyük bir başarıyla kullandığı diyalektiğin, Hegel diyalektiğinin, sistematik, materyalist açılardan yönlendirilmiş bir çalışmasını örgütlemelidirler… Marks’ın materyalist biçimde ele aldığı Hegel diyalektiğinin kullanımına dayanarak, bu diyalektiği bütün yönleriyle işleyebiliriz ve işlemeliyiz; Dergimizde Hegel’in en önemli eserlerinden alıntılar yayınlanmalı ve diyalektiğin Marks tarafından kullanılışının örneklemesiyle olduğu gibi, modern tarihin, özellikle de modern emperyalist savaşın ve devrimin bize olağanüstü zengin ölçülerde sunduğu ekonomik ve politik diyalektiğin örneklemeleriyle de bu Hegelci diyalektiği materyalistlerin diline uyarlamalıyız. Bizim görüşümüze göre Marksizmin Bayrağı Altında dergisinin redaktörleri ve çalışanları bir tür Hegel diyalektiğinin materyalist dostları cemiyeti’ni temsil etmelidirler. Modern bir doğa bilimcisi, materyalist biçimde ele alınmış Hegel diyalektiğinde (o yalnızca arasa ve biz bunda ona yardımcı olursak) bazı felsefi sorunlara, doğa bilimlerinin günümüzdeki devrimini ortaya döken ve burjuva modasının duacılarını gericiliğin saflarına oturtan bir dizi yanıtlar bulacaktır.
Kaynak: Yener Orkunoğlu