ONTOLOJİ: VARLIK FELSEFESİ
Ontoloji(varlık felsefesi) Metafiziğin bir dalıdır. O yüzden önce metafiziği tanımlamak gerekir.
Metafizik, duyularla kavranamayan varlıkların ( gerçek sözcüğü ile varlık sözcüğü değişerek kullanılır) doğasını-yapısını ( tanrı, madde, ruh, benlik vb.) ve nedenini akıl ve sezgi yoluyla inceleyen felsefedir. Maksat doğadaki olayları açıklayabilmektir. Metafizik Aristo’nun “fizik” adlı eserinden sonra yazılmıştı. Bu eserde duyular ile kavranamayan varlıkların doğası araştırılmaktaydı. Plotinos’un Aristo eserleri sıralamasında fizikten sonra gelmesi nedeni ile “metafizik” ismiyle isimlendirildi. Esasen değeri doğayı aşan, doğadan üstün varlıkların incelenmesi ile uğraşır.
Metafiziği tanımlamaktaki zorluk Aristoteles’in bu alana ismini verdiği yüzyıldan bu yana bu alanın gösterdiği değişimdir. Metafiziğin konusu olmayan konular metafizik içine dahil edilmişlerdir. Yüzyıllarca metafiziğin içinde olan Din felsefesi, Aklın felsefesi, Algı felsefesi, Dil felsefesi ve Bilim felsefesi gibi konular kendi alt başlıkları altında incelenmeye başlanmıştır. Bir zamanlar metafiziğin konusu içinde yer almış konuların hepsinden söz etmek çok yer tutabilir.
Temel metafizik sorunları hep metafiziğin konusu olagelmiş konular olarak tanımlamak mümkündür. Bu sorunların ortak niteliği ise hepsinin ontolojik (varlıksal) sorunlar olmasıdır.
Ontoloji nedir?
Ontoloji(varlık bilimi) ,görünen dünyayı-maddeyi olduğu kadar ardındaki gerçekliği, varlığın doğasını inceleyen bir felsefe dalıdır. Fiziksel dünya ile ilgili araştırmalar giderek doğa bilimlerinin(fizik-kimya vb.) bir konusu haline geldiğinden, ontoloji duyudışı varlık tasarımını incelemek ile sınırlanmıştır. Çağdaş ontoloji Hartmann’a göre ontolojinin öteki bilimlerden başkalığı, öteki bilim dallarının bir iş bölümü anlayışı içinde var olanı çeşitli alanlara bölerek sadece o belli alanlarda araştırmalarına karşın, ontolojinin var olanı bütünlüğü içinde ele almasıdır. Örneğin astronomi gök varlıklarını, jeoloji madensel varlıkları, botanik bitkisel varlıkları, fizyoloji insansal varlıkları incelediği halde ontoloji bütünüyle varlığın varoluş ilkelerini inceler
Ontolojinin başlıca soruları (uğraş alanları) nelerdir?
Ontolojinin yanıtlamaya soyunduğu temel soruları arasında şunlar sayılabilir:Varlık nedir? Varoluş nedir? Bir fiziksel nesnenin varlığını kanıtlamak mümkün müdür? Bir nesnenin özellikleri veya ilişkileri nedir? Var oluş bir özellik midir? Bir nesne nasıl değişir ,nasıl yok olur?
Antik Greklerde Ontoloji
Doğadaki değişim ve değişimin içindeki düzenlilik

Antik Grekler, doğayı gözlemlediklerinde fark ettikleri şey doğanın sürekli bir devinim-değişim içinde olduğuydu. Güneş doğuyor – batıyordu. Ayın döngüsel hareketleri vardı. Mevsimler değişiyor, yapraklar zamanı gelince dökülüyor yenileri çıkıyordu. Tohum belirli bir mevsimde ekiliyor ve hasat belli bir zamanda alınıyordu. Canlılar doğuyor, büyüyor ve ölüyorlardı. Bütün bu değişimlerde büyük bir düzenlilik vardı. Düzenlilik algısı bilgi için bir ön koşul olduğundan, Greklerin bu düzenliliği fark etmeleri ve düzenli biçimde bu düzeni izlemeleri düşünce tarihinde önemli bir yer edinmelerine neden oldu.
Theoria
Theoria, sözcüğü doğayı, doğadaki devinimdeki düzeni seyrederek bilgilenen yunanlıların “doğaya bakışını” ve “bilgi edinme tavrını” anlatır. Theoria, kök olarak tanrı’nın (theos) , tanrısal varlığı (kosmos)’u özgür ve zorunsuz olarak seyredişidir. Yunanlılar, bu deyimi, ilkin tanrılar onuruna yapılan törenleri seyretme anlamında kullanmışlardı. Felsefe öncesi efsane (Mythos) geleneğinde, Hellen ozanları theoria yapıyorlar ve krallara tanrısal yasa (Nomos)ları bildiriyorlar Hellen doksografları (felsefe tarihçileri), bu kavramı, evrenin seyredilişi (temaşası) anlamında Pythagoras’ın felsefeye aktardığını yazarlar. Demek ki theoria, özgür, zorunlu olmayan, pratik hiçbir amaç gütmeyen, salt ve kuramsal (teorik) bir bilgi edinme’dir. Theoria, varlıkların, bizim için ne olduklarını değil, kendiliklerinde ne olduklarını (eşdeyişle, kosmos içinde varolan olarak ne olduklarını) söyler.
Theoria, uygulama için zorunlu olmayan, demek ki özgür olan bir bilgidir. Bilimsel bilginin ve bilimsel bilgi kuramlarının özgürlüğü sorunu, theoria’nın bu anlamından türemiştir. Felsefe, ancak Aristoteles’ten sonra uygulama alanı (Praxis)’na yöneliyor. Theoria’yla praxis’in birbirlerini şart koştuklarını anlamak içinse, daha binlerce yıl beklemek gerekecek.
Olgular hakkında elde edilen bilgiler olguların “nedenleri” sorgulanarak “nedensel bilginin” araştırılmasına dönüşmüştür.”(gündüz ve gece arasındaki ardışıklık nedendir? vb)
Arkhe-töz
Böylece yunan felsefesinin önce “doğa felsefesi” şeklinde başladığını görüyoruz. İnsana yönelmeyen bu felsefe öncelikle “varlık”ın araştırmasına yönelmişti. Grek düşüncesi, kendisini çok çeşitli biçimlerde dünyadaki fiziksel gerçeklikte gösteren varlığın bir öze (töz) sahip olması gerektiği konusunda fikir birliği içindedir. Ancak varlığın kaynaklandığı bu tözün ne olduğu konusunda kararsızdır. Thales’e göre bu töz “su”dur. Aneximandre “hava-su-toprak-ateş” şeklindeki dört elementin birbiri ile denge halinde olması gerektiğini, birisinin arkhe olması halinde dengenin bozulacağını ve bu elementlerin hepsinin sonuçta sınırlı olduğunu düşündüğünden farklı bir arkhe arar. O’na göre bu arkhe “apeiron” yani “sonsuz-sınırsız” olandır. Aneximandre’nin öğrencisi, Aneximenes ,tıpkı insanı sımsıkı tutan ruh gibi bütün varlığı sarmalayan “hava”nın gerçek arkhe olduğunu söyler.

Herakleitos, sürekli değişmeyen töz kavramına karşı çıkar. Doğada her şey devinim-değişim halindedir. O halde kalıcı olan tek şey değişimin kendisidir. Bu varlığın doğa yasasıdır ve bunu da düzenleyen us’tur (Logos)
Sofistler
Doğa felsefesinden dikkatin insana dönmesi ile bir süre sonra sofist denilen bilgeler ortaya çıktı. Protogoras, Heraklitos’un tek değişmeyen ilkenin” değişme”nin kendisi olduğunu ileri sürmesinden etkilenerek bu ontolojik yaklaşımı “epistemolojiye” uyarladı. Böylece bilgi de doğadaki tüm varlıklar gibi sürekli değişebiliyordu. Dolayısı ile bir göreliliğin hakim olduğu epistemolojide “her şeyin ölçüsünün insan” olduğu görüşü ortaya çıktı ve gerçeğe ulaşmanın imkansızlığı vurgulandı.
Sofistler retorik denilen hitabet sanatı ve tartışma sanatı ile karşısındakini ikna etmeyi amaçlayan bilgelerdi. Felsefe ise doğadan “insan ve toplum” “devlet” “yönetim” “hukuk” ve “ahlak” gibi konulara yönelmiştir. Gelenekten, mitostan ve dinden uzaklaşarak eleştirel düşünceye yönelen felsefe Grek düşüncesinde bir “aydınlanma döneminin” başlangıcına işaret eder.