AYDINLANMACILIK

AYDINLANMACILIK

18. yüzyılın bütününde, özellikle de ikinci yarısında ortaya çıkmış olan, gelenekçi ve dinci anlayışa karşı ilerlemeciliği, yaratıcı olmayan katı usçuluğa karşı araştırıcı usçuluğu savunan düşünce akımı. Aydınlanmacılık 17. yüzyılın tam tamına bilimselliğe yönelik katı usçuluğuna, özellikle bu usçuluğun gittikçe yozlaşan biçimlerine tepki olarak ortaya çıkmıştır. “Büyük Yüzyıl” diye de adlandırılan 17. yüzyıl bir klâsik değerler çağı olmuştu. Klasisizm ya da klasiklik denilen ortak beğeni, eski yazarların örnek alınması kaygısıyla ortaya konmuş, sanatta bir doğallık tutkusu, bir ahlâkçılık inancı, bir evrensele ulaşma dileği olarak belirmişti. 17. yüzyılın bu ortak eğilimi her şeyden önce Descartes ile temellenmiş olan usçu düşünceye dayanıyordu. Klasiklik 17. yüzyıl sonlarında çözülüp dağılmaya başladı. Aydınlanma düşüncesi işte bu dağılma içinde kendini gösteren kısır usçu düşünceye karşı araştırmaya, ayrıştırmaya sorgulamaya, tartışmaya dayanan, daha verimli bir usçu bakış açısını öngörüyordu. Böylece aydınlanmacı düşünce, usçuluğa bir tepki olurken, usçuluğu hiç mi hiç yadsımıyor, usçuluğun kuru ve verimsiz üretimlerini yadsıyor, insanın iç dünyasındaki özellikleri ve toplumsal yaşamındaki özellikleri görmeye çalışan etkili bir bakış açısı getiriyordu. Aydınlanmacılık Almanya’da ve Fransa’da ortaya çıktı. Ne var ki Alman aydınlanmacılığı, Fransız aydınlanmacılığı kadar etkili olmadı. Alman aydınlanmacılarının önderi Friedrich Nikolai (1733-1811) bir düşünür olmaktan çok, bir edebiyat adamıydı. Bu arada Alman düşünürü Kant’ı da yalnız felsefe alanında değil, tüm yaşamda eleştiriyi öngörüşüyle bir aydınlanmacı saymak yanlış olmaz. Kant şöyle diyordu: “Çağımız tam anlamında bir eleştiri çağıdır, hiçbir şey kaçamaz eleştiriden. Din kutsallık adına, yasama da hükümranlık adına boş yere eleştiriden kaçıyor”. Aydınlanma düşüncesi siyasal düzeyde 17. yüzyılın mutlak yönetimle ayakta duran uzlaştırmacı bakış açısına tepki olmuştur. 16. yüzyılda güçlenen ve 17. yüzyılda tam anlamında yerleşen mutlak yönetim düzeni, yeni bir ahlâk anlayışı olan dünya ahlâkına yer verirken, eski yaşayış biçimlerinden kalma soyluluk ahlâkını ve Hristiyan ahlâkını da korudu. Bu ahlâklar birliği, mutlak yönetimle sağlanan büyük baskı altında bir doğal bütünlük ortaya koyar görünse de dağılmaya hazırdı ve nitekim mutlak yönetim düzeninin sarsılmasıyla birlikte dağılmaya başladı. Fransa’da d’Alembert ve Diderot gibi ansiklopedicilerin, ayrıca Jean-Jacques Rousseau ve Voltaire gibi düşünürlerin çabalarıyla köklü bir bakış açısı olarak beliren aydınlanmacılık, Fransız Devrimi ile gerçekleşmeye başlayan toplumsal dilekleri temellendirmeye çalışırken, doğaüstünden doğaya dönüşü, bağımlayıcı kurumsal dinsellikten doğal dine geçişi önerdi, hatta ateizmi (Tanrıtanımazlığı) duyurdu, bunu yaparken açıklanma inancını yadsıdı, buna göre Tanrı’yı bir kurucu olarak varsaysa bile dini dışladı. Öte yandan toplumu, bir hükümdarın istemiyle düzenlenen buyurucu yönetim biçiminden kurtarıp genel istemin gerçekleştiği bir demokratik yönetim biçimine kavuşturmak istedi. Böylece yaşamın temel sorunlarına yönelen aydınlanmacılık, köklü bir felsefe devinimi olmaktan çok, toplumsal insanın sorunlarını tartışmaya açan bir düşünce etkinliğidir. Bu açıdan aydınlanmacıları, filozoftan çok düşünür saymak doğru olur. Onlar düşünceyi, bilgi kuramı temeline oturan köklü ve bütüncü bir sistem olarak görmemişler, bu yönleriyle felsefeden çok, edebiyata yakın olmuşlardır. Evrim fikrinden hemen tümüyle yoksun olan, buna karşılık her şeyin ileri düzeyde yeniden örgütlenebileceğine inanan aydınlanmacılar, yalınkat bilgi anlayışlarıyla, bulanık ve yazgıcı tarih görüşleriyle, topluma bireyci bir gözle bakışlarıyla, usçu olmaya çalışırken sık sık duyguculuğa düşüşleriyle dikkati çekerler. Aydınlanmacılık devinimiyle düşünce dünyası ilk olarak kesin bir biçimde siyasal bir yükümlenme içine girmiştir; böylece siyaset bilimi, felsefenin kıyısında kalmaktan kurtulmuş, ona tam bir yetkiyle katılmıştır. Ayrıca bu düşünce, yükselen burjuva sınıfının çıkarlarını belirlerken ondaki açmazları da ortaya koymuş, böylece onun temellendiricisi olurken karşıtı da olmuştur. Bu yanıyla o, tam anlamında bir çelişkiler felsefesidir.